|
. |
|
|
KUR'AN-I KERİM'E GİRİŞ
Bu bölümün başlığına bakılıp, benim Kur'an-ı
Kerim'e bir giriş yazdığım anlaşılmasın. Benim yaptığım, sadece
Tefhimu'l-Kur'an'a bir giriş yazmaktan ibarettir. Böyle bir
giriş bölümü yazmakta iki amacım vardır:
Birincisi, okuyucuyu Kur'an'ı anlamasına
yardımcı olacak şeylerle donatmak. Eğer bunlar başlangıçta
verilmezse, okuyucuyu sürekli meşgul edecek ve onun Kur'an'ın
mâna ve ruhunu tam anlamıyla kavramasına engel olacaktır.
İkincisi, Kur'an incelenirken genellikle
kafalarda beliren bir takım soruları önceden cevaplamayı
düşündüm. Kur'an'ı incelemeye başladığımda kendimi, aklıma
geliveren yahut bilahare karşılaştığım bu tür sorulara teksif
ettim. Eğer bunlardan başka sorular olursa, İnşallah, onları da
ikinci baskıda cevaplamaya çalışırım.
Eşsiz Bir Kitap
Okuyucu, Kur'an'ı incelemeye başlamadan önce,
O'nun okunan diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap
olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Sıradan kitapların aksine
Kur'an, edebî bir sıraya göre tertip edilmiş belirli konular
hakkıda bilgi, fikir ve tartışmaları ele almaz. Bu nedenle
Kur'an'a yabancı olan kişi, O'nunla ilk karşılaştığında,
bölümler ve kısımlara ayrılmamış veya farklı konuların farklı
bir şekilde ele alınmamış ve hayatın farklı yönleri ile ilgili
emirlerin düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce
şaşkınlığa düşer. Buna mukabil, daha önceden hiç karşılaşmadığı
ve onun kitap anlayışına hiç uymayan bir şeyle karşılaşır.
Kur'an'ın imanla ilgilendiğini, ahlâkî direktifler verdiğini,
kanunlar koyduğunu, insanları İslâm'a çağırdığını, kâfirleri
uyardığını, tarihî olaylardan ibret dersleri verdiğini,
uyarılarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir
âhenk içinde sunulduğunu görür. Aynı konu farklı şekillerde
tekrar edilir ve görünürde hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini
takip eder.
Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir
konunun ortasında başka bir konu anlatılır. Konuşmacı, hitaplar
ve hitabın yönü hiçbir kurala uymaksızın sürekli değişir. Hiçbir
yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur. Tarihsel
olaylar anlatılır; fakat, anlatım tarih kitaplarındaki gibi
değildir. Felsefe ve metafizik sorunlar bu konulardaki ders
kitaplarından çok farklı bir şekilde ele alınır. İnsandan ve
evrenden, tabiat bilimlerindekinden farklı bir dille bahsedilir.
Aynı şekilde kültürel, politik, sosyal ve ekonomik problemleri
çözmede kendi metodunu izler; kanunları ve prensipleri
sosyologlardan, hukukçulardan ve hâkimlerden farklı bir şekilde
ele alır. Ahlâk, bu konuda yazılan bütün eserlerden farklı bir
yolla öğretilir.
İşte bu nedenle yabancı bir okuyucu, kendi
kitap anlayışına hiç uymayan bu tip şeylerle karşılaştığında
şaşkına döner. Kur'an'ın, ayetleri arasında hiç ilgi ve bağlantı
veya konularında süreklilik bulunmayan bir kitap olduğunu,
anlaşılmaz bir şekilde çeşitli konuları ele aldığını veya
kelimenin kabul edilen anlamıyla bir kitap olmadığı halde, kitap
şeklinde düzenlendiğini düşünmeye başlayabilir. Bunun bir sonucu
olarak, O'nun düşmanları Kur'an'a çok garip iddialarla karşı
çıkmakta, Kur'an'ın çağdaş izleyicileri ise bu şüphe ve karşı
iddiaları çürütmek için garip yöntemler kullanmaktadırlar. Ya
kaçış psikolojisine düşmekte ya da zihinlerini yatıştırmak için
garip yorumlara yeltenmektedirler. Bazen de görünürde aralarında
ilişki olmayan ayetleri açıklayabilmek için sunî anlam bağları
kurmakta ve son kaçış olarak Kur'an'ın hiçbir düzen ve anlam
sırası olmaksızın çok çeşitli konulara değindiği tezini kabul
etmektedirler. Sonuç olarak, ayetler kendi yerlerinden alınmakta
ve anlamda karışıklık ortaya çıkmaktadır.
Tüm bunlar, okuyucu, Kur'an'ı eşsiz bir kitap
olarak kabul etmediğinde ortaya çıkar. Diğer kitapların aksine
Kur'an başlangıçta, ele aldığı konuları ve ulaşmak istediği
amaçları liste halinde sunmaz. Açıklama, üslûp ve usulû genelde
okunan kitaplara benzemez ve herhangi bir kitap düzenini takip
etmez. Bunun da ötesinde, Kur'an, kelimenin genelde anlaşılan
anlamıyla bir "din" kitabı değildir. Bu nedenle, okuyucu sıradan
bir kitap beklentisiyle Kur'an'a yöneldiğinde, O'nun olayları
sunuş üslûbu karşısında şaşkınlığa düşmektedir. Kur'an'ın birçok
yerinde arka-plan tasvir edilmez ve pasajın özel nüzul sebebi
olan durum ve olaylara değinmez. Bunların bir sonucu olarak,
sıradan okuyucu orada veya burada birkaç parça cevher keşfetse
de, Kur'an'ın değerli hazinelerinden tam olarak
yararlanamamaktadır. Bu kimseler sadece, Kur'an'ın eşşiz ve
ayırıcı özelliklerini bilmedikleri için bu tür şüphelerin
kurbanı olurlar.
Kur'an'ın tüm sayfalarına yayılmış halde
birbirine benzer konulardan oluştuğunu düşünürler ve bunu
anlamada zorluk çekerler. Hatta anlamı çok açık olan ayetler
bile, onlara anıldıkları çerçeve içinde anlamsız görünür.
Okuyucu, önceden, inceleyeceği kitabın
yeryüzünde kendi türünde tek kitap olduğu; edebî üslûbunun tüm
diğer kitaplardan farklılığı; O'nun, konusunda eşsizliği ve daha
önceden kafasında varolan kitap kavramının, onun Kur'an'ı
anlamasına yardımcı olamayacağı konusunda uyarılırsa, anlamasına
birer engel teşkil eden bu tür zorluklardan kurtulabilir. Bu
nedenle, okuyucu ilk önce kendi zihnini önceden kalıplaşmış
kavramlardan yalıtmalı ve bu Kitab'ın ayırıcı ve eşsiz
özellikleri olduğunu kabul etmelidir. Okuyucu işte ancak o zaman
Kur'an'ı anlayabilir.
Kur'an'ı iyice anlayabilmek için bu Kitab'ın
tabiatını, merkezi fikrini, amaç ve hedefini bilmek gerekir.
Okuyucu aynı zamanda O'nun üslûbuna, kullandığı terimlere ve
açıklama yaparken kullandığı usule yatkın olmalıdır. Bir bölümü
incelerken, o bölümün indirildiği zaman ve zemini de gözönünde
bulundurmalıdır.
İlâhî Hidayet
Okuyucu her şeyden önce, Kur'an'ın mahiyetini
kavramalıdır. Başlangıç noktası olarak kişi O'nun vahyedilmiş
bir kitap olduğuna inansın ya da inanmasın, Kur'an'ın kendisinin
ve O'nu bize ulaştıran Hz. Muhammed'in (s.a) öne sürdüğü
Kur'an'ın ilâhî bir kılavuz olduğu iddiasını gözönünde
bulundurmalıdır.
Alemlerin Rabbi, Yaratıcısı, Mâliki ve Hâkimi,
insanı yaratmış ve onu öğrenme, konuşma, anlama ve doğruyu
yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma melekeleriyle donatmıştır. Ona
seçme, istediğini yapma özgürlüğü ve elde etme yetkisi vermiştir.
Kısacası, ona bir tür muhtariyet vermiş, onu yeryüzünde kendi
halifesi olarak ilân etmiş ve ona kendi Hidayeti'ne (doğru yol)
uygun bir şekilde yaşamasını emretmiştir.
Alemlerin Rabbi, insanı kendi halifesi ilân
ettiğinde ona açıkça,zihninde hiç bir şüpheye yer kalmayacak
şekilde kendisi ile ne tür bir ilişki içinde olacağını
bildirmiştir: "Ben sizin ve tüm evrenin Sahibi ve Hakimi'yim; o
halde başkasına değil, bana ibadet etmelisiniz. Siz, ne benim
mülkümden bağımsızsınız, ne de itaat ve ibadet edeceğiniz bir
başkasının kulusunuz. Yeryüzüne imtihan olunmak üzere belirli
bir zaman için, belirli güçlerle gönderildiniz. Ondan sonra yine
bana döneceksiniz. O zaman, dünyada yaptığınız amelleri
değerlendireceğim ve imtihanı kazanıp kazanmadığınıza karar
vereceğim.
Bu nedenle Doğru Yol, gönüllü olarak beni
Hakim kabul etmeniz, yalnız bana ibadet etmeniz, yeryüzünde size
göndereceğim kılavuza göre hareket etmeniz ve yeryüzünde,
orasının sizin için sadece bir imtihan ve deneme yeri olduğunu
bilerek yaşamanızdır. Dünya hayatınızın gayesi, Hüküm gününde
imtihanı geçmek olmalıdır. O halde İlâhî Hidayet'ten farklı ve
ona karşı olan her yol bâtıldır. Eğer doğru yolu seçerseniz -ki
bunu seçme hürriyet ve serbestisine sahipsiniz- bu dünyada barış
ve huzura; dönmek zorunda olduğunuz Ahiret'te ise ebedî saadete
(Cennet) kavuşursunuz. Fakat bâtıl yolu seçerseniz -ki bunu da
seçme gücüne sahipsiniz- bu dünyada benim gazabıma, Ahiret'te de
çok acıklı bir azaba (Cehenem) uğrarsınız."
