AMİR İBN ABDULLAH ET-TEMÎMÎ

 

— Başlarında Amir  İbn Abdullah  et-Temîmî olmak üzere zühd sekiz kişide sona erdi [1]

Şimdi hicretin 14. senesindeyiz.

İşte sahabe ve tabiînin büyüklerinden bazıları, müslümanların ha­lîfesi Ömer İbnul'-Hattab'ın emriyle Basra şehrinin plânını çiziyorlar.

Onlar, yeni şehrin İran'da savaşan müslüman orduları için bir karargâh...

Allah Ta'âlâ'ya davet için bir hareket noktası...

Yeryüzünde onun adının yayılması için bir ışık... olmasına karar vermişlerdi...

İşte müslüman toplulukları Arap yarımadasındaki her yerden, Ne-cid'den, Hicaz'dan, Yemen'den müslüman siperlerindeki yerlerini al­mak İçin yeni şehre  gidiyorlar.

Necid'den oraya gidenler arasında Benî Temîm'den Amir İbn Ab­dullah et-Temîmî el-Unberî adında bir delikanlı vardı.

Amir İbn Abdullah o gün daha bıyığı terlememiş parlak yüzlü, te­miz kalpli bir gençti...

Yeniliğine rağmen Basra, müslüman şehirlerinin serveti en bol olanlarındandı. Çünkü oraya harp"ganimetleri ve saf altın yağıyordu...

Fakat Temîmli delikanlı Amir İbn Abdullah'ın bunların hiçbirine ihtiyacı yoktu...

O, insanların sahip olduklarından uzak durur, Allah'ın katmdakl-leri arzu ederdi...

Dünya ve zînetlerinden yüz çevirir, Allah'ın rızasına koşardı...

Basra'nın o günkü adamı ve başı, yüce sahabî Ebu Musa el-E?'-arî'ydi...

O, bir çiçeğe benziyen bu şehrin valisiydî... O, oradan her tarafa hareket eden müslüman ordularının komu­tanıydı...

O, oranın imamı, onların öğretmeni ve onlara Allah'ın yolunu gös­teren kimseydi...

Amir İbn Abdullah barışta ve savaşta Ebu Musa el-Eş'arî'den ay­rılmadı...

Gidişinde gelişinde onunla birlikte oldu Allah'ın Kitab'ını Muhammmed'in (s.a.v.) kalbine indiği şekliyle taptaze olarak ondan aldı...

Allah'ın elçisinin  hadisini  Peygamber'den (s.a.v.) kesintisiz ola­rak rivayet etti...

Allah'ın dinini onun vasıtasıyla iyice öğrendi... Aradığı ilmi elde edince hayatını üç kısma ayırdı: Bir kısmını, Basra camiinde halka Kur'an okutmak üzere zikir hal­kalarına...

Bir kısmını, ayakları şişinceye kadar Allah'ın huzurunda durr üzere ibadet yerlerine...

Bir kısmını da Allah yolunda savaşmak üzere kılıcını sıyırdığı ci-had meydanlarına...

Hayatında  bunlardan başka bir şeye,  kesinlikle  hiç yer bırak­madı. Böylece o, Basra'nın abid ve zahidi diye meşhur oldu...

Basralılardan birinin anlattığı şu hikâye Amir İbn Abdullah'la il­gilidir:

İçinde Amir İbn Abdullah'ın bulunduğu bir kafileyle birlikte yol­culuk yapmıştım.

Gece olunca bir ormanda konakladık...

Amir eşyasını bir yere toplayıp atını bir ağaca bağladı. Yularını biraz uzattı. Atına,  karnını doyuracak kadar yeşil  ot toplayıp önüne attı. Sonra ağaçların arasına daldı. Kendi kendime şöyle dedini:

Vallahi, onu mutlaka takip edeceğim ve bu gece ormanın derin­liklerinde yapacaklarını göreceğim

O, ağaçlarla sarılmış ve gözlerden uzak bir tepeye varıncaya ka­dar yürüdü...

