Hiç şüphesiz bugün
elyazması ve'basma kitaplarda müşahede ettiğimiz tefsir birçok merhalelerden
geçmiştir. Tefsir hareketi, çok erken sıralarda; Allah Kitabının ilk şârihi
Peygamber (s.a.v.) in döneminde ortaya çıkmıştır. Rasulullah (s.a.v,) kalbine
indirileni insanlara açıklıyordu. Saha-: be-i Kiram, Rasuluilah (s.a.v.)
aralarında bulunduğu halde Kur'an tefsirine cur'et edemiyorlardı. Çünkü büyük
yükü o yükleniyor ve onu hakkıyla yerine getiriyordu. Ama Rasuluilah vefat
edince Allah'ın Kitabını bilen, sırlarına vakıf olan ve onun irşadı ile
hidayeti bulan sahabenin, bildiklerini açıklama hususunda kendilerine düşen
payı yerine getirmekten ve anladıklarını izah etmekten başka alternatifleri yoktu.
Onlardan müfessir olanlar pek çoktur. Ancak meşhurları on kişi olup şunlardır:
«Dört halife, İbnu Mesud, İbnu Abbas, Übeyy b. Ka'b, Zeyd b. Sabit, Ebu Musa
el-Eş'arî ve Abdullah b. Ez-Zübeyr. Dört halife arasında en çok Hz. Ali (r.a.)
dan rivayette bulunulmuştur. Diğer üç halifeden yapılan rivayetler ise, azdır.
Bunun sebebi, vefatlarının daha önce olmasıdır.» [1]
Bu on kişi arasında
«müfessir» lakabını almaya en layık olan, ilmine Rasulullah (s.a.v.) in şehadet
ettiği ve onun için «Allah'ım onu dinde fakîh kıl ve ona te'vili öğret.» [2]
sözüyle dua ettiği, onu «Tercümanu'l-Kur'-an» diye isimlendirdiği Abdullah b.
Abbas'tır. Lâkin insanlar, İbnu Ab-bas'tan olduğundan fazla rivayette
bulunmuşlar ve bazıları ona yalan isnat etme ve sözlerinin arasına kendi sözlerini
katma cüretinde bulunmuştur. Hatta İmam Şafiî: «İbnu Abbas'tan tefsirle ilgili
olarak rivayet edilenlerden ancak yüz civarında rivayet sahihtir» demiştir. [3]
Bu on kişi dışında
sahabeden tefsir konusunda kendisinden bir miktar rivayette bulunanlardan bir
kısmı da şunlardır: Ebu Hüreyre, Enes b. Malik, Abdullah b. Ömer, Câbir b.
Abdillah ve mü'minlerin anası Hz. Aişe'dir, Ancak ilk on kişiye nazaran
bunlardan yapılan rivayetler azdır.
Sahabe kavillerini
İslâm âleminin çeşitli şehirlerinde bulunan tabiînden değerli bir topluluk
alıp nakletti. Böylece Mekke'de müfessirierden bir tabaka, Medine'de ikinci bir
tabaka ve Irak'da bir tabaka doğdu. İbnu Teymiyye şöyle demektedir: «Tefsir
konusunda insanların en bilgilileri, Mekke ehlidir. Çünkü aralarında İbnu
Abbas'ın ashabından olan Atâ b. Ebi Rabah, İbnu Abbas'ın mevlâsı İkrime, Said
b. Cübeyr, Tavus vs. gibi değerli zatlar vardır. Kûfe'de de İbnu Mesud'un
ashabı vardı. Medine'deki tefsir ehli ise, oğlu Abdurrahman b. Zeyd'in
kendisinden rivayette bulunduğu Zeyd b. Eslern ve Maiik b. Enfes gibi zatlar
vardı.» [4]
Etbauttabiîn de,
tabiînden ilgili rivayetleri alarak, kendilerinden önceki kavilleri toplayıp
tefsirle ilgili eserler tasnif ettiler: Süfyan b. Uyeyne, Vaki' b. el-Cerrah,
Şu'be b. el-Haccâc, Yezîd b. Harun ve Abd b. Humeyd gibi.[5]
Böylece bunlar, daha sonra hemen hemen bütün müfessirlere kaynak olan İbnu
Cerîr et-Taberî'ye [6] zemin hazırladılar. Daha
sonra âlimler tefsirlerinde değişik eğilimlere yöneldiler. Böylece rivayet ve
dirayet diye iki gurupta toplanacak tefsirler ortaya çıktı. Rivayet tefsiri,
Sahabe, Tabiîn ve Etbauttabiîne dayanan ve onları kaynak edinen tefsirdir.
Dirayet tefsirinde ise çeşitli metodlar takip edilmiş ve farklı görüşler
ortaya çıkmıştır. Bu tefsir nev'i, Kur'an hidayetine yakınlık ve uzaklığına
göre övülmüş veya Verilmiştir.
a- Rivayet
tefsirlerinin en önemlisi, İbnu Cerîr et-Taberînin «Camiu'i-Beyân fî Tefsiri'l
Kur'an» isimli eseridir. Bu tefsirin özellikleri: Senedlerini bir kritiğe tabi
tutmakla birlikte sahabe ve tabiînin kavillerini alarak aralarında tercihler
yapması. Hükümlerin bir çoğunu istinbat etmesi. Manaya açıklık kazandıran i'rab
vecihleri üzerinde durması. Ancak, -senedlerin durumu bilinir düşüncesiyle -
bazen senedleri zikretmemekte, hatta bazen dikkatleri çekmeden sahih olmayan
rivayetleri zikretmektedir.
et-Taberi'nin değerine
yakın hatta bazı hususlarda ondan daha üstün olan diğer bir rivayet tefsiri,
İbnu Kesîr (Imadu'd-Dîn Ebu'l-Fidâ İsmail b. Umar el-Kureşî ed-Dımeşkî1) in
tefsiridir. İsnadda titizlik, ifade kolaylığı ve düşüncede açıklık bu tefsirin
meziyetlerindendir.
es-Suyûtî (öl. H.
911), «ed-Durru'l-Mensûr fî Tefsîri'l-Me'sûr» isimli değerli tefsirini aynı
metodla yazmıştır. Eserin isminden de anlaşılacağı gibi es-Suyûtî, İslâmî
düşünceye beşerî açıklamalardan daha yakın olan me'sur sahih haberlere
dayanarak bu eseri yazmıştır.
Lâkin rivayet
tefsirleri genellikle şiddetli tenkidlere maruz kalmışlardır. Çünkü bu
tefsirlerde sahih rivayetler sahih olmayan rivayetlere karıştığı gibi, İslâmı
ve talimatını yozlaştırmak isteyen zındıklarla yahudi ve mecûsîle-rin
gayretleri de karışmıştır. Ayrıca mezhep taraftarlarıyla çeşitli fırka ehlinin
Kur'an manalarını toplama ve onları kendi hevâları doğrultusunda sun-
ma düşkünlüklerini de
unutmamalıyız. Onun için rivayet tefsirlerini seçen kişi ifadesinde ihtiyatlı
olmalı, rivayetlerde hassas davranmalı ve çokça sened zikretmek hususunda
itinalı olmalıdır.
b- Re'y ile
tefsire gelinoe bu konuda âlimler ihtilâfa düşmüş; kimi onu haram saymış, kimi
de oaiz olduğunu söylemiştir. Lâkin ihtilafları hakikatte, şuna racidir: Kesin
bir deli! olmaksızın, Allah'ın muradının o şekilde olduğuna katı karar vermek
veya Allah'ın Kitabını tefsir etmeye çalışan kişinin, dil kurallarını ve şer'î
üslûbu bilmemesi, yahut yalan ve iftiraya dayanarak kendi nefsi arzularından
bazısını Kur'an âyetleriyle desteklemesi-dir. Ama kişi, gerekli şartları
taşıyorsa re'yi ile Kur'an'ı tefsir etmeye çalışmasında bir sakınea yoktur.
Hatta Kur'an'ın kendisi âyetlerinin düşünülmesi ve talimatının anlaşılması
için böyle bir içtihada davet ettiğini söylersek hakikattan uzaklaşmış
olmayız. Nitekim Yüee Allah şöyle buyurmaktadır: « (Öyle olmasa) Kur'an'ı
iyiden iyi an!a(yıp hakkı tanıjmazlar mı? Daha doğrusu onların kalbleri
üzerinde (kat kat) kilitler vardır.» [7] « (Bu
Kur'an) âyetlerini iyiden iyi düşünsünler, temiz akıl sahipleri ibret alsınlar
diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir Kitaptır.» [8]
es-Suyutî, ez-Zerkeşı'nin re'y ile tefsirin oaiz olabilmesi için kaçınılmaz
şartlarla ilgili olarak «el-Burhan» da anlattıklarını özetler ve bu şartların
dört noktada toplanabileceğini söyler-.
Birincisi:
Zayıf ve mevzu rivayetlerden sakınmakla birlikte Rasûlullah'tan nakilde
bulunmak.
İkincisi:
Sahabînin sözünü almak. Sahabe sözünün mutlak olarak merfu hükümde olduğunu
söyleyenler olmuştur. Bazıları da bundan maksadın, nuzûl sebepleri gibi
hakkında ictihad mümkün olmayan hususlar olmalıdır, der.
Üçüncüsü:
Dil kurallarına uymak ve âyetleri, Arap dilinin müsait olmadığı şekilde
açıklamaktan sakınmak.
Dördüncüsü:
Sözün gerekli kıldığını ve şer'î kanunun kendisine delâlet ettiğini almak.
Peygamber (s.a.v.) in
İbnu Abbas için söylediği: «Allah'ım onu dinde fakih kıl ve ona te'vili öğret.»
duası bu dördüncü nevidir.
Bu şartları haiz
tefsirlerin en meşhurları, er-Râzî'nin [9]
«Mefatîhu'l -Gayb», el-Beyzavî'nin «Envaru't-Tenzîi ve Esraru't-Te'vîl»
Ebu's-Suûd'un[10] «İrşadu'l-Akli's-Selîm
ilâ Mezâya'l-Kur'ani'l-Kerîm», en-Nesefî'nin[11] «Medariku't-Te'nzîl ve Hakaiku't-Te'vîl»
isimli tefsirleri iie el-Hâzin'in[12]
«Lubabu't-Te'vîl fî Maâni't-Tenzîl» isimli tefsiridir.
er-Razî tefsirinde
kelâma dair mantıkî deliller getirme hususunda ilahiyatçı filozofların
metodunu takibeder. Kevnî konularla özellikle ilgilenir. Tefsiri üzerinde
durduğu âyet veya âyetler topluluğunu birkaç meseleye ayırır. Sonra Ehl-i
Sünnet ve'l-Cemâatin akidesini savunarak uzun uzadtya izahat verir.
el-Beyzâvî tefsirinde
Ehl-i Sünnetin metodu üzere deliller zikretmeye önem verir. Di! kurallarına
dikkat çekmeyi kaçırmaz. Ancak sûre sonlarında o sûrenin faziletiyle ilgili
olarak rivayet ettiği hadislerde dikkatli olmayıp bu husustaki rivayetlerinin
çoğu sahih değildir. eİ-Beyzâvî'nin birçok haşiyesi vardır. Bu haşiyelerin en
üstünü Şihab e!-Hafâcî'nin haşiyesidir.
Ebu's-Suûd'a gelince,
Ehl-i Sünnet akaidine uygun olarak delilleri zikretmekle birlikte Kur'an
i'cazı ile ilgili konulan ortaya koymaya da önem verir. Bu konuda usiûbu
parlak ve Kur'an'tn belâğî yönünün zevkine varması sağlıklıdır.
Nesefî ise, ilk planda
Ehl-i Sünnetin bakış açısını savunma ve bid'atla hevâ ehline cevap verme yolunu
takibeder. Tefsiri, i'rab ve kıraat vecihleri-ni muhtevidir. Kısa, hatta çok
veciz bir şekilde Kur'ahî belagatın parlaklığına daima işaret eder.
el.-Hâzin'e gelince,
me'sûre önem vermekle birlikte senedierini zikretmez. Eseri, ihtiva ettiği
kıssa ve israiliyat sebebiyle avam tabakasının pek çok hayran olduğu bir
kitaptır.
Re'y ile tefsir, bütün
iyi şartları haiz olsa bile kat'î nasla sabit me'sûre ters düştüğü takdirde
eaiz değildir. Çünkü re'y ictihaddır ve nasstn bulunduğu yerde içtihada yer
yoktur. Ama re'y ile tefsir ve rne'sûr ile tefsir arasında bir çelişki yoksa
onlardan her biri diğerini destekler mahiyettedir. Bu, tefsir kitaplarında
müşahade ettiğimizin çoğunluğunu teşkil eder. Buna misal olarak hakkında birçok
kavi! bulunan «... İşte onlardan kimi nefsine zulmedendir, onların bazısı
mutedildir, onlardan bir kısmı da. Allah'ın izniyle hayrat (ve hasenat
yarışlarında öncü ol(up kazan)andır,» [13]
âyetinin tefsirini vermek mümkündür. Öncü olup kazanan, iyilikleri daha fazla
olandır. Mutedil olan, iyilikleri ve kötülükleri eşit olandır. Zalim ise, bazı
haramları işleyendir. Bu bir görüşe göredir. İkinci bir görüşe göre, Öncü olup
kazanan, ihlâs sahibi olan kimsedir. Mutedil, riyakar olandır. Zalim ise, nimeti
inkâr etmeyip ona hakkını da vermeyendir. Üçüncü bir görüşe göre ise. Öncü olup
kazanan, sırf hayır İşleyendir. Mutedil, iyi ameli kötüsüne karıştırandır.