Alemlerin sahibi olan Allah böyle bir uyarı
yaptıktan sonra, Adem ile Havva'yı (a.s) yani ilk insanları
yeryüzüne gönderdi ve onlara, kendilerinin ve zürriyetlerinin
izlemeleri için Hidayet verdi. Yani insanlığın atası olan bu iki
insan cahillik ve karanlıklar içinde yaratılmamış, bilâkis
onlara izlemeleri için apaçık ve parlak bir Nur ve Şeriat
verilmişti. Bu İslâm'dı (Allah'a teslim olmak). Onlar bu
dünyadan ayrılmadan bu dini çocuklarına, torunlarına öğrettiler
ve onları müslüman (Allah'a itaat eden kul) olarak yaşamaya
teşvik ettiler. Fakat bunu takip eden çağlarda insanlar yavaş
yavaş bu doğru yoldan (İslâm) ayrıldılar ve birçok sapık dinler
benimsediler. Cehaletleri nedeniyle sadece Allah'tan gelen
Hidayet'i unutmakla kalmadılar, aynı zamanda zalimlikleri
nedeniyle onu tahrif ettiler. Allah'ın sıfatlarını ve güçlerini
başkalarına atfettiler. O'nun yanına ortaklar koştular ve O'na
ait olan hakları başkalarına verdiler. Her tür bâtıl inanç,
yanlış teori ve bâtıl felsefeleri Allah'tan gelen Hidayet'e
karıştırarak çeşitli dinler (hayat şekilleri) icat ettiler.
Allah'ın öğrettiği doğru, adil ve ahlâki prensipleri arkalarına
attılar veya onları bozdular; kendi arzu ve hevalarına uygun
kanunlar yaptılar ve Allah'ın arzını fesad ve zulümle
doldurdular.
Bunun çok kötü bir durum olmasına rağmen,
Allah bu sapık kimseleri Hak Yol'a uymak zorunda bırakmadı.
Çünkü bu, insana Allah tarafından verilen sınırlı özgürlük
hakkını ihlâl etmek olurdu. Kendisine isyan ettiklerinde de
hemen onları helâk etmedi; çünkü bu da, yeryüzünde denenmek için
yaratılan insanın imtihan olunma hakkına aykırı idi. Bunun
yerine Allah, yeryüzünde insanlık varolmaya devam ettiği
müddetçe onlara ilâhi bir kılavuz gönderme ve onları bu kılavuza
uyup uymama konusunda serbest bırakmayı üzerine aldı. Buna
mukabil insanlara kendi toplulukları içinde rasûller (elçi)
tayin etti ve bu elçilere Hakk'ı ve Hikmet'i öğretti.
Bu elçilerin görevi doğru yoldan sapan
insanları Hak Yol'a davet etmek idi. Rasûllerin kendileri de
Allah'a inanıyor ve O'ndan aldıkları vahye uygun bir hayat
yaşıyorlardı. Bu elçiler, çeşitli ülkelerde, çeşitli kavimlerden
seçildi ve binlerce yıl boyunca binlerce elçi gönderildi.
Rasûllerin hepsi aynı dini; Allah'ın birliği ve Ahiret'in hak
olduğu inancına dayanan hak dini tebliğ ediyorlardı. Onların
hepsi de, ilk insan yeryüzüne indirildiğinde kendisine öğretilen
hayat düzeninin aynısını öğretiyorlardı. Hepsinin görevi
insanları Hidayet kaynağına çağırmak ve onları bir ümmet
şeklinde düzenlemekti. Onların davetini kabul eden kimseler,
ilâhî tebliğ gereği hak dini tesis edip, onu her tür
saldırılardan korumak üzere bir tek ümmet (toplum) haline
geldiler.
Kendi dönemlerinde bu rasûller tebliğ
görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Fakat ne yazık ki,
topluluklarından çok az kişi onlara inandı ve onlara tâbi olup
topluluklarına katılanlar bile sonradan bozuldular. O kadar ki,
bu topluluklardan bazıları tamamen hak yoldan ayrıldı; bazıları
da Allah'ın emirlerini tahrif edip, onları bâtıl şeylerle
karıştırdılar.
Daha sonra Alemlerin Rabbi olan Allah,
kendisinen önceki peygamberlere verilen görevin aynısını yerine
getirmek üzere son peygamber olarak Hz. Muhammed'i (s.a)
gönderdi. O'nun daveti daha önceki peygamberlerin dinlerinin
bozulmuş bir şeklini izleyenler de dahil, tüm insanlığı kapsıyor
ve tüm insanlığı Hak Yol'a çağırıyordu. Hz. Muhammed (s.a)
davetini kabul eden herkesi bir topluluk halinde birleştirdi. Bu
topluluk da vahye uygun bir hayat tarzı ortaya koydu ve doğru
yoldan sapan diğer insanları Hidayet'e kavuşturmak için gücünün
son sınırına kadar çaba harcadı. Hz. Muhammed'e (s.a) vahyolunan
Kur'an, işte bu Davet ve Hidayet'ten oluşur.
Ana Fikir
Şimdi, Kur'an'ın mahiyetini anladığımıza göre
O'nun konusunu, ana fikrini, hedef ve gayesini belirlememiz daha
kolay olacaktır.
Kur'an'ın ele aldığı konu, "insan"dır. O,
insanı felâha veya helâka götüren hayat tarzlarını anlatır.
Kur'an'ın metni boyunca vurgulanan ana fikir,
Hakk'ın açıklanması ve buna dayanan Doğru Yol'a davettir.
Kur'an, gerçeğin, (Hakk'ın), Allah'ın, Hz. Adem'i (a.s) halife
tayin ettiğinde kendisine vahyettiği ve O'ndan sonra gönderdiği
diğer bütün peygamberlere vahyettiği gerçek (Hakk) olduğunu ve
bütün peygamberlerin aynı Doğru Yol'u öğrettiklerini bildirir.
İnsanlar tarafından bu Hakk'a aykırı olarak, Allah, insan,
evren, insanın Allah'la ve diğer yaratıklarla ilişkisi hakkında
icat edilen tüm teoriler yanlıştır ve bunlar üzerine kurulan
hayat tarzı sonuçta insanı hüsrana götürür.
Vahyin hedef ve gayesi ise, insanı Doğru
Yol'a çağırmak ve cahilliği nedeniyle kaybettiği veya
günahkârlığı nedeniyle yüz çevirdiği Hidayet'i onlara sunmaktır.
Eğer okuyucu bu üç şeyi zihninde tutarsa, ne
bu kitabın üslû-bunda bir uyumsuzluk, ne konusunun
sürekliliğinde, ne de konuları arasında bir kopukluk olmadığını
anlayacaktır. Konusu, ana fikri ve amacı gözönünde
bulundurulduğunda bu kitapta lüzumsuz ve anlamsız tek bir nokta
yoktur. Baştan sona ele alınan farklı konular, ana fikirle
öylesine uyum içindedirler ki, onları, farklı renk ve
boyutlarına rağmen aynı kolyenin güzel taşlarına benzetebiliriz.
Kur'an, göklerin, yerin ve insanın yaratılışını anlatırken
olsun, evrendeki yaratıklara değinirken veya insanlık tarihinden
olaylar aktarırken olsun, aynı hedefi gözetir. Kur'an'ın amacı
Tabiat Bilimleri'ni, Tarih'i, Felsefe'yi, başka bilimleri veya
Sanat'ı öğretmek değil, insanı Doğru Yol'a ulaştırmak
olduğundan, Kur'an bu bilimlerin konularıyla ilgilenmez. O'nun
ilgilendiği tek şey gerçeği anlatmak, onunla ilgili yanlış
anlamaları ortadan kaldırmak, kafalara Hakk'ı işlemek, insanları
kötü davranışlarının sonucu ile uyarmak ve tüm insanlığı Doğru
Yol'a davet etmektir. Aynı zamanda inançların, insanların ve
toplumların amellerinin, metafizikle ilgili tartışmaların vs.
kritiği ile de ilgilenir. Bu nedenle Kur'an, bir şeyi, sadece
kendi amaç ve hedefine uygun olduğu ölçüde anlatır, belirtir
veya o şey hakkında hüküm verir. Gereksiz ve ilgisiz ayrıntılar
üzerinde durmaz ve sözü tekrar tekrar bütün konuların çevresinde
döndüğü ana fikre, Hakk'a Davet'e getirir. Kur'an bu bakış
açısıyla incelendiğinde, tümünün mantıklı olduğu ve tüm kitap
boyunca bir konu bütünlüğünün bulunduğu görülür.
Arka-plan
Nüzul sebeplerini bilmeksizin Kur'an'daki
birçok konu tam anlamıyla kavranamaz. Belirli bir konuyu
açıklığa kavuşturan sosyal, tarihsel veya diğer şartlar
bilinmelidir. Çünkü Kur'an'ın tümü bir anda bütün bir kitap
olarak inmemiştir. Allah, daha tebliğ görevinin başında
neşretmek ve insanları belirli bir hayat nizamına çağırmak üzere
Hz. Muhammed'e (s.a) Kur'an'ın bir kopyasını da vermemiştir.
Bunun yanısıra Kur'an, ana fikir etrafında mantıksal bir düzen
içinde genişletmekten ibaret olan sıradan edebî bir eser
değildir; zaten bu böyle bir eserin üslûbuna da uymaz. Kur'an,
Allah'ın emri ile Allah'ın Rasûlü (s.a) tarafından başlatılan
İslâmî hareketin tebliğine uygun olan kendine özgü bir üslûp
kullanır. Bu nedenle Allah, Kur'an'ı çeşitli safhalarda, İslâmî
hareketin gereklerine göre parça parça indirmiştir.