Kıbleye yöneldi ve  namaz  kılmak için durdu...

Namazı onunkinden daha güzel, daha mükemmel ve daha îıuşulu kimse görmemiştim...

İstediği kadar namaz kıldıktan sonra, Allah'a dua etmeye başla­dı. Dediği şeyler şunlardı:

«Allah'ım! Emrinle beni yarattın ve iradenle bu dünyanın belâla-rıyla karşılaştırdın. Daha sonra bana: Kendini tut dedin... Ey güçlü ve sağlam! Lutfunla sen beni tutmazsan, ben kendimi nasıl tutarım?..»

«Allah'fm! Biliyorsun ki bu dünya içindekilerle birlikte benim ol­sa ve sonra senin rızan için onlar benden istense onları isteyene mut­laka verirdim...

Beni kendime ver, ey merhamet edenlerin merhametlisi!.,..

Allah'ım! Seni öylesine sevdim ki bana her musibeti kolaylaştır ve başıma her gelene karşı razı kıl...

Sana olan sevgimin yanında sabahleyin aleyhime olacak akşam­leyin içinde bulunduğum duruma aldırmıyorum..,»

Basralı şahıs şöyle der:

«Daha sonra uykum geldi ve gözlerimi uykuya teslim ettim...

Arasıra  uyandığımda, Amir hâlâ yerinde duruyor,  namazına ve duasına devam ediyordu ve nihayet sabah oldu.

Sabah olduğunu anlayınca, sabah namazını kıldı ve dua etmeye başladı:

«Allah'ım! Sabah oldu, insanlar senin lutfunu aramak için gidip gelmeye başladılar...

Onlardan  herbirinin  ihtiyacı  vardır...

Amir'in sana olan  ihtiyacı  ise senin onu affetmendir,.

Allah'ım! Benim ve onların ihtiyaçlarını yerine getir, ey cömert­lerin en cömerti!»

Allah'ım! Senden üç şey istedim, ama sen bana ikisini verdin, birisini vermedin...

Allah'ım! Bana onu da ver ki sana arzu ettiğim gibi ibadet ede-

Daha sonra oturduğu yerden kalkıp gözünü bana çevirdi. Benim bu geceyi orada geçirdiğimi anladı ve buna çok üzüldü. Bana dönüp:

Ey Basralı!   Görüyorum  ki geceyi  beni  gözetlemekle geçirmişe benziyorsun?! dedi.

Evet, dedim.

O da:

Benden gördüklerini sakla ki Allah da seninkileri saklasın, dedi.

Ben de şöyle dedim:

Vallahi ya bana Rabbinden İstediğin üç şeyi anlatırsın ya da gör­düklerimi insanlara anlatırım.

O:

Yazıklar olsun sana, bunu yapma! dedi.

Ben de:

Sana söylediğim gibi, dedim,

İsrar ettiğimi görünce:

Bunu hiç kimseye söylemiyeceğine dair bana söz verirsen sana anlatırım, dedi.

Ben de şöyle dedim:

Sağ olduğum sürece sana ait hiçbir sırrı ifşa etmiyeceğime dair Allah adına söz veriyorum...

Şunları söyledi:

Dinim hakkında kadınlardan başka korktuğum hiçbir şey yoktu. Rabbimden onların sevgisini kalbimden çekip almasını istedim. Allah duamı kabul etti ve öyle hale geldim ki, bir kadın niı gördüm yoksa bir duvar mı gördüm aldırmıyorum.

Bu birisi, ikincisi ne ya? dedim.

İkincisi ise: Rabbimden, ondan başka hiç kimseden korkmama­mı istedim. Onu da kabul etti. Vallahi, yerde ve gökte ondan başka hiçbir şeyden korkmuyorum, dedi.

Ya üçüncüsü? dedim.

