«Deha ve zekâsından
eşsiz parıltılar»
«Ebu Hcmîfe en-Numan
Allah'ın horam kıldığı şeylerden çok sakınır, çok susar ve devamlı düşünürdü».[1]
Ebu Hanîfe en-Nu'man,
arkadaşlarıyla birlikte oturmakta olan imam Malik'in yanına girmişti. Ebu
Hanîfe yanından çıkınca Malik arkadaşlarına dönüp:
«Bunun kim olduğunu
biliyor musunuz?» dedi. Onlar: «Hayır» diye cevap verdiler. Malik: «Bu,
en-Nu'man İbn Sabit'tir.
Bu adam, şu direğin
altın olduğunu söyleseydi, bu söylediğine deli! getirir ve direk öyle çıkardı».
İmarrr Malik Ebu
Hanîfe'nİn delil getirme gücü, pratik ve keskin zekâsı hakkında söylediği
sözlerde mübalağa etmiyordu.
Tarih ve siyer
kitapları onun rey (görüş) ve akîde (İnanç) konusunda düşmanlarına karşı olan
davranışlarıyla ilgili haberlerle doludur.
Bunları'n hepsi, imam
Malik'in tarif ettiği şeyin doğruluğuna delâlet eden şeylerdir. Gerçekten
size, önümüzdeki toprağın altın olduğunu iddia etse artık sizin için onun
delilini kabul etmek ve iddiasına teslim olmaktan başka çareniz kalmazdı.
Hele o hakkı savunup
onun için mücadele ettiğinde nasıl olurdu, düşünebiliyor musunuz?
Bununla ilgili
hadiselerden birisi şöyledir: Kûfeli bir adam sapıt-mıştı.
O, bazı insanların
gözünde itibarlı, onlar tarafından kabul edilen bir sözün sahibiydi.
Adam şunu ileri
sürüyordu: «Osman İbn Affan aslında bir yahu-diydi.
İslâm'dan sonra da
yahudiliğîne devam etmişti...»
Ebu Hanîfe bu sözü
duyunca ona gitti ve şöyle dedi:
«Kızını
arkadaşlarımdan birine istemek için sana geldim».
O da: «Hoşgeldin, safa
geldin...
Senin gibisinin isteği
geri çevrilmez, Ebu Hanîfe!
Fakat evlenecek olan
kim?» dedi.
Ebu Hanîfe: «Kavmi
arasında şerefiyle ve zenginliğiyle tanınmış...
Eli açık ve çok
cömert...
Azîz ve Celî! Allah'ın
Kitabı'nı ezbere bilen...
Bütün geceyi bir
rekatta geçiren...
Allah Taâiâ'nın
korkusundan çok ağlayan bir adam...» dedi.
Adam: «Bravo, bravo...
Bu kadar yeter, Ebu Hanîfe!
Evlenmeye talip olan
kişinin nitelikleri olarak söylediklerinin bir kısmı onu, müminlerin emîrinin
kızına denk hale getiriyor» dedi.
Ebu Hanîfe:
«Ancak onda mutiaka
öğrenmen gereken bîr özellik var» dedi.
Adam: «Nedir o?»
dedi.
Ebu Hanîfe: «O yahudîdir» dedi.
Adam sarsılıp: «Yahudi mi?
Sen benim kızımı bir
yahudiyle evlendirmemi mi istiyorsun Ebu
Hanîfe!
Vallahi, öncekilerin
ve sonrakilerin özellikleri biraraya gelse yine de kızımı onunla
evlendirmem...» dedi.
Ebu Hanîfe
«Sen kızını bir
yahudiyle evlendirmeyi kabul etmiyorsun ve buna şiddetle karşı çıkıyorsun...
Sonra insanlara,
Allah'ın Resûlü'nün (s.a.v) iki kızını bir yahudiy-ie evlendirdiğini
söylüyorsun?!» dedi.
Adamı bir titreme
tuttu ve şöyle dedi:
«Söylediğim kötü
sözden dolayı Allah'tan af diliyorum...
Yaptığım iftiradan
dolayı Allah'a tövbe ediyorum».