Zalim ise, Allah'ın emirlerini zamanında yapmayıp durmadan erteleyendir, vs. [14]
Görüfdüğü gibi bu kaviller arasında herhangi bir çelişki yoktur.
c- Çeşitli
İslâmî fırkaların tefsirleri - hakikatte -re'y tefsiri içerisinde mütalaa
edilirler. Ancak kınanmış olan kısma girerler. Çünkü bu tefsirlerin müellifleri
onları sırf nevalarını desteklemek veya özel zevklerine yardımcı olmak
gayesiyle telif etmişlerdir. Mutezile ile tasavvuf ehlinin ve batınî-lerin
tefsirleri bu tefsir çeşidine girer.
Mutezilî tefsirlere
hakim olan karakter akılcılık ve kelam mezhebidir. Tefsirlerinde de «iyi, aklın
iyi gördüğü ve kötü de, akim kötü kabul ettiğidir.»[15]
meşhur kaidesi hakimdir. Bu tefsirlerde hadisler ikinci plandadır. Âyetlerin
manaların! açıklamak için onlara pek nâdir müracaat ederler. Bu aksla eğilimin
tefsir alanında en mükemmel mümessili ez-Zamahşerî'dir. (öl. H. 538). Belagat
yönleri üzerinde duran, i'caz vecihlerini tahkik eden, ve bunları yaparken
«şöyle dîye sorarsan, ben de böyle cevap veririmi) metodunu kullanan
ez-Zamahşerî, «el-Keşşâf» isimli kitabıyla bu eğilimin temsilcisi sayılır.
Bununla birlikte rivayet tefsirlerinde sıkça rastlanan isra-İliyat bu eserde
yoktur. İbaresi de beliğ ve veciz olup lüzumsuz uzatmalara dolmamıştır.
Tefsirinden bir örnek:
«Allah onların kalblerine de, kulaklarına da mühür basmıştır, Gözlerinin
üzerinde bir de perde var.» âyetini açıklarken şöyle der: «Mühür basma» neden
Allah'a isnad edilmiştir? Halbuki bunun O'na isnad edilmesi, çirkin bir fiile
delâlet etmektedir... Bu konuda delilimiz şu âyetlerdir: [16]
«Kullara zulmedecek değilim» «Biz onlara zulmetmedik. Lâkin zalim olanlar onlardı.»
«Allah kötülüğü emretmez»... Daha sonra, mühürlemenin Allah'a isnad edilmesini,
istiare veya mecaz olarak izah eder. Yani Mühürleyen, şeytan veya kâfir kişidir
ve Allah, ona bu gücü verdiği ve ona imkân tanıdığı için mühür vurma işi
Allah'a isnad edilmiştir. [17]
Tasavvuf? tefsirlere,
onları Kur'an anlatımından uzaklaştıran şatahat hakimdir. Ayrıca tefsirlerine
hakim olan bu şatahat onları anlaşılmaz hale sokmuştur. Ancak ruhî işlerle meşgul olan ve tasavvuf!
üslubu öğrenip bu üslûba yatkınlık kazananlar onları anlayabilir.
Bu tür tefsirlerin en
meşhuru, birçok âlim ona nisbetini sahih görmekle birlikte H. 638 yılında vefat
eden Şeyh Muhyiddin İbnu Arabîye nisbet edi-îen tefsirdir.
Bu tefsirden bir
örnek: «Âyetlerimizi inkâr ile kâfir olanlar (var ya) onları muhakkak ki ateşe
atacağız. Derileri piştikçe, azabı tadıp durmaları için, onları başka derilerle
(yenileyip) değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve
hikmet sahibidir.» [18]
âyetinin te'vilini yaparken şöyle diyor: «Âyetlerimizi inkâr etmekle kâfir
olanlar» Yani sıfat ve fiillerimizin tecellilerinden habersiz bırakılanlar.
Çünkü âyetin roatlam-da ilim, hikmet ve mülk ile İbrahim âline tecelli
etmiştir. «Onları muhakkak ateşe atacağız» Erdemliliğe tutkunluk ateşine. Çünkü
onları Allah'ın sıfat ve fiillerinin tecellilerinden alıkoyan örtü derinliğine
ve gerekliliğiyle birlikte istidatları bulunduğu için duygu ve fıtratları bu
erdemliliği arzu etmektedir. Yahut Allanın kahır sıfatlarının tecellilerinden
durumlarına uygun şekilde onları mağlubiyet ateşine atacağız. «Derileri
piştikçe» çismânî örtüleri soyulup kaldırılır, «Başka yeni derilerle
değiştiririz.» Onların dışında yeni örtülerle değiştiririz. «Azabı tatsınlar
diye» mahrumiyet ateşini «Şüphesiz ki Allah mutlak gaübtir.» Güçlüdür, onları
mağlup eder ve ruhlarındaki sıfatların zelii olmasıyla onları zelil kılar.
Ruhlarında mevcud olan, erdemliliklere ulaşma çırpınışlarına rağmen asla ona
ulaşmamaları sebebiyle onları bu tutkularının ateşiyle yakar. «Yegâne hüküm ve
hikmet sahibidir.» Gazab ve cismânl lezzetlere meyilleri ve benzeri duygularla
kendi kendileri için seçtikleri azaptan onlara münasip olanı ile onları
cezalandırır. İşte bu sebeple durmadan karanlık perdeleri değiştirilerek
yerlerine başkaları getirilir. [19]
Bir nevi ruhi sezgi
üzerinde kaim olan duygusal zevk bu açıklamalara hakimdir. Bundan dolayı bu
açıklamalarda sebepsiz yere birçok kapalı ifadeler bulunmaktadır. Din ise,
zevk sahiblerînin zevklerine ve coşkun kimselerin coşkularına dayandırılamaz.
İşârî tefsir de
tasavvufî tefsire yakındır. İşârî tefsir, âyetin zahir ve batın arasını
uzlaştırma gayretiyle birlikte âyetleri zahirlerinin dışında te'vil etmektir.
el-Âlûsî'nin (öl. H. 1270) «Rûhu'l-Meânı» isimli tefsiri bu tefsir çeşidine
girer. el-Âlûsî, âyetleri zahir manalarına göre tefsir ettikten sonra rumuz ve
işaretler yoluyla çıkarılan gizli bazı manalara işaret eder. Şu âyetin
tefsirinde olduğu gibi: «Hani sizden (Tevrat ile âmil olacağınıza dair) sapasağlam
söz almıştık, «Tur» u da (tepenize iniverecek bir durumda) üstünüze
kaldırmıştık (ve demiştik ki:) Size verdiğimiz (Kitab)ı (n hükümlerini)
kuvvetle tutun onda onlar (la amel etmek luzumunju hatırlayın. Tâ ki sa-
kınmış olasınız.»[20] Hani
fiil ve sıfatların tevhidi ile ilgili olarak aklî delillerle sizden sapasağlam
söz almıştık. Üzerinize de akıl «Tur»unu dikmiştik. Tâ ki manaları ve
sözlerini anlayasmız. Yahut Allah Teâlâ «Tur» ile kalb durumunda olan Musa'ya
ve irşad ortamında onu, gerekli olan üst makam ve hakimiyetine işaret etmiştir.
Ve dedik ki: «Alın» kabul edin, İyiyi kötüden ayıran akıl kitabından «size
verdiğimizi.» Ondaki hikmet, bilgi, ilim ve kuralları anlayın ki şirk cehalet
ve fasıklıktan konmasınız. Ama sonra siz bundan yüz çevirip süfli yöne
yöneldiniz. Şayet Allah, bir müddet sîze mühlet verme hikmeti olmasaydı hemen
cezalandırılacaktınız, büyük musibete uğrayacaktınız.)) [21]
Kur'an'ın zahirini
ihmal edip batını ile yetinen ve «...nihayet aralarına, bir kapısı bulunan bir
sûr çekilmiştir; (Mü'minler içerde, kâfirler ise dı-şarda kalmıştır.} Sûrun içi
rahmet doludur, dış yanında azab...» [22] âyetini
kendilerine deli! olarak ileri süren bâtını tefsirlere gelince, onlar şeriatın
temeline ve dil kurallarına ters düşen bozuk te'villerden başka birşey ihtiva
etmezler. Bâtınî tefsirler, tasavvuf? tefsirlerle işârî tefsirlerden daha çok
Kur'an anlatımından uzaktır. Her ne kadar hepsi Kur'an'ın zahirine ters ise
de...
d- Bununla
birlikte bazen tefsirlerden belli bir çeşidine müracaat etmek mecburiyetinde
kalırız. Şayet belagat meseleleri üzerinde duruyorsak Ez-Zemahşerİ'ye
başvururuz. Kelâmla ilgili bîr konuyu inceliyorsak, er-Râzî'ye müracaat ederiz.
Ama Kur'an'm irabını öğrenmek istiyorsak, Ebu Hayyan'ın «el-Bahru'l ~Muhit»ine
bakarız. Onda nahivle ilgili bir çok mesele ve kıraatla ilgili meseleler
vardır. Onu, re'y ile tefsir arasında mutatla etmek için birşey bulamadığımız
gibi hadislere pek az yer verdiğinden dolayı da rivayet tefsirleri arasına da
sokamıyoruz.
e- Son
asırda çağdaş bazs âlimlerin yeni çabalarının mahsûlü olan tefsirler
yazılmıştır. - Hîc şüphesiz - bunlar arasında en az başarıya ulaşan; Tantâvî
Cevherî'nin «el-Cevâhîr fî tefsıri'I-Kur'an» isimli eseridir. Onun eserinde
tefsir hariç hersey vardır. Muharnmed Reşid Rızâ'nın «Tefsîru'l-Menâr» ına
gelince, müellif daha çok seleften gelen rivayetlere başvurarak onlarla çağın
gerektirdikleri arasında bir uzlaşma sağlamaya çalışır. Çoğu zaman bu
gayretlerinde başarıya da ulaşır. Ama bazen bazı zayıf rivayetlere tutunarak
inatla onları savunur. Ancak hareket noktası olan metodu - genel olarak -
Kur'an üslûbunu anlamadaki derinliğine ve Kur'an't, hidayet ve icaz kitabı
olarak incelediğine delâlet eder. Seyyid Kutub'un tefsiri «Fî Zi-lâli'l-Kur'an»
da İse, ifade ve tasvir konusunda Kur'an'ın üslûbunu anlama hususunda başarılı
bakışîar mevcuttur. Ancak bu tefsirin hedefi
Kur'ani
prensipleri yeni nesle
kolay bîr diüe anlatmaktır. O, öğretici olmaktan çok yön verici bir tefsirdir.
Rivayet tefsin şayet
istinbat güzelliği, kültür genişliği ve tercih hususunda yeterliliği haiz ise,
kabul görme yönüyle tefsirlerin ilkidir. Bununla birlikte onunia yetinmeyi
öğütîüyor değiliz. Bir âyet veya âyetlerin te'vil için çeşitli tefsirlere
müracaat kaçınılmazdır. Ancak çeşitli tefsirlere müracaat ettikten sonra
kendimize görüşlerin en doğrusunu seçeriz. Ama konuyla ilgili sahih bir haber
bulursak, onu alır ve başkasını atarız. Çünkü nassın bulunduğu yerde içtihada
yer yoktur. [23]
Kur’an’ın bir kısmını
tefsir eder.[24]
Müfessirler, başka
âyetle karşılaşıldığında delâlet daha da vuzuha kavuşan her bir âyetle
karşılaştıklarında bu cümleyi tekrar ederler. Kur'an tefsirinde bu metoda
başvurmaları haklarıdır. Çünkü Kur'an'ın delâleti, incelik ve şumüllülük
yönüyle daha üstündür. Her nerede tahsis edilmesi gereken bir âm, takyid
edilmesi gereken bir mutlak ve tafsîl edilmesi gereken' bir mücmel nas ile
karşılaşırsak başka bir yerde onu tahsis eden, takyid eden veya tafsil eden bir
nasla karşılaşırız. İşte Kur'anda mevcud olan bu şümullü delâlet, her biri,
Kur'an'ın kendisine davet ettiği her düşünce-ve tasvir ettiği" her
tabloya bariz olan bir alâmete işaret eden özel terimler koymaları hususunda
âlimlere rehberlik etmeye ehildir. İşte bu noktadan hareketle İslâmî
çalışmalarda Kur'an'ın mantuk (anlam) ve mefhumu, âm ve hassı, mutlak ve
mukayyedi, mücmel ve mufassalı gibi terimler ortaya çıkmıştır. Bu terimlerin
ve benzerlerinin tarifi yapılmış ve onlara delâlet eden pekçok misal
zikredilmiştir. Böylece bu terimlerle ilgili âlimlerin biribirinden farklı
rnetodları doğmuştur. Onlardan kimi bunları teşriî bir metod üzere inceler ki
bunlar usûlcülerdir. Kimi mantıkî bir temel üzere İnceler ki bunlar
keigmcılardır. Başkaları da - biz de bu araştırmamızda onlara dahiliz.-dil ve
edebiyat açısından bu terimlere bakmayı tercih ederler. Ki, Kur'an'in meramını
anlatmak hususunda takip ettiği üslûbu zevkle ve arzu ederek
inceleyebilsinler.
Bu terimler arasında
öncelikle bilinmesi gereken Kur'an'm mantûk (anlam) ve mefhumudur. Çünkü bu
iki terim lafız ve manadan çıkarılan Kur'anî delâlet nevilerini açıklayarak
nassi, zahirî ve müevveli, hitabın muhtevasını vasıf, şart ve hasrı ihtiva
ederler. Bu meseleyi, Allah'ın Kitabında dağınık halde bulunan çeşitli
«misallerle» açıklayacağız.
Mantûk'un tarifinde
şöyle demişlerdir: «Sözün söylendiği yerde lafzın kendisine delâlet ettiğidir. [25]
Mantûk'un tarifinde âyeti telaffuz etmek bile onun neye delâlet ettiğini
anlamaya yeterli olduğunu göz önünde bulundurmuşlardır. Bu lafzın, kendisinden
başkası için kullanılmış olmasına ihtimal bulunmadığı snass» İçin gerçekten
apaçıktır. Yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: «...hacc günlerinden (ihramlı
olarak) üç, döndüdüğünüz vakit yedi gün olmak üzere oruç tutmak {vacib olur ki)
bunlar tam on (gün) eder.»