Rabbimden, benim uykumu gidermesini istedim ki gece gündüz istediğim gibi ona ibadet edebileyim. Ama Rabbîm bu üçüncü iste­ğimi kabul etmedi, dedi.

Bu sözleri duyunca ona:

Kendine yumuşak davran, çünkü sen geceleri namaz kılarak, gün­düzlerini oruç tutarak geçiriyorsun...

Cennete yaptıklarının en azıyla da ulaşılır, cehennemden de kar­şı koyduklarının en azıyla kurtulunur... dedim,

O da şu cevabı verdi:

Pişmanlığın fayda vermediği günde pişman olmaktan korkuyo­rum...

Vallahi, çalışmaya imkân bulabildiğim kadar ibadet etmeye çalı­şacağım...

Eğer kurtulursam bu Allah'ın rahmetiyledir...

Eğer cehenneme girersem, bu benim kusurum yüzündendir...

Ancak Amir İbn Abdullah, sadece, geceleri kendisini ibadete ve­renlerden değildi, aynı zamanda ot gündüzlerini yiğitlikle geçirenler­den  birisiydi...

Müezzin, Allah yolunda cihad için ezan okuyunca o bu çağrıya cevap verenlerin en ön sırasındaydı.

Mücahîdlerle birlikte savaşanlardan birine koştuğunda, arkadaş­larını seçmek için insanları dikkatle incelemeye başlardı.

Kendisine uygun  bir  arkadaşlığı   keşfedince  onlara:

Ey falancalar! Ben, sizin kendinizden üç hasleti vermeniz şartıy­la size arkadaş olmak istiyorum... derdi.

Onlar da:

Nedir o özellikler? diye sorarlar.

O da:

Birincisi; benim size hizmet etmem ki hiçbiriniz benimle hizmet konusunda tartışmasın.

İkincisi; benim size müezzin olmamdır ki hiçbiriniz benimle, na­maza çağırma konusunda tartışmasın.

Üçüncüsü; gücümün yettiği  kadar sizin için  harcamamdır...

Eğer onlar:

Tamam, bize katıl derlerse... onların arkadaşlığını kabul ederdi.

Eğer onlardan birisi bu konuda bir şeyi tartışırsa, onlardan ay­rılır başkalarına giderdi.

Amir, korku ve imdat anında çok çalışan, ganimetlerin taksimi anında az isteyen mücahidlerdendi...

Kendisi dışında hiç kimse savaşmıyormuş gibi  savaş yapardı.

Fakat o, ganimet toplama sırasında da hiç kimse ganimet topla­maya yanaşmtyormuş gibi ganimet toplamaya yanaşmazdı.

İşte Sa'd İbn Ebî Vakkas [2] Kadisiye'den [3] sonra Kisra'nın ey­vanına (sarayına) iniyor:

Amr İbn Mukarrin'e ganimetleri toplayıp beşte birini müslüman-ların Beytu'I-mal'ine (Hazine'ye) göndermek için onları saymasını, ge­ri kalanını da mücahidlere taksim  etmesini emrediyor. Tarifi mümkün olmayan ve muhafazası güç olan mal ve değerli eşya onun önün­de toplandı...

İşte burada İran hükümdarlarının içinde yemek yedikleri altın ve gümüş kaplarla dolu, kurşunla mühürlenmiş büyük sepetler...

İşte şurada kıymetli keresteden yapılmış, içinde .Kisra'nın elbi­se, kemer, mücevher ve incilerle süslenmiş zırhlarının doldurulduğu sandıklar...

İşte şunlar da nefis ve şahane kadın zinetleriyle dolu çantalar...

Şunlar da peşpeşe İran hükümdarlarının kullandıkları kılıçların kınları...

Ve tarih boyunca İran'a hizmet eden hükümdar ve komutanların kılıçlan...

Görevli kişiler müslümanların gözlerinin göreceği ve kulaklarının işiteceği bir şekilde bu ganimetleri sayarlarken, oradakilerin yanına saçı başı dağınık ve toz toprak içinde bir şahıs geldi, elinde büyük hacimli ve ağırca bir zinet kutusunu taşıyordu...