Mekkî Sureler
Hz. Muhammed (s.a) Mekke'deki görevine
başlama emri aldığında, Allah kendisine tevdi edilen, emanet
edilen büyük görev için, elçinin eğitilmesine yönelik emirler
gönderdi. Kur'an, aynı zamanda Hakikat'le ilgili temel bilgileri
verdi; insanları bâtıl hayat düzenlerine yönelten yanlış
anlamaları cevaplandırdı ve onları, ahlâkın temel ilkelerini
kabul etmeye ve insanlığın felâh ve refahını sağlayacak tek
Doğru Yol'u benimsemeye çağırdı.
Bu ilk mesajlar kısa ve yoğun cümlelerdi ve
hitap ettikleri topluluğun dil zevkine uygun olarak akıcı ve
etkileyici bir dile sahiptiler. Bu ilk ayetlerin edebî üslûbu
öylesine etkileyici idi ki, onların tâ kalplerine nüfuz etti; o
kadar çarpıcı idi ki, güzelliği ve akıcılığı duyanların
dikkatini çekiyordu. Bu mesajlarda evrensel gerçeklerin
anlatılmasına rağmen, hitaplar yine de yerel bir havaya
bürünmüşlerdi ve hitap ettikleri topluluğun tanıdığı çevreden
örnekler, olaylar ve görüntülerle destekleniyorlardı. Kalıcı ve
etkileyici olmaları için ilk hitaplar, o topluluğun tarihine,
geleneklerine, âdetlerine, inançlarına, ahlâklarına ve kötü
davranışlarına değiniyordu.
Davetin bu ilk safhası üç-dört yıl sürdü ve
birkaç iyi kişinin daveti kabul edip, geleceğin İslâm toplumunun
çekirdeğini oluşturması ile sonuçlandı. Fakat Kureyşlilerin
çoğunluğu bu davete karşı çıktılar. Çünkü cahil kafalarıyla, bu
yeni dinin kendi arzu ve isteklerine ve babalarının eski gelenek
ve dinlerine aykırı düştüğünü düşünüyorlardı. Bununla birlikte,
Kur'an'ın daveti Mekke sınırları dışına taştı ve diğer
kabilelere de ulaştı.
Bundan sonra İslâmî tebliğ, dokuz yıl kadar
süren ikinci safhasına girdi ve eski düzenle yeni din arasında
sert bir çatışma başladı. Sadece Kureyş değil, onun bütün
taraftarları da bu hareketi susturmak veya en azından bastırmak
için bütün imkânlarını kullanmaya başladılar. Yanıltıcı
propaganda, haksız suçlamalar ve saçma iddialarla karşı
çıktılar. Vasat insanları İslâm'dan uzaklaştırmak için şüphe ve
kuşkular yaydılar. Yabancıların, Hz. Peygamber'i (s.a)
dinlemesine engel oldular ve İslâm'ı kabul edenlere her çeşit
işkenceyi yaptılar. Müslümanları baskı ve korku altında tutmak
için, onları sosyal ve ekonomik yönden boykot ettiler.
Eziyetleri o dereceye ulaştı ki, müminlerin bir kısmı iki kez
Habeşistan'a, sonunda da hep birlikte Medine'ye hicret etmek
zorunda kaldılar.
Tüm bu engelleme ve işkencelere rağmen yeni
din yayılmaya devam ediyordu. Mekke'de en azından bir üyesi
müslüman olmayan tek aile kalmamıştı. Tabiî olarak bu da, İslâm
düşmanlarının kaygılarını artırıyordu. Kendi kardeşlerinin,
yeğenlerinin, oğullarının, kızlarının, kız kardeşlerinin vs.
İslâm'ı kabul ettiklerini, onun samimi bir savunucusu
olduklarını ve dinlerini savunmak için gerekirse canlarını bile
vermeye hazır olduklarını gördüklerinde işkenceleri daha da
ağırlaştırdılar.
İslâmi Hareket, İslâm'ı kabul ettikten sonra
birer fazilet örneği olan iyi kişileri kendi saflarına çekerek
de hız kazanıyordu. Bu nedenle, herkes, taraftarlarının
karakterini bu denli değiştiren bu hareketin manevî üstünlüğünü
kabul etmekten kendini alamıyordu.
Bu uzun ve şiddetli mücadele boyunca Allah,
şartların gerektirdiği şekilde, duyanların düşünce ve
davranışlarını değiştiren etkileyici mesajlar göndermeye devam
etti. Bir taraftan bu mesajlar müslümanlara önemli görevlerini
bildiriyor; onlara hep birlikte İslâm toplumunun üyelerini
oluşturmaları için gerekli olan bağlılık ve feda-kârlık ruhunu
aşılıyor; ibadet yollarını, yüksek ahlâkı, karakter temizliğini
öğretiyor ve onları gerçek birer İslâm tebliğcisi olarak
eğitiyordu. Diğer taraftan bu mesajlar, müslümanları bu dünyada
başarı ve Ahiret'te ebedî saadetle müjdeleyerek rahatlatıyor ve
cesaretlendiriyordu. Bu mesajlar aynı zamanda, müslümanları tüm
güçleriyle sabır, sebat ve cesaretle Allah yolunda savaşmaya
teşvik etmekteydi. Müslümanlar bu soylu amaç uğruna fedakârlık
yapma ruhunu öyle benimsemişlerdi ki, her türlü belâya
katlanmaya ve en korkunç düşmana karşı savaşmaya hazırdılar. Bu
mesajlar İslâmî harekete karşı çıkan ve ilgisiz kalanlara da
uyarılar yöneltiyordu. İbret almaları için komşu toplulukların
tarihlerinden örnekler veriliyordu. Aynı zamanda yolculukları
sırasında rastladıkları helâk olmuş toplumlara da dikkatleri
çekiyordu; bunlar, ders alınması gereken bir örnekti. Onlardan
gece ve gündüz, yerde ve gökte gördükleri tabiat hadiselerini,
Allah'ın birliğini ve Ahiret'in kaçınılmaz olduğunun birer
delili olarak gözlemeleri isteniyordu.
İlk mesajlarda putperestlerin küfrü; Allah'a
ortak koşmaları ve onların eski geleneklere tapmaları, her
akıllı kişinin onların yanlış yolda olduğunu anlayacağı
vurgulanarak anlatılır. Bu mesajlar zihinlerde hiç şüphe
bırakmayacak bir şekilde, insanların Allah'tan müstağni
oldukları ve Ahiret'te hesaba çekilmeyecekleri inancını
reddeder. Her şüphe çürütülür, her karşı iddiaya cevap verilir,
kafalarını meşgul eden ve başkalarının kafalarını da
karıştırmaya çalıştıkları her çapraşık ve anlaşılmayan şey
açıklanıp, gözler önüne serilir.
Kısacası bu ilk mesajlar, eski âdetlerin
cehalete dayandığını ve tamamen anlamsız ve saçma olduğunu
ispatlar. Buna paralel olarak kâfirler, ahlâksızlıkları, kötü
hayat düzenleri, cahiliye âdetleri, Hakk'ı inkâr etmeleri ve
müminlere işkence etmeleri nedeniyle uyarılırlar. Bu ilk
mesajlar, aynı zamanda evrensel olarak kabul edilen ve her zaman
vahye dayalı medeniyetin temelini oluşturan ahlâkî ve kültürel
temel prensipler ortaya koyar.
İslâm tebliğinin Mekke dönemi boyunca birçok
değişiklikler meydana gelmiştir. Bu dönemde İslâm günden güne
yayıldı ve O'na karşı çıkan güç de aynı oranda kuvvetlendi.
Zamanla müslümanlar farklı inanç ve hayat düzenine sahip
insanlarla karşılaştılar ve bu da yeni problemlerin ortaya
çıkmasına neden oldu. Bu nedenle inen ayetlerde de çok çeşitli
konulara değinilmeye başlandı. İşte bu, ilk inen ayetlerle,
sonrakiler arasındaki farkı belirleyen noktadır.
On üç yıl süren Mekke döneminde nazil olan
surelerin arka-planı işte budur.
Medenî Sureler
İslâmî hareket, Mekke'de on üç yıl boyunca
karşı çıkışlara göğüs gerdikten sonra, Medine'de, Arabistan'ın
her tarafından gelen müslümanları bir araya toplayıp, güçlü bir
birlik haline gelinmesine imkân sağlayan yeni bir merkez buldu.
Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlar Medine'ye hicret
ettiler.
Artık İslâmî hareket çok farklı bir ortamda
üçüncü safhasına başlamış bulunuyordu. İslâm toplumu düzenli bir
devlete ve cahiliye düzenini savunanlara karşı silahlı bir savaş
gücüne sahipti. Hristiyanlar ve Yahudiler bile, Peygamberin
(s.a) izleyicileri olduklarını savunmalarına rağmen, İslâm ile
çatışma halindeydiler. İslâmî hareket aynı zamanda şu veya bu
şekilde İslâm saflarına giren münafık "müslümanlar"la da
uğraşmak zorundaydı. Fakat tüm bu engel ve zorluklara rağmen,
İslâmî hareket on yıllık bir çatışmanın sonunda tüm Arabistan'a
boyun eğdirmeyi başarmış ve evrensel mesajını tüm dünyaya
duyurabilecek bir konuma gelmişti.
Bu safhada yavaş yavaş bazı değişiklikler
meydana geldiği ve her değişme de kendine has problemleri
beraberinde getirdiği için, Allah her özel durum için Rasûlüne
(s.a) ayetler indirmiştir. Bu nedenle, bu ayetlerin bazılarında
bir korkutucunun ateşli ifadesi vardır; bazılarında ise bir
kanun koyucunun direktifleri yer alır. Bazıları, bir eğitici,
öğretici ve ıslah edicinin metodunu benimser ve toplumu
düzenleme, devlet kurma, hayatın çeşitli meselelerinde medenî
bir ilişki geliştirme metodlarını öğretir. Bazıları, İslâm
toplumunun himayesi altına sığınan kafirler ve münafıklarla
ilgili direktifler verir.