[26]Burada
lafzın, âyetin ifade ettiği on günün dışında başka bir-" şeye ihtimali
mümkün değildir. Kendisine karşı tercih yapılan başka bir manaya muhtemel
olmakla birlikte akla ilk gelecek manaya delâlet eden «zahir» nass da mantûk'un
bir çeşididir. Çünkü akla gelebilen râcih manaya delâleti sözün söylendiği
anda tamamlanmaktadır. Söylenen lafızdan râcih olan, kendisine karşı tercih
yapılandan önce gelir. Yüce Allah'ın şu sözü bunu açıklamaktadır:
Bununlaberaber her kim bunlarda da çaresiz kalırsa, tecâvüz etmemek ve zaruret
miktarını aşmamak üzere yiyebilir.» [27]
Âyette geçen kelimesi ikimanaya gelir: Bunlardan bîri cahil manası olup bu
mercuh (kendisine karşı tercih yapılan) manadır. İkinci mana râcih olup zalim
(tecâvüz eden) manasıdır. Çünkü âyetin siyakından akla gelebilen ilk mana
budur. [28]
Zahirine hamledilmesi mümkün olmayan ve siyakın tayin ettiği başka bir manaya
hamledilen «müevvel» de mantûk'un bir çeşididir. Çünkü kendisine hamledilmesi
mümkün olmayan zahiri, mercuh ve siyakın tayin ettiği manası ise râcihtir.
Neredeyse lafzın kendisi onu ifade etmekte ve ondan haber vermektedir, Buna
misal. Yüce Allah'ın şu sözüdür: «Nerede olursanız olun, O, sizinle
beraberdir.» [29] Beraberliği, Allah'ın
zatının yakınlığına hamletmek mümkün değildir. [30] Ama
bunun kudret, ilim ve gözetme ite te'vil edilmesi sahih bir mana olup yapmacığa
kaçmadan lafzın anlamının kendisinden bu mana anlaşılmakta ve insan onu hemen
kavramaktadır.
Mefhumun tarifinde ise
şöyle demişlerdir-, «Sözün söylendiği yerin dışında kendisine delâlet ettiğidir.»
[31]
Tarifinde, sözün delâleti için biricik yot olarak zihindeki manayı göz önünde
bulundurmuşlardır. Şayet manaya hüküm olarak da muvafık ise, buna mefhum-İ
muvafık ismi verilir. Şayet muvafık değilse, ona da mefhum-i muhalif denir. [32] Bu
iki mefhumun her birinin kendisine bağlı fer'leri vardır. Mefhum-i muvafık
şayet kabui edilme ve değerlendirme hususunda evlâ olan manaya delâlet ediyorsa
buna «fahva'l-hitab (söylenen sözün muhtevasına giren) » İsmi verilir. «Onlara
«öf» bile deme» [33] nassmın ebeveyni dövmenin
haramhğtna delâlet etmesi gibi. Çünkü onlara «öf» demek haram kılmmtşsa onları
dövmek evle-viyetle haramdır. Şayet eşit manaya delâlet ediyorsa ona da
«lahnu'l-hitab (söylenen sözden anlaşılan mana) » ismi verilir: «Gerçek
yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş
ofurlar. Onlar çılgın bîr ateşe (cehenneme) gireceklerdir.» [34]
âyetinin, yetimlerin mallarint yakmaya da delâlet etmesi gibi. Çünkü haram
kılınmaktan maksat, yetimlerin mallarının telef edilmesidir. Bunun yenilmesi
suretiyle olsun, yahut yakılması şeklinde olsun aynıdır. [35]
Mefhum-i Muhalif de
birkaç kısımdır. Bu kısımların en önemlileri şunlardır: Mefhum-i vasfı,
mefhum-i şartı ve mefhum-i hasrî. [36]
Mefhum-i vasfînin
çerçeveei genişletilerek sadece sıfat ile yetinilme-miş aksine, vasıf ifade
eden hal, zarf ve sayı gibi hususlar da şümulüne alınmıştır. [37]
Sıfata misal:
«Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa
bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.» [38] Bu
âyetin mefhumu, muhalifinden fâsık olmayanın getirdiği haberin iç yüzünü
araştırmamamız gerektiği anlaşılmaktadır.[39]
Şayet fısk yerine adalet ile nitelenen biri bir haber getirirse onu hemen
kabul eder ve haberine hüsn-ü zan besleriz. İşte âlimler buna dayanarak adalet
sahibi bir kişinin rivayet ettiği bir haberi kabul etmemizin vacib olduğunu
çıkarıyorlar.
Hâl'a misal:
«Ey iman edenler, sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın. Tâ ki (ayık olup)
ne dediğinizi bilinceye kadar.» [40]Âyetten
maksat mü'miniere sarhoş edici şeyleri yasaklama hususunda tedriçtir. Namaza,
ancak ayık iken; namaz kılanın ne dediğini bilecekken yaklaşılır. Kişs
sarhoşken yaptığını şuurlu olarak yapmaz. Onun için sarhoş oldukları halde
mü'minlerin namazı caiz olmaz.
Zarfa misal: «Arafattan
indiğiniz zaman Meş'ar-i Haram'da anın.» [41]
Âyet, Allah'ın özel olarak zikredileceği mekânı belirtmiştir. Şayet bu mekânın
dışında bir yerde Allah zikredilirse, istenenin dışında birşey yapılmıştır. [42]Taabbûdî
olan bîr hususun illeti aranmaz. Çünkü Şâriin istediği şekilde onu yerine
getirmek, Allah'a itaat etmeye bir delildir. Onu arttırmak da, eksiltmek gibi
ma'siyettir ve işi yerli yerine oturtmamaktır. Yüce Allah'ın «Hacc bilinen
aylardır» [43] sözünde de aynı şey
söylenir. Bu, hacının ihrama gireceği zaman zarfının tayindir. Şayet bu ayların
dışında ihrama girerse haccı sahih olmaz. [44]
Eksik sayfa 242-243
Üçüncüsü:
Cinsi tarif eden « Jt » takısı ile marife kılınan ister müfret olsun ister
çoğul olsun umum ifade eder. Müfrede misâl:
«Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret
verici bir ceza olarak, ellerini kesin.» [45]
çoğula misâl-, «Mü'mtnler saadete ermişlerdir.» [46]
Dördüncüsü:
İzafet ile marifelik kazanan çoğul. Misâl: «Allah çocuklarınız hakkında sîze
vasiyet eder...» [47]
«Mallarından sadaka el.» [48]
Beşincisi:
Şart isimleri: Misâl: «Bunları yapan günaha girmiş olur.» [49]
Altıncısı:
Nefi siyakında gelen nekre. Misâl: «Hazinesi Bizim katımızda olmayan hiçbir şey
yoktur.» [50]
Bu kelimeler onları
tahsis eden bir durum varid olmadıkça umum ifade eder. Tahsis ediciler ise pek
çoktur. Öyle ki bazı âlimler, tahsisi kabil olmayan ve umum üzere kalan bir
nassın olmadığını tasavvur ederler. [51]
es-Suyûtî, umum ifade etmek üzere kalan bir misal bulmaya gayret etmiş ve onu
şu âyette bulmuştur: «Sizlere, analarınız, kızlarınız, kızkardeşleri-niz,
halalarınız, teyzeleriniz.........haram kılındı.»[52] Bu mahremlerinhepsinde umum devamlıdır.
Aslında umum üzere kalanı bulmak için bu kadar yorulmaya gerek yoktu. Umum
üzere kaian âmm Kur'anda mevcuttur. Lâkin tahsisi istenen amma nazaran umum
üzere kalanı daha azdır. Kesinlikle umum ifade etmek üzere kalan ve ne tahsis
ne de tebdile ihtimali olmayana misâl olarak şu âyetlerde geçen ilâhî
kanunları verebiliriz-. «Her diri şeyi sudan yarattık.» [53]«Yerde
yürüyen hiçbir canlı hariç olmamak üzere nzıkları Allah'ın üzerinedir.» [54]«Her ümme-tin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği
zaman artık bir saat geri de kalamazlar, öne de geçemezler.» [55]
Gerçekten çoğu zaman
umum ifade eden bir hüküm geldi mi, onun umum ifade etmesini engelleyen bir
karine beraberinde mevcuttur. Misâl: «Medinelilere ve eivarlarındaki çöl
bedevilerine, Rasûlullah'ın emrine aykırı hareket etmek (ve yaptığı savaştan
geri kalmak) uygun olmadığı gibi, kendisinin,, bizzat katlandığı zahmetlere
onların da katlanmaya rağbet etmemeleri yaraşmaz.» [56]
Burada Medine ehlinden ve çöl bedevilerinden ancak cihada gücü yetenler
kastedilmiştir. Âciz olanları bu ifade kapsamaz. Çünkü akıl, onların, bu
hükmün dışında kalmalarını gerektiriyor. «Bu beyti hacc (ve ziyaret) etmek
Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.» [57]âyetinde
de durum aynıdır. Burada da ancak mükellef olanlar kastedilmiştir. Çocuk ve
deliler bunun şümulüne girmez. Akıl, bunu gerektirir. Kendisiyle husus kastedilip
ifadeye güzellik ve düşünceye açıklık kazandıran belâğî bir maksatla umum
olarak getirilen de vardır. Şu âyetle olduğu gibi: «Yoksa onlar Allah'ın
fazlından insanlara verdiği şeylere (nimetlere) karşı haset mi ediyorlar.?» [58]
Burada insanlardan maksat tek kişidir ve o da Allah'ın Rasûlü Muhammed
(s.a.v.) dir. Âyette tekil değil de çoğul getirilmesi, onun insanlık için en
üstün örnek olmasıdır.
Şayet Allah
Peygamberine «Ey Peygamber, Allah'tan sakın» [59]
şeklinde hitap ediyorsa, vaz'î delâlet yoluyla hitap bütün ümmete şâmil değildir.
Başka bir delil ile onları kapsar ki o da, ona uymakla emrolunmaları-dır. Ama
hitabın ona has olduğuna delâlet eden bir delil varsa o zaman ümmet hitabın
şümulüne girmez.
Övme ve yerme âm olanı
umum dışına çıkarmaz. Misâl: «Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları
Allah yolunda harcdmayanlar (yok mu) İşte bunlara pek acıklı bir azabı
muştula.» [60] «Hakikaten iman edip de
iyi amel (ve hareket) lerde bulunanlar (a gelince): Onların konaklan da firdevs
cennetleridir.» [61]
b- Kur'an'ın
hâssına gelince, o, tek bir ferde delâlet eden - Muhammed gibi - yahut neviden
birine delâlet eden - adam gibi - yahut da belli bir kemiyet ve sayıya delâlet
eden - iki, on, bin ve kavim, millet, gurup gibi - lafızlardır. [62] Kur'an'ın
hâss lafzı mutlak veya mukayyet olabileceği gibi emir veya nehiy de olabilir.
Eksik sayfa 246-247.
ip-iikten
ayirtedilmesinin ne anlama geldiği kapalı kalacak ve çeşitli ihtir nal-ler
sözkonusu olacaktı.[63]
Ya da mücmeli
açıklayan ondan ayrı olarak başka bir âyette gelir. [64]Meselâ:
«O gün birtakım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır.» [65]
âyeti, kıyamette Allah'ın görülmesinin caiz olduğuna delâlet etmektedir. İşte
bu âyetle, «Gözler O'nu görmez (O'nu bihakkın idrak edemez) » [66] sözü
açıklanmış olmaktadır. Çünkü bu âyetin aslında Allah'ın görülmesini r.ed mi
ettiği yahut O'nu ihata edip kapsamayı mı reddettiği açık değildi ve bunların
her ikisi de muhtemel idi. [67]
Mücmelin açıklanması,
Peygamber sünneti ile de olabilir. [68]
Çünkü Kur'an ve Sünnet daima hakkı ibraz hususunda biribirlerine yardımeı ve
destek olurlar. Öyleki onlardan her biri diğerinin umûmunu tahsis ve icma-lini
tebyin eder. [69]
Bu daha çok sözlük
manalarından alınıp şer'î manalarda kullanılan kelimelerde vaki olur.: «Namaz»
gibi. Namazın söz ve fiillerini Rasûlullah (s.a.v.): «Benim nasıl namaz
kıldığımı görüyorsanız, öylece kılın.» hadisi ile açıklamıştır, Zekatın
miktarlarını da Rasûlullah açıklamış yine hacc esnasında nasıl davranılacağını
o bildirmiştir. [70]
Yine[71]
âyetinde geçen nin ne olduğunu o açıklamış ve şöyle buyurmuştur: «Hiçbir gözün
görmediği, kulağın duymadığı ve beşerin kalbinde tahayyül etmediği; (kısacası)
bildiğinizin (üstünde) birşeydir.» [72]
Sünnetin Kur'an'ı
desteklemesi ve mücmelini açıklamasıyla ilgili olarak İmam Ebul-Hakem b.
Berrecan [73]«el-İrşad Fî
Tefsîri'l-Kur'an» isminde bir eser yazmış ve şöyle demiştir: «Peygamber
(s.a.v.) ne demişse Kur'an-dandır; uzak veya yakın aslı onda mevcuddur. Anlayan
onu anlamış olsun, anlamayan anlamamış olsun o, mutlaka vardır.» [74]
Nass ile, söylenişine
sebep olan asıl manaya kendi sigasıyla delâlet eden kastedilir.[75] Yüce
Allah'ın: «Allah aiış-verişi heial ve ribayı haram kıldı» [76]
âyetinde olduğu gibi: Bu söylenişte kastedilen asıl mana; helal olan
a!ış-verişle haram olan faiz arasında her türlü benzerliği reddetmektir. [77]
Bu hükümle amel
etmenin gerekliliği bedihîdir. Çünkü bu, Kur'an'ın hedef aldığı şeylerdendir ve
Kur'an'ın ifadesinin ona delâleti apaçık bir şekilde ortadadır. ;
Zahire gelince, onunla
başka bir şeye muhtaç olmadan kendi ibaresinden hemen anlaşılan kastedilir.