Baktılar ki o kutu şimdiye kadar benzerini görmedikleri bir ku­tuydu...

İçine baktıklarında göz kamaştırıcı inci ve mücevherlerle dolu ol­duğunu gördüler.

Adama:

Bu değerli hazineyi nerden buldun, dediler.

Adam:

Bunu falan savaşta, falan yerde ganimet olarak elde ettim, dedi.

Ondan birşey aldın mı? dediler. Adam:

Allah iyiliğinizi  versin...

Vallahi, bu kutu ve İran hükümdarlarının sahip olduklarının tü­mü, bana göre, bir tırnak ucu değerinde değildir...

Eğer bunda müslümanların Beytu'J-mal'inin hakkı olmasaydı, onu katiyen yerinden alıp sİ2e getirmezdim... dedi.

Onlar:

Sen kimsin ya?! dediler. O:

Vallahi, ne size ne de sizden başkasına söyleyeceğim ki, ne siz ne de onlar beni övesiniz...

Ben ancak Allah Te'âlâ'ya hamdediyorum {övgüde bulunuyorum) ve onun sevabını umuyorum, dedi.

Daha sonra onları terkedip gitti...

Onlar, birisinin onu takip edip kendilerine onunla ilgili bilgi ge^ tirmesini emrettiler.

O adam  ona belli etmeksizin  devamlı peşinden gitti. Nihayet onun arkadaşlarına ulaştı. Onlara o adamın kim olduğunu sorunca:

Onu tanımıyor musun?!

O, Basra'nın zahidi.'.. Arnir İbn Abdullah et-Ternîmî'dir, dediler.

Fakat  bazı durumlarını bilmenize rağmen  Amir İbn Abdullah'­ın hayatında da bazı üzücü olaylar eksik değildi. O da halkın zulmün­den kendini kurtarmış değildi...

O da doğruyu ve hak olanı haykıranların, kötülüğü kabul etmeyip onu gidermeye çalışanların karşılaştığı durumlara maruz kalmıştı.

Onun karşılaştığı zulmün başlıca sebebi; Basra polis teşkilâtı müdürünün adamlarından birinin Zimmîlerden  [4] birinin boğazına sa­rılıp onu sürüklemeye başlamasıdır...

Zimmî şöyle diyerek halktan yardım istiyordu:

Beni koruyun, himayenize alın, Allah da sizi korusunu,

Ey müslümanlar! Peygamberinizin zimmetine giren kimseyi ko­ruyun.

Amir ona doğru koşup:

Cizyeni ödedin mi? dedi.

O da:

Evet, ödedim, dedi.

Boğazından yakalayan adama dönerek;

Ondan ne istiyorsun, dedi. O da:

Benimle birlikte polis müdürünün bahçesini temizlemeye gitme­sini  istiyorum...  dedi.

Zimmîye:

Bu işe gönlün razr mı? dedi,

Zimmî:

Asla...

Bu, bende güç kuvvet bırakmıyor ve beni  çoluk çocuğumun ge­çimini temin etmekten alakoyuyor..- dedi.

Amir adama dönüp: Bırak onu, dedi.

Adam:

Bırakamam, dedi.

Amir cübbesini zimmînin üzerine atar atmaz:

Vallahi ben sağken Muhammed'in zimmeti (sözü, anlaşması) bo­zulamaz...

Daha sonra halk toplanıp Amirle yardım ettiler, Zimmîyi de kur­tardılar.

Polis müdürünün adamları hemen Amîr'i itaat etmemekle suçla­dılar...

Ona sünnet ve cemaattan ayrıldığı  iftirasını yaptılar...

Şunları  söylediler:

O, kadınlarla evlenmeyen bir kimsedir...

O, hayvan eti ve süt mamullerini yemez...

O, valilerin toplantılarında bulunmaz...

Durumunu müminlerin emîri jOsman İbn Affan'a ilettiler.

