5- Şüphesiz ki iyiler(6) (ebrâr) , karışımı kâfur olan bir kadehten içerler.
6- Allah'ın kullarının kendisinden içtikleri bir kaynak;(8) onu fışkırttıkça fışkırtıp akıtırlar.(9)
7- Adaklarını yerine getirirler(10) ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar.

AÇIKLAMA

6. Metinde "ebrar" kelimesi geçmektedir. Bundan kasıt, hakkıyla Allah'a itaat eden, Allah'ın emirlerini, farzlarını yerine getiren ve men ettiği şeylerden uzak duran kimselerdir.
7. Yani, kafûr ile karışık bir su demek değildir. Tabii bu; suyu temiz ve soğuk, kokusu da kafûr gibi olan bir çeşme olacaktır.
8. "İbadullah - Allah'ın Kulları", "İbadu'r-Rahman - Rahman'ın Kulları" ifadeleri lugavî olarak bütün insanlar için kullanılabilir. Çünkü herkes Allah'ın kuludur. Fakat Kur'an-ı Kerim'de bu kelimelerin kullanıldığı yerlerde bunlardan, Allah'ın salih kulları kastedilmektedir. Allah'a itaat etmekten uzak durmuş kötü insanları Allah, kendi mübarek isimlerine mensub etmeyerek bu şerefli lakapları temiz tutmuştur.
9. Bundan kasıt, onların kazma kürekle kanallar kazıp istedikleri yere su getirecekleri anlamında değildir. Aslında onlar için, cennetin neresinde isterlerse kolaylıkla çıkaracakları bir çeşme için bir işaret kafi gelecektir.
10. Adak adamanın bir manası, "bir kimsenin üzerine vacip olan şeyi yerine getirmesidir" Diğer bir manası, "bir kimse kendisi üzerine neyi vacib etmişse, yani diğer bir ifadeyle ne söz vermişse onu yerine getirmesidir" Üçüncü bir manası da "bir kimse üzerine ne vacipse ve kendine neyi vacip ettiyse onu yerine getirmesidir." Bu üç manadan en bilineni ikincisidir. Genellikle "adak adama" denildiğinde bu ikinci anlam kastedilir.
Her neyse, burada, Allah (c.c) 'ın üzerlerine vacip kıldığı şeyleri yerine getirdiklerinden dolayı methedilen veya iyilikte bulunan ve kendi üzerlerine vacip kıldıkları şeyleri yerine getirdiklerinden dolayı övülen salih kullardan bahsedilmektedir. Halbuki Allah Teâlâ onların üzerine o şeyi vacip kılmıştı. Ama onlar, değil Allah'ın vacip kıldığı amelleri yerine getirmekte uyuşuk davranmak, daha fazlasını kendilerine vacip görmüşler ve bu sözlerini de yerine getirmişlerdir.
Adağın hükümlerini biz kısaca Bakara Suresi'nin 310. açıklama notunda izah etmiştik. Fakat, pekçok kimsenin bu konuda bazı yanlışlıklara düşdüğünü görünce yeri gelmişken burada bu meseleyi biraz daha açıklama lüzumunu hissettim.