Lâkin kendisinden anlaşılan mana siyakından asıl olarak kastedilmiş değildir. [78] Yüce
Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: «Sizin için helal olan kadınlardan ikişer,
üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Şayet adaletli olamayacağınızdan endişe
ederseniz bir tane ile yetinin.» [79] Bir
karîneye baş vurmaksızın akla gelen ilk mana, kadınlardan helal olanlarla
evlenmenin mubah olduğudur. Lâkin âyetin siyakından asıl olarak kastedilen bu
değildir. Çünkü âyetin söyleniş sebebi, sayıyı dörde veya bire inhisar
ettirmektir.
Zahir ile de amel
etmek vacibtir. Çünkü lafız, görünürdeki manasından ancak bir karine ile başka
manaya çekilir. Şayet karine var ise, görünürde olan mananın başkası ile amel
edilir. [80]
Sayfa 250-251 eksik.
senecek durumda birşey
kalmamıştır. Şayet veya denilseydi, bu mana ifade edilmemiş olurdu. O zaman
ifade, saca ak düşmenin genelde (yani beyazlığın siyahlıktan fazla olduğu)
manasından ötesi anlaşılmazdı. sözü de bunun benzeridir. Yani ateş evin
tamamını sarmıştır. Tamamını kaplamıştır. Her tarafını sardığı gibi ortası da
alev almıştır. Ama dediğinde bu mana
ifâde edilmez. Aksine, evin ateşe tutulması ve bir zaman evin tamamını
kapsadığı ve her tarafının içerisinde olduğu anlamına gelmez. Kur'an'dan bunun
benzeri Yüce Allah'ın «Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık.» [81]
âyetidir. Burada fışkırmak mana yönüyle kaynaklar içindir. Ama lafız yönüyle,
tutuşmanın boşa isnad edilmesinde olduğu gibi burada da şumulluluk ifade
edilmiştir. Yani yer tamamen kaynaklar olmuştur ve her yerden su
fışkırmaktadır. Şayet lafız zahirine hamledilip veya denilmiş olsaydı bu mana
ifade edilmemiş olurdu. 0 zaman mana, suyun yeryüzünün çeşitli yerlerinde
bulunan kaynaklardan fışkırdığı şeklinde olurdu. [82]
Bu metni - uzunluğuna
rağmen - olduğu gibi nakletmeyi tercih ettik ki, yapacağımız tasarruflarla
düşüncesinin güzelliğini bozmuş olmayalım. Böylece ortaya çıkmıştır ki - bu
ifadeleriyle - Kur'anî tasvire tutkundur. Üstün hayallerine düşkündür. Her ne
kadar asrının belagat ehli gibi Kur'an'ın cüz'i bir anlık bakışı üzerinde durur
ve genel özelliklerini tam olarak kapsamıyorsa da alıcı; uyum içerisindeki
üslûbunun idrakindedir.
Daha sonra el-Vâsıtî
er-Rummânî [83] (öl. H. 384) «el-İ'câz»
isimli kitabıyla gelir. Aslında bu kitabında er-Rummânî yeni- bir görüş
getirmiş değildir. Kur'an üslûbu için daha üstün bir araştırma da değildir.
Daha sonra el-Kadî Ebû Bekr el-Bakıllânî (öl. 403) gelir ve «İ'cazu'l-Kur'an»
isimli meşhur eserini yazar. el-Bakıllânî bu kitabında Kur'anî belagatın
konularının çoğunu almıştır. Ancak kitabının genişliğine ve şumulluğuna rağmen
çağında i'caz konusunda hakim düşüncenin tasvirinden başka birşey değildir.
Kitapta kelâmı meselelere o kadar yer verilmiştir kî bu eser, Kur'an'da-ki
sanat güzelliğini inceleme özelliğini yitirmiştir.
Bütün bunlardan şu
neticeye varıyoruz ki, Kur'an'ın belağatini araştıran eski âlimler, sırf sanat
ortamının çok uzağında bulunan pek çok mesele ile uğraşmışlardır. Böylece konu
başlıkları ve taksimata dalmaları, Allah Kitabının tasvir ve ifadesinde
kullandığı ve ruhları silkeleyip duyguları coşturan ve gözyaşlarını çoğaltan
ortak genel özelliklerini idrâk etmelerine fırsat vermemiştir.
Ancak son asırdaki
Arap edebiyatı atılımı araştırmacıların gözlerini, Kur'an-ı Kerim'deki sanat
güzelliği unsurlarına dair yeni makalelere çevirmiştir. el-Menar'ın sahibi
Reşid Rıza'nın Kur'an'ı anlama konusunda başarılı bakışları vardır. Üstadı
Muhammed Abduh'un da aynı şekilde başarıları mevcuttur. Reşid Rıza, kendi
tefsirinde onun bu görüşlerine yer vermektedir. Mustafa Sadık er-Rafiî'nin de
«Tarihu Âdâbi'l-Arab» isimli kitabının ikinci cildinde bu alanda parlak
sözleri olmuştur. er-Rafiî bu cildi Kur'an ve nebevî belağate tahsis etmiştir.
Bütün bunlardan sonra Seyyid Kutub'un «et-Tasvîru'l-Fennî fi'l-Kur'an» isimli
kitabında Kur'anî güzelliği anlama hususunda zekîce buluşları, doğru
istinbatları ve olgun fikirleri mevcut olup bu konulardaki görüşlerini gayet
parlak bir uslûb ile anlatmıştır.
Mustafa Sadık er-Rafiî,
Kur'anda mûsikî nazım konusuna özel bir İlgi göstermiş ve görüşünü şöyle
belirtmiştir: «Onda mevcut olan mûsikîyi kimse ortaya koyamaz. Harflerinin ses
ve mahreçleri itibariyle mevcut tertiplerinden ve seslilik ile sessizlik,
şiddet ve rahavet, tefhîm ve terkik gibi hususlarda biribiriyle tam bir uyum
içerisinde olmalarından dolayı bu musikî ancak kendisine hastır.» [84]
Görüşünün daha iyi
anlaşılabilmesi için serdettiği misallerden bazısını zikretmemiz gerekiyor.
Şayet nazım içerisindeki Kur'an lafızlarını inceleyecek olursan görürsün ki
sarfı ve luğâvî harekeleri kelimenin vazedilişi ve terkib içerisinde fesahat
yönüyle harflerin kendilerinin mecrasındadır. Onlardan bazısı diğer bazılarına
zemin hazırlar ve biribirlerine destek olurlar. Onları harflerin sesleri ile
tam bir uyum içerisinde görürsün. Musikî nazımda onlarla tam bir ahenk
sağiarlar. Hatta bazen harekenin, herhangi bir sebebten dolayı telaffuzu ağır
olabilir. Ona tatlılık ve akıcılık kazandırıla-maz. Hatta bazen sözde hem harf
ve hem de hareke yönünden eksiklik payı vardır. Ama bu durumda olan bir
harekenin Kur'an'da kullanılışına şaşarsın. Görürsün ki ondan önceki harf ve
harekelerin sesleri dilde ona zemin hazırlamış ve onu çeşitli nağme ve musikî
ile kuşatmıştır. Öyleki o ortam içerisinde telaffuzu ağır olan hareke artık bir
tatlılık ve incelik kazanır. Artık tam yerli yerinde kullanılmıştır ve bu
yerde hafif telaffuzu ve güzelliğiyle en uygun harekedir.
Buna misal olarak
kelimesinin çoğulu olan kelimesini ele alalım. Bu kelimede ötre harekesi, hem
nûn hem de zâl'da ard arda geldiği için ağırdır. Kaldı ki bu harflerin
kendileri dile ağır gelen harflerdir. Özellikle sözde fasıla olarak geldikleri
zaman. Bütün bunlar ağırlığı
Eksik Sayfa 254-255
kün değifdir. Hatta
bunları isbatlayan deliller sayılamayacak kadar çoktur. Ancak bu konular,
Kur'an'ın beiağatinden çok Kur'an felsefesine girer. Ayrıca fesahat ehli olan
Arablara bunlarla meydan okunmamıştı. Kur'an Arablara, üslûbuna benzer
getirmek, ifadesi gibi ifade etmek, ulaşılamayan tasvir gücüne ulaşmak
hususunda meydan okumuştu. Bu yüce Kitabın i'cazı, ancak onun sihridir. Onun
bu sihri, vahyin ilk döneminde kafbleri etkilemiştir ve henüz o zaman teşri ile
ilgili âyetleri, gaybî konularda haber verişleri ve hayatla insan hakkındaki
büyük küllî bakışı inmiş değildi.
«Kur'an İlimleriyle
ilgili gelenekçi kitaplardan birine - Meselâ es-Su-yûtî'nin el-İtkan'ına -
selef âlimlerine nisbetle i'caz vecihlerînden biri olması itibariyle ondan
sadece Kur'an'ın üslubuyla ilgili olanları çıkarmak için şöyle bir göz
gezdirecek olursak birçok konuyla karşılaşırız. Bu konuların başlıkları,
çağımız i'caz anlayışımızın ileri sürdüklerine birçok işaretler vardır. Lâkin
konular okunduğunda Kur'an'ın güzelliğiyle ilgili,detaylı bir malumatla karşılaşmayız.
Ancak şu görüşe varırız ki; eski âlimlerimiz meseleleri konulara ve maddelere
ayırmaya ve az sayıdaki misallerden birçok belagat kaidesi üretmeye fazla
düşkün idiler. İşte es-Suyutî, «el-itkan» ına Kur'an belağatini ilgilendiren
bütün konulan, sayısı küçümsenemeyecek önceki kitaplardan emanet ve ihlasla
nakledip derlemiştir. Bu kitabında Kur'an'ın teşbih ve istiaresini, kinaye,
ta'riz, hakikat ve mecazını, hasır ve ihtisasını, i'câz ve itnabtnt, haber ve
inşâsını, cedel, mesel, ve yeminlerini incelemiştir. Hemen hemen Kur'an'ın
edebî sanatlarıyla İlgili ne varsa hepsini kitabına dercetmiştir. Öyle ki,
neredeyse müfessirlerden birinin Kur'an güzelliğiyle ilgili nerede güzel bir
sözü varsa onu kaçırmamıştır. Ama - uslûb unsurunu üstün tutmamız ve i'câzda
onu temel unsur olarak almamıza rağmen - bu geleneksel konu ve araştırmalardan
Kur'an'ın gerçek sihir kaynağını bulamıyoruz. Ancak şuna kuvvetle inanıyoruz ki
bu sihir, Kur'an üslûbunun kendisinde saklıdır. Her parça ve sahnesinde
mevcuttur. Şimdi de «el-Itkan» in bazı başlıklarıyla Kur'an'dan delilleri ve
es-Suyutî'nin yorumlarını ele alalım ve sonra da kendi anlayışımızı ve bizee
güzellik yerlerini serdedelim. Başlıklarımızın aynı olmasında bir sakınca
yoktur. Çünkü dış ve şeklî ıstılahlar, Kur'an'ın içte ve derinde olan
ruhaniyetinden birşey değiştirmez. [85]
es-Suyutî bu konuda
teşbihin tarifini, edatlarını ve iki tarafı yönü itibariyle kısımlara ayırır.
Hatta teşbih yönü itibariyle onu müfred ve mürekkeb olmak üzere ikiye ayırarak
şöyle der: «Mürekkeb teşbihte, biribirine eklenmiş durumlardan
çıkarılmasıdır.» «... Koça koca kitaplar taşıyan eşeğin hali gibi» [86]
Burada teşbih eşeğin ahvalinin toplamıdır ki o da, kitaplarıtaşıma yorgunluğuyla birlikte en
faydalı şey olan kitaplardan istifade hususunda eşeğin mahrum olmasıdır. Yine
«Dünya yaşayışının hali gökten indirdiğimiz bir su gibidir....» sözünden tâ
«sanki dün de yerinde yokmuş gibi onu ta kökünden koparılıp biçilmiş bir hale
getirmişiz...» [87] sözüne kadardaki misalde
olduğu gibi. Burada on cümle vardır ve terkip hepsinin toplamından meydana
gelmektedir. Öyle ki bunlardan biri kaldırılacak olursa teşbih zarar görür.
Çünkü burada maksat çabuk son bulma, nimetlerinin tükenmesi, insanların ona
aldanması gibi yönlerden dünya hayatının ahvalini, gökten inerek çeşitli
bitkileri yeşerten ve oniarın güzelliğiyle tıpkı kıymetli elbiseler giyinerek
süslenen gelin gibi yeryüzünü süsleyen yağmurun ahvaline benzetmektedir.
Nihayet onun sahipleri, onun âfetlerden korunmuş olduğunu sanırlar. Ama birden
Allah onu kesip kavurur; sanki dün hiç yokmuşçasına.» [88]
Dünya hayatının
teşbihi üzerinde bir miktar duralım. Benzetme yönünü bulma hususunda es-Suyutî
isabet etmiştir. Ama bu tablodaki - hemen zail olacak kısa dünya hayatı tablosu
- gerçek güzellik konusuna gelince, es-Suyutî on cümlenin biribiriyle ilgileri
ve her cümlenin ihtiva ettiği farklı zamanlarda çizilen haya! tablosunun eni ve
boyu konusunu incelemiyor. Çünkü tasvir edilen genel tablodaki merhalelere
uygun olarak hayalî tabloları bu arzedişteki farklılıklar mürekkeb teşbihin
bir cüzü değildir. es-Suyutî sadece genel manayı zikretmiş ve bunda muvaffak
da olmuştur. Bu arada bizim de tasvirin onda geciktiği ve yavaş davrandığı
yahut hemen ona doğru kayıp süratli bir şekilde davrandığı merhalelere işaret
etmemiz gerekiyor ki fırça ve renklerle tasvir edilemeyen bu mu'ciz Kur'an
tablosu kuru ve cansız kefimelerle çizilip tamamlansın.