Halife, Basra valisine Amir İbn Abdullah'ı yanına çağırıp ona is-nad  edilen  şeyleri  sormasını...

Onunla ilgili  bilgileri kendisine ulaştırmasını  emretti..,

Basra valisi Amİr'i çağırıp:

Müminlerin emiri —Allah onu uzun süre başımızda bıraksın— sana isnad edilen şeyleri sormamı emretti, dedi.

Amir:

Emirulmüminîn'in emrettiği şeyleri sor, dedi. Vali:

Niçin Resûlüilah'ın (s.a.v.) sünnetini terkedip evlenmeye karşı çıkıyorsun? dedi.

Amir şöyle cevap verdi:

Peygamber'in (s.a.v.) sünnetini terkettiğim için evlenmemiş de­ğilim...

Ben iyi biliyorum ki İslâm'da ruhbaniyet (evlenmemek) yoktur...

Ancak ben, kendisinin tek bir canı olduğunu görüp onu Allah'a veren ve hanımının o cana üstün gelmesinden korkan bir kişiyim...

Vali:

Niçin et yemiyorsun ya?! dedi. Amir:

Hayır, ben et yiyorum ama, canım istediğinde ve bulduğumda...

Ancak canım istemez veya canım  istediği  halde   bulamazsam,

yemiyorum, diye cevap verdi.

Vali:

Peki, niçin peynir yemiyorsun? diye sordu. Amir:

Biz, mecusîierin [5] bulunduğu bir bölgedeyiz. Peyniri onlar ya­pıyorlar...

Onlar ölü etle kesilmiş et arasında fark gözetmeyen bir miHet-tir...

Ben, peynir mayasının, boğazlanmamış koyunun karnından çıka­rılarak elde edilen bir maya olmasından çekmiyorum.[6] Müslüman­lardan iki kişi, bunun boğazlanmış bir koyundan elde edilen mayayla yapılmış bir peynir olduğuna şahitlik ederlerse o peyniri yerim.,, di­ye cevap verdi.

Vali:

Seni valilere gelmekten ve onların toplantılarına katılmaktan alı­koyan nedir? dedi.

Amir ona şu cevabı verdi:

Sizin kapılarınızda birçok ihtiyaç sahibi var, onları yanınıza çağı­rın... Ve onların sizin yanınızdaki ihtiyaçlarını yerine getirin ve sizin yanınızda işi  olmayanları terkedin, onlarla  uğraşmayın...

Amir İbn Abdullah'ın sözleri müminlerin emiri Osman Ibn Af-fan'a iletildi. Hz. Osman, bu sözlerde bir itaatsizlik veya sünnet ve icmaya bir aykırılık görmedi...

Ancak bu, kötülük ateşini söndürmemişti...

Amir îbn Abdullah hakkında dedikodular arttı...

Adamın dostlarıyla düşmanları  arasında bir fitne çıkayazdı...

Hz. Osman (r.a.) onun Suriye'ye gönderilmesini ve orada kalma­sını emretti...

Suriye valisi Muaviye İbn Ebu Süfyan'a da onu iyi karşılamasını ve ona hürmette kusur etmemesini tavsiye etti.

Amir İbn Abdullah'ın Basra'dan ayrılmaya karar verdiği gün, dostlarından ve öğrencilerinden büyük bir kalabalık onu uğurlamaya

geldiler.

Onu uğurlarken Basra'nın dışındaki Merbed denilen yere kadar

gittiler...

Amir orada onlara şu konuşmayı yaptı:

Şimdi ben dua ediyorum. Benim duama amin deyiniz...

İnsanların boyunları ona doğru uzandı, hepsi dikkat kesilip göz­ler ona çevrildi.

O, ellerini havaya kaldırdı ve:

«Allah'ım! Kim beni gammazlayıp hakkımda yalan söylemişse, kim memleketimden çıkarılmama sebep olduysa, kim beni dostla­rımdan ayırdıysa, ben onu affettim, sen  de affet.