a. Fıkıh alimleri adağın dört çeşit olduğunu söylemişlerdir. Birincisi, bir kimsenin Allah rızası için falanca iyilikte bulunacağına dair Allah'a söz vermesidir. İkincisi, bir kimsenin falanca hacetinin giderilmesi halinde şükür olarak falanca iyiliği yapacağına dair Allah'a söz vermesidir. Bu iki tip adağa nezr-i teberrur (iyilikte bulunmak için adak) denilir. Bu çeşit adağı yerine getirmenin vacip olduğu konusunda ittifak vardır. Üçüncü çeşit adak ise bir kimsenin caiz olmayan bir iş için veya kendisine vacip olan bir şeyi yerine getirmeye söz vermesidir. Dördüncü çeşit ise bir kimsenin mübah bir işi kendi üzerine vacip etmeye veya bir müstehab şeyi yapmamaya yahut da kötü bir işi yapmaya söz vermesidir. Bu iki çeşit adağa fukaha tabiriyle nezr-i leccac (cehalet veya inattan dolayı adak) denir. Bunlardan üçüncüsü için "söz" bile verilemez olduğu hususunda ittifak vardır. Dördüncüsü hakkında ise fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Bazıları bunu yerine getirmemek gerektiğini söylerlerken bazıları da bunun yerine kefaret vermek lazım geldiğini ve diğerleri de yerine getirmek veya onun yerine kefaret vermek konusunda muhayyer olduklarını söylemektedirler. Şafii ve Maliki ulemasına göre, böyle bir adak zaten akd bile olunamaz. Hanefilere göre ise bu iki çeşit adak yerine kefaret vermek gerekir. (Umdetü'l-Kari)
b. Birçok hadisde Allah Rasulü'nün, kendi kaderini değiştirmek veya mesela "Ey Allah'ım! Benim şu işimi yaparsan ben de buna karşılık şu iyilikte bulunurum" gibi Allah rızası için yapılması gereken bir iş üzerinde Allah ile pazarlığa girmeye benzer bir adak almaktan menettiği kayıtlıdır. Hz. Abdullah bin Ömer'den rivayet edilen bir hadise göre, bir kere Allah Rasulü adak adamaktan sakındırarak şöyle söyledi: "O olacak olanı değiştirmez, ama bu vesileyle bir cimrinin malı çıkmış olur." (Müslim ve Ebu Davud) Hadisin son kısmına göre cimri bir kimse Allah yolunda zaten malını sarfetmez ama adak adamak suretiyle Allah'ın takdirini değiştireceğini umarak malından sarfeder.
Hz. Abdullah bin Ömer'den başka bir rivayette adağın hiçbir şeyi ne önceye alabileceği ve ne de tehir edebileceği fakat bu vesileyle cimrinin elinden mal çıkacağı bildirilmiştir. (Buharî ve Müslim) . Aynı muhtevaya sahip müteaddit rivayetler Ebu Hureyre'den naklolunmuştur. Buharî ve Müslim'de bulunan bir başka rivayette de şöyle söylenilmektedir: "Aslında ademoğlunun adağı hiçbir şeyi değiştirmez. Allah'ın takdiri ne ise o gerçekleşir. Ne var ki bu sebeple takdir-i İlahî bir cimrinin malını sarfettirir ki bir başka türlü sarfetmesi mümkün değildir." Abdullah bin Amr bin As'tan gelen bir diğer rivayet, aynı hususu şu şekilde açıklar. Allah Rasulü buyurdu ki "Asıl adak insanın Allah rızası için yaptığıdır. O kişinin gayesi yalnızca Allah'ın rızasıdır." (Tahavî)
c. Adak hakkında Allah Rasulü, ancak Allah'a itaat doğrultusunda ise yerine getirilmesi gerektiğini, fakat Allah'a isyan doğrultusunda ise o adağın kesinlikle yerine getirilmemesi gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca, sahib olmadığı bir şey üzerine veya gücünün üstünde bir şey üzerine de adak adanamayacağı belirtilmiştir. Hz. Aişe'den rivayet edilir ki "Eğer bir kimse 'ben Allah'a itaat edeceğim' diye bir adakta bulunursa bunu yerine getirmelidir. Ama bunun aksine bir adak ise, onu yerine getirmemelidir." (Buharî, Davud, Tirmizî, Neseî, İbn Mace, Tahavî) Sabit bin Dahhak, Allah Rasulü'nün "Allah'a isyan hususunda, hiçbir adak yerine getirilmemelidir. Ayrıca bir kimsenin sahip olmadığı bir şey için adak olmaz", dediğini rivayet etmektedir. (Ebu Davud) Müslim'de aynı konuda bir rivayet Hz. İmran bin Hüseyn'den nakledilmektedir. Hz. Abdullah bin Amr İbnü'l-As'ın Ebu Davud'daki rivayeti bundan daha ayrıntılıdır. Buna göre Rasulüllah şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin sahip olmadığı bir şey için ve yakınlarıyla irtibatı kesmek (kat'ı-rahm) için ve de Allah'a isyan hususunda bir adak adanamaz."