Bu tabloda, bitki
merhalelerinin arzedilîşinde kısaltıct ve sürati ifade eden vesileler
kullanılmıştır. Hemen ardından gelmeyi bildiren «fe» tabloları büyük bir
süratle gözler önüne seriyor: Yağmur yukarıdan iner inmez hemen yeryüzü
biribjrine dolanan bitkilerle örtülüyor. Birden insanlar meyvelerini yemeye ve
hayvanlar otlamaya koyuluyor. «Dünya hayatının hali, gökten indirdiğimiz bir su
gibidir ki onunla yeryüzünü insan ve hayvanların yediği bitkileri hemen
örtüveriyor.» Lâkin yeryüzünde yaşayıp onun bu can alıcı bitkilerinden
faydalananları bir gurur .tutuveriyor ve devamlı yaşaya-caklarmış gibi
eğlenceye dalıyorlar. Sanki yeryüzünü ve kendilerini onda ebedî kılma gücüne
sahip imişlercesihe. Ondan faydalanmaya dalıyorlar. Nimetler içerisinde yüzüyor
ve parlaklığından büyüleniyorlar. Burada şekillerin evveli bilinip nihayeti
bilinmeyen tabloların uzayıp gidişini ifade
kullanılmıştır. Böylece insan gururunun vasıfları uzayıp gidiyor. Ondaki
her vasıf ağır ve gecikici bir ifade taşıyor. Yere gelince, o, iki defa
dehşete kapılıyor ve iki harekette
bulunuyor: Bir arıda cilvesinin günündeki gelin gibi cicili-bicili oluyor.
Süslenmenin ardına ardına koşuyor ve onu şevkie istiyor. Kendi süslenmiyor ama
süslendiriyor. Yeryüzündeki insanlara gelince onlar da kabardıkça kabarıyor;
kasıldıkça kasılıyorlar. Tekebbürlerinden yanakları kan patlayacakmış gibi
kızıllaşıyor. Zan ve hayal mahsûlü olsa bile yeryüzünde herşeye güç
yetinebileceklerine İnanıyorlar. Lâkin zan, haktan birşey ifade etmez ki. Bu
uzun umutlar, hepsi ama hepsi bîr göz kirpisi kadar geçici ve hayal mahsulü.
Hemen yok olup gidecekler. Gece veya gündüzün bir anında o yere Allah'ın emri
gelir ve bu yalancı hayaller bir anda yok oluverir. «Onun emri, bir şeyi
dilediği zaman, ona ancak «ol» demesinden ibarettir. O da oluverir.» [89] Bir
bakarsın ne o şa'şaa ve ne o güzellik vardır. O gururlu insanlar, tahayyül
edilemeyecek kadar za-vailıîaşmışlardir. O yerdeki ot ve nağmeler yok olmuş o
yemyeşil otiar çer-çöpe dönüp rüzgarın önünde savunulmaktadır. «Yer zinet ve
ihtişamını takınıp süslendiği, sahipleri de ona (biçmeye, yemişlerini, mahsûllerini
toplamaya) herhalde kadir olduklarını sandıkları bir sırada geceleyin veya
gündüzün ona {don gibi, kasırga gibi, sel gibi) bir âfetimiz gelivermiştir ki
sanki dün de yerinde yokmuş gibi onu tâ kökünden koparılıp biçilmiş bir hale
getirmişizdir. İşte biz düşünecek bir kavim için âyetleri böyle açıklarız.» [90]
es-Suyuti bundan sonra
aynı başlık altında istiareden bahseder ve rükünleri itibariyle onu beş kısma
ayırır. Her kısım için de bol bol misai getirir. Nihayet «Nefeslendiği dem
sabaha ki» âyetine gelince onu, duyularla algılanabileni, duyularla
algılanabilen için yine duyularla algılanabilir bir vecihle istiare babına
sokmuştur. Şu sözü bunu açıklamaktadır: «Nefesin azar azar çıkması, fecrin
yavaş yavaş doğuşu için istiare olarak alınmıştır. Burada nefesin çıkışı ile
fecrin doğuşu tedriç yoluyla aynı şekilde gelişmektedir ve bunun hepsi
duyularla algılanabilir durumdadır.» [91] Ama
es-Suyutî buradaki teşhis sanatının Kur'an'da apaçık olan alametine dikkat
çekmeyi kaçırmıştır. Bu âyette sabaha hayat verilmiştir. Sanki o, nefes alıp
veren bir canlıdır. Hatta duygu ve coşkuları olan bir insandır. Onun aralıklardan
doğup parlayarak gülümsemesiyle ve yavaş yavaş nefes almaya başlamasıyla
hayatta dirilmeye ve parlamaya başlar. es-Suyutî Yüee Allah'ın: «Hayır, Biz
hakkı batılın tepesine (indirip) atarız da o, bunun beynini parçalar.» [92]
sözünü okuduğunda bunda sadece akılla algılanabilen için aklî bir vecihle
duyularla algılanabileni istiare olarak görür. Atmak ve beyni parçalamak
istiare olarak alınmışlar ve her ikisi de duyularla algılanabilir şeylerdir.
Hak ve bâtsl ise kendileri için istiare yapılan şeylerdir ve ikisi de aklîdir.»
[93]
Atmak ifadesinin söylemek istedikleri ve beyni parçalamak-ta ki parlaklık bu
izah iie kapalı kalmaktadır. Lâkin nassın güzelliği, neredeyse kendi kendisini
açıkça anlatacaktır. Âyette - mücerred bir mana olan - hakkın daha çok güçlü ve
sert bir cisme benzetildiğini ve onun, zayıf ve güçsüz olan bâtılın tepesine
bir darbe indirmesiyle bâtılın neredeyse yer bir olup ruhunun çıkacağın!
tahayyül ettiğimiz zaman bu misalde hem tec-sim, hem teşhis ve hem de tahyîl
bir araya gelmiştir. Tecsim, hakkın ağır darbe ile tasvir edilmesinde, teşhis,
hakkın batılın beynine vurup onu parçalamasında, tahyîl ise, vurma hareketinin
anlattığı ağırlık çeşidini, sonra beyne vurulması ve beynin parçalanmasının
tasavvurunda mevcuttur. Bu şiddetli sesler, sanki kırılıp ufaltılan bâtılın
kemiklerinin yankısıdır. es-Suyu-tî, cehennemin vasfı ile ilgili olarak Yüce
Allah'ın şu sözlerini okuduğu zaman: «Onun içine atıldıkları zaman onun kaynar
haldeki bed sesini işittiler. Öfkesinden hemen hemen çatlayacak gibi olur o.» [94] Bu
parlak tabloda akılla algılanabileni duyularla algılanabilen için bir
istiareden başka birşey görmez. Halbuki bu tabloya hayat ve hareket kazandıran
âyette cehennemin teşhisidir. Cehennem kin ve öfke ile doludur, mücrimler
kendisine atıldıkları zaman bu kinini boşaltmak istemektedir. Sanki onların o
çirkin görünüşlerine tahammül edip sabred em emektedir. Onun için de
homurdanıp sesler çıkararak ve fıkır fıkır kaynayarak alevlerinin diliyle
onları yalamaktadır. Neredeyse o kararmış yüzlerine tahammül edememesinden
dolayı öfkesinden göğsü çatlayacaktır. Bu tabloda sadece aklî olan birşey hissî
olan birşey için istiare yoluyla kullanılmış değildir. Aksine cehenneme bir
insan şahsiyeti istiare alınmıştır; cehennem vicdanî tepkiler göstermekte ve
duygusal hareketlerde bulunmaktadır. Ağlayıp feryat edenler gibi sesler
çıkarmaktadır. Öfkelenip hiddetlenmektedir. Keskin duygulara sahip bir cana
sahiptir.
Kur'an'ın edebî
tabloları hususunda geçmiş âlimlerin yapmış oldukları tahsillerin, bu Yüce
Kitabın güzelliğini duymalarına imkân vermediğini İddia ediyor değiliz. Bizim
söylemek istediğimiz: Onların bu güzellği duymaları haliyle, belâğî kaideyi
birinci planda tutan metodlarına göre idi. Lâkin kai-deleştirmenin pekçok
zararı vardır. Bunlardan en önemlisi de duygu donukluğudur ki, böylece çizilen
tablonun sanat değerini kaybetmesine sebeo oluyor. Onun için geçmiş
âlimlerimizden Kur'anî suretin güzelliğini ortaya çıkaran bazı tahlillerini
takdirle anmayı bir görev biliyoruz. es-Suyutî «Şimdi sen ne i!e emrolunuyorsan
(kafalarını çat-latırçasma) apaçık bildir.» [95]
âyetini açıklarken belagat ehlinin, «tebliğ et» yerine «(kafalarını
catlatırcasına) apaçık bildir» kullanılarak bu husus-daki istiare konusuyla
ilgili olarak görüşlerini özetler. Onun yaptığı yorum, burada istiarenin,
hayallendirme ile birlikte mücerred manevî birşeyin bir nevi tescimi olduğunu
idrak ettiğine işaret etmektedir. O şöyle demektedir: Camı kırma anlamı taşıyan
ve dolayısıyla duyularla algılanabilen kelimesi, tamamen aklın algıladığı
«tebliğ» için kullanılmıştır. Hiç şüphesiz kafalarını çatlatırcasma apaçık
olarak bildir manasında olan «es-Sad'» her ne kadar tebliğ etme manasına ise de
«tebliğ et» kelimesinden daha beliğdir. Çünkü kafalarını çatlatırcasma
anlatmanın etkisi, tebliğ etmenin etkisinden daha güçlüdür. Bazen tebliğ
etkili olmayabilir, ama kafalarını çat-latfrcasına apaçık anlatmak mutlaka
etkili olacaktır.» [96] Sanki
es-Su-yutî başka bir ifade ile şöyle demektedir: Rasûlullah (s.a.v.) in
kendisiyle emrolunduğu tecsim edilmiş ve çabuk kırılan, yarılma ve kırılmaya
kabil olan bir nesne olmuştur. O halde onu güçlü bir şekilde fırlatıp
parçalasın. Bu ifadeyi okuyan okuyucuya da öyle tahayyül edilir ki, bu kırılıp
dağılan nesnenin seslerini duyurmaktadır. Bu, onun tebliğinin, kalbleri
etkileyip onla ra nufûz ettiğini gösteren en etkin ifadedir. Bu istiarenin
zevkine varışını şu âyette de gözlemek mümkün: «Derken orada yıkılmak isteyen
bir duvar buldular da o, bunu doğrultuverdi.» [97]
es-Suyutî şöyle diyor: «Duvarın yıkılmak üzere meyletmesini o memleket
halkının hak yoldan ayrılışlarına benzetmiş ve akıl sahiplerinin
özelliklerinden olan «isteme» yi duvara nis-bet etmiştir. [98] Yine
«Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine sanlın. Parçalanıp ayrılmayın.» [99]
âyetini açıklarken şöyle diyor. Kulun Allah'tan yardım dilemesini, O'nun
koruyuculuğuna olan güvenini ve kötülüklerden kurtulmayı, bir çukura yuvarlanan
kişinin yüksekten sarkıtılan ve sağlamlığına güvendiği halata tutunmasına
benzetmiştir.»\ es-Suyutî «O gün biz onları biribiri içinde dalgalanır bir
halde bırakmışızdır.» [100]
âyetini açıklarken de şöyle demektedir: «Aslında dalga suyun hareketidir. İsti
öre yoluyla hareketleri için de dalga kullanılmıştır ki bu kelime
şaşkınlıklarını ve bu şaşkınlığın çokluğunu en şümullü şekliyle içine
almaktadır,» [101] Özet olarak tecsim,
teşhis ve tahyîl'i geçmişlerin kullandığı «teşbih, istiare ve benzeri»
ifadelerle değiştirmek istemiyoruz. Çünkü bu gibi değişik isimlendirmeler,
konunun özünü ortaya çıkarmayan şekilciliklerdir. Oysa biz Kur'a-nî
tablolardaki canlılık, hareket ve sanat uyumunu görmek istiyoruz. Bu,
gizlenemeyecek kadar apaçıktır ve ihmal edilemiyecek kadar güçlüdür. O halde
duygulara hitap eden yahut hayalî olan tabloyu ifade ederken tercih edeceğimiz
ifade, ya eskilerin, canlılık ve ruh taşıyan ifadeleri olacak ya da
kapalılıktan uzak ve kolay; hayatı, bizzat kendi fırçasıyla ve parlak
renkleriyle çizen modern ifadeler olacaktır. [102]
Teşbih ve istiare
konusundaki incelememizde Kur'an'tn ifade metodunu tasvir ederken eski
âlimlerimizin - Aiiah onlardan razı olsun ve onları razı etsin, ayrıca
ilimlerinden bizi müstefid etsin- bir miktar düzeltme yapmamıza ihtiyaç vardı.
Bu miktarda bir düzenleme teşbih ve istiare için kaçınılmazdı. Bu iki konu
dışında kalan konuların tasavvur ve anlaşılmasında tadilata ihtiyaç yoktur.
Onları eski kitaplarda bulundukları şekliyle inceleyebiliriz. Çünkü bu konular
gene! düşünce yahut veciz ifadeye girmektedir ki, eskiler bunun taksimatında ve
ona bol bol misal vermede büyük bir mesafe katetmiş ve onu eşit olarak her
nassta terkibin ruhundan anlamışlardır. Bu hususta teşbihle ilgisi bulunmayan
genel mecaz, kinaye ve ona işaret çeşitleri, İcaz, musâvât ve ıtnab, haber inşâ
ve buna benzer konulardaki incelemeleri biribirine eşittir. Bu konularda ve
delillerini inceleme sırasında özel zevkine dayanarak eski mefhumlara birşeyler
ekleme isteğinde olan çıkabilir. Lâkin onun yapacağı bu ilaveler konunun temel
karakterini değiştirecek nitelikte olmayacaktır. Çünkü geçmiş âlimlerimiz bu
hususta bizden daha çok asıl kaynağa yakın idiler ve Arap dilinin uslûb
özelliklerini ve bilhassa Kur'an üslûbunu incelemeye bizden daha yetkili idiler.
