ABDÜRRESID IBRAHIM (1857-1944m.)
Efendi
Salih
Okur
TAKDIM
Bir
Abdürresit gibi, evine veda edip, çikip gitmeli. Ve bir daha da gelmemeli. Eger bugün
Asyada irsad adina üç bin tane, dört bin tane insan gidip; ölür, geriye
gelmezse, Asyada kirk milyon insan dirilir. (***)
20.
yüzyilda Islamin derdini bütün agirliginca sirtinda hisseden bir çok kamet vardir.
Ikbal, Mehmed Akif, Bediüzzaman, Hasan el Benna vs...Bunlarin arasinda basdöndürücü
aksiyonuyla büyük dava adami Abdürresid Ibrahimi en baslarda saymak gerekecektir.
Trablusgarbtan
Tuvaya, Cava adasindan Mançurya ve Japonyaya kadar koskocaman bir cografyayi
canla basla, demir asa elde, demir çarik ayakta adim adim gezerek Islam kardesligini
soluklayan, Ittihad-i Islami (islam birligini) haykiran, Istanbuldaki bir müminin
Singapurdaki kardesinin acisini hissetmesine vesile olan, insanlari insanligin
evrensel degerlerine; yani fitrata, yani Hak dine, yani kendilerine davet eden bu büyük
mollayi anlatmak gerçekten çok zor... Çünkü hizina yetisemiyorsunuz...
Su anda bütün dünyada
hosgörünün buketlerini tasiyan mutluluk sakalarinin da (su tasiyicilari) bir bakima
piri kabul edebilecegimiz Kadi Abdüresidi rahmet ve minnetle aniyor ve büyük
muhacir Nebinin(ASM) su inci mercan sözünü hatirlatiyoruz: Insanin
ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan
müstesnadir: Onun ameli, kiyamet gününe kadar nemalanir ve kabir fitnesinden de emin
kilinir. (Tirmizi, Ebu Davud)
RUS ÇIZMESI
ALTINDA
Abdürresid
Ibrahim Rus yayilmaciliginin Türk-Islam topraklarini tehdit ettigi 19. yyin ikinci
yarisinda dünyaya geldi. Kendisi Papaya yazdigi bir sikayet mektubunda o günleri söyle
tasvir eder: Yüzyilar boyu Rusya bizi yok etmeye çalisiyor, ülkelerimizi birbiri
ardindan isgal ediyor, ahalisini yeryüzünden silmek için her türlü yollara bas
vuruyor. Kirim Tatar halkinin neredeyse yarisi yok edildi, bir kismi baba ocagindan
yabanci ülkelere sürüldü. Böylece, kalan zavalli bir azinligi karsi koyulamayacak
duruma düsürüp, onlara daha iyi eziyet etme imkanina kavustular. Kazan-Astrahan
Tatarlari ve Idil Ural halklarinin yarisi yok edildikten sonra, kalanlar Ruslara kul
olarak yasiyorlar. Bu insanlara karsi misli görülmemis eziyetler yapiliyor...
...Idil Ural bölgesinde
Rusya çesitli askeri ve tenkil (cezalandirma) seferleri ile kahraman Baskurtlarin
direncini kirdi. Topraklari Rus maceraperestleri ve hükümetin himayesindeki zümreye dagitildi.
Topraklari elllerinden alinan halk ise açlik ve sefalete terk edildi. Kafkasyada
yasayan dag halklari da bu zulümden kurtulamadilar, topraklari Ruslara verildi. Halk
vahsice zulümlere duçar kaldi. Hakimiyet altina düsen bu uzun silsilenin son zincirini
Türkistan teskil etti. Bu eski Türk kültür ve ortaçag dünya medeniyetinin merkezi
simdi Rus askerlerinin çizmeleri altinda her türlü zulmün kol gezdigi bir yer haline
geldi. Binlerce Türkistanli katl edildi.
DOGUMU
Abdürresid Ibrahim iste
bu kosullar altinda, 23 Nisan 1857de Rusyanin Bati Sibirya bölgesinde,
Tobolsk ilinin Tara kasabinda dogdu. Aslen Özbek asillidir. Atalari 15. yüzyilda Buharadan
gelerek bu kasabaya yerlesmislerdi. Babasi Ömer bey, annesi Baskurt Türklerinden Afife
hanimdir. Ikisi de dindar insanlardi. Annesi Tarada bulunan kiz medresesinde uzun
yillar muallimlik yapmisti.
TAHSIL
HAYATI
Ilk dini egitimini
babasindan alan Abdürresid, yedi yasindayken, Taraya 80 km uzakliktaki Avyus köyünde
yatili olarak medreseye basladi. Taradaki medreseler köydeki egitime nazaran daha
iyi olmasina ragmen buraya gönderilmesinin sebebi hayatin zorluklarina daha iyi alismasi
için olabilir ki, görülecegi gibi hayati hep zorluk ve çile yörüngelidir. Belki de
merhum babasi kisa bir süre sonra vefat edecegini hissederek böyle bir karara varmistir.
8
ay bu köyde kaldiktan sonra, annesinin gayretleri ile Orenburg ilinde bir Baskurt köyü
olan Elmen köyüne gönderildi. Bu köy egitim olarak diger yerlere göre daha iyi oldugu
gibi köy halki da ilme büyük önem veriyordu.
Örnek
alinmasi gereken bu muhtesem durumu Abdürresid Ibrahim söyle anlatiyor: Gayet
fakir bir Baskurt köyü olup, oldukça fakir idiler. Buna ragmen besyüz kadar talebe
okuturlardi. Evlerini talebelere vererek kendileri kümes tabir olunacak barakalarda,
bütün bir aile üst üste yasarlardi. Bu köyden birisi öldügü zaman akrabalari onun
okuttugu talebe sayisiyla övünürlerdi. Talebelerine hiçbir karsilik beklemeden
ekmegini verir, çamasirlarini yikarlardi.
Bu köyde 4 sene tahsil
gördü. 1871de kisa araliklarla önce annesini, sonra babasini kaybeden ve fakru
hale düsen küçük Ibrahim, bir yandan çalisarak harçligini kazandi, diger yandan
tahsiline devam etti. Ama o zamana kadarki medrese egitimi kendisine çok bir sey
kazandirmamisti. O siralar Rusyadaki medreselerin genel halini Tercüme-i
Halim adli eserinde söyle anlatir: Medreselerde nizam, intizam hiç yok. Ders
okuma oldukça kötü, ayda, haftada bir ders okutuluyor. Talebe kendi kendine çalisir, mütalaa
ederse bir derece tahsil etmis olur. Elbette böyle talebeler çok olmaz, bu halde bir
talebenin medresede yirmi sene kalmasi adeta mecbur olmustu. Hocalar bu durumun islahi için
hiç çalisma yapmiyorlar. Talebelerde ahlak gayet kötü, tütün, enfiye ve iskambil
gibi bütün kötü aliskanliklar çok yaygin.