Bazı bölümlerde ise, müslümanlara, kitap ehli
ile, savaş halinde oldukları güçlerle ve anlaşma yaptıkları
müttefikleri ile nasıl bir ilişki içinde olmaları gerektiği
öğretilir. Bazı ayetler de müminleri, yeryüzünde Allah'ın
halifeleri olarak görevlerini tam anlamıyla yerine
getirebilmeleri için eğitir, öğretir ve düzenler. Bazıları
onları, Hidayet'e ulaştırmak için emirler verir;
zayıflıklarından ötürü uyarır ve Allah yolunda mallarını ve
canlarını feda etmeye teşvik eder. Bazıları, onlara zaferde ve
yenilgide, zenginlikte ve fakirlikte, savaşta ve barışta
uygulanması gereken ahlâki kuralları öğretir. Kısacası bunların
hepsi, müminleri, İslâm'a davet görevinde Hz. Peygamber'in (s.a)
varisleri olarak bu görevi tam anlamıyla yerine getirebilmeleri
konusunda eğitmektedir. Daha sonra münafıklar, kitap ehlini,
kâfirleri ve müşrikleri İslâm'a davet eden veya onları kalın
kafalılıklarından ötürü azarlayan, kendileri için hazırlanmış
azaba karşı uyaran ve yanlış yol üzerinde devam etmelerine
hiçbir özür bırakmayacak şekilde onları geçmiş ümmetlerin
hayatından ders almamakla suçlayan bölümler gelmektedir.
On yıl boyunca Medine'de nazil olan surelerin
arka-planı işte böyleydi. Bundan da anlaşıldığı üzere, bu
surelerde öne çıkan üslûbun Mekke'dekilerden farklı olması
gerekiyordu.
Üslûp
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere
Kur'an, İslâm davetinin başlangıcı ile aynı anda nazil olmaya
başladı ve bu yirmi üç yıl sürdü. Kur'an'ın çeşitli bölümleri,
İslâm davetinin çeşitli merhalelerindeki çeşitli ihtiyaçlara
göre nazil oldu. Bu nedenle böyle bir kitapta, diğer sıradan
kitaplar ve din kitaplarındaki gibi bir üslûp bütünlüğü ve
ayniliği aranmamalıdır. Kur'an'ın çeşitli bölümlerinin
indirildiği dönemde küçük risaleler halinde yayınlanmak üzere
değil, ihtiyaca göre apaçık hitabeler halinde sunulmak üzere
gönderilmiş olduğu ve bu amaca uygun bir şekilde yayıldığı da
unutulmamalıdır. Bu nedenle, Kur'an'ın, kaleme alınmış bir
eserin üslûbuna sahip olmaması normaldir. Ayrıca, bu hitaplar
bir profesörün verdiği derslerin mahiyetinden de farklı olduğu
için, doğal olarak üslûbu da bu tür derslerden farklıdır. Hz.
Peygamber'e (s.a) çok özel bir görev verilmişti ve O hem akla,
hem de duygulara hitap etmek zorundaydı. O, görevi sırasında
farklı kafa yapısına sahip birçok insanla ilgilenmek, birçok
farklı ortama uymak ve çok çeşitli deneyimler yaşamak
zorundaydı. Böyle bir kimse, bir mesajı yaymak ve harekete
öncülük etmek için gereken her şeyi yapmalıdır. O, kurulu bir
düşünce düzenini değiştirmek için, insanlara, mesajının farklı
yönlerini sunmak ve düşmanlarının güçlerine karşı koymak için
duyguları da uyandırmak durumundadır.
O aynı zamanda, kendisine uyanları düzenleyip
eğitmeli, onları teşvik edip cesaretlendirmeli, karşı çıkanların
iddialarına cevap vermeli, onların ahlâkî zayıflıklarını gözler
önüne sermeli ve buna benzer birçok görevi yerine getirmelidir.
İşte bu nedenler, tebliğin gerektirdikleriyle uygunluk
içindedir. Bu yüzden Kur'an'ın bölümlerinde, bilinen
kitaplardaki veya okul derslerindeki üslûbu aramak yanlış olur.
Bu durum aynı zamanda, bazı hususların
Kur'an'da tekrar tekrar ele alınışını da açıklar. Bir hareket ve
bir davet, belirli bir safhada sadece gerekli olan şeylerin
sunulmasını ve gelecek safhalarla ilgili hiçbir şey
söylenmemesini gerektirir. Bir safha, aylar veya yıllarca sürse
bile, hareket bu safhada kaldıkça aynı şeylerin tekrar tekrar
vurgulanmasının nedeni işte budur. Elbette bunlar, tekdüze
olmamaları için farklı kelimeler ve çarpıcı olmaları için güzel
ve zarif bir dille süslenmişlerdir. Bunun yanısıra hareketi her
safhada güçlü kılabilmek için, uygun yerlerde temel inanç ve
ilkeler tekrarlanmıştır. Bu nedenle, hareketin belirli bir
safhasında nazil olan sureler farklı kelimelerle farklı
şekillerde de olsa, genellikle aynı konuları ele almaktadırlar.
Bundan başka Kur'an'ın bütün sureleri temel inanç ilkelerine
dikkat çeker: Allah'ın birliği, O'nun sıfatları, Ahiret ve
hesaba çekilme, ceza ve mükâfat, peygamberlik, kitaplara iman
vs... Bütün sureler ibadeti, sabrı, sebatı, Allah'a inanıp
güvenmeyi öğretirler. Çünkü bu hususlar hareketin hiçbir
safhasında gözden uzak tutulamaz. Eğer bu temellerden biri
herhangi bir safhada, hatta en son safhada zayıflasaydı, İslâmî
hareket gerçek anlamıyla bir ilerleme kaydedemezdi.
Tertip
Mekkî ve Medenî sureler arasındaki fark
gözönünde bulundurulduğunda, Kur'an'ın niçin nüzul,yani
indiriliş sırasına göre düzenlenmediği sorusu da
cevaplandırılmış olur. Bu soru bilhassa önemlidir; çünkü bu,
İslâm düşmanları tarafından Kur'an hakkında yanlış izlenimler
uyandırmak ve surelerin şimdiki düzeni hakkında saçma ve basit
tahminlerde bulunmak üzere yöneltilmektedir. Onlara göre "Hz.
Muhammed'e (s.a) uyanlar Kur'an'ı ne kronoloji, ne de başka bir
şeye dayanan bir düzen içinde neşretmişler ve en uzun sureleri
baş tarafa koyma yoluna gitmişlerdir...."
Bu tip zanlar, Kur'an'ın tertibine dayanak
teşkil eden hikmetten habersiz bir cehalete dayanır. Kur'an
bütün zamanlara hitap eden bir kitap olmasına rağmen, 23 yıl
boyunca İslâmî hareketin geçtiği çeşitli safhaların
gerektirdiklerine göre parça parça indirilmek zorundaydı.
Bu nedenle, hareketin derece derece meydana
gelen gelişimine uygun olarak indiriliş sırasının, Kur'an'ın
tamamlanmasından sonra uygun olmayacağı açıktır. O halde,
değişen şartlara uygun yeni bir düzenleme gerekiyordu. Hareketin
ilk safhalarında Kur'an, İslâm'dan tamamen habersiz olan
kimselere hitap ediyordu ve tabiî olarak her şeyden önce onlara
imanın temel ilkelerini öğretmek zorundaydı. Fakat
tamamlandıktan sonra Kur'an, çoğunlukla, İslâm'ı kabul eden ve
kendilerine Hz. Peygamber (s.a) tarafından emanet edilen görevi
yürütmek üzere bir toplum oluşturan kimselerle ilgilenmeye
başladı. Her dönemdeki İslâm toplumlarının ihtiyaçlarına uygun
olması için, tamamlanmış kitabın tertibinin kronolojik düzenden
farklı olması gerektiği açıktır. Daha sonra Kur'an, her şeyden
önce müslümanları, hayatlarını düzene sokma ile ilgili görevleri
konusunda da donatmak zorundaydı. Ayrıca onları, İslâm'dan
habersiz olan kişilere Kur'an'ın mesajını iletmek üzere de
hazırlamalıydı. Devamlı uyanık olmaları için onlara, geçmiş
peygamberlerin ümmetleri arasında ortaya çıkan sapıklık ve
kötülükleri de hatırlatmalıydı. Bu nedenle "Alâk" ve benzeri
Mekkî sureler değil de, Bakara ve benzeri Medenî sureler
Kur'an'ın baş kısımlarına yerleştirilmeliydi.
Bu bağlamda bir şey daha gözönünde
bulundurulmalıdır. Birbirine benzer konuları ele alan surelerin
bir araya toplanması fikri de Kur'an'ın gayesine aykırıdır.
İncelenmesinin herhangi bir anında tek yönlülükten kaçınmak ve
İslâm'ın tamamını okuyucunun gözleri önüne sermek amacıyla Mekkî
sureler Medenî surelerin arasına serpiştirilmeli, Mekkî
sureleri, Medenî sureler takip etmeli ve hareketin ilk
safhalarında nazil olan sureler, sonra nazil olanların arasında
serpiştirilmiş olmalıdır. İşte, Kur'an'ın şimdiki düzeninin
hikmeti budur.
Kur'an'ın surelerinin şu anda bizim
elimizdeki şekliyle yapılan sıralaması halifeler tarafından
değil, bilâkis, Allah'ın yol gösterdiği şekilde Hz. Peygamber
(s.a) tarafından yapılmıştır. Ne zaman bir sure nazil olsa Hz.