d. Bir işte bir hayr yoksa, boşuna bir meşakkat ise veya onunla kendi nefsine eziyet ve azab vermek isteniyorsa o adağı yerine getirmemelidir. Bu hususta Allah Rasulü'nün irşatları, buyrukları çok açıktır. Hz. Abdullah bin Abbas aktarmaktadır ki, birgün Allah Rasulü bir hutbe irad etmekdeydi. Ötede bir şahsın güneşin altında ayakta dikili durmakta olduğunu görünce "Bu adam kimdir? Niye böyle yapmaktadır?" diye sordu. Dediler ki "Bu, Ebu-İsrail'dir, hep ayakta durmaya hiç oturmamaya, gölgelenmemeye, hiç bir kimseyle konuşmamaya ve oruç tutmaya söz vermiş, adak adamıştır." Bunun üzerine Allah Rasulü buyurdu ki: "Ona söyleyin gölgeye gelsin ve otursun, ama orucunu tamamlasın" (Buhari, Ebu Davud, İbn Mace, Muvatta)
Hz. Ukbe bin Amir Cuheynî diyor ki: "Benim kızkardeşim çıplak ayak ile hacca gitmeye ve giderken de başına bir şey örtmemeye söz vermişti. Bunun üzerine Allah Rasulü buyurdu ki: "Ona söyleyin bir bineğe binsin ve başını da örtsün." (Ebu Davud) Müslim'de de biraz farklı kelimelerle aynı hususta birçok rivayet nakledilmiştir. Hz. Abdullah bin Abbas, yukarıda Ukbe bin Amir'den nakledilen kızkardeşiyle ilgili rivayete cevaben Allah Rasulü'nün, "Allah'ın, onun bu gibi adağına ihtiyacı yoktur. Ona söyleyin bir bineğe binsin." dediğini aktarmaktadır. (Ebu Davud) Hz. Enes bin Malik'ten rivayet edilir ki Allah Rasulü bir kere (galiba Hacc seferinde) bir yaşlı adamın iki oğluna dayanarak yürümekte olduğunu gördü. "Niye böyledir?" diye sorduğunda "O yürüyerek gitmeyi adamıştır." denildi. Bunun üzerine Allah Rasulü "Bu şahsın kendi kendisine azab vermesine Allah'ın ihtiyacı yoktur." buyurmuş ve bir bineğe binmesini emretmiştir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud) Aynı hadis Müslim'de Ebu Hureyre'den rivayet olunmaktadır.
e. Eğer bir adak adanmış ve onu yerine getirmek de fiilen mümkün değilse, o zaman adak başka bir şekilde yerine getirilebilir. Hz. Cabir bin Abdullah diyor ki; Mekke'nin fethi günü bir şahıs Allah Rasulü'ne gelip "Ben Mekke fetholunduktan sonra Kudüs'te iki rekat namaz kılmaya söz vermiştim." dedi. Allah Rasulü cevaben "Sen iki rekatı burada kıl" dedi. Adam tekrar sordu. Allah Rasulü aynı cevabı verdi. Adam üçüncü defa sorunca "Sen bilirsin" dedi. Bu hadisin diğer bir rivayetinde ise, Allah Rasulü, "Muhammed'i (s.a) Hakk ile gönderen o zatın üzerine yemin ederim ki, eğer burada kılarsan o namaz Beytü'l-Makdis'te kılmana denk olacaktır." demiştir. (Ebu Davud) .
f. Bir kimse Allah yoluna eğer bütün varlığını adamışsa, bunun hakkında fukaha arasında ihtilaf vardır. İmam Malik, o kişinin malının üçte birini vermesi gerekir derken, Malikilerden Sahnun; "o kadarını vermeli ki onu verdikten sonra kendisi sıkıntıya düşmesin" demiştir. İmam Şafii ise eğer bu adak nezr-i teberru (iyilikte bulunmak için) ise o zaman yerine getirmeli, yani bütün malını vermelidir ama eğer nezr-i leccac ise o zaman ya yerine getirsin veya kefaretini versin demektedir. Ebu Hanife ise, zekat düşen bütün malından vermelidir. Ev ve diğer emlak gibi üzerine zekatın düşmediği mallar ise adanamaz görüşündedir. Hanefilerden İmam Züfer, kendi ailesinin iki aylık nafakasından gayri nesi varsa hepsini sadaka etmelidir demiştir. (Umdetü'l Kari ve Şah Veliyullah'ın Muvatta Şerhi) Hadiste ise bu mesele hakkında şöyle rivayetler bulunmaktadır: Hz. Ka'b bin Malik diyor ki; "Tebuk gazvesinden geri kalmıştım. Bu yüzden itaba maruz kaldım. Affolunduğumu duyunca da hemen Allah Rasulü'nün huzuruna giderek, affıma karşılık bütün malımı Allah ve Rasulü için vereceğim dedim. Rasulullah "hayır, öyle yapma" dedi. Ben "o zaman yarısını vereyim, dedim.