Herhangi birimizin, onların mülâhaza ve rehberliklerine yapacağı ilâve,
aslında onların ateşinden bir bir kıvılcım ve nurlarından bir parıltıdan başka
birşey değildir.
Kur'an'ın mecazından
bahsettiklerinde onlara kulak verelim ve mecazî ifade şekilleri hakkında hoş
karşıladıklarını hoş karşılayalım. İlgi yönü benzeme olan aklî mecaz hususunda
onlarla beraberiz. Bu, terkiblerde vuku-bulmuştur. Kelimenin sözlük manasının
dışında kullanılışı olan ve müfred kelimede sözkonusu olan ve lugavî mecaz
olarak isimlendirdikeri mecaza biz de katılıyoruz. Ama burada mecazların her
birinin kısımları hususunda onlarla beraber konuya dalmıyoruz. Bunun tafsilatı
için belagat kitaplarına müracaat edecek ve yine de getirdikleri misallerin bir
kısmını zikrederek onlara tabi olacağız. Aklî rnecâz, iki tarafından biri
hakiki ve diğeri hakiki olmayandır. Yüce Allah'ın «Artık onun anası «Hâviye»
dir.»[103] sözünde olduğu gibi.
Bunun açıklamasında şöyle demişlerdir: «Annenin isminin «el-Hâviye» olması
mecazdır. Yani nasıl anne çocuğunun işlerini üstleniyor ve ona sığınak
oluyorsa cehennem de kâfirlerin işlerini üstlenir ve onlar için bir dönüş yeri
sığınaktır.» [104] Bu, gerçekten yerinde
bir anlayıştır. Özellikle sadece bu terkib üzerinde durur ve onu beraberindeki
âyetler içerisinde mütalaa etmezsek tam yerindedir. Ama onu beraberindeki
âyetlerle alır ve hepsini bir arada okursak: «Ama kimin detartılan hafif gelirse, artık onun anası
«Hâviye» (uçurum) dir. Onun mahiyetini sana bildiren nedir? harareti çetin bir
ateştir.» [105] Tablonun tamamından
başka lâtif bir mana ortaya çıkmaktadır. Manevî ameller tes-cid edilmiş ve
maddî ölçülerle ölçülmüştür. Meğer, o çok hafifmiş, terazinin kefesi hemen
yukarı kalkmıştır. Onun hafifliğinin ve kefenin yukarıya kalkışının karşılığı
ancak cehennem dibinde kızgın ateşler içerisinde derin bir uçurumdur. Suçlu
kişinin ondan başka anası ve sığınağı yoktur. Ne kötü sığınaktır o!
Bütünün ismini cüz
için kullanmak lugavî mecazdandır. «Ölüm korkusuyla yıldırımlardan
parmaklarını kulaklarına tıkarlar.» [106] âyetinde
olduğu, gibi. Burada parmaklardan maksat, parmak uçlarıdır. İfadede parmakların
kullanılmasındaki nükte, kaçışlarındaki mübalağa olup bu, parmak uçlarını
kulaklarına tikayışları alışageldiklerinin dışında bir tıkamadır. Aynı zamanda
bu, psikolojik durumlarını ortaya koymaktadır. Öyle bir korkuya kapılmış
sağa-sola kaçışıyorlar ki, ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Bazi âlimlerin
Kur'an'da mecazın varlığını reddetmeleri gerçekten gariptir. «Zahiriyye, [107]
Şafiî'lerden, İbnu'l-Kass [108]
Maiikîlerden İbnu Hu-veyzmendâz [109]
bunlar arasındadır. Onlara göre mecaz, yalanın kardeşidir ve Kur'an bundan
münezzehtir. Konuşmacı ancak daralınca ve hakikati getiremeyince mecâze
başvurur. Bu ise'Allah için muhaldir.» Lâkin Kur'-anî üslûbun güzelliğinin
zevkine varanlar bu şüphenin bâtıl olduğukanaa-tındadırlar. «Şayet Kur'an'dan
mecaz kaldırılırsa, güzelliğinin bir kısmını yitir. miş sayılır. Belagat
ehlinin hepsi, mecazın hakikattan daha beliğ olduğunda ittifak etmişlerdir.
Şayet Kur'an'da mecazın bulunmaması gerekli olsaydı onda hazfın, îe'kidin ve
kıssaların tekerrürü île başka hususların da bulunmaması gerekirdi.» [110]
Bazı âiimler kinayeyi
mecazın bir çeşidi kabul ettiklerinden Kur'an'da mecazın, bulunmadığını ileri
sürenler kinayenin de mevcut olmadığını söylerler. Lâkin kinayenin anlamı
mecazın anlamından farklıdır. O, öyle bir lafızdır ki onunla manasının gereği
kastedilir. Buna göre o, Kur'an'da pek çoktur. Çünkü remz ve işaret hususunda
usiûbların en beliğidir. Manayı sarahaten söylemenin uygun düşmediği yerde Kur'an'ın,
manaya rumuz-farla işaret etmesinde bir hedefi vardır. Allah evlilik
ilişkisinden - tenasülden - bahsetmek isteyince «Kadınlarınız sizin
tarlalannızdır. O halde taria-niza dilediğiniz gibi geiin,» [111]
sözünde ondan «tarla» diye sözeder. Ka-n-koca arasındaki İlişkinin niteliğini
tamamlamak için - ondaki içli-dışlı olma ve içiçeliği- her birini diğerine
eibise olmakla ifade eder. «Onlar sizin için siz de onlar için bir
elbisesiniz.» [112]
Bize ifade edebini öğreten şu âyetler de bu kabildendir. «Yahut kadınlara
dokunursanız...» [113]
«Oruç (günlerinizin) gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.» [114]«Vaktaki
o, (eşini) örtüp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi de...» [115] Bu
gibi konularda en güzel kinayelerden biri de şudur: «Onlarki mahrem yerlerini
korurlar.» [116] Çünkü burada mahrem
yerden maksat, elbiselerin açık yerleridir. [117]İnananların
elbiseleri şüphe için açılmaz. İnanan kadınların da zırhları kötülük için
açılamaz. Aksine inanan erkek ve kadınlar tertemiz insanlardır, elbiseleri
temizdir. Etekleri iffetlidir. Yüce Allah'ın şu sözünde ifade ettiği şekliyle:
«Elbiseni (bundan sonra da) temizie (mekte devam et.) » [118]
Buradaki temiz tutmaktan maksat, nefs iffeti ve etek temizliğidir. [119]
Onun için bu nevi İfadeye «kinayeden kinaye» diye isim verirler. Yüee Allah'ın
şu sözünün tevilinde de müfessirler aynı şeyi söylerler: «Namusunu muhkem bir
kale gibi muhafaza eden İmran kızı Meryem'i de (Allah bir misal olarak irâd
etti.) Biz bundan doiayı ona Ruhumuzdan üfür-dük.» [120]
Namusunu muhkem bir kale gibi muhafaza etmesi, eteğinin temizliğinden ve tam
olan iffetinden kinayedir. [121]
Kinaye Kur'an'da,
kesin netice konusunda önemi olmayan mukaddimelerle yetinme için de kullandır.
Aslında kullanılan ifadelerle netice bellidir ve onu açıkça zikretmeye ihtiyaç
yoktur. «Ebu Leheb'in iki eli kurusun. (Kendisi de) kurudu (helak oldu ya) »[122]
misalinde olduğu gibi, bu, onun cehennemlik olduğundan kinayedir. Onun varacağı
yer alevdir. «Hem odun hammalı olarak! (Karısının boynunda bükülmüş bir ip de
olduğu halde.»[123]
Karısı dedikodu taşır, onun varacağı yer de cehenneme odun olmaktır. [124] Eli
de bağlanmış olarak. Açıktır ki burada kinaye tasvir edilmek istenen akibeti
bir çırpıda özetlemiştir.
Kur'an-ı Kerim
Allah'ın zat ve sıfatlarıyla ilgili büyük dîni hakikatferi kinaye yoluyla remz
ve işaretle anlatmaya büyük önem verir. Bu öyle bir uslûbtur ki mübalağa ona güzellik verir. Çünkü o,
mücerred düşünceyi maddi şekle yaklaştırmaktadır. Böylece onda mübalağa
belağate ve korkutma hayale dönüşür. Allah, cömertlik ve kereminin genişliğiyle
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: «Hayır, (Allah'ın) iki eli de acıktır.
Nasıl dilerse öyle infak eder.» [125] Bu
anlamı, kulun israfından ve malı sağa-sola savurmasından kinaye olarak aynı
kelimeyi kullanmayı tercih ederek şöyle buyurur: «Onu büsbütün de açıp saçma.» [126]
Yani infâk ve vermede aşırı gidip hiçbir hususta elini intaktan çekmeyip
uzatan gibi alma. Rumuzun kullanıldığı bu ortamda, gaybî meselelerle ilgili
kinaye güzelliğini «anahtarlar» da arayabiliriz: «Gaybın anahtarları O'nun
yanındadır. Kendinden başkası bunları bilmez.» [127]
Yine rızıkların ve kaderlerin ezelîliğiyle ilgili kinaye güzelliğini
«hazineler» kelimesinde bulabiliriz: «Hiçbirşey (hariç) olmamak üzere
(hepsinin) hazineleri bizim nezdimizdedir. Biz on (lar) ı malum bir miktar
dışında indirmeyiz.» [128]
Kur'an-ı Kerim bazen
kinaye remzinin yanında durmayan, aksine onu geçip tarize vanp konuşan bir
tabloyu hayalinde canlandırmanı ister. Kinayede lafız zikredilip manasının
gereği kastediliyor idiyse, ta'rizde lafzı zikreder ve manasından olmayan
birşeye işaret edersin. «Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler. De ki:
Cehennemin ateşi daha sıcak.» [129]
misalinde olduğu gibi. Şayet sözü zahirine göre alacak olursak Cehennem sıcağının
fazlalığını ve onun dünya sıcağından daha fazla olduğunu haber vermektir.
Halbuki bu, Kur'an'a muhatap olanlar tarafından biliniyordu ve kastedilen
sadece bu olsaydı onu zikretmeye bile ihtiyaç yoktu. Lâkin gerçek hedef,
sıcaklığın fazlalığı bahanesiyle savaştan geri kalanları ta'rizdir.,Onların
cehenneme döndürüleceklerini ve onun o benzersiz ısısıyla karşılaşacaklarını
onlara haber vermektir.
Âyetten anladığımız
budur. Lâkin es-Sübkî. «el-İğrîz fi'l-Farkı beyne'l-Kinayeti ve't-Ta'rîz» [130]
isimli kitabında bu iki uslûb arasındaki anlayış metoduna uyarak başka bir yol
takip eder ve şöyle şöyle der: «Kinaye, kendi manasında kullanılan ve onunla
manasının gereği kastedilen lafızdır. Manada lafzın kullanılması hasebiyle o,
hakikattir ve sözlük manasının dışında bir mana ifade etmesi caizdir. Bazen de
kendisiyle mana kastedilmez, aksine, gerekilen ile gereken kastedilir ki, o
zaman mecaz olur. Misal: «De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır.» Aslında burada
kastedilen cehennem ateşinin daha sıcak olduğunu haber vermek değildir. Çünkü
onun böyle olduğu malumdur. Aslında bununla onun gereği kastedilmiştir
ki o da, onların
varacakları yer o ateştir. Cihad etmedikleri takdirde onun sıcaklığıyla
karşılaşacaklardır. Ta'rîze gelince, başkasına işaret olsun diye kendi
manasında kullanılan lafızdır. Misal: «Belki bu işi onların şu büyüğü
yapmıştır.» [131] Burada iş, ilâh olarak
edinilen putların büyüğüne isnad edilmiştir. Çünkü akıllarıyla bir
değerlendirme yapsalar, putların büyüğünün de bu işi yapmaktan âciz olduğunu
bilirler. Halbuki ilâh âciz olamaz.» [132]Hiç
şüphesiz telvih ve ta'rizin manası «Belki bu İşi onların şu büyüğü yapmıştır.»
sözünde açıktır. Lâkin «De ki: Cehennem daha sıcaktır.» sözünde de daha az
açık değildir. Onun için bu misallerin her ikisi de kinayeden daha beliğ olan
ta'rîz için misal olmaya elverişlidir. [133]
Kur'an - her sûre ve
âyetinde, her bölüm ve fıkrasında, her tablo ve kıssasında ve her başlangıç ve
sonucunda - âheng ve musikî ölçülülükle dopdolu üslubuyla mümtaz bir
mevkidedir. Öyle ki bu konuda bir sûreyi diğerinden üstün tutmak, yahut bir
bölümü ile diğeri arasında mukayese yapmak büyük bir hatadır. Lâkin bir
sûrenin özei bir anlatıma sahip olduğuna işaret edince, apaçık bir uslûb
mucizesini takrir edip onu delil ve misallerle te'yid ediyoruz demektir.
Değilse, o, ahenk ve nağmelerinde varlık musikîsinin çeşitliliği kadar
çeşitlidir.