Peygamber (s.a) vahiy kâtiplerini çağırır, kelime kelime onu
dikte ettirir ve şu surenin, şu sureden önce veya sonraya
yerleştirilmesini emrederdi. Aynı şekilde, başlı başına bir sure
oluşturmayan bir pasaj, bir bölüm veya bir ayet nazil olduğunda
onun nereye yerleştirileceğini, hangi surenin bütünü olduğunu
belirtirdi. Namaz sırasında veya başka zamanlarda, bu sıralamaya
göre Kur'an'ı okur ve ashabına da bu sıralamaya göre ezberleyip
okumalarını söylerdi. O halde, Kur'an'ın bugünkü sıralamasının
Hz. Rasûl (s.a) tarafından, vahyedenin bildirdiği şekilde,
tamamlandığı günkü tertiple aynı olduğu tesbit edilmiş bir
gerçektir.
Başlangıçta her ne kadar beş vakit namaz farz
edilmemiş idiyse de namaz farzdı ve İslâmda namazın
emredilmediği bir boşluk hiçbir zaman olmamıştır.
Derlenmesi
Kur'an'ı indiren Allah, O'nu sonsuza kadar
koruyup muhafaza etmeyi de üzerine almıştır.
Ne zaman Kur'an'dan bir bölüm nazil olsa, Hz.
Peygamber (s.a) tarafından hemen hurma ağaçlarının yaprakları,
ağaç kabukları veya kemikler vs. üzerine yazdırılıyor ve hepsi
bir mahfazada saklanıyordu. Bunun yanısıra ashabdan bazıları,
kendileri için Kur'an'dan bazı bölümleri yazıyorlardı. Aynı
zamanda namaz, daha İslâm'ın başlangıcından beri farz olduğu
için, müminler namaz sırasında okumak üzere bazı bölümleri
ezberliyorlardı.
Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde
birçok sahabe Kur'an'ı ezberlemişse de, Kur'an, bir kitap
halinde derlenmemişti. Fakat O'nun irtihalinden hemen sonra
meydana gelen bir olay bunu zorunlu kıldı. Büyük bir isyan
başgöstermiş ve bu isyanı bastırmaya giden ashabın çoğunluğu
öldürülmüştü. Bu şehitler arasında Kur'an'ı ezberleyen hafızlar
da vardır. Bundan sonra Hz. Ömer (r.a) her tür tehlikeye karşı
Kur'an'ın asıl şeklinin muhafaza edilmesi için gereken
tedbirlerin alınması gerektiği ve sadece O'nu ezberleyenlere
dayanmanın akıllıca bir iş olmadığı sonucuna vardı. Bu nedenle,
Kur'an'ın tümünün tashih edilmiş bir şekilde toplanmasını teklif
etti. Bu adımın atılması gerektiği konusunda, ilk başta Hz.
Peygamber'in (s.a) yapmadığı bir işi yapmakta tereddüt gösteren
Hz. Ebu Bekir'i (r.a) ikna etmeye çalıştı. Bir müddet
tartıştıktan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) bunu kabul etti ve bu
görevi Hz. Zeyd İbn Sabit'e (r.a) verdi. O da, Hz. Ebu Bekir
(r.a) gibi aynı nedenle bu işte tereddüt etti; fakat sonunda, bu
tarihî işi üzerine almayı kabul etti.
O, bu işe en uygun kimse idi. Hz. Peygamber'e
(s.a) uzun zaman kâtiplik yapmıştı ve Kur'an'ı doğrudan O'ndan
öğrenen sahabîlerden biriydi. Bundan sonra Hz. Peygamber'in
(s.a) geride bıraktığı ve bazı sahabîlerde bulunan yazılı
kısımlar toplandı.Kur'an'ın tümünü veya bir kısmını ezberleyen
sahabelerin de yardımlarıyla bu yazılı bölümler tashih amacıyla
birbirleriyle kelime kelime karşılaştırıldı. Hz. Zeyd (r.a) üç
kaynak birbirine muvafık olmadıkça hiçbir şeyi kendi nüshasına
almadı. Bu şekilde tashih edilmiş, doğruluğuna güvenilen ve tam
bir nüsha derlenmiş oldu. Kur'an'ın bu tashih edilmiş nüshası
Hz. Hafsa'nın -Hz. Ömer'in kızı ve Hz. Peygamber'in (s.a)
hanımlarından biri- evine kondu ve nüsha kopya etmek isteyen
veya kendi elindeki nüshayı kontrol etmek isteyenlerin bu
nüshaya başvurabilecekleri söylendi.
Surelerin sıralanması konusunda Hz. Zeyd
(r.a) Hz. Peygamber'in (s.a.) usulünü takip etti. Çünkü, O'nun
başka bir yol takip etmesi veya edebilmesi imkansızdı. O,
yaptığı her işte Hz. Peygamber (s.a)'e uyma konusunda o kadar
dikkatli idi ki, Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde böyle
bir şey yapılmadığı için Kur'an'ın derlenmesi konusunda bile
tereddüt etmişti. Bu nedenle, Kur'an'daki surelerin
sıralamasının Hz. Peygamber'in (s.a) irtihalinden sonra
yapıldığını düşünmek yanlıştır. Aynı şekilde, Kur'an'ı
ezberleyen sahabîler de bunu mutlaka belli bir düzene göre
yapmışlardı ve bu da Hz. Peygamber'in (s.a) uyguladığı ve
öğrettiği düzen ve sıralamadan başkası olamaz.
İmam Mâlik der ki: " Kur'an, sahabîlerin Hz.
Peygaber'den (s.a) duydukları şekilde düzenlenmiştir." Bunun
yanısıra Kur'an birçok yerde kendisinden bir kitap olarak
bahseder. Söz gelimi, Mekke'de ilk dönemlerde indirilen bir sure
olan Müzemmil Suresi'nde Allah, Peygamberi'ne (s.a) şöyle
emreder: "... Kur'an'ı belli bir düzen içinde oku." (Müzemmil:
4) Bu da Kur'an'ın daha vahiy başlangıcında bir kitap olmak
üzere indirildiğini gösterir. Elbette bir kitabın da belirli bir
düzen takip etmesi gerekir.
Lehçe Farkı
Arapça tüm Arabistan'ın ortak dili olmasına
rağmen, çeşitli kabile ve bölgelerde lehçe farklarına da
rastlanıyordu.
Bilinen nedenlerden dolayı Kur'an, Mekkeli
Kureyşlilerin lehçesi ile indirildi. Bununla birlikte ilk
önceleri, Arabistan'ın farklı bölgelerinde yaşayan Arapların,
anlamada kolaylık olsun diye, Kur'an'ı kendi lehçeleri ile
okumalarına izin verildi. Fakat bu, anlam olarak herhangi bir
değişikliğe neden olmuyordu. Ama İslâm Arabistan sınırları
dışına yayılıp, Araplar, Arap olmayan müslümanlarla ilişkiye
geçince, Arap dili de bu yeni ortamdan etkilenmeye başladı. Bu
nedenle Kur'an'ın farklı lehçelerinin, birçok yanlış anlamalara
ve farklı lehçelere sahip kişiler arasında anlaşmazlıklara sebep
olabileceğinden korkuldu.
Hatta, herkes birbirini Kur'an'ı
değiştirmekle suçlamaya da başlayabilirdi. Ayrıca Kur'an'ın saf
ve berrak Arapçasının Arap olmayan müslümanlarla temasa geçen
Araplar tarafından bozulma tehlikesi de vardı. Bu nedenle Hz.
Osman (r.a) halifeliği döneminde, Hz.Peygamber'in (s.a) diğer
sahabîleriyle de istişare ederek, bütün İslâm dünyasında
Kur'an'ın tek bir kopyasının, Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından
derlenen ve tashih edilen nüshasının kullanılması gerektiğine ve
diğer tüm lehçelerin yok edilmesine karar verdi. İleride
herhangi bir karışıklık ve yanlış anlama olmasını önlemek
amacıyla diğer bütün kopyaları yaktırdı. Örneğin, ashabdan
bazıları kendi nüshalarına açıklayıcı notlar ve yorumlar
eklemişlerdi; bu da, Kur'an'ın asıl metni ile karışabilirdi. O
dönemde böyle bir şeyin imkânsız olmasına rağmen, gelecekte
herhangi bir karışıklığa meydan vermemek ve Kur'an'ı mümkün olan
herhangi bir değişiklikten korumak için bu tür önleyici bir
faaliyete başvurulmuştur.
Şu anda dünyanın her tarafında okunan Kur'an,
Hz. Ebu Bekir'in (r.a) emri ile derlenen nüshasının, Hz. Osman
(r.a) tarafından resmi bir emirle farklı bölgelere gönderilen
nüshaların bir kopyasıdır. Bugün bile, dünyanın çeşitli
bölgelerindeki büyük kütüphanelerde çok eski nüshalar
bulunmaktadır. Eğer Kur'an'ın her tür değiştirme ve tahriften
korunduğu konusunda şüphe duyan bir kimse varsa, Kur'an'ın
herhangi bir kopyasını bu nüshalardan biriyle karşılaştırıp,
kendi kendini ikna edebilir. Bundan başka, eğer bir kimse Batı
Afrika'da, Cezayir'deki bir kitapçıdan bir Kur'an nüshası alsa
ve bunu, örneğin, Doğu'da, Cava'dan aldığı diğer bir nüsha ile
karşılaştırsa ikisinin birbiri ile ve Hz. Osman (r.a) döneminde
çoğaltılan nüshalarla aynı olduğunu görecektir. Eğer bundan
sonra da hâlâ şüphe duyan varsa, ona dünyanın herhangi bir
yerinden Kur'an nüshası alıp, Kur'an'ı ezbere bilen bir kişinin
hafızası ile kelimesi kelimesine karşılaştırması tavsiye edilir.
Böyle bir kimse de, okunan metnin, yazılı metne kelimesi
kelimesine uyduğunu görecektir. Bu, bugün okunan Kur'an'ın Hz.
Muhammed'in (s.a) dünyaya sunduğu Kur'an'ın aynısı olduğunun
açık ve karşı konulamaz bir ispatıdır. Yoldan çıkmış biri O'nun
Allah'tan geldiği konusunda şüphe duyabilir; fakat hiç kimse
O'nun her tür ekleme, eksiltme ve değiştirmeden uzak olduğu,
sahihliği ve doğruluğu konusunda en ufak bir şüphe bile duyamaz.