Aslinda
o siralar bütün Islam topraklarinda durum pek farkli sayilmazdi. Bir alimimiz bu durumu
söyle ifade ediyor: Bizler bir bos dönemin çocuklariyiz. Mektep yikilmis, medrese
harab olmus, tekye ortadan kalkmis, harab eller, yikilmis hanümanlar (ocaklar) , kimsesiz
çöller. Biz bu dönemde yetismisiz. Evet petekler sönmüs, ballar kalmamis, böyle bir
dönemde yetismisiz. Yine ayni büyügümüz medreselerin köhnelesmesi hususunda
Basta fünun-u müsbeteyi (müsbet ilimler) medreseden kovan Osmanli dönemindeki
kadihanlar gibi insanlari bizim de, tarihin de, Allahin da affetmesi düsünülemez.
Çünkü bir milletin felaketini hazirlamislardir demektedir.
Tabii bu
konuda daha fazla yazmak saded harici olur, ama sunu da belirtelim: Medrese
sistemimiz Nizamülmülkle oturmustur. O zaviyeden bakarsaniz 900 yasinda. Eger medresemiz
3-4 asir evvel acuzeyi semta (saçi agarmis kadin) haline gelmis, ihtiyarlamissa sayet bu
demek ki 4-5 asir iyi yasamis. Ama bir de mektebe bakin. Mektep 70 yasinda acuzeyi semta.
Eli titriyor, ayagi titriyor. Çok erken ihtiyarlamis...
Teman
medresesinde de kisa bir süre egitim gören Abdürresid, namini sikça duydugu, Kazandaki
Kiskar medresesine gitti. Buradaki egitim onda hayranlik uyandirmisti. Fakat Pasaport süresinin
dolmasi üzerine istemeyerek oradan ayrildi. Bir süre gizlice Kirgiz köylerinde dolastiysa
da sonunda yakalandi ve hapse atildi. Bir sene süren hapishane hayati onun ufkunu
genisletmesine vesile oldu. Zira hapishane Rusyanin degisik yerlerinden gelen, pek
çogu siyasi ve dini olaylara karismaktan suçlu bulunmus soydaslariyla doluydu. Burada
bulundugu sirada Rus esaretindeki Türk ve Müslüman halklarin durumu hakkinda epeyce
malumat sahibi oldu.
ILK HACCI
1879da
Orenburga gelen molla Abdürresid burada bir Tatar zengininin hizmetkarligini
üstlenerek ve onun refakatinda önce Istanbula daha sonra da Hacca gitti.(1880)
Hac
dönüsü geri dönmeyerek Medineye yerlesmis ve tahsiline biraktigi yerden devam
etmistir. Bes sene süren bu tahsilinde fikih, tefsir , hadis, kiraat gibi dini
derslerinin yaninda Arapça ve Farsça da okumustur. Mesela, devrinin allamesi Mevlana
Seyyid Ali Zahir kendisinin üstadlarindadir. Bu tahsilinin sonunda icazetnamesini de alan
Abdürresid Ibrahim, bazi yazarlarca daha ziyade kendi kendini yetistirmis(otodidakt) bir
sahsiyet olarak kabul edilmektedir.
Egitimi
sirasinda tasavvufa da ilgi duymus ve Medinede Mevlana es Seyh Mazhar efendinin
derslerini takip etmistir. Fakat o siralardaki asliyetinden çok sey kaybetmis tasavvufi
cereyanlar seyyahimizi sofilerden sogutmus gibidir. Mesela Çin seyahatinda bir müftüden
bahsederken bu durum gözümüze çarpmaktadir. Biçare Van Guvan(Abdurrahman)
mutaasib bir adamdir. Fakat bizim sofilerimiz gibi milletin menfaatini düsünmez derecede
cahil mutaassip degildir.
Bununla
beraber onun tasavvuf karsiti olarak lanse edilmesi de yanlis olur. O sadece gördügü
uygulamalari elestirir. Bir yerde gerçek tasavvuf büyükleri için su ifadeleri
kullanir: Bu gün bati filozoflarinin büyükleri bizim en ufak, en bayagi
mutasavviflarimizin hayranidirlar. Bu biçareler büyük mutasavviflarimizin felsefesinden
katiyyen habersizdirler. Ah, ya Rabbi! Hadis-i seriflerden olan felsefeleri hakkiyla serh
ve izah edecek olursak bizim önümüze kim çikabilir?
Mesela
Imam Rabbbani (R.A) hakkinda söyle der: Bilhassa Kutbul Arifin Ahmed el
Faruki gibi Müceddid-i Elf-i Sâni es Serhendi(ks) belki de bütün dünyanin en büyük
adamlarindandir.
Muhyiddin
Arabi hakkinda da saygiyla dopdoludur: Hazret-i Muhyiddin el Arabi Fütuhatinin
ikinci cildinde, 180. babda diyor ki: Kadinin degerini, ruhi yapisini ve iç dünyasini
bilen kimse onu sevmemezlik edemez. Belki onu sevmesi, irfan sahibi olmanin olgunlugudur.
Ve onu sevmek peygamber mirasi oldugu gibi, Allah sevgisini de netice verir.
GERI DÖNÜS
VE IZDIVAÇ
1884
senesinin sonlarina dogru Medineden ayrilip deniz yoluyla Istanbula, oradan da
Odessa üzerinden memleketi olan Taraya geldi.(1885) Bir müddet sonra burada
müderrislige basladi ve ayni yil evlendi. Bu evliliginden Münir, Kadriye, Fevziye adli
üç evladi dünyaya geldi.
EGITIM
HAMLELERI
Ama o
bir yerde durabilecek bir adam degildi. Fitrati müteheyyiç (yaratilisi heyecanli)
olan kimselerin rahati cidaldedir (mücadelededir) sözü ile ifade edilen yaratilista,
engin bir hamiyyet sahibi idi. Alti ay Tarada kaldiktan sonra Medineye talebe
götürmek üzere Istanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Ögrencilerini Medineye
yerlestirdikten sonra memleketine döndü ve hemen Medreselerin islahi çalismalarini
baslatti. Halkin ona olan büyük teveccühü (yönelisi) karsisinda bunda zorlanmadi ve
bir usul-i cedid - yeni yöntem okulu açti.
Dikkat
edersek Muhammed Abduhtan günümüze mühim Islam mütefekkirleri(Akif, Ikbal, Bediüzzaman
vb.) yeni bir anlama usulu üzerinde önemle durmakta, Müslüman aklinin ve kalbinin
yeniden insasi üzerine fikirler serdetmekteler (ortaya koymaktalar) . Mesela
günümüzün önemli bir kanaat önderi Dagarcik asli eserinde bu noktaya söyle
parmak basiyor. Tefakkuh fikih üretmektir. Tefakkuh etmeden fikih okuyanlarin ise
fikhi tüketmekten baska çareleri yoktur. Iste bunun için yillardir yeni bir fikih
usulünden önce yeni bir tefakkuh usulu gerekir diye diye dilimde tüy bitti.
Abdürresid
Ibrahim de ayni fikirdedir: Bugün Islam aleminin islahi için, birinci derecede
ulema kisvesinde (ALIM GIYSISINDE) olanlarin islahinin gerektigine artik kanaat etmek
gerekir.