Nesir ve şiirin
meziyetlerini hep birden ihtiva eden Kur'an anlatımının fevkaladeliğine işaret
ederken - Üstad Seyyid Kutub'la birlikte- şu sözlerini tekrar edersek herhalde
hatalı davranmış olmayız: «Kur'an-ı Kerim, ne-sirin ve şiirin özelliklerini bir
araya getirmiştir. Tek kafiye ve şiirin tefîlât vezinlerini bir tarafa
bırakarak bununia genel hedeflerinin hepsini ifade etmekte tam bir hürriyete
sahip olmuştur. Aynı zamanda şiirden iç musikîyi, tefaîle ihtiyaç bırakmayan
vezinde yakın fasılaları ve kafiyelere ihtiyaç bırakmayan tek kafiyeyi almış
ve bunları sözkonusu ettiğimiz özelliklere eklemiştir. Böylece nesir ve şiirin
özelliklerini bir araya getirmiştir.» [134] .Bu
iç musikî âyetlerinden her bir âyetinin tek kelimesinde bile mevcuttur.
Neredeyse her biri, -ahenk ve nağmesiyle- parlak veya sönük renkleri ince veya
kalın gölgesi oian tam bir tabloyu yalnız başına tasvir etmektedir.Şu âyette
sözkonusu edilen, Allah'a bakan mutlu yüzlerin parlaklığından daha parlak bir
renk ve asık suratlı kötü yüzlerin kararmişlığmdan daha asık ve çirkin renk
gördün mü?: «Nioe yüzler vardır ki, o gün güzelliğiyle parıldar. (O yüzler),
Rablerine bakarlar. Niee yüzler de vardır ki, o gün somurtup kararmıştır.
(Böylece kararmış yüzler, başlarına gelecek felaketle) bel kemiklerinin
kırılacağını anlarlar.» [135]
Mutlular tablosunda kelimesi en parlak
rengi yalnız başına tasvir etmekte ve kötüler tablosunda kelimesi en çirkin
rengi yalnız başına tasvir etmektedir.âyetinde tekrar edilen «sin» harfinin
fısıltısını duyduğumuz zaman hafif bir gölge ve çıkardığı yumuşak sesle
içimizde bir ferahlık duyarız. Gönlümüz.ona bir yatkınlık duyar. Ama âyetini [136]
okuduğumuz zaman veya kelimelerinin yerinde kullanılan kelimesinde çekilen «ye»
harfinden sonra korkutucu ve insanın içini daraltıcı «döl» harfinin
korkutuculuğu ve uyarısı kalbe korku salıyor.Allah Teâlâ'nin[137]
sözünüokuduğumuz zaman bu tablodaki bütün sesteri de canlandırıp sürüne sürüne
uzaklaşmayı ifade eden kelimesinden başkasına sözlükte rastlayamazsın. Sanki
ateşin o korkunç sesini ve neredeyse kişiyi yakalayacağını hisseder gibisin.[138]sözünde
geçen kelimesini duyduğun zaman cehennemi saran öfke sanki seni de
sarıyor.el-Hakka sûresinin fasılalarının çoğunda tekerrür eden sessiz «he» yi
tekrar okuduğunda içinde bir huzursuzluk duyarak okursun [139]
sözlerine gelir bunları da okur ve saltanatı kaybolan kişinin, solundan kitabım
alan kişi olduğunu unutursun. Ne sen ve ne de saltanatın! Âyetleri böyle bir
huzursuzluk ortamında okursun.[140]
sözlerini okuduğun zaman irinli suyu yudumlamaya çalışan kâfirin bu çirkin
durumundan dudaklarının çekildiğini ve bir tiksinti duyduğunu hissediyorum.
kelimesinde tiksinme ve nefrete sebep olan bir ağır davranış ve gecikme duyarsın.[141]
âyetinde geçen kelimesinin katılığını hissettiğini duyuyorum. Neredeyse, o
kötülerin yüzükoyun yere serilmiş ve o halde bırakılmış olduklarını, kimsenin
onlara aldırış edip değer vermediğini gözünün önünde canlandıracaksın,
720. et-Tekvîr sûresi: 15-18. Âyetlerin mealleri: «Andederim o (geceleri} geri dönüp (aydınlık
saçan) ekip akıp yuvalarına giden (yıldız)lara..Karanlığa yoneidiği zaman geceye,
nefeslendiği dem sabaha..,»
Bütün bunlar, tam bir
tabloyu ifade eden tek kelimede verilebiliyorsa, acaba kelimelerin bir uyum
içerisinde olan âyetin yahut bütün âyetleri belli bir düşünce etrafında
kenetlenen sûrenin durumu nasıldır?
Kim Allah Teâlâ'nın:
«Üzerinize ateşten (dumansız) bir yalınla (kara) bir duman salıverilecek.
Öyleki birbirinizi kurtaramayacak, yardımlaşama-yacaksmız.»[142]
âyetini okur da sonra bu tek âyetin atmosferinde ateş kıvılcımlarının
uçuştuğunu ve kötü kimselerin buradan oradan kaçışmaya çalışırken başlarının
üzerinde alevlerin uçuştuğunu tahayyül etmez. Kim Kur'an-ı Kerimden - Uzun
olsun kısa olsun, Mekkî olsun Medenî olsun - bir sûre okusun da onun o parlak
üslûbu kalbini uyarmasın, onun o hayret verici ahenk ve ölçülülüğü duygularını
sarsmasın,
Meselâ kişi bir
«er~Rahman» sûresini okursa hayretler içerisinde sorar: O uyum içerisinde
devam eden ahenk ölçülülüğü nereden başlıyor; başından mı, ortasından mı yoksa
sonlarından mı? Sonra bir bakıyor ki musikî ahenk hepsini kaplamış: Fasılalarında,
makta'lannda, lafızlarında, harflerinde", anlatım akışında velhasıl en
küçük parçasında; harfinde bile bir ölçülülük ahenk vardır.
Bu temele göre
Kur'an'ın - gerek her sûre bir bütün olarak ve gerekse rastgele ineeleneeek
cüzler - arasında tam bir ahenk ölçülülüğüne sahip oluşu ona eşsiz bir makam
kazandırmıştır. Bu temel üzere Kur'an'dan çeşitli dualardan bazı tavırlar
aktarmak istiyoruz. Böylece ondaki o oezbedici âhenkte büyüleyici noktaları
kendi kulağımızla duymuş olacağız.
Dua - tabiatı
tibariyîe - Allah'a yükselen hitabın bir çeşitidir. Yakara-rak dua eden kişinin
yaptığı duanın gönlüne hoş gelmesi ancak sözlerinin seçilmiş olmasıyla
gerçekleşir. Hiç şüphesiz Peygamber (S.A.V.) Me'sûr dualarında duaya başladığı
zaman sözlerini kesik kesik söylemeye, latif secilere yahut parlak tıbaka ya da
şifa verici âhenge önem verdiği görülür. Kur'an-ı Kerim ise, Peygamberin,
sıddîkların ve salih kimselerin dili üzere bir dua irâd etti mi mutlaka en
tatlı nağmeler ve parlak büyüleyici bir uslûbla irad eaer! Rağbet yahut korku
olarak, bir şeyi arzu ederek veya. ondan irkilerek, İyiliğe bir an önce kavuşma
yahut bir kötülüğün giderilmesini istiyerek salih kimselerin Kur'an'da
yakarışlarının pek çok olduğunu hatırladığımız zaman, Allah'ın Kitabînin her
bölümünde mevcud olan ahengin sırlarını idrak etmiş oluruz.
Dua arasında yükselen
nağme her kelimesinde bir tablo çizmesi ve her seda da haya! için geniş bir
alan açması Kur'an'ın büyüleyiciliğinden-dir. Meselâ - Hz. Zekeriyya'nın
duasını okuduğumuz zaman - her kelimede irkilen, ağızdan her çıkan kelimede
korkusunun bir cüzünü ve nurun bir parıltısını dile getiren saygı değer bir
yaşlı kişi tasavvur ediyoruz. Bu saygı değer yaşlı zat - vakarına rağmen -
coşkulu duyguları olan, kesik ve titrek
sesli, uzun nefesli
biri olarak karşımıza çıkıyor ve kelimelerinin yarlkısı kalblerimizde derin
etkilere sebep oluyor. Hatta Zekeriya (a.s.) in kederini, elemini ve neslinin
kopukluğa uğraması korkusunu dile getiren, mihrabta ayakta durmuş namaz kıldığı
bir sırada aczini ifade ederek Rabbının adını gizli bir sesle anması ve sabah -
akşam Rabbının adını tekrar etmesi şeklinde yapılan bu samimi duası taşlaşmış
kaibleri bile harekete geçirecek durumdadır. O, bu duasında samimi ve pâk bir
inançla yanmış kişinin durumunu dile getirerek şöyle diyor.
«Ey Rabbim, hakikat
ben... Benim kemiğim yıprandı. Başımın saçı tutuştu. Ey Rabbim, ben sana dua
etmem (neticesinde) etmişsem bedbaht {ve mahrum) olmadım. Gerçekten ben,
akramdan (yerime gelecek) akrabamdan endişeye düştüm. Karım da kısırdır. Onun
için bana bir çocuk ihsan buyur. Ki bana da mirasçı olsun. Rabbim Sen onu çok
rızâ sahibi kıl.» [143] . .
Kalem, her âyetin
fasılasının şeddeli «ye» ile bitmesindeki ve dururken tenvinin elife
dönüşmesindeki tatlılığı ifade etmekten âcizdir. Şiirdeki ıtlak elifi gibi
telaffuz edilen bu yumuşak ve sesi salıveren elif, Rabbını gizli sesle çağırıp
dua eden Zekeriyya'nın duası kelimeleriyle tam bir uyum içerisindedir.
Bu müzikal ortamın
tamamını, kimsenin bulunmadığı bir yerde yalnız başına Allah'a yakaran bir
Peygamber tasavvur ederek duyduk. Neredeyse göklere yükselen bu gizli seslere
kulak kabartacak ve onları dinieyece-ğiz. Ya bir de, Allah'ın kendilerini
«göklerin ve yerin yaartılışında düşünen» akıl sahipleri dîye nitelediği sıddîk
ve salihier topluluğunu tasavvur edersek, evet erkek-kadın, genç ve
yaşlılardan müteşekkil olan bu cemaat, beraber yükselen bir koro halinde ve
yumuşak seslerle Allah'a yakarışlarını tasavvur edelim. Hep birden şöyle
diyorlar:
«Ey Rabbimiz. Sen
bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateşin
azabından koru. Ey Rabbimiz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarkan şüphesiz onu
hor ve hakir edersin. (Orada) zalimlerin hiç bir yardımcıları da yoktur. Ey
Rabbimiz, doğrusu biz, «Rabbinize inanın» diye imana çağıran bir davetçiyi
işitip hemen imana geldik. Ey Rabbimiz, artık bizim günahiaımızı yarlığa.
Kusurlarımız: ört, canımızı da iyilerle beraber al. Ey Rabbimiz, Senin
peygamberlerine karşı bize vd'dettiklerini ver bize. Kıyamet günü yüzümüzü kara
çfkarma. Şüphe yok ki sen asla sözünden dönmezsin.» [144]
'(Rabbimiz»
kelimesinin tekrar edilmesi kalbleri yumuşatmakta ve onlarda imana tazelik
kazandırmakadir. Kendisinden önce «elif» bulunan «râ» harfinin üzerinde
durulması, sesin yumuşak ve terennümle çıkmasına sebep olmakta ve kulaklara
saz tellerinin en tatlısından daha tatlı gelmek tedir!
Bu iki duanın tavrında
yumuşaklık ve tazelik var ise, Kur'anî diğer bazı dualarda bir heybet ve korku
vardır: İşte Hz. Nuh (a.s.), gece-gündüz demeden kavmini hakka davet ediyor.
Gizli açık onlara öğüt vermekte ısrar ediyor. Onlarsa küfür ve inatlarında
ısrar ediyorlar. Hidayetten âdeta kaçıyorlar. Kendisi anlattıkça onların
sapıklık ve inatları artıyordu. Hz. Nuh ne yapsın! Artık onlardan ümit
kesmişti. Haliyle öfke ile ve hınç dolu söz-lerie dolup taşacak ve bu sözler, o
heybetli musikîsi ve sert ölçüleriyle yüzlere çarpacaktır. Kavminin helakini
içeren bu duasını okurken öyle sanıyorum ki, dağların un ufak olduğunu, göğün
bir hınçta yüzünü ekşittiğini, denizlerin coşan dalgalara sahne olduğunu
tahayyül ediyorsun. Şöyle diyor:
«Ey Rabbimiz,
yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma! Çünkü eğer Sen onları
bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar. Kötüden, öz kâfirden başka da evlat
doğurmaz(lar). Ey Rabbimiz, beni, anamı, babamı, iman etmiş olarak evime giren
kimseleri, (kıyamete kadar gelecek) erkek mü'minleri ve kadın rnü'minleri Sen
yariığa. Zalimlerin helakinden başka bir şeyini de arttırma.» [145]
Kur'an'ın bazı
tablolarında öfkeli ve kızgın hançereleri bütün hınç, sıkıntı, kısıklık ve
boğukluğuyla mahbus seslerini çıkarmalarına müsaade eder. Bu hançereler pişman
olmuş kâfirlerindir ve hesap günü durumları budur. Şimdi de alevlerin yüzlerini
yaladığı o mücrimlerden bir topluluğun sözlerini dinleyelim. Pişmanlıklarını
dile getirerek kesik ve boğuk seslerle İçlerindeki sıkıntıyı boşaltmaya gayret
ediyorlar. Sanki bununla bellerini çökerten yükü hafifletecek ve çektikleri
şiddetli azabı azaltacaklar: Kiyamet günü artık yaptıklarına pişman olmuşlar ve
şöyle yalvarıyorlar :
«Ey Rabbimiz, hakikat
biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar,
demişlerdir (diyeceklerdir). Ey Rabbimiz, onlara azaptan iki katını ver.