Bunlardan birisi
de şöyledir:
Haricîlerden [2] irisi
olan ez-Zahhak eş-Şarî bir gün Ebu Hanîfe'ye gelip şöyle dedi:
«Ebu Hanîfe! Tövbe
et».
Ebu Hanîfe: «Neden
tövbe edeyim?!» dedi.
Haricî: «Ali'yle
Muaviye arasında meydana gelen tahkimin (hakem tayin etmenin) caiz olduğuna
dair sözünden dolayı» dedi.
Ebu Hanıfe ona:
«Bu meselede benimle
münazara yapmayı (tartışmayı) kabul etmez misin?» dedi.
Haricî: «Kabul ederim»
dedi.
Ebu Hanîfe:
«Tartıştıklarımız hakkında anlaşmazlığa düşersek, aramızda kim hakem olacak.?»
dedi.
Haricî: «İstediğin kimseyi hakem yap» dedi.
Ebu Hanîfe, haricînin
yanındaki arkadaşlarından birine dönüp şöyle derdi: «Anlaşamadığımız konularda
aramızda hakem ol» dedi.
Daha sonra hariciye de
şöyle dedi: «Ben arkadaşını kabul ettim, sen de kabul ediyor musun?»
Haricî sevinip: «Evet»
dedi.
Ebu Hanîfe: «Yazıklar
olsun sana! Aramızda meydana gelen meselede tahkîmi caiz görüyorsun da Resûlüllah'ın
(s.a.v.) ashabından olan iki kişiye onu caiz görmüyor musun?!»
Haricî şaşırıp kaldı
ve verecek cevap bulamadı...
Bunlardan birisi de
şöyledir: Müslüman topraklarında şer tohumları eken, sapık ve bidatçı cehmiyye
fırkasının başı Cehm İbn-Safvan bir defasında Ebu Hanîfe'nin yanına geldi ve
şöyle dedi:
«Sana sormayı
düşündüğüm bazı konularda, seninle konuşmak için geldim».
Ebu Hanîfe: «Seninle
konuşmak utançtır... Senin görüşlerine dalmak alev alev yanan bir ateştir»
dedi.
Cehm: «Daha önce
benimle görüşmediğin ve benim sözlerimi dinlemediğin halde nasıl benim
aleyhimde hükmettin?!» dedi.
Ebu Hanîfe: «Bana
hakkında, Kıble ehlinden [3]an
birisinden çıkmayan bazı sözler geldi».
Cehm: «Benim aleyhimde
gıyaben mi hüküm veriyorsun?» dedi.
Ebu Hanîfe: «Bu, senin
hakkında meşhur olmuş ve halk arasında
yayılmıştır.
Avam ve havas herkes
onu öğrenmiştir. Bu bakımdan, senin hakkında rivayet edilenlerle, onu senin
aleyhinde isbat etmem caiz olmuştur».
Cehm: «Sana sadece
îman hakkında sormak istiyorum» dedi.
Ebu Hanîfe: «Şu ana
kadar imanı öğrenemedin mi de onu bana soracaksın?!» dedi.
Cehm: «Tamam, fakat
ben onun bir çeşidinde şüphe ettim». Ebu Hanîfe: «İmanda şüphe küfürdür».
Cehm; «Benden kâfir
olduğuna hükmettirecek birşey duymadıkça, beni
kafirlikle suçlaman sana helâl olmaz».
Ebu Hanîfe: «Aklına
gelen şeyi sor».
Cehm: «Allah'ı
kalbiyle tanıyıp onun tek, ortaksız ve benzersiz olduğunu bilen, onu
sıfatlarıyla tanıyan hiç birşeyin onun gibi olmadığını söyleyen, sonra diliyle
iman ettiğini açıklamadan Ölen kimsenin durumunu bana söyler misin?
O mümîn olarak mı,
yoksa kâfir olarak mı ölür?»
Ebu Hanîfe: «O kâfir
olarak ölür, diliyle açıklamasını engelleyen bir durum olmadığı sürece,
kalbiyle tanıdığını, diliyle açıklamadığı zaman cehennem ehlinden olur».