O yine "hayır" Bu sefer "üçte birini vereyim" dedim. O zaman o "olur" dedi. (Ebu Davud) Diğer bir rivayette, "Sen kendin için bir kısmını tut. Böylesi daha hayırlıdır." dedi. (Buhari) İmam Zühri diyor ki "Bana ulaşan habere göre, Hz. Ebu Lubabe (ki Tebük Savaşı meselesinde azarlanan bir şahıstı.) Allah Rasulü'ne gelerek; "Ben Allah ve onun Rasulü için bütün varımı yoğumu sadaka edeceğim" demişti. Buna karşılık Allah Rasulü de "üçte birini vermen kafidir" dedi. (Muvatta) .
g. Bir kimse Müslüman olmadan önce bir hayır adamışsa İslâm'ı kabul ettikten sonra onu yerine getirmelidir. Allah Rasulü bu şekilde fetva vermiştir. Buhari, Ebu Davud ve Tahavî'de Hz. Ömer'in cahiliyye döneminde, bir gece (veya bir gün) Mescid-i Haram'da itikafta bulunmaya adak sözü verdiği anlatılmaktadır. İslâm'ı kabul ettikten sonra bu konuda Allah Rasulü'ne danışmıştı. Allah Rasulü de bu adağını yerine getirmesini söyledi. Bazı fakihler Allah Rasulü'nün bu sözünden bunu böyle yapmanın vacip olduğunu, diğerleri de müstehap olduğunu çıkarmışlardır.
h. Ölmüş bir kimsenin üzerine daha önceden vacip olmuş olan adağı varislerinin yerine getirip getirmeyecekleri hususunda fukaha arasında ihtilaf vardır. İmam-ı Ahmed, İshak bin Rahaveyh, Ebu Sevr ve Zahiriler; eğer ölünün üzerinde namaz ve oruç adağı varsa onu varislerinin yerine getirmelerinin vacip olduğunu söylerler. Hanefilere göre eğer adanmış olan adak bedenî bir ibadet ise (namaz ve oruç gibi) varislerin onu yerine getirmeleri vacip değildir. Eğer mali bir ibadet olup da ölen kişi varislerine o adağını yerine getirmelerini vasiyet etmemişse o zaman da varisler için o adağı yerine getirmek vacip değildir. Ama eğer vasiyet etmişse o zaman onun terekesinden üçte bir oranına kadar bir miktar adağı yerine getirmek için vermek vaciptir. Malikiler de benzer görüştedirler. Şafiilere göre adak eğer mali ibadetin dışında bir şeyse veya mali bir ibadet olup da ölenden geriye hiçbir tereke kalmamışsa onu yerine getirmek varisler üzerine vacip değildir, yok eğer tereke kalmışsa, ölen kişi ister vasiyet etmiş olsun isterse etmemiş olsun o mali ibadeti yerine getirmek varisler üzerine vacip olur. (Müslim'in Nevevî Şerhi, ve Ebu Davud Şerhi, Bezlü'l-Mechud) Hz. Abdullah bin Abbas'tan rivayet edilir ki, Hz. Sad bin Ubade, Allah Rasulü'ne gelerek "Benim annem bir adak adamıştı ama yerine getiremeden vefat etti." diyerek fetva sormuştu. Allah Rasulü, "Onu sen yerine getir" dedi. (Ebu Davud ve Müslim) İbn Abbas'tan rivayet edilen başka bir hadise göre, bir kadın bir gün deniz yolculuğuna çıkacaktı. Çıkmadan evvel "eğer sağ-salim afiyetle dönersem bir ay oruç tutacağım" diye adamıştı ve eve döndüğünün hemen ertesinde bu kadın vefat etti. Kadının kızkardeşi (veyahut kızı) Allah Rasulü'ne gelerek bunun hakkında sorduklarında "onun yerine sen oruç tut" cevabını aldılar. (Ebu Davud) Buna benzer bir başka rivayet gene Ebu Davud'da Hz. Bureyre'den nakledilmektedir.