Çünkü tüm insanlık tarihinde, bu Kur'an'ın, Hz. Peygamber (s.a)
tarafından insanlığa sunulan Kur'an'ın aynı olması gerçeği kadar
sahih bir şey yoktur. Aksi halde bu, tarihte Roma
İmparatorluğunun bir zamanlar Hindistan'da Moğol hakimiyetinin
ya da Napolyon diye bir hükümdarın mevcudiyetini inkar etmek
kadar cahilce bir iddiadan başka bir şey olarak anlaşılamaz.
Şimdi de, Kur'an'ın farklı okunuşlarını ele
alalım. Çünkü bunlar da birtakım yanlış anlamalara neden
olmuşlardır. Aşağıdaki noktalar bizi bu farklı okunuşların
mahiyeti hakkında aydınlatacaktır.
1) Hz. Peygamber (s.a) döneminde O'nun
katipleri tarafından kullanılan Arapça yazıda ne harekeler
(sesli okuma işaretleri), ne de noktalar vardı. Hz. Ebu Bekir'in
(r.a) halifeliği sırasında Hz. Zeyd (r.a) tarafından derlenen ve
Hz. Osman (r.a) tarafından farklı bölgelere dağıtılan nüshalar
için de aynı şey söz konusuydu.
2) Her ne kadar Kur'an'ın tashihi yazılı
şekilde yapılmışsa da, O'nun tebliği, okuma-yazmanın yaygın
olmayışı ve kâğıt azlığı nedeniyle ağızdan yapılıyordu. Gerçi
okuma-yazma bilen Araplar metni çözmekte pek zorluk
çekmiyorlardı. Kur'an'ı Hz. Peygamber'in (s.a) ve O'nun
ashabının ağzından öğrenen ve ezberleyen binlerce kimse vardı.
Bunlar Kur'an'ı Hz. Peygamber'den (s.a) ve ashabından
öğrendikleri şekilde başkalarına da öğretiyorlardı.
3) Hz. Osman (r.a) İslâm'ın çeşitli
merkezlerine sadece tashih edilmiş bir Kur'an nüshası
göndermekle kalmadı; onunla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a)
öğrettiği doğru okuma şeklini muhafaza edebilmesi için bir de
Kaari gönderdi.
4) Zamanla Kur'an'ın doğru okunmasını
muhafaza edebilmek için, yazıya hareke konmasına ihtiyaç
duyuldu. Bunun üzerine Basra Valisi (H. 45'den 53'e kadar) Hz.
Zeyd'in (r.a) emri ile sesli okuma için işaretler kondu. Daha
sonra, Abdül-Melik'in saltanatı (H. 65-85) döneminde Haccac bin
Yusuf, sesli okumaya yarayan harekelerle birbirine benzeyen
harfleri ayırmaya yarayan noktalar için farklı işaret ve
semboller belirlemek üzere bir grup alimi görevlendirdi. O zaman
belirlenen işaretler bugüne kadar kullanılagelmiştir.
Yukarıdaki tarihî gerçeklerden anlaşılacağı
üzere Kur'an'ın okunması (ufak bazı değişikliklerle birlikte)
Hz. Peygamber'in (s.a) uyguladığı ve öğrettiği kıraatın
aynısıdır. Bütün alimler ve Kurra sadece aşağıdaki
şartlara uyan okumanın sahih olacağı konusunda görüş birliği
içindedirler: a) Okuma, Hz. Osman'ın (r.a) dağıttığı nüshanın
metnine tamamen uymalıdır. b) Arapça'nın lehçesine, gramerine,
üslûbuna ve deyimlerine uymalıdır ve her şeyin ötesinde: c)
Okunan metin kesintisiz bir isnad zinciriyle Hz. Peygamber'e
(s.a) ulaşmalıdır. Bu neden Kur'an kıraatinde sadece birkaç
farklı tarz vardır ve bunlar anlam bakımından birbirine zıt
değil, aksine anlam ve kapsamı genişletecek niteliktedirler. O
halde, Hz. Peygamber'in (s.a) bu farklı şekildeki okumaları
kendisinin de yaptığında şüphe yoktur. Bu değişiklikler, anlamı
daha kapsamlı ve anlaşılır kılmaktadır.
Örneğin, Fatiha suresinin 3. ayetinin ve
Maide suresinin 6. ayetinin iki sahih kıraatini ele alalım.
Fatiha'nın 3. ayetinin bir tür okunuşu, yani (maliki yevmiddîn)
"Din gününün sahibi" anlamına gelir; diğer okunuşu, yani:
(maliki yevmiddîn) ise: "din gününün hükümdarı" anlamına gelir.
Bu iki farklı okunuşun, ayetin anlamını daha da açıklığa
kavuşturduğu görülmektedir. Maide'nin 6. ayetinin bir okunuşu:
(feğsilûvucuheküm ... veracüleküm) "Yüzlerinizi yıkayın... ve
ayaklarınızı da (yıkayın)" anlamına gelir. İkinci tür okunuşu
ise (feğsilûvucuheküm) (ve emsehû birusülukum veercilekum)
"Yüzlerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve ayaklarınızı da
(meshedin)" anlamına gelir. İkinci tür okunuş, bir önceki
abdestte ayakların yıkanmasından sonra mest giyildiğinde, ıslak
ellerle mestler üzerine mesh edilmesini mümkün kılar. Bu izin,
seferde 72 saat, sefer dışında 24 saatlik bir süre için
geçerlidir. Bu iki örnekte de, farklı kıraatin asılda hiçbir
değişikliğe neden olmadığı görülmektedir. Aksine farklı kıraat,
anlamı daha geniş kapsamlı kılmaktadır. Aynı şey diğer farklı
okunuşlar için de geçerlidir.
Evrensellik
Herkes, Kur'an'ın tüm insanlığı hidayete
ulaştırmakla görevli olduğu iddiası taşıdığını bilir. Fakat
Kur'an, okunduğunda, O'nun nazil olduğu dönemdeki Arap toplumuna
hitap ettiği görülür. Bazı yerlerde diğer insanlara ve genelde
tüm insanlığa hitap ediyorsa da, çoğunlukla Arapların ilgisini
çeken ve onların çevresiyle, tarihiyle ve gelenekleriyle ilgili
konuları ele alır. Bu, tabiî olarak şöyle bir soruya neden olur:
Tüm insanlığın hidayeti için indirilmiş olmasına rağmen, Kur'an,
nazil olduğu dönemin yerel ve ulusal unsurlarına neden bu kadar
çok yer verir? Bunun hikmetini anlamayan kimseler, şöyle bir
iddiaya koyulurlar: Kur'an, gerçekte o dönemin Araplarını ıslah
etmek amacıyla indirilmiştir; fakat sonraları, nasıl olduysa,
O'nun bütün insanlık ve bütün zamanlar için indirildiği iddia
edilmeye başlandı.
Eğer bunu söyleyen kişi, sadece karşı çıkmış
olmak için karşı çıkmıyor ve meselenin aslını öğrenmek
istiyorsa, ona Kur'an'ı okumasını ve bu şüpheye neden olan
noktaları işaretlemesini tavsiye ederim. Daha sonra orada,
sadece o dönemin Araplarını kasteden herhangi bir fikir, ilke
veya görüş varsa onları belirlemelidir. Evrensel uygulamaya
uygun olmayan ve sadece o dönem Arapları için geçerli olan
ahlâkî prensip, kanun veya düzenlemeleri belirli bir topluluğun
şirk dolu inançlarını reddedip kötü geleneklerini ortadan
kaldırması ve Allah'ın birliği ile ilgili burhanları (kesin
deliller) onların çevresindeki nesnelere dayandırması, bu
davetin sadece yerel ve geçici olduğu fikrine bir destek teşkil
etmez.
Meseleyi yakından incelemeli ve Kur'an'ın
Arabistan'ın putperest halkı için söylediklerinin, her dönem ve
her yer için geçerli olup olmadığına, aynı burhanları her dönem
ve her yerdeki putperestliğe karşı çıkmak için kullanıp
kullanamayacağımıza ve Kur'an'ın Allah'ın birliği ile ilgili öne
sürdüğü burhanları, bazı ufak değişikliklerle her zaman ve her
yerde kullanıp kullanamayacağımıza karar vermeliyiz. Eğer bu
sorulara verilen cevap olumlu ise, o zaman böyle evrensel bir
vahyin belli bir dönemde, belli bir topluluğa hitap ettiğinden
ötürü, yerel veya geçici olarak kabul edilmesi için hiçbir sebep
yoktur. Dünyada, başından sonuna kadar hiçbir somut örneğe ve
özel duruma yer vermeksizin her şeyi soyut bir şekilde ele alan
hiçbir felsefe, hayat düzeni veya din yoktur. Çünkü sadece soyut
planda bir hayat tarzı ve modeli kurmak im-kânsızdır. Bunun
farz-ı muhal, mümkün olduğunu kabul etsek bile, böyle bir sistem
daima kâğıt üstünde bir teori olarak kalır ve hiçbir zaman
pratiğe yansımaz.