Ebu Hanîfe. «Eğer sen
Kur'an'a inanıyorsan ve onu delil yapıyorsan sana onunla konuşayım.
Eğer Kur'an'a
inanmıyor ve onu delîl olarak görmüyorsan, sana İslâm'a karşı çıkan kimselerle
konuştuğumuz şeylerle konuşayım».
Cehm: «Ben Kur'an'a
inanıyor ve onu delîl yapıyorum».
Ebu Hanîfe: «Allah Taâlâ
imanın iki uzuvla meydana geldiğini,
buyurdu. Kalp ve
dille, ikisinden birisiyle değil.
Allah'ın Kitabı ve
ResûiüMah'ın (s.a.v.) hadîsi bunun açıklamalarıyla doludur:
Allah Taâlâ şöyle
buyurmuştur: «Peygambere indirilen Kur'anY işittiklerinde, gerçeği
öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolarak, Rab-bimiz! İnandık, bizi de
şahitlerden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken
niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım? dediklerini görürsün. Allah
onlara, dediklerine karşılık, temelli kalacakları, altından ırmaklar akan
cennetler verdi. Bu, iyi davrananların mükâfatıdır». [4]
İşte onlar hakkı
kalpleriyle tanıyıp dilleriyle söylemişlerdir de Allah söylediklerinin
karşılığı olarak onları, altından ırmaklar akan cennetlere koymuştur.
Yine Allah Taâlâ şöyle
buyurmuştur:
«Allah'a bize
gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına gönderilene,
Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene inandık,
deyin [5]
Allah Taâlâ onlara
«söz»ü (yani dili) emretmiştir. Onların tanıma ve bilmelerini yeterli
görmemiştir.
Resûlüllah fs.a.v.) da
şöyle buyurmuştur:
«Lâ ilahe illa'llah
(Allah'tan başka ilâh yoktur) deyiniz felâh [6]bulursunuz.
Felahı sadece
tanımakla ilgili kılmamış ona sözü (dili) de ilâve etmiştir.
Yine Resûiüllah
(s.a.v.): «Lâ ilahe illa'Ilah diyen kimse cehennemden çıkar» buyurmuştur,
«Allah'ı tanıyan kimse
cehennemden çıkar» dememiştir.
Söze ihtiyaç
duyulmayıp o olmaksızın «tanımakla» yetinilseydi, İblîs mümin olurdu.
Çünkü o Rabbini
tanımaktadır. Kendisini onun yarattığını, onun öldüreceğini, sonra yine onun
dirilteceğini ve kendisini saptıranın o (Allah) oiduğunu bilmektedir.
Allah Taâlâ onun
dilinden şöyle buyurmaktadır: «Beni ateşten, onu çamurdan yaratiın [7]
Yine şöyle
buyurmuştur: «Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar
ertele». [8]
«Beni azdırdığın için,
and olsun ki, senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım». [9]
Eğer ileri sürdüğün
şey doğru olsaydı, dilleriyle inkâr etmelerine rağmen rablerinî tanımaları
sebebiyle birçok kâfir mümin olurdu.
Allah Taâlâ şöyle
buyurmuştur: «Gönülleri kesin olarak inandığı halde onları bile bile inkâr
ettiler». [10]
Allah onları, inanıp
kabul etmeleri sebebiyle mümin yapmamıştır. Dillerinin inkâr etmesi sebebiyle
onları kâfir saymıştır».
Ebu Hanîfe bu sırayla
yani bazan Kur'an, bazan hadisle konuşmaya devam etti. Nihayet Cehm'in yüzünde
bozulma ve yenilgi belirtileri görüldü.
Cehm:
«Bana unuttuğum birşeyi hatırlattın, senin yanına yi ğim» diyerek Ebu
Hanîfe'nin karşısından çekip gitti.
eceTabiî, bir daha
dönmemek üzere çekip
gitmişti.