Burada da yukarıdaki mesele hakkında, bir kadın Allah Rasulü'nden fetva sormuş ve Allah Rasulü de ona yukarıda zikredilen cevabı vermişti. Bütün bu rivayetlerden bu emrin vacip mi yoksa müstehap mı olduğu açık değildir. Ayrıca Hz. Ubade'nin annesinin adağının mali bir ibadet mi olduğu yoksa bedeni bir ibadet mi olduğu hususu da açık değildir. Bu yüzden de fukaha arasında bu mesele hakkında ihtilaf vardır.
i. Yanlış ve caiz olmayan özellikleri bulunan bir adağı yerine getirmeme hususu açıktır. Fakat bunun yerine kefaret gerekir mi gerekmez mi üzerinde ihtilaf vardır. Bu konudaki rivayetler çeşitli olduğundan fakihlerin görüşleri de farklı farklıdır. Bir grup rivayete göre Allah Rasulü böyle bir durumda kefaret verilmesini emretmiştir. Mesela Hz. Aişe'den "ma'siyet üzerine adak yoktur. Onun kefareti ise yeminin kefaretidir." sözü nakledilir. (Ebu Davud) Yukarıda dördüncü şıkta geçen Hz. Ukbe bin Amir Cuheyni'nin kızkardeşi hakkında Allah Rasulü'nün "o kendi adağından vazgeçsin ve onun yerine üç gün oruç tutsun' dediği rivayet edilir. (Müslim ve Ebu Davud) Hacca yürüyerek gitmeyi adayan bir başka kadın hakkında da Allah Rasulü "bineğe binsin ve yemininin kefaretini versin." demiştir. (Ebu Davud) İbn Abbas'tan Allah Rasulü'nün şöyle söylediği rivayet edilir; "Eğer bir kimse adak adamış ve niçin adadığını tayin etmemişse o kimse yeminin kefaretini versin. Eğer ma'siyet üzerine bir adak adamışsa o kişi de yemini için bir kefaret versin. Eğer yerine getirmeye güç yetiremeyeceği şeyin üzerinde adak adamışsa o da yeminin kefaretini versin. Eğer yerine getirmeye gücü yetecek bir şey üzerine adak adamışsa onu yerine getirsin." (Ebu Davud) Başka bir grup hadislerden de bu hususta kefaretin olmadığı rivayet edilir. Mesela yukarıda dördüncü şıkta geçen güneşin altında ayakta durmaya ve kimseyle konuşmamaya söz vermiş olan adam hakkında İmam Malik Muvatta'da "Allah Rasulü'nün bu adaktan vazgeçirmenin sonunda bir kefaret vermesini emrettiğine dair hiçbir rivayet duymadığını" yazmaktadır. Abdullah bin Amr İbnü'l-As, Allah Rasulü'nün şöyle dediğini aktarmaktadır: "Eğer bir kimse bir şey için yemin etmiş ve sonra da o işinin bundan daha iyi olduğunu görmüşse o zaman o birinciyi bırakıp ikincisiyle amel etsin. Onun birinciyi terketmesi zaten bir kefarettir." (Ebu Davud ve Beyhaki bu hadisin ve Ebu Hureyre'nin (daha güzel olanı yapmak zaten bir kefarettir) sözünün sabit olmadığını söylemektedir.) İmam Nevevi bütün bu hadisleri Müslim şerhinde tartışarak masiyet üzerine adak adamanın batıl olduğunu ve bunun yerine bir kefaretin de söz konusu olmadığı konusunda İmam Malik, İmam Şafii, Ebu Hanife, Davud-u Zahiri ve cumhur ulemanın ittifak ettiğini yazmaktadır. Yalnızca Ahmed bin Hanbel kefaretin gerekeceğini söylemektedir.