Bunun yanısıra, sonunda uluslararası plana
yansıyacak olan bir ideolojik hareketin daha işin başında
uluslararası bir seviyeden başlaması ne gerekli, ne de yararlı
olur. Buna başlamanın en doğru yolu, hareketi, doğduğu ülkede
başlatmak ve istenilen hayat nizamının temelini oluşturacak olan
ana ilkeleri ve öğretileri sunmak olmalıdır. Daha sonra
hareketin temsilcileri, bu ilke ve öğretileri, ortak dil,
alışkanlık ve geleneklere sahip oldukları insanların kafalarına
işlemelidirler. İşte önce bu ilkeleri, kendi ülkelerinde
uygulamalı, mutlu ve başarılı bir hayat sistemi sergileyerek bu
ilkelerin değerini ispat etmelidirler. Tabiî olarak bu, diğer
ulusları da etkileyecek ve onlardan akıllı olanlar, bu hareketi
kavrayıp, kendi ülkelerinde de başlatacaklardır. O halde belirli
bir ideolojik sistem, sadece ilk önce belirli bir kavme
sunulduğu ve belirli bir topluluğa hitap ettiği için ulusal
olamaz. Bu vesileyle belirtelim ki, ulusal bir sistemi
uluslararası olanından ve sürekli bir sistemi geçici olandan
ayıran nokta şudur: Ulusal bir sistem, ya diğer uluslardan üstün
olduğunu iddia eder ve bu üstünlüğü sağlamaya çalışır ya da
özellikleri nedeniyle başka uluslara uygulanamayan ilke ve
öğretiler sunar. Diğer taraftan uluslararası bir sistem, tüm
insanlara eşit statü ve hak verir; ayrıca, her yer ve zamanda
uygulanabilecek ilkeler ortaya koyar. Oysa, geçici bir sistemin
ilkeleri, belli bir zaman sonra uygulanamaz hale gelir. Ebedî
bir sistemin ilkeleri ise her dönemde uygulanmaya müsaittir.
Kur'an'ı yukarıda belirtilen noktalar ışığında inceleyen kimse,
O'nun öğretilerinin evrensellik özelliğine sahip olduğu sonucuna
varacaktır.
Tam Bir Düstur
Zihinde karışıklık doğuran başka bir husus
da, Kur'an'ın tam bir hayat düsturu olması konusudur. Kur'an'ı
okuyan kimse, O'nda sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs.
problemlerle ilgili ayrıntılı kanun ve düzenlemelere
rastlayamaz. Bu nedenle bir kimse, Kur'an'da kitabın kendisinin
de çok önem verdiği namaz ve zekâtla bile ilgili ayrıntılı
düzenlemeler olmadığını görünce şaşkınlığa düşmektedir. Sıradan
bir okuyucunun, bu kitabın tam bir düstur olarak
adlandırıldığını anlayamamasının nedeni işte budur. Bu yanlış
anlamanın nedeni, karşı çıkan kişinin Allah'ın sadece kitap
göndermekle kalmayıp, O'nun öğretilerini pratikte uygulayarak
sunan bir Rasûl de gönderdiği gerçeğini gözden uzak tutmasıdır.
Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için, bir binanın yapımını örnek
olarak ele alabiliriz. Eğer sadece binanın bir planı hazırlanmış
ve inşaatı yaptırıp yönetecek bir mühendis görevlendirilmemişse,
ancak o zaman, tüm ayrıntılara yer verilmelidir. Fakat eğer
planla birlikte inşaatı yapmak için bir de mühendis
görevlendirilmişse, o zaman ayrıntılı bir plana gerek yoktur. Bu
durumda, istenilen özelliklerin, anahatlarıyla belirtildiği bir
plan yeterlidir. Bu nedenle böyle bir plana eksik diyerek kusur
bulmak yanlış olur. Allah Kur'an'la birlikte Rasûlünü (s.a) de
gönderdiği için Kur'an'da sadece temel ilkeleri ve önemli
direktifleri vurgulamış ve ayrıntılara yer vermemiştir. O halde
Kur'an'ın asıl fonksiyonu, İslâm dininin entellektüel ve ahlâkî
temelini açıkça ortaya koyup bunları örneklerle güçlendirmek ve
kalplere işlemektir. İslâmî hayat tarzının uygulamaya ait yönü
söz konusu olduğunda ise, Kur'an, ancak hayatın her yönü ile
ilgili sınır ve hadleri belirler ve ayrıntılı kanun ve
düzenlemelere koyulmaz. Bunun yanısıra bazı önemli yerlerde,
parçaların, Allah'ın dilediğine uygun bir biçimde nasıl
birleştirileceğini öğreten kılavuzlar, yol işaretleri
yerleştirir. İslâmî hayat düzenini Kitap'taki düsturlara uygun
bir şekilde pratiğe aktarma görevi, özel olarak birey için,
toplum için ve İslâm devleti için, Kur'an ilkelerine uygun bir
hayat tarzı kurmak üzere gönderilen Hz. Peygamber'e (s.a)
verilmiştir. O halde Kur'an, Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti ile
birlikte alındığı ölçüde eksiksiz bir hayat düsturudur.
Zihinleri meşgul eden diğer bir sorun da,
Kur'an'ın tefsirindeki farklı eğilimlerdir. Kur'an, bir taraftan
Allah'ın kitabında ayrılıklar çıkaran ve dinde bölücülük
yapanları sert bir dille eleştirirken, diğer taraftan Kur'an'ın
o kadar farklı yorumları yapılmaktadır ki, hemen hemen hiçbir
emir hakkında ortak bir yorum yoktur.
Sadece, sonraki dönemlerin alimleri
birbirinden farklı düşünmekle kalmıyor; fakat, Hz. Peygamber'in
(s.a) ashabını ve onlara tâbi olanları da içeren selef alimleri
arasında da emir ve yasakların her ayrıntısında görüş birliği
olmadığı görülüyor. O halde bütün bu kimseler, Kur'an'da tevil
yapmakla suçlanan kimselere dahil midirler? Öyle değilse, şu
halde hangi görüş ayrılıkları Kur'an'da yasaklanmıştır?
Bu problem çok geniş kapsamlıdır ve bu sorunu
ayrıntılarıyla tartışmanın yeri de burası değildir. Burada
şunları söylemek yeterlidir: Kur'an, İslâm'ın temel ilkelerinde
anlaşma olduğu ve farklı fikirlere sahip olanlar İslâm
toplumunun sınırları içinde kaldıkları sürece, direktifleri
hakkında yapılan sağlıklı yorum farklılıklarına izin vermiştir.
Kur'an, kendine tapınma ve sahtekârlıktan kaynaklanan ve kavga
ve bölücülüğe neden olan farklılık ve ihtilâfları yasaklar. Bu
iki tür ihtilâfın ne yapıları ne de sonuçları birbirine
benzemediği için aynı katagoride ele alınmamalıdırlar. Birinci
tür ihtilâf ilerleme için gereklidir ve hayata canlılık verir.
Bu nedenle akıllı ve düşünen üyelere sahip her toplum bunu
teşvik etmelidir. O'nun varlığı hayat işaretidir ve sadece aptal
üyelere sahip olmak isteyen bir toplum onu yasaklar. İkinci tür
ihtilâf ise, herkesin bildiği gibi, kendisini körükleyen toplumu
parçalar. Bu nedenle, bu tür ihtilâfın bir toplumda bulunması
sağlık işareti değil, bir hastalık habercisidir ve hiçbir zaman
iyi sonuçlar doğurmaz.
Bu iki tür ihtilâf aşağıdaki şekilde
açıklanabilir:
Sadece Allah ve Rasûlünün (s.a) itaate lâyık
olduğu ve tüm kanun ve direktifleri belirlemede Kur'an'ın ve
sünnet'in nihâî otorite olduğu konusunda aynı görüşü paylaşan
iki âlim veya fakih olduğunu farzedin. Bu noktada birleştikten
sonra bunlar, kendi görüşlerinin İslâmî ve gayri İslâmî olanı
belirlemede kıstas olduğunu savunmaksızın ve böyle bir görüş
ayrılığı nedeniyle birbirlerini İslâm sınırları dışında olmakla
suçlamaksızın, bazı ayrıntılarda veya bazı kararlarda farklı
görüşlere sahip olabilirler. Görüşlerini destekleyen deliller
sunup, kararı halka veya eğer hukukî bir mesele ise, mahkemeye
veya toplumun yargı organına sunarlar. Bundan sonra, ya iki
taraftan biri kabul edilir veya her ikisi de kabul edilir. Fakat
İslâm'ın temel ilkelerinde ve yeni toplum yapısına götüren
meselelerde hiçbir değişiklik yapılamayacağına da dikkat
edilmelidir. Örneğin, bir âlim, bir hâkim, imam veya bir velinin
(Allah ve Rasûlünün temel ilke olarak belirlemedikleri) bir
meselede bir fikir oluşturup, bu fikri İslâm'ın temel
ilkelerinden biri olarak ilân etmesi, bu görüşe karşı çıkanları
İslâm sınırları dışında sayması ve kendine uyanlarla birlikte
bir topluluk kurup şöyle demesi yanlıştır:
"Gerçek İslâm toplumu budur ve bunun
dışındakiler Cehennem'liklerdir. Bu nedenle eğer müslümansanız
bu topluluğa katılın, aksi takdirde müslüman sayılmazsınız."
Kur'an'ın yasakladığı ihtilâf türü işte budur. Birinci tür
ihtilâfa Hz. Peygamber'in (s.a) kendi döneminde de
rastlanmıştır. Hz. Peygamber (s.a) sadece bu tür ihtilâfa izin
vermekle kalmamış, aynı zamanda onu teşvik de etmiştir. Çünkü
bu, toplumda düşünen ve araştıran akıllı insanlar olduğunu
gösteren bir sağlık işaretidir. Bu aynı zamanda, toplumdaki
akıllı kimselerin İslâm'la ve öğretileriyle ilgilendiklerinin,
hayatla ilgili sorunlara İslâm dışında değil, İslâm'dan çözümler
bulmaya çalıştıklarının göstergesidir. Ayrıca bu, toplumun
ilkelerde birleşmiş olmasına rağmen, ictihad kapılarının devamlı
açık kalması için, düşünürlerine belli sınırlar içinde araştırma
özgürlüğü verdiği altın kurala delâlet eder.
Kur'an'ı İncelemekle İlgili
Tavsiyeler:
En son olarak, Kur'an'ı incelemekle ilgili
birkaç tavsiye sunuyoruz:
Çok farklı kişiler, farklı amaçlarla Kur'an'a
yaklaştıkları için, bütün herkesin ihtiyacına cevap verecek
genel-geçer bir Kur'an okuma tavsiyesi sunmak imkânsızdır. Fakat
ben, sadece Kur'an'ı anlamak ve insanî problemlerinin çözümünde
O'nu rehber edinmek isteyen kimselerle ilgileniyorum. Bu nedenle
onların ihtiyaçlarını karşılayacak ve zorluklarını ortadan
kaldıracak bir takım tavsiyeler ve öneriler sunuyorum.