Başka bir olay da
şöyledir:
Ebu Hanîfe, Azîz ve
Celîl olan Halik'in (yaratıcının) varlığını inkâr eden bazı inkarcılarla
(mülhidlerle) karşılaştı. Onlara şöyle dedi:
«Çeşitli eşya ve
mallarla yüklü bir geminin açık denizde şiddetli bir fırtınaya tutulduğunu ve
azgın dalgalarla boğuştuğunu düşünün. Buna rağmen o çizilen rotasında, bilinen
gaye ve maksadına hiç sallanmadan bir aksaklığa uğramadan ve yolunu şaşırmadan
sakin ve emin bir şekilde gitmeye devam etmektedir. Yainız bu gemide hareketi
sağlayan ne bir gemici, ne de onun gidişini düzenliyen bir yönetici vardır.
Düşünce olarak bu
doğru mudur?»
Onlar: «Hayır, bu
aklın kabul edemiyeceği ve mümkün görmediği bir şeydir, ey şeyh!» dediler.
Ebu Hanîfe: «Ya Subhanellah!
Bir geminin kaptansız
olarak denizde mükemmel bir şekilde gitmesini kabul etmiyorsunuz da, coşkun
denizleriyle, dönen gezegenle-riyle, uçan kuşlarıyla bu kainatın, yaptığını
sağlam yapan idaresini iyi düşünen birisi olmadan kaim olmasını mı kabul
ediyorsunuz?!
Sizler ve söylediğiniz
yalanlar kahrolsun...»
Böylece, Ebu Hanîfe
hayat yolculuğunun tümünü yaratıcının kendisine verdiği mükemmel delille ve
eşi bulunmaz mantıkla, Allah'ın dinini savunarak geçirdi. Öldüğünde, ailesine;
kendisini temiz bir toprağa defnetmelerini ve gabedilmiş olma şüphesi bulunan
her yerden uzak tutmalarını vasiyet ettiğini gördüler.
Vasiyeti el-Mansur'a
ulaşınca:
«Sağken ve öldükten
sonra Ebu Hanîfe'yi bize kim mazur göste rebilir?» dedi.
Ebu Hanîfe, kendisini
el-Hasen İbn Ammare'nin yıkamasını vasiyet etmişti. El-Hasen İbn Ammare onu
yıkadıktan sonra şöyle dedi:
Ey Ebu Hanîfe! Allah sana rahmet etsin.
Yaptıklarının karşılığı olarak seni
affetsin.
Çünkü sen otuz yıldan
beri gündüz yemek yemedin [oruç tuttun)... Kırk yıldan beri geceleri başını
yastığa koymadın... Ve senden sonraki fakîhleri yordun... [11]
[1] İmam Ebu Yusuf
[2] Haricîler: Hz. Ali'yle Muaviye'ye karşı çıkan
kimseler.
[3] Kıble ehli
müslümanlardır. Namazlarında
kıbleye yöneldikleri için böyle İsimlendirilmişlerdir. (1) Kıble ehli:
Müslümanlardır. Namazlarında kıbleye yöneldikleri" için böyle
isim- ehm: «Allah'ı hakkıyla
tanıdığı halde nasıl mümin olmaz».
[4] Maide, 83-85.
[5] Bakara, 136
[6] Felah bulmak:
Cenneti ve Allah'ın rızasını
kazanmak.
[7] Araf, 12.
[8] Hicr, 36
[9] Araf, 16!
[10] Nemi, 14
[11] Ebu Hanîfe
en-Nu'man hakkında geniş bilgi için
aşağıdaki eserlere bakınız-
1. El-Bidaye
ve'n-nihaye X/107.
2.
Vefeyatu'l-a'yan, V/415-423.
3.
En-Nücıımu'z-zahire, 11/12.
4.
Şezeratu'z-zeheb, I/227-229.
5.
Mirötu'l-cinan. I/309.
6. El-İber,
1/314 ' .
7. Tarihu Bağdad,
Xlil/323-324.
8.
Tarîhu'l-Buharî, VIII/81.
9.
El-Cerhu ve't-tadîi, VIM/449-450.
10. Mîzanü'M'tidal, İV/265.
Dr. Abdurrahman Re’fet el-Bâşâ, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal
Kitabevi: 2/469-476.