Onları büyük bir lanetle rahmetinden kov.» [146]
Kur'an-i Kerim'deki ahengi ortaya koymak için, yukarıda anlatılanların dışında
dua «örneklerine» yer verecek olursak sözü uzatmış olacağız. Burada meseleye
kısaca dokunmak istedik. Zaten bu kitabımız da bundan daha fazlasına müsait
değildir. Çünkü bu kitapta hedefimiz, ilk plânda Kur'an ilimlerine
yönelmektir. Bu hedefimize uygun olarak Kur'an ilimlerinin birçoğuna temas
ettik. Tarihî devirlerini nazar-ı itibara alarak onları incelemeye çalıştık.
Sonra sözü uzatmadan tasvir, ifade ve akıllan hayrete düşüren sanat uyumu
hususlarında Kur'anİ i'câzdan sözettik.
Bundan sonra...
Ahengin durumu Kur'an'da işte bu: Onda fasıla, şiirdeki kafiye gibi tefîlâîla
ve vezinlerle kıyaslanıp hareke ve sükûnierte kurallara bağlanmıyor. Onda
nazım, boş sözlerle uzatmalara yahut fazlalık ve tekrarlara, ya da hazıf ve
eksikliklere dayalı değildir. Onda lafızlar uydurmaca olarak oraya
getirilmiyor ve kapalılık ile garabet düşünülmeden yan yana istif edilmiyor.
Aksine onda fasıla-her türlü kayıttan bağımsızdır. Nazım, hiç bir sanata esir
değildir. Sözler, her türlü kapalılıktan uzaktır.: O, maksadını eksiksiz ve tam
olarak yerine getiren bir uslûbtur. Yumuşaklık yahut sertlik, serinkanlılık
yahut coşkululuk bu görevini ifâ etmesini engellemez. Fidanlıkları sulayan suyun
akışı gibidir o. Yahut kaîbleri etkisine alan şiddetli rüzgar gibi .engel
tanımadan eser de eser! [147]
[1] el-Itkan, 2/316.
[2] el-Burhan, 2/161.
[3] el-Itkan, 2/319.
[4] Bu metni es-Suyutî, nakletmektedr. Bk. el-ltkan,
2/323.
[5] Bk. e!-Burhan, 2/159.
[6] Bk. es-Suyutî Tabakatu'l-Müfessirîn, s. 30-31;
Şezeratu'z-Zeheb, 2/260-261; Tarihu
Bağdad, 2/162.
[7] Muhammed sûresi: 54.
[8] Sâd sûresi: 29.
[9] Fahru'd-Din Muhammed b. Umar er-Râzî: H. 606 yılında
vefat etmiştir. (Bk. Vefeya-tu'1-A'yan, 1/474).
[10] Muhammed b. Muhamrned b. Mustafa b. Ahmed b.
et-Tahavî: H. 982 yılında vefat etmiştir.
[11] Ebu'l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmud en-Nesefî:
H. 710 yılında vefat etmiştir.
[12] el-Hazin, Alâu'd-Din Aiî b.' Muhammed b. İbrahim
el-Ekrğdâdi: H. 741 yılında vefat etmiştir.
[13] Fâtır sûresi: 32.
[14] Geri kaviller için bk. el-ltkan, 306. İbnu Kesîr,
3/254-256.
[15] İslâm Ansiklopedisi'nde mutezile ile ilgiü sakıncası
olmayan bir inceleme vardır, Bk. Ertcyclop. de l'islam, art. Muîazila
111/841-7.
[16] Tefsiru'l-Keşşaf, 1/26-27.
[17] el-Keşşâf, 1/28. Muhammed b. Bahr el-lsfahânî'nin [Öl.
H. 322) «Camiu't-Te'vtl li Muhkemi'-Tenzîl» isimli eseri de Mutezile
tefsirlerinin meşhuriormdandır. -Ibnu'n- Nedim'in de belirttiği gibi - ondört
cilttir. Ancak matbu olanı, er-Râzî'de nakledildiği miktar olup Said el-Ensörî
tarafından seçilip derlenmiş ve ayrıca basılmıştır.
[18] en-Nisâ sûresi: 55.
[19] Tefsîru'ş-Şeyhn-Ekber, 1/152.
[20] et-Bakara sûresi: 63.
[21] Rûhu'l-Moânî, 1/282.
[22] e!-Hadîd Sûresi: 13.
[23] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları:
231-238.
[24] el-Burhan, 3/175.
[25] el-ltkan, 2/52.
[26] ei-Bakara sûresi: 196.
[27] ei-En'am sûresi: 145.
[28] el-Burhan, 2/206.
[29] el-Hadîd sûresi: 4 .
[30] ei-Burhan, 2/206.
[31] et-ltkan, 2/53.
[32] e!-!tkan, 2/53.
[33] el-İsrâ Sûresi: 22. (Bk. el-ttkan, 2/53).
[34] en-Nİsâ sûresi: 10,
[35] Bedru'I-Mütevellî Abdulbösıt, Muhaclarât fî
Usûli'l-Fıkh, 1/181.
[36] el-ltkan, 2/53.
[37] el-ltkon, 2/53.
-563. e!-HucÛrat sûresi: 6.
[38] el-Hucurat süresi.6.
[39] el-ltkan, 2/53.
[40] en-Nisâ sûresi: 43.
[41] el-Bakara sûresi: 198.
[42] el-ltkan, 2/53.
[43] el-Bakara sûresi:
197.
[44] el-ltkan, 2/53.
[45] ei-Maide sûresi; 38. .
[46] el-Mû'minûn süresi; 1.
Not: Bu konuda geçen
misaller âyetlerin arapcalorıyla karşılaştırıldıklarında daha
iyi anlaşılırlar,
[47] en-Nisö Sûresi:
11.
[48] et-Tevbe sûresi-. 103.
[49] el-Furkan sûresi: 68.
[50] el-Hîcr sûresi: 21.
[51] Kadı
Celâluddin el-Bulkinî şöyle demektedir. «Bunun
misali-yani umum ifade
etmek üzere kalanın misali - hemen hemen yoktur. Çünkü her umum İfade
edeni tahsis eden birşey tahayyül edilebilir. Meselâ «Ey insanlar Rabbinizden
sakınma sözünden, mükellef olmayan
çıkarılır ve bu onu tahsis eder. Yine «Ölü eti size haram kılındı» sözünün
kapsamından, mecburiyet hali ve balık ile çekirge çıkarılır ve bunlar onu
tahsis eder.
[52] en-Nisâ sûresi: 23.
[53] el-Enbiyâ sûresi: 30.
[54] Hûd sûresi: 6.
[55] Yûnus sûresi: 49.
[56] et-Tevbe sûresi: 120.
[57] Âlu İtnrân süresi: 97.
[58] en-Nisâ sûresi:
53.
[59] ei-Ahzab sûresi: 1.
[60] et-Tevbe süresi: 35.
[61] el-Kehf sûresi:
107.
[62] Hallaf, a.g.e.,
s. 224.
[63] el-Burhan, 2/215.
[64] el-ltkan, 2/31.
[65] el-Kıyame sûresi: 22-23.
[66] el-En'am sûresi: 103.
[67] el-Burhan, 2/216.
[68] el-ltkan, 2/31.
[69] el-Burhan, 2/129.
[70] el-ltkan, 2/131; Kars. el-Burhan, 2/184.
[71] es-Secde sûresi: 17.
[72] el-Burhan, 2/130.
[73] Abdusseiam b. Abdurrahman b. Abdisselâm: ibnu Berrecan
olarak bilinir. Kendi cağında dil ve nahiv bayrağının taşıyıcısıdır. H. 627
yılında vefat etmiştir. (Bk. Buğye-tu'l-Vuât, s. 306; Şezeratu'z-Zeheb, 5/124.)
[74] el-Burhan, 2/129.
Dr. Subhi es-Salih,
Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 239-248.
[75] Hallâf, İlmu Usûli'1-Fıkh, s. 189-190.
[76] e!-Bakara sûresi: 275.
[77] Hallaf, a.g.e., s. 138.
[78] Hallaf, İlmu Usûli'l-Fıkh. s. 188.
[79] en-Nisâ sûresi: 3.
[80] Hallaf, a.g.e., s.
189.
Dr. Subhi es-Salih,
Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 249.
[81] el-Kamer sûresi:
12.
[82] Delâilu'i-İ'câz, s. 79-80. Ayrıca bk. Şerîf er-Radî,
Telhîsu'l-Beyân, s. 220.
[83] Sözkonusu risalesi el-Hattabî'nin aBeyanu İ'câzi'l-Kur'an» ve Abdu'l-Kahir el-Cürcâ-nî'nin
«er-Risaletu"ş-Şâfiye» isimli risalesiyle «en-Nuketu fî İ'câzi'l-Kur'an»
ismi altında Kahire'de basılmıştır.
[84] er-Rafiî, Tarihu Adâbi'l-Arab, 2/225.
[85] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları:
256.
[86] el-Cum'a sûresi: 5.
[87] Yûnus sûresi: 24.
[88] el-lîkan, 2/70,
[89] Yasin sûresi: 82.
[90] Yûnus sûresi: 24.
[91] ei-ltkan, 2/74.
[92] el-Enbiyâ sûresi: 18
[93] el-ltkan, 2/74.
[94] el-Mülk sûresi: 7-
[95] el-Hİcr sûresi: 94.
el-Hİcr sûresi: 94.
[96] el-ltkan, 2/75.
[97] el-Kehf sûresi: 77.
[98] el-ltkan, 2/76; Kars. el-Burhan, 2/291: Ibnu Kuteybe,
TeVtlu Müşkili'l-Kur'an, s. 10.
[99] Âlu İrtıran sûresi: 103. Bk. el-ltkan, 2/76.
[100] el-Kehf sûresi: 100.
[101] el-ftkan, 2/74; Kars. Mecâzâtu'l-Kur'an, s. 217.
[102] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları:
256-260.
[103] el-Karia sûresi: 9.
[104] el-lîkan, 2/60.
[105] el-Karia sûresi: 8-11.
[106] ei-Bakara sûresi:
19.
[107] Bunlar zahir ehli olup daima nasslann zahirini esas
kabul ettiği için ez-Zahiri olarak şöhret bulmuş Davud b. Ali b. Halefin
etbaıdır.
[108] İbnu'l-Kass, Ahmed et-Taberî, Ebu'l-Abbas: Şafiî
fakîhierdendir. «Edebu'l-Kadi» telifleri arasındadır. H. 335 yılında vefat
etmiştir. (Tabakatu'ş-Şafiîyye, 2/103.)
[109] . İbnu Huveyzmendâz: Maliki Mezhebi âlimlerindendir.
H. 400 yılı dolaylarında vefat etmiştir.
[110] el-ltkan. 2/59.
[111] el-3akara sûresi: 223. (Bk. ei-ltkan, 2/79).
[112] el-Bokara sûresi: 187 (Bk. el-Burhan, 2/304;
Mecâzâtu'l-Kur'an, s. 354).
[113] en-Nisâ sûresi: 43.
[114] ei-Bokara sûresi:
187.
[115] el-A'raf: 189. {Bk. el-Burhan, 2/304).
[116] el-Mü;minûn
sûresi: 5,
[117] Bk. el-Burhan, 2/305.
[118] el-Müddessir süresi: 4.
[119] Mecâzâtu'l-Kur'an, s. 353; Te'vîlu Müşkili'I-Kur'an,
s. 107.
[120] et-Tahrîm sûresi:
12.
[121] el-ltkan, 2/79. Ayrıca
bk. el-Burhan, 2/305-306.
[122] Ebu Leheb sûresi:
1.
[123] Ebu Leheb sûresi: 4-5.
[124] el-Burhan, 2/308.
[125] eİ-Maıde sûresi: 64. (Bk. el-Burhan, 2/308; el-!tkan,
2/79.)
[126] el-İsrâ sûresi: 29.
[127] el-En'am sûresi: 59. (Ayrıca Bk. Mecâzâtu'l-Kur'an, s.
136).
[128] el-Hicr sûresi: 21.
[129] et-Tevbe sûresi: 81.
[130] es-Sübkî, Takiyyu'd-Din Aii Abdu'l-Kâfî: H. 756
yılında vefat etmiştir. «el-İğrîz» isimli
kitabı Keşfu'z-Zunûn'da
zikredilmiştir. (Keşfu'z-Zunûn, 1/130.)
[131] el-Enbİyâ sûresi: 63.
[132] el-ltkan'dan naklen, 2/81.
[133] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları:
261-265.
[134] Seyyid Kutub, et-Tasvıru'l-Fennî fi'i-Kur'an, s. 86.
[135] el-Kıyame sûresi: 22-25.
[136] Kaf sûresi: 19. Meali: « (Bir gün bakarsın ki) ölüm
baygınlığı, gerçek olarak gelmiş. «İşte bu, senin kaçıp durduğun şey» (denilmiş) tir.»
[137] Âlû İmrân sûresi: 185. Meali: « (O vakit) kim o
ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa arlık o, muhakkak
muradına ermiş
olur.» (Kars. el-Keşşâf, 1/235).
[138] el-Mülk sûresi:
8. Meali: «Öfkesinden hemen hemen çatlayacak gibi olur o.1»
[139] el-Hakka sûresi: 28-29. Mealleri: «Malın bana bir
fayda vermedi. (Bütün) saltanatım benden
ayrılıp mahvoldu.»
[140] İbrahim sûresi: 17. Meali: «Ona (orada) irinli sudan içirilecektir. Öyle ki o, bunu
zoraki içmeye çalışacak, bir türlü boğazından geçiremiyecek...» (Kars. Keşşaf, 2/297).
[141] eş-Şuara sûresi: 94-95. Mealleri: «Artık onlar da, o
azgınlar da, İblis orduları da toptan yüzleri koyun (cehennemin)
içerisine atılmışlardır,..»
[142] er-Ralıman sûresi; 35. Kars. Ibnu Ebi'l-Usbu',
Badîu'l-Kur'an, s. 222.
[143] Meryem sûresi: 4-6.
[144] Âlu İmrân süresi: 191-194.
[145] Nûh sûresi: 26-2S.
[146] el-Ahzâb sûresi: 47-î
[147] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları:
266-271.