Kur'an'ı anlamanın birinci şartı, O'nu açık
ve tarafsız kafa ile okumaktır. Kur'an'ın vahiy olduğuna inansın
ya da inanmasın, bir kimse mümkün olduğu kadar, O'nun lehinde
veya aleyhinde sahip olduğu önyargıların tümünden zihnini
temizlemeli, önceden edindiği tüm fikirleri yok etmeli ve bundan
sonra sadece anlamak amacıyla O'na yaklaşmalıdır. Kendi
önyargıları ile Kur'an'a yaklaşan kimseler, satırlar arasında
kendi düşüncelerini okurlar ve bu nedenle Kur'an'ın iletmek
istediği mesajı kavrayamazlar. Bu tür bir incelemenin diğer
kitaplar için de verimsiz olacağı açıktır; fakat, Kur'an
sözkonusu olduğunda daha da verimsiz hale gelir.
Gözönünde bulundurulması gereken bir nokta
daha vardır: Eğer bir kimse, Kur'an'ın içeriği hakkında
şöyle-böyle bir fikre sahip olmak istiyorsa, o zaman bir kez
okumak yeterlidir. Fakat eğer kişi, O'nu derinlemesine anlamak
istiyorsa, bir çok kez ve her seferinde başka bir bakış açısıyla
okumalıdır. Kur'an'ı iyice incelemek isteyen kimseler, her
şeyden önce, O'nun ortaya koyduğu hayat tarzını anlayabilmek
için tüm Kur'an'ı en az iki kez okumalıdırlar.
Böyle bir kimse Kur'an'ı okurken O'nun temel
ilkelerini ve bu ilkeler üzerinde kurmak istediği hayat tarzını
da kavramaya çalışmalıdır. Bu ön çalışma sırasında zihninde bazı
sorular belirirse bunları not etmeli ve okumaya devam etmelidir.
Çünkü bunlara Kur'an'ın diğer bölümlerinde cevap bulması
mümkündür. Eğer bu sorulara cevap bulursa, bunları da sorularla
birlikte not etmelidir. Fakat eğer ilk okuyuşta zihninde beliren
sorulara cevap bulamazsa, sabırla ikinci kez okumalıdır. Kendi
tecrübeme dayanarak diyebilirim ki, ikinci kez okuyuşta hemen
hemen hiç cevaplandırılmamış soru kalmaz.
Bu şekilde Kur'an hakkında genel bir kanıya
vardıktan sonra ayrıntılı bir incelemeye başlanıp, öğretilerinin
farklı yönleri hakkında notlar alınabilir. Örneğin, O'nun hangi
hayat şeklini tasvip edip, hangisini kötülediği not edilebilir.
İyi ve kötü insanın özellikleri yan yana sıralanmalıdır ki, iki
tür davranış kalıbı da aynı anda insanın gözünde canlanabilsin.
Aynı şekilde, insanı kurtuluş ve başarıya götüren şeylerle,
başarısızlık ve hezimete görüren şeyler yanyana sıralanmalıdır.
Buna benzer bir şekilde Kur'an'ın, iman, ahlâk, ibadetler,
yükümlülükler, medeniyet, kültür, ekonomi, siyaset, hukuk,
sosyal sistem, savaş, barış ve diğer insanî meselelerle ilgili
öğretileri ayrı başlıklar altında toplanmalıdır. Bu notlar
öğretilerin her yönünü ele alacak bir şekilde bütünleştirilmeli,
sonra da tam bir hayat tarzı oluşturacak şekilde bir araya
getirilmelidir.
Eğer bir kimse, herhangi insanî bir problemin
Kur'an'da nasıl çözümlendiğini öğrenmek istiyorsa, ilk önce
klâsik olsun, modern olsun, bu meseleyle ilgili tüm literatürü
incelemeli ve temel meseleleri not etmelidir. Bu meseleyle
ilgili o zamana dek yapılmış araştırmalardan da yararlanmalıdır.
Daha sonra bu kitap ve araştırmalarda ele alınan meselelere
cevap bulmak amacıyla Kur'an'ı incelemelidir. Kendi
tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bir kimse herhangi
bir probleme çözüm bulmak amacıyla Kur'an'a yaklaştığında, bu
çözümü daha önceden ummadığı ve atlayıp geçtiği ayetlerde bile
bulabilecektir.
"Tefhimu'l Kur'an"ın her pragrafının bir tek
ünite imiş gibi incelenmesi tavsiye edilir. Kur'an, ilk önce
bazı tercümeler, sonra da "Tefhimu'l Kur'an" yardımıyla Arapça
metinden incelenmelidir. İşte o zaman, Allah'ın lütfu ile,
Kur'an'ın anlamları kişiye apaçık olacaktır.
Fakat tüm bunlara rağmen, bir kimse Kur'an'ın
mesajını pratiğe aktarmaksızın O'nun ruhunu tam anlamıyla
kavrayamaz. Çünkü Kur'an, ne kolayca okunacak bir soyut teori ve
fikirler kitabıdır, ne de ancak üniversite ve manastırlarda
incelenebilecek dinî bir muamma kitabıdır. O, insanları bir
harekete davet etmek ve bu harekete uyanların etkinliklerini, bu
amacı elde edebilmeleri için yönlendirmek üzere gönderilmiş bir
kitaptır. Bu nedenle O'nun gerçek anlamını kavrayabilmek için
kişi hayatın bağrına atılmalıdır. Hz. Muhammed (s.a) gibi
yumuşak ve sessiz birinin, sessizliğinden çıkıp İslâm hareketini
başlatmasının ve karşı çıkanlarla savaşmasının nedeni işte
budur. O'nu her türlü yanlışlığa ve kötülüğe karşı savaş ilân
etmeye ve şartlar ne olursa olsun kâfirlerle mücadele içinde
olmaya teşvik eden Kur'an'dı. Daha sonra Kur'an her evden temiz
mizaçlı kimseleri kendine çekti ve onları, yeni harekete karşı
çıkmak üzere kendilerini hazırlayan, eski düzenin savunucularına
karşı mücadele etsinler diye lider etrafında topladı. Yirmi üç
yıl kadar süren, doğru ile yanlış, hak ile bâtıl arasındaki bu
uzun ve şiddetli savaş boyunca Kur'an, İslâmî hayat tarzını
mükemmel bir şekilde kurmayı başarıncaya dek her an ve her
safhada İslâmî harekete rehberlik etmeye devam etti.
O halde bir kimse sadece O'nun kelimelerini
okuyarak Kur'an'daki doğruları kavrayamaz. Bunları kavrayabilmek
için kişinin iman ile küfür, İslâmî ile gayri İslâmî, hak ile
bâtıl arasındaki çatışmada etkin bir rol alması gerekir. Bir
kimse, ancak, O'nun mesajını kabul edip, tüm insanları bunu
kabul etmeye çağırdığında ve O'nun Hidayet'i üzere hareket
ettiğinde O'nu anlayabilir. Ancak bu şekilde kişi, Kur'an'ın
vahyedildiği dönemde olanları anlayıp tecrübe edebilir. Böyle
bir kimse o dönemde, Mekke'de, Taif'te, Habeşistan'da
karşılaştığı şartların aynısıyla karşılaşıp, Bedir'de, Uhud'da,
Huneyn ve Tebük'te yaşanana benzer bir ateş çemberinden
geçecektir. Ebu Cehil'lerle, Ebu Leheb'lerle, iki yüzlü
münafıklarla, "Yahudilerle", kısacası Kur'an'da bahsedilen her
türlü insanla karşılaşacaktır. Bu mükemmel bir tecrübedir ve bu
tecrübe etmeye değer bir husustur. Bu tecrübelerin herhangi bir
safhasından geçerken kişi, şu şu safhalarda nazil olduğu ve
hareketi yönlendirmek üzere, şu şu talimatları verdiği
kendiliğinden belli olan bazı ayet ve surelere rastlayacaktır.
Bu şekilde kişi, kelimenin sözlük anlamlarını tam kavrayamasa,
gramer ve belâgatın inceliklerini tam çözümleyemese bile, Kur'an
sahip olduğu ruhu kendiğinden ortaya koyar. Aynı formül, O'nun
emirlerine, ahlâkî öğretilerine, ekonomi ve kültürle ilgili
talimatlarına ve insan hayatının çeşitli yönleri ile ilgili
kanunlarına da uygulanabilir. Bunlar pratiğe aktarılmadıkça
anlaşılamazlar. O halde, O'nu pratik hayattan uzaklaştıran
kişiler ve toplumlar, sadece dudaklarıyla okuyarak O'nun
anlamını kavrayıp ruhunu idrak edemezler.
Bu eser bendendir, gerçek bilgi ise Allah
katındadır. O'na güveniyor ve O'ndan hidayet diliyorum.
Kur'an okurken ortaya çıkacak tüm soruları
Giriş bölümünde tartışmak istemediğim için bazı ayetler ve bazı
surelerde ortaya çıkması muhtemel olan soruları bilerek ele
almadım. Çünkü bunları yeri geldikçe "Tefhimu'l Kur'an"da ele
almak istiyorum. Burada sadece Kur'an'ın tümünü ele alacak genel
bir inceleme esnasında beliren soru ve problemlere değindim. Bu
nedenle okuyucu, bu tür sorularla ilgili hükmünü ancak
"Tefhimu'l Kur'an"ın tümünü okuduktan sonra vermelidir. O zaman
da hâlâ cevaplandırılmamış veya ele alınmamış sorular kalırsa,
ilerde ele alabilmem için bana bildirilmelidir.
Ebu'l-A'lâ Mevdûdî |

|
|
. |