Bediüzzamana
Muhakematinda Maatteessüf benim ile su zamanin kitasinda istirak eden cümlesi;
eger çendan, (Her ne kadar) onüçüncü asrin(hicri) evladidirlar, fakat, fikir ve
terakki cihetiyle (gelisme yönüyle) kurun-u vustanin (orta çagin) yadigaridirlar
dedirten, ayni hal degil midir?
Abdüresid Ibrahim 1890da
Taradan yanina aldigi on talebeyle tekrar Istanbula geldi. Ögrencilerini Darüssafaka
ve Dar-üt tedris okullarina yerlestirdi. Bu talebelerin bütün masraflari Osmanli
devletince karsilaniyordu. Bir müddet Payitahtta (baskentte) kaldiktan sonra memleketine
döndü. Onun Istanbula talebe yollamasi Müslümanlar arasinda büyük bir
sevinçle karsilandi ve kendisine Rusyanin her bölgesinden akin akin müracaatlar
basladi. Fakat Rus hükümeti bu durumu kendi aleyhine addederek çok rahatsiz olmus ve
talebe akinina siki denetim getirmistir.
KADILIK
DÖNEMI
1891de
Ufa sehrine geldi. Buradaki Orenburg seri mahkemesince mahkeme azaligina ve kadilik görevine
tayin olundu. Rusyadaki Müslümanlarin en büyük mahkemesi olan bu mevkide
Müslümanlarin yararina çalismalar yapti. Ayrica gönüllü olarak, fakir ve yetimler
için dernekler kurdu. Baskent Petersburga giderek içisleri ve maarif (egitim)
bakanlariyla görüsmeler yapti, yine Müslümanlarin dertlerine çözüm bulmaya çalisti.
Mahkeme
Reisinin Hacca gitmesi üzerine, 8 ay kadar mahkeme reisligi görevini de üstlendiyse de,
Rus emellerine alet olamayacagi gerekçesiyle, kukla mahkeme reisi ile ihtilafa düserek görevinden
istifa etti. Bu istifasi üzerindeki Rus baskisinin daha da kesafet (yogunluk) kazanmasina
sebeb oldu. Bunun üzerine mücadelesini sürdürmek üzere Istanbula geldi.(1895)
MATBUATLA MÜCAHEDE
Ufada
bulundugu yillarda kaleme aldigi Liva-ül Hamd adli risalesini Istanbulda
bastirtarak gizlice Rusyaya soktu. Bu brosürde, Rus baskisi altindaki Türk boylarina
seslenerek onlari Türkiyeye göç etmeye tesvik ediyordu. Bu brosür derhal bir
tesir uyandirarak 70 bin insanin Anadoluya hicretine vesile oldu.
Ardindan
meshur eseri Çolpan Yildizi ni kaleme aldi. Bu eserinde de Rusyanin
esaret altinda tuttugu Müslümanlara yaptigi zulümler anlatilmaktaydi. Bu risale de
gizli yolardan Rusyaya sokuldu ve büyük ilgi gördü.
Istanbulda
bulundugu iki sene zarfinda bir yandan kimizcilik(Kisrak sütünden yapilan içecek) ve
ziraatçilik yaparak geçimini temin ederken öte yandan esaret altindaki soydaslari için
yapacaklarini planliyordu. 1896da Avrupaya gitti. Isviçrede tanistigi
Rus sosyalistlerine Rusyadaki Müslümanlarin sorunlarini anlatti ve yardimlarini
talep etti. Bilindigi gibi, sosyalistler 1925lerde dizginleri iyice ellerine
alincaya kadar baris ve özgürlük havarisi görünüp daha sonra da Çarlik Rusyasini
mumla aratmislardir.
SEYYAH-I
ALEM
Abdürresid Ibrahim, 1897
Nisaninda üç sene sürecek ilk büyük seyahatina basladi. Bu seyahatina baslamasina
istibdad döneminin vehham (çok vehimli) idaresinin onun faaliyetlerinden tedirgin olmasinin
da payi vardir. Safahat sairi bunu söyle dillendirir:***
Bir
zamanlar yine Istanbula gelmistim ben.
Hale
baktikça fakat ümmetin âtisinden
Pek
derin yese düsüp Rusyaya geçtim tekrar.
Geçmeseydim
edeceklerdi ya zaten icbar!
Sigmiyor
en büyük endazeye (ölçüye) isler artik;
Saltanat
namina, din namina bin maskaralik.
Ne
felaket, ne rezaletti o devrin hali!
Basta
bir kukla, bütün milletin istikbali,
Iki üç
kuklacinin keyfine mahkum olmus;
Bir
siyaset ki, didiklerdi eminim Karakus!
Istibdat
döneminin uygulamalari onda da Abdülhamid Hana karsi olumsuz düsüncelerin gelismesine
sebeb olmustur. Hatiralarinda yer yer bunu görüyoruz.
Mesela
bir yerde söyle diyor: Abdülhamid Han hazretlerinin korktuklari bir sey varsa,
tahttan indirilme meselesiydi. Hatta hal manasini andirdigi için Kunut duasinda
okunan ve nahleu kelimesini okudukça tüyleri ürperirmis. Hatta bir zamanlar
o kelimenin Kunut duasindan silinmesi hakkinda düsündügü de meshurdur. Sonunda basina
geldi.
Yine
Abdülhamid Müslümanlarin hürmetini kirdi. Ne çare, Müslümanlarin kötü bir
ameliyesidir. Lakin insaallah bundan sonra öyle olmaz ümidindeyim gibi ifadelerine
katilamayacagiz. Ama onu ve digerlerini hakli çikartacak ve kraldan çok kralci takiminin
yaptiklari da ortadadir. Bu konuda degerli bir mütefekkirimiz söyle diyor: Abdülhamid
cennet mekan döneminde o mabeyndeki (padisahin yakinlarindaki) gammazlamadan nasibini
almayan insan yoktur. Ve Abdülhamidi seven hiçbir aydin yoktur.
...Seyyah-i
sehirimiz Istanbuldan ayrilarak Misir, Hicaz, Filistin, Italya, Avusturya, Fransa,
Bulgaristan, Yugoslavya, Bati Rusya, Kafkasya, Bati ve Dogu Türkistan, Yedisu vilayeti ve
Sibirya bölgelerinde dolasip çesitli temaslarda bulunarak Taraya geldi. Böylece
ümmet-i merhumenin (acinacak ümmet) durumunu yakindan inceleme imkani buldu...
Mehmed
Akif, Süleymaniye Kürsünde adli enfes siirinde onu söyle konusturur:
Sarki
bastanbasa yillarca dolastim, gezdim;
Hem de
oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!
Bu Arapmis,
bu Acemmis, bu Tatarmis demedim;
Müslüman
unsurunun hepsini gördüm kendim.
Tarada
bir müddet kaldiktan sonra Japonyaya geldi. Kisa bir müddet kaldiktan sonra 1900
yilinin sonlarinda Petersburga döndü. Burada Mirat adli bir dergi çikardi. Ona göre
basin medeniyetteki insanlar için kürsülerin en yüksegi idi. Artik fikirlerin çarpisacagi
bir asra giriliyordu. Hatiratinda bunu söyle ifade eder. Bundan sonra Avrupada
kiliç fetihleri degil, siyaset fetihleri devri baslayacaktir.
JAPONYA
1902-1903
yillari arasinda onu tekrar Japonyada görüyoruz. Abdürresid Ibrahim Uzak Dogunun
bu parlayan yildizina çok ehemmiyet veriyordu. Ona göre bu cografyanin Bati esaret ve
zulmünden kurtulmasi Japonyanin süpergüç olmasindan geçiyordu. Ahlaken Müslüman
olan bu millette Islamiyetin kisa zamanda inkisaf edecegini ümid ediyordu:
Sorunuz
simdi de Japonlar nasil millettir?
Onu
tasvire zafer-yâb (amacina ulasan) olamam hayrettir.
Su kadar
söyleyeyim; din-i mübinin orada,
Ruh-u
feyyazi yayilmis yalniz sekli: Buda.
Siz
gidin saffet-i Islami Japonlarda görün.
O
küçük boylu, büyük milletin efradi bugün.
Müslümanliktaki
erkan-i siyanette ferid.
Müslüman
denmek için eksigi ancak tevhid.
Müslümanlik
sanirim parlayacaktir orada
Sâde,
Osmanlilarin gayreti lazim arada.
Mesela
Japonyada aylarca dolastigim halde bir sarhosa rastlayamamistim
demektedir. Yine verdigi bilgilere göre 1905- RusJapon harbinde Japonlarin savasi
kazanma sebebleri sunlardir:
1-Ruslarda
rüsvet pek çok, Japonlarda hiç yok.
2-Ruslar
hep kuvvetle savasir, Japonlar ise akil ile, tedbirle savasiyorlar.
3-Ruslarda
ahlak çok bozulmus. Ahlak düskünü bir millet savasamaz.
4-Japonlar
çok çaliskan ve idealist bir kavim.
5-
Izzet-i nefislerine çok düskün bir millet. Mesela Ruslar harp boyunca bir tek Japonu
esir alamazken, kendileri 75 bin esir vermis.
Hatiratinda
söyle demekten kendini alamaz: Dünyada hiç nam ve sani olmayan ufacik bir kavmin
bütün yeryüzünde mevcut insanlari titretircesine meydana çikmasi hiçbir zaman hatirdan
çikmayacak harikadir.
Japonya
ile adi adeta özdeslesen ve bu ülkede ilk Islam tohumlarini atan Abdüresid Ibrahim,
1884 senesinde ziyaret ettigi devrin padisahi Sultan Abdülhamide bir mektup yazarak
Japonyada Islamin yayilmasi için devlet-i âliyenin destegini istiyordu. Fethi
Okyarin naklettigine göre Sultan bu konuda söyle demektedir: Japonlarin
Ruslara karsi kazandiklari zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir
prens beni ziyaret geldi. Imparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden Islam
dininin muhtevasini, iman esaslarini, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah
edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardi, orada Islamiyeti
yaymayi mukaddes vazife sayan Abdürresid Ibrahim isimli, asli Kazanli olan bir Müslüman
aliminden mektup almis, Japonyada Islami tâmim (yayma) hareketine yardimci
olmam istenmisti. Islam aleminin halifesi idim, bir tarafta daima iftihar ettigim ve
hizmetkari olmaya çalistigim bu âli vazife, diger taraftan ruhumda bu mahiyette serefli
hizmete duydugum hasretle, mümkün olan herseyi yaptim. Fakat bu yardim daha çok maddi
sahada kaldi. Çünkü Abdürresid Ibrahim bizim din adamlarimizdan baska hüviyet içinde
idi. Türkçe, Arapça, Farsçadan baska Rusça ve Japonca biliyordu. Kirk yasindan
sonra Fransizca ve Latinceyi ögrendigini yazmisti.
Japonyada
Rus karsiti faaliyetlere girismesi üzerine Rus hükümetinin ricasi sonucu Japonyadan
ayrilmasi istendi. Istanbula geldiyse de(1904) Rus hükümetinin Osmanli nezdindeki
girisimleri neticesi tutuklanarak, Moskof yetkililere teslim edildi ve Odessaya götürülüp,
hapsedildi. Iki hafta kadar hapis kaldiysa da, Rusya Türklerinin büyük baskisi sonucu
serbest birakildi.
NESRIYAT
HIZMETLERI
Hapisten
tahliye olduktan sonra Petersburga yerlesti. Rus hakimiyetindeki Türkler arasinda
siyasi ve dini bir birlik kurmak amaciyla Ülfet adli bir dergi çikardi. Ülfet bütün
Rusyada büyük bir ilgiye mazhar oldu, hatta Türkistanda gördügü asiri
alaka yüzünden polis kayitlarina zararli nesriyat olarak geçti. Ülfet
Türkçe yayin yapiyordu ve Osmanli Türkleri ile Rusya Müslüman Türk boylari arasinda
bir dil bagi islevi de görüyordu.
85. sayisinda
Rus hükümeti tarafindan kapatilan dergi, dini meselelere agirlik verdigi için medrese
talebeleri tarafindan da büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.
Ülfete
olan teveccüh Tilmizi dogurdu. Tilmiz mecmuasi Arapça yayin yapiyordu. 1906da
basladigi yayin hayatina Rus idaresi 1907de son verdi. Bu mecmuanin çikmasindan amaç
da; Türkçe bilmeyen Kafkas Müslümanlari gibi kardeslerimizle ortak bir lisanda
birlesmek ve onlari da dünya Müslümanlarinin durumundan haberdar etmekti.
Ülfet
ve Tilmizin ardi ardina kapatilmasi da Abdürresid Efendiyi yildirmadi ve
Kazak sivesiyle yayin tapan Serkeyi çikardi.
Safahatta
bu hizmetleri kendi dilinden söyle anlatilir:
Evvela gizlice bir
matbaa tesis ettim.
Bes on
öksüz bularak basmacilik ögrettim.
Kalemim
çok pürüzlüydü, fakat çaresi ne?
Sonra,
bilmem kimin üslubu avamin nesine!
Dilimin
döndügü siveyle bütün gün yazdim;
Okuyanlar
o kadar çoktu ki, hiç ummazdim.
Usta,
asarini (eserlerini) verdikçe çocuklar basti;
Alti ay
geçti, bizim matbaanin çikti adi.
Gögsü
imanli bes on tane fedai gelerek,
Dediler;
Sen ne basarsan, onu tevzi edecek (dagitacak)
Vasitan
iste biziz, korkulacak sey yoktur...
Para
lazimsa da bildir ki, verenler bulunur.
Bir
cerideyle (dergiyle) hemen baslayiverdim vaaza.
Zaten en
baslica yol halki budur ikaza.
Diger
yandan halkin destegi ile büyük bir egitim seferberligi de baslamistir:
Parasizlikti
bidayette (baslangiçta) isin korkulusu
Agniya(zenginler)
altini bezletti (çogaltti) , etekler dolusu.
Açtik
oldukça güzel medreseler, mektepler.
Okuyup
yazmayi tamime (yaymaya) çalistik yer yer.
Tatarin
yüzde bugün altmisi hakkiyla okur.
Ruslarin
halbuki nispetleri gayet dûndur (asagidadir) .
SURA
1905
yilina gelinirken artik Rus çarligi çatirdama sinyallerini vermeye baslamisti. Japon
yenilgisi, ardindan basarisiz ihtilal girisimi Petersburgun demir pençesini gevsetmesi
gerektigini göstermisti. Bu suni hürriyet teneffüsünden her kavim gibi Rusya
Müslümanlari da yararlanmak istediler ve haklarini aramaya basladilar. Bu girisimlerin
de basini yine Kadi Abdürresid çekiyordu.
Ilk
önce bir araya gelinmeliydi. Müslümanlarin münevver (aydin) kesimi ve zengin tabakanin
katilimiyla Mekercede(Nijni Novgorod) büyük bir toplanti yapilmasi
kararlastirildiysa da, Rus yetkililer buna izin vermedi. Ama Abdürresid Efendi yilacak,
vazgeçecek gibi degildi. Yine onun teklifiyle bu toplanti gizlice Oka nehrinde,
kiralanmis bir gemide yapildi. Burada, Rusyadaki Müslümanlarin bir çati altinda
meselelerinin müzakere edilmesi ve savunulmasi fikri kabul edildi. Abdürresid Ibrahim
Petersburga döndügünde derhal Bin Üç Yüz Senelik Nazra adli
eserini nesretti. Bu eserinde Müslümanlarin birlik olmalarinin ehemmiyeti dile
getirilmisti.
13 Ocak 1906da
ikinci toplanti gerçeklestirildi ve Abdürresid Efendinin hazirladigi ittifak
nizamnamesi oy birligince kabul edildi. Öte yandan yine onun öncülügünde Rusya
Müslümanlarinin Muhtariyet(Özerklik) meselesi gündeme getirildi. Bu fikir Rus meclisi
Dumadaki Müslüman milletvekilleri vesilesi ile her yer ve her vasatta dile
getirilmeye basladi. Abdürresid Ibrahim bu konudaki görüslerini kaleme aldigi Aftonomiya
risalesinde açikça dile getirdi.
Ancak,
dedigimiz gibi hürriyet ortami kisa sürdü. Istibdat geri dönmüstü.Yeniden baski
idaresine dönülünce bir çok Müslüman aydin solugu hapiste ve sürgünde aldi. Abdürresid
Ibrahimin dergileri kapatildi ve Rusyada kalmak can güvenligi için tehdit
olusturmaya basladi. Bunun üzerine Rusyadan ayrilmaya karar verdi:
Iste
biz böyle didinmekte, çalismakta iken.
Bir
sabah üç tanidik, seslenerek pencereden,
Dediler:
Simdi hükümet basacak matbaani...
Durmanin
vakti degildir. Hadi kaldir tabani.
Bir
isaretle çocuklar çekilip ta geriye,
Daldilar
hepsi birer sesleri çikmaz delige.
Onlarin
nevbeti geçmis, sira gelmisti bana.
Yolu
tuttum, yalnizca dogruca Türkistana.
IKINCI BÜYÜK
SEYAHAT(1907-1910)
TÜRKISTAN
Böylece
Abdürresid Ibrahim Efendi üç sene sürecek büyük yolculuguna basliyordu. Ama bu bir
alelade seyahat degildi. Bu, Islam aleminin sorunlarini, ümmetin durumunu vicdani devamli
o ümmet için atan bir müminin yerinde gözlemlemesi, tarihe sahitligi idi. Bu bereketli
seyahat çok sükür kendisi tarafindan kaleme alinarak bize ulasmis bulunuyor.
Okumayanlarin ilk elde hemen okumalarini salik verecegimiz bu nefis hatirat Alem-i
Islam adiyla nesredilmis ve Kadi Abdürresidin en bas eseri olarak
taninmistir.
Mehmed
Akif, Sirat-i Müstakimde yayinlanan Gayet Mühim Bir Eser baslikli bir
yazisinda bu kiymetli eser hakkinda sunlari yaziyor: Ben çoktan beri bu kadar
samimî, bu kadar müfîd (faydali) lâkin bu kadar müessir (tesirli) kitap okudugumu
hatirlamiyorum. Araplar "Söz ruhtan çikarsa ruha girer; agizdan çikarsa kulagin
hududunu asmaz." derler ki ne kadar dogrudur! Bakilsa Abdürresid'in yazisinda hiç
bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatin, hiç bir inceligin ruhta
husule getiremeyecegi teessürati bu tabiî, samîmi sözler ani bir surette hâsil
ediyorlar (olusturuyorlar) . (Not: Bulabilenlerin Islam harfleri ile olan baskisini
okumalarini, yoksa Isaret Yayinlari tarafindan sayin Ertugrul Özalp beyin editörlügünde
gerçeklesen enfes baskisini tavsiye ederim. Mehmed Paksunun sadelestirerek 1987de
Yeni Asya yayinevince yapilan baskisini tavsiye etmiyoruz. Çünkü yanlis sadelestirmeler
ve atlamalar var.)
1907
sonlarinda Bati Türkistan sehirlerini dolasti ve ahalinin durumuna yakinen sahid oldu.
Durum içler acisiydi:
Sormayin
gördügüm alemleri hiç söylemeyeyim;
Yâdi
temkinimi sarsar da kan aglar yüregim.
O
Buhara! O mübarek, muazzam toprak.
Zilletin
koynuna girmis uyuyor müstagrak.
Ibn-i
Sinalari yüzlerce dogurmus o iklim,
Tek
çocuk vermiyor agusuna ilmin ne akim.
O
rasadhane-i dünya, o Semerkandi bile.
Öyle
dalmis ki hurufata mazisiyle;
Ay
tutulmus, Kovalim seytani kalkin! diyerek,
Dümbelek
çalmada binlerce kadin, kiz, erkek!
Bu
havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,
Daha
salgin, daha dehsetli...Umumen ahlak.
Çok
bozuk az gelecek namütenahi düskün.
Öyle
murdarini görmekteki insan fuhsun.
Birakin,
söyleyemez, mevkiimiz camidir.
Baska
yer olsa da, tafsile hâyâ manidir.
Ya
taassuplari? Hiç sorma nasil maskaraca.
O, uzun
hirkasinin yenleri yerlerde hoca,
Hem
bakarsin esi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)
Hem ne
söylersen olur dini hemen rencide.
Milletin
hayri için ne düsünsen; bidat.
Seri
tagyir ile, terzil ise-hasa- sünnet.
Ne Hudadan
sikilirlar, ne de Peygamberden.
Bu
ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden.
Çekecek
memleketin hali ne olmaz? Düsünün!
Sayisiz
medrese var gerçi Buharada bugün.
Okunandan
ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu
dünyada soran var, ne de ukbada geçer.
Ama
seyyahimiz bütün bütün ümitsiz degildi, gençlerde bir uyanma baslamisti. Ne yazik ki
bu bir fecr-i kazibti. (yalanci safak) Ve sanki merhum bunu takip eden ve 70-80 sene
sonra O mübarek Maveraünnehir (Ceyhun irmaginin dogusunda kalan ülkeler) topraklarinda,
anayurdumuzda dogacak fecr-i sadiki (dogru safak) müjdeliyor, oralara el verecek yigitleri
tebrik ediyordu;
Su
kadar var ki sebâbinda(gençlerinde) ufak bir gayret
Baslamis
Bir
gün olup parlayacaktir elbet.
O zaman
iste su toprak yeniden islenerek,
Bu
filizler gibi binler fidan besleyecek!
Abdürresid
Efendi Bati ve Dogu Türkistani kapsayan bu bir senelik seyahatinde bir taraftan
ileri gelen kimselerle görüserek Rus hükümetine karsi ortak hareket edilmesi için ugrasiyor,
öte taraftan da medreselerin islahi ve usul-i cedit (yeni usul) mekteplerinin kurulmasi için
çalisiyordu. Memleketi Taraya döndükten kisa bir süre sonra ailesini alarak
Kazan sehrine yerlestirdi. Kazanda hemen siyasi faaliyetlere baslayarak Dördüncü
Müslüman kongresinin toplanmasi için hazirliklara giristi. Yine gizlice bir gemide gerçeklesen
toplantida egitimle alakali bir komite olusturularak ögretmenlik yasina gelmis Kazan bölgesindeki
gençlerin Istanbula gönderilerek egitim almalari kararlastirildi. Bu sayede bir
çok genç Türkiyeye gelmistir.
1908
Eylülünde seyahatinin kalan kismini tamamlamak üzere Kazandan yola çikti.
Seyahate çikisini söyle anlatmaktadir; Önümde bir giden, arkamda bir çeken yok
idi, yalniz himmet kemerini bele baglayarak, tevekkül asâsini ele aldim. Yalniz ilâ-yi
kelimetullah (Allah adini yüceltme) halis niyetiyle, Allah ipine sarilma fikrini tervic
ve takviye mukaddes emeli ugruna çoluk çocugumu ve mini mini cigerparelerim olan
masumlarimi Allaha emanet ederek yola çiktim.
M.
Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde onun fedakarlik ve feragatini (tok gözlülük)
söyle anlatiyor: Abdürresid Ibrahim Filipinlere Müslümanligi götürürken,
bilmem nereye Müslümanligi götürürken, -Bediüzzaman'in arkadasidir-söyle diyor:
Araba ile oraya dogru ayrilirken 5 - 6 yasinda kizim faytonda benimle beraberdi.
Kazan'dan herhalde ayrildik. Kiz yüzüme bakti. Dolu dolu gözleri ile " baba, ne
zaman döneceksin? diyordu. Ben belki yakinda diyordum ama, fakat içimde de
dogru olmayan bu sözü söylerken bir burukluk yasiyordum. Çünkü katiyen bir daha
geriye dönmeyi düsünmüyordum. Ben Hz. Muhammed'in dili olmayi düsünüyor, Kur'an'in
bir dili olmayi düsünüyordum. "
JAPONYA
Sibirya
üzerinden Mogolistan- Mançuryaya geçerek basladigi yolculuk Buradan gemi
yolculugu ile Japonyaya uzandi. Eserinin büyük kismin Japonyaya ayrilmistir.
O Japon milletine hayran olmustu:
Dogruluk,
ahde vefa, vade sadakat, sefkat;
Acizin
hakkini Ilâya (yükseltmeye)samimi gayret;
En ufak
seyle kanaat, çoga kudret varken;
Yine
ifrat ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin
irzina, namusuna yan bakmayarak,
Yedi kat
ellerin evladini kardes tanimak;
Öleceksin!
denilen noktada merdane sebat;
Yeri
gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat,
Ihtirasat-i
hususiyyeyi söyletmeyerek,
Nef-i
sahsiyi (özel çikarini) umumunkine kurban etmek...
Daha
bunlar gibi çok nadire gördüm orada.
Ademin
en temiz ahfadina (torunlarina) malik bir ada.
Medeniyyet
girebilmis yaliniz fenniyle...
O da
sahiplerinin lahik olan (yetisen) izniyle.
Dikilip
sahile binlerce basiret, iman;
Ne kadar
maskaralik varsa kovulmus kapidan!
Garbin
esyasi, eger kiymeti haizse yürür;
Moda
seklinde gelen seyyie (kabahat) gümrükte çürür!
Gece
gündüz açik evler, kapilar mandalsiz;
Herkesin
sandigi meydanda, bilinmez hirsiz.
Ya o
mahviyyeti insan göremez bir yerde...
Togo(*)nun
umdugunuz tavri mi vardir? Nerde!
Gidelim!
der, götürür! Sonra gelip ta yanima;
Çay bosaltirdi
ben içtikçe hemen fincanima.
Müslümanlik
sanirim parlayacaktir orda;
Sade
Osmanlilarin gayreti lazim arada.
Misyonerler,
gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulema
(alimler) , vahy-i Ilahiyi mi bilmem, bekler?
Bediüzzaman
hazretleri de Divan-i Harbi Örfi - Sikiyönetimli Savas Meclisi adli
saheserinde ayni meseleye parmak basar; Kesb-i medeniyette (medeniyet elde etmekte)
Japonlara iktida (uymak) bize lâzimdir ki, onlar Avrupa'dan mehasin-i medeniyeti
(medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin mâye-i bekasi (varliginin
temeli) olan âdât-i milliyelerini (milli adetlerini) muhafaza ettiler.
Tabii
burada sunu belirtmekte fayda var; Japonyanin bu hali 1910 seneleridir. Maalesef
Ikinci Dünya Savasinin galipleri bu ülkeyi isgal ederken kökleri ile birlikte isgal
etmislerdir. Her türlü melanetleri ile bu temiz insanlari delik desik birakmislardir.
Onun için bir büyügümüz hakli olarak söyle demektedir: Amerikan düsmanligi,
milliyetçilik duygusu ve ezilmislik hissinin esas alinarak gerçeklestirilen Japon
hamlesi, katiyen uzun ömürlü olamaz. Çünkü, ister siyasî, ister ekonomik, isterse
kültürel olsun, her türlü kalkinmanin uzun ömürlü olmasi, saglam temeller üzerine
kurulmasina baglidir. Halbûki, Japon kalkinmasinda kalici esaslar degil, reaksiyoner çikislar
hakimdir.
Nitekim,
Bati bugün Japonyaya fuhustan tutun da, içki ve kumara kadar her türlü melanet
ve sefahati sokmus durumda. Daha baska ülkeler gibi, Batinin bu oyununa düsmüs ve
mozaigi delik-desik olmus bulunan Japon saltanatinin uzun ömürlü olmasi herhalde düsünülemez.
Abdürresid
Ibrahim kaldigi süre boyunca Japonyada büyük alakaya mazhar oldu. Japon
imparatorluk ailesi ile yakin dostluk kurdu. Japon egitim sistemini yakindan inceledi. Bir
çok cemiyet ve serefine verilen ziyafetlere katildi. Düzenlenen toplanti ve
konferanslara istirak etti. Meramini anlatacak kadar Japonca ögrendi. Islam hakkinda
Misyonerler tarafindan yayilan yanlis kanaatleri tashih etti. Japon gazeteleri bu konusma
ve konferanslari ertesi gün okuyucularina aktardigindan hayranlari gittikçe artti. Ilk
önce bir kisim üst düzey Japon diplomatlar Islamla sereflendi. Onlarin da
gayretleri ile Abdürresid Ibrahim Asya Gi Kay adli dernegi kurdu. Bu dernegin
amaci Uzakdogu halklari arasinda dayanisma ve yardimlasma ve Islami davet idi.
Baskanligina da eski bir Samuray olan ve Islama girerek Ebubekir adini alan Japon
diplomat Ohara getirildi.
Dernek
Daito isimli bir de brosür çikarmaya basladi. Öte yandan Tokyoda bir cami için
arsa alinarak yapimina baslandi. Bunlar Japonyadaki ilk Islam kivilcimlariydi.
KORE
Seyyahimiz
içinden hiç gelmese de plani geregi Japonyadan ayrilmak zorunda kaldi. Bindigi
gemi 19.06.1909da Korenin Pusan limanina vardi. Pusan kasabasinda yasadigi bir
ilginç hatirayi burada derc etmek (eklemek) istiyorum. Yalniz burada su hususa dikkat
çekmek gerekiyor; Sark insanlari umumiyet itibariyla duygusal, mert, misafirperver,
cesur, izzet-i nefs sahibi insanlardir. Bu topraklarda akildan ziyade kalp hakimdir. Ve
bati medeniyeti senaat ve denaatleri (alçaklik ve fenalik) ile giremedigi müddetçe de
bu saf doku bozulmadan yüzlerce sene kalabilmistir. Mesela Abdürresid Efendinin
izahatina göre Eskiden Bir Koreli katiyen yalan söylemezmis. Hatta bir adamin
yalan söyledigi ortaya çikarsa babasi evlatliktan çikarirlarmis. Fuhus eskiden hiç
yokken bu on sene içinde o da baslamis ve ilerlemis. Insan bunun gibi seyleri
duyunca bir düsünürün su sözünü hatirlamadan edemiyor: Insanligin en büyük
düsmanlari Avrupadan çikmistir. Elhak dogru bir sözdür
Söyle
diyor merhum seyyahimiz; Kayikçi bizi vapurdan karaya götürdü. Ufak para
bulunmadigindan tabii olarak yarim yen verdim. Kayikçi bizim parayi aldi, bir tarafa
gitti. Ben dikkate almadim. Hepsi alti kurus bir para. Gümrükten esyalarimizi topladigim
gibi rikse(Insanin çektigi bir ulasim araci) ile tren istasyonuna gittik. Trenin
hareketine vakit varmis. Biz de biraz yemek filan yeyelim diyerek orada bulunan Japon
misafirhanesine girdik. Misafirhaneden çiktigim zaman fukara bir adam bize dört kurus
kadar para veriyor. Dedim; Bu ne parasi? Kayikçiya elli sin
vermissiniz, onun fazlasi Iste fitri terbiye. Avrupalilarin vahsi ve barbar tabir
ettikleri sarkta (doguda) neler var? Bir kere ehemmiyetsiz bir para sonrada o gümrük
sahilinden trene kadar yirmi dakikalik bir mesafe. Kim arayacak, kim bulacak? Fakat Sark
terbiyesi kul hakkina baska gözle bakar.
ÇIN
Korede
bir hafta kalan Abdürresid Ibrahim oradan trenle Çine yöneldi. Oradaki bazi
izlenimleri söyle; Bugün bütün Çinde-Türkistan Çini, Kansu, Sansi
vilayetleri müstesna olarak- Islamin yalniz adi kalmis. Maalesef Asr-i
Saadetten hemen sonra Islamla tanismasina karsin yüzyillarin getirdigi ilgisizlik ve
kopukluk bu topraklari Islamdan hayli uzaklastirmis, Çin dinleri ile karisik bir
hale getirmis. Islam tarihlerinde Çin Müslümanlari hakkinda hiçbir sekilde
malumat yoktur. Zaten biz Müslümanlar öyle bir hale gelmisiz, ne mazimiz (geçmisimiz)
malum, ne halimiz, ne istikbalimiz (gelecegimiz) .
Bir de
ayni ifadeleri Safahattan takip edelim;
Çinde,
Mançuryada din bir gelenek baska degil.
Müslüman
unsuru gayet geri, gayet cahil.
Acaba
meyl-i teali (gelisme arzusu) ne demek onlarca
Böyle
gördük dedemizden sesi milyonlarca
Kafadan
ayni tehevvürle (düsüncesiz hareket) bakarsin çikiyor.
Ars-i
âmali bu söz tâ temelinden yikiyor.
Görenek
hem yalniz Çinde mi salgin nerde
Hep
Musab (ugramis) alem-i Islam o amansiz derde.
Getirin
magrib-i Asyadan bir Müslümani
Bir de
Çin surunun altinda uzanmis yatani.
Dinleyin
her birinin ruhunu, mutlak gelecek
Böyle
gördük dedemizden sesi titrek titrek.
Böyle
gördük dedemizden sözü dinen merdud (kabul edilmemis) .
Acaba
saha-i tatbiki neden nâ mahdud (sinirsiz)
Çünkü
biz bilmiyoruz dini. Evet bilseydik.
Çare
yok göstermezdik bu kadar sersemlik.
Çinde
namazlar bile bir acayip hale gelmistir; Ah o biçare namazda okunan hutbe! Ben
önce zannettim ki hutbeyi Çin lisaniyla okuyor da anlamiyorum. Sonra dikkat ettim, meger
Arapça okuyormus. Sonra namaza kalktik. Burada okunan Fatiha, neuzu billah. Çok aci
haller. Fatihanin tamamindan Alemin ile nestein
anlasilabiliyor.
Fatiha,
öyle Fatiha ki insanin tüyleri ürperir. O mübarek Fatiha suresi agliyordu. Neyse o
gece zaten yorulmus bulunuyordum. Uzun bir düsünce ile yattim. Uydum, bütün rüyalarim
mübarek Fatiha suresi üzerinde geçti. Ah! Biçare Islamiyet, neler gelmis basina?
Milyonlarca Müslüman ne halde bulunuyor? Bunlari düsünen rahat uyur mu?
Isin
daha acikli tarafi bir Çinli Mollaya dedikleridir; Çinde ulema içinde
sizden daha muktedir, sizden daha çok laf anlar bir adam görmedim. Ama ne yazik ki sizin
de okuyusunuzla namaz caiz olacak kadar degildir. Siz Ibrahim Halebinin Zelletül
Kâri (okuyucu hatalari) meselesini bir kere daha iyice mütalaa ediniz. Kendi namazinizin
caiz olmadigina kendiniz fetva verirsiniz.
Bu
havalidekiler pek yaya kalmis dince
Öyle
Kuran okurlar ki sanirsin Çince.
Bütün
adetleri ayin-i Mecusiye (atesperest ayini) karib (yakin) .
Bir
sehadet getirirler o da oldukça garib.
Tabii bu
yozlasmis telakki ile kadinlarda tesettür kalkmis, kiyafetler Budistlere benzemis,
uyusturucu iptila seklinde yayilmis, pislik almis basini gitmis. O derece ki Pekinin
pisligi için Abdürresid Ibrahimin su tespiti manidar; Bizim Istanbulun
en pis caddesi Pekinin en temiz caddelerinden daha temizdir. Tabii bu yirminci
asrin baslarindaki Çinin bir fotografi
Bir de
Zavalli Çin halkinin Ingiliz, Fransiz Alman ortak güçlerince 1900 senesinde elim bir
seklinde katliamina da deginmek gerekiyor. Batili hümanist dostlarimizin
yaptiklarini devamli hatirda tutmak gerekiyor zira: 1900 senesinde Plâgovisçikide
suçsuz Çinlileri Amur nehrine döktüler. Kiz ve erkek çocuklarini, hatta hamile ve
emzikli kadinlari karninda ve kucaginda bulunan çocuklariyla beraber sürü sürü Amur
nehrine attilar. Amur nehri üzerinde 3 km kadar bir mesafe insan cesedinden köprü
haline gelmisti. Bravo dogrusu su batililara. Bir de yavuz hirsiz misali
üste çikmalari ve bizdeki batici entel cücelere ve saf halk yiginlarina yutturmalari
yok mu?...
OSMANLI
SEVGISI
Seyyahimiz
gezdigi yerlerin hepsinde Osmanliya ve hilafete büyük bir baglilik görür: O da
gariptir ki Müslümanlar her nerede olurlarsa olsunlar, hep Osmanlilarin meftunu (asik)
ve dostu olup, hep kendi aralarinda Osmanlidan birkaç tüccari görmek arzusunda
bulunuyorlardi.
Yaliniz
hepsi de hürmetle anar naminizi
Hiç
unutmam, sarilip hirkama bir Çinli kizi
Ne diyor
anlamadim, söyledi bir çok seyler
Sonra
meyus (üzüntülü) olarak agladi, biçare meger
Bana
sultani sorarmis da nasildir? dermis.
Yol
yakin olsa imis, gelmeyi isterlermis."
Maalesef
ne Osmanli ne de Cumhuriyet devlet ricali (adamlari) bu büyük destegi görebilmislerdir.
Zira çogu bati sarabiyla sarhos bu insanlarin önlerini görmeleri zordur. Nerde kaldi
onu görmek
Bakin Osmanli konsolosluklarinin haline: Osmanli konsolosluklarinda
ne oruç tutan var, ne namaz kilan var.
HINT ALT
KITASI
Abdürresid
Ibrahim 7 Agustos 1909 tarihinde Singapura vardi. Bura halki da kendisini büyük
bir cosku ile karsiladilar. Adada bulundugu müddetçe Müslümanlara ittihad-i Islam
(islam birligi) agirlikli vaazlar ve sohbetler yapti, onlari uyuduklari uykudan uyandirmak
istedi. Sii ve Sünni Müslümanlara yönelik su ikazi hepimiz için biraz durup düsünmeyi
gerektirmiyor mu?: Bin üç yüz sene önce geçmis adamlara lanet okuyacagimiza bu
saat bizim hayatimiza taarruz etmekte olanlara hiç olmazsa ne yapiyorsunuz?
dersek daha münasip olmaz mi?
Bin
üç yüz sene önce vefat etmisleri biz diriltemeyecegiz. O geçti. Oradan bahsedersek
birbirimizin kalbini rencide etmekten baska bir netice vermez. Bugünkü ihtiyaçlarimizi
düsünelim. Ve büyük düsmanlarimiza karsi simdiki halimizi ve gelecegimizi düsünelim.
Singapurda
parasi bittigi için yolculuguna devam edemiyordu. Ama durumu fark eden Müslümanlar
biletini alarak onu Hindistana trenle yolcu ettiler.
Hind alt
kitasi o siralar Islamin en büyük düsmani Ingilizler tarafindan idare
ediliyordu.Abdürresid Ibrahim bu durumu söyle açikliyor: Hindistanda
Ingiliz zulmü tahammül edilecek gibi degildir.
Yine su
tespiti önemli; Ingiltere devletinin elinde bulundurdugu arazinin bütün mahsulü
sizin bildiginiz gibi, yirminci asirda bundan yüz sene önceki mahsulüne nispeten yariya
düsmüstür. Hiç süphe etmeyiniz, Ingiltere devleti Hindistani harap etmek için
yaratilmis çekirgedir dersem hata degildir.
Ingilizler
bu topraklari sömürmekle kalmamis Kadiyanilik ve emsali bir çok haserenin türemesine
de zemin hazirlamislardir. Hindistan esasen mezhep yuvasidir ve Hindistanda
Ingilizlerin paralarini kuvveti ile meydana gelmis yeni yeni mezhepler pek çok olup
hepsinden birer numune de Bombayda bulunur.
Gerçi
Hintliler eskiden beri esarete aliskin bir millettir. Ingiltere hükümeti ne kadar
zulmederse eder,bir Hindli yine ses çikarmaz. Hindliler bu zilleti tamamiyla
kabul ediyorlar. Degil avami, belki Londrada tahsil görmüs subaylari da aleni
olarak tahkirleri oldugu gibi kabul ediyorlar. Ben bir iki subay ile görüsüp sordum:
Niçin size Ingiliz subaylari ellerini vermiyorlar? Ve niçin maaslariniz müsavi
(ayni) degil? Buna nasil tahammül ediyorsunuz? Dedigimde ne cevap verirlerse
begenirsiniz?: Ingilizler sahiptir (efendi) cevabini veriyorlar.Biliyorsunuz
ki, Hindistanda Sahip deme efendi demektir. Bir Ingiliz kim
olursa olsun, amele olsun, Hindlilere efendidir.
Hindistanda
Ingilizlerin katliamlari da insani ürpertici cinsten. Sadece bir tanesine kisaca yer
verelim. 1857de Guvanpur sehrini topa tutarak otuz bin insani öldürmüsler; bir
kismini diri diri Ganj nehrinde bogarak ve bir çok alimleri de yine diri diri gaz döküp
ateste yakarak yok etmislerdir. Abdürresid Ibrahim anlatiyor: Silahsiz biçareleri
evlerinden alarak takim takim biner adami birden topa tutmuslar. Bu vahsetleri icra
ettikleri zaman medeni generaller kahkahalarla gülerlermis. Bilhassa büyük alimleri atese
attiklari vakit generallerden birisi ellerini çirparak alkislar, bogula bogula güler,
sesi çiktigi kadar bagira bagira çirpinir, adeta sevincinden çildirirmis. Ben ne
zamanki o halleri gözleri ile gören ihtiyarlardan dinledimse, yarim asir sonra söylendigi
halde o vahsetten kan aglamamak mümkün degildi. Hele Mevlevi Can Muhammed Sah Merheti
Sahip cenaplarindan dinledigim zaman ister istemez gözlerimden yarim saat yas dökülmüstü.
Kendileri yetmis bes, belki daha yasli, hem bembeyaz sakalla kafasini sallayarak: Otuz
bin adami zulmen öldürdüler, onlardan bin kisisi alimlerdi dedigi zaman
sakallarindan gözyaslari burçak burçak yuvarlaniyordu.
Onun
nihai