Dini ve dünyası hakkında ona iyilik ver...

Beni, onu ve diğer müsiümanları rahmetinle, müsamahanla ve iyiliğinle bürü, ey merhametlilerin en merhametlisi».

Daha sonra hayvanını Suriye'ye doğru yöneltti ve yoiuna devam etti...

Amir İbn Abdullah hayatının geri kalan kısmını Suriye'de geçirdi ve Beytu'I-Ivlakdis'i ikamet yurdu olarak seçti...

Suriye valisi Muaviye İbn Ebu Süfyan'dan haklı olarak iyilik, say­gı ve ikram gördü.

Ölüm yatağındayken arkadaşları yanına geldiler ve onu ağlarken buldular.

Sordular:

Seni ağlatan nedir? Sen şöyle şöyle değil miydin?!

O da şu cevabı verdi:

Vailahi, ne dünyaya düşkünlüğümden ne de ölümden korktuğum için ağlıyorum.

Ancak, yolculuğun uzun ve azığın, az oluşundan dolayı ağlıyorum.

Yokuşlar ve inişler arasında akşama ulaştım.

Ya cennete...  ya da cehenneme...

Bilmiyorum artık, sonum hangisinde biter...

Daha sonra dili Allah'ın zikriyle ıslanmış bir halde son nefesini verdi...

Orada...

Orada... İki kıbleden [7] birincisinde... İki harem'in  [8] üçüncüsünde... Resûlüllah'ın miraca çıktığı yerde...

Amir İbn Abdullah işte orada kaidı. Allah, Amir'in kabrini nur etsin... Huld cennetlerinde yüzünü ak etsin... [9]

 

 



[1] Alkame İbn Mürsed

[2] Sa'd  İbn  Vakkas;  cennetle  müjdelenen on  sahabîden  biri ve  müslümanlana Kadlsiye'deki komutanı.

[3] Kadisiye;  Irak'ta   bir  yerdir.   Orada.Kadisiye savaşı yapılmış   ve  müslümanlar İranlılara   karsı   kesin bir zafer elde  etmişlerdir

[4] Zimmî: Ehl-i kitap yani yohudi  veya hıristiyan elan

[5] Mecush  Güneşe veya ateşe  tapanlar

[6] Koyunun  karn.ndan   akanlar,   bir   maddenin   maya olarak   kullan.ld.ği edilmektedir.

[7] Beytu'l-makdis'ten kinayedir.   Çünkü müsîümanior,   Ka'be-i  muazzama'ya doğru yönelmeden  önce   oraya  yöneliyorlardı

[8] Yine Beytu'l-makdis'ten   kinayedir

[9] Amir  İbn  Abdullah et-Temİmî  hakkında geniş bilgi edinmek için şu eserlere bakınız:

1. İbn Sa'd, et-Tabakatu'l-Kübra, VII/103-112, son ciltteki fihristlere bakınız.

2. İbnu'l-Cevzî,  Sıfatu's-safve (Haleb  Baskısı), 111/201-211,

3. el-lsfehanî, Hılyetu'l-eviiya, 87-95 s.

4. Muhammed İbn Cerir et-Taberi,  İV/19-85.

5. El-Cahız, Gİ-Beyan ve't-Tebyin,  I/83,  231-237, 359, 363;  11/196;   M/143, 158, 160,   169, 170,  193; İV/299.

6. İbn Abdi Rabbin, el-Ikdu'Merîd  (Uryan'ın  tahkiki), MI/86,  105,  107, 264, 327; V/33.

7. İbn Kuteybe, el-ma'ârif, 438 s.

8. İbn Hacer, Tehzîbu't-tehzîb, V/77.

9. EI-Mersafî, Rağbetu'l-âmi! fî Şerh i'1-Kâmil, H/37. 10. Keramatu'l-evliya H/51

Dr. Abdurrahman Re’fet el-Bâşâ, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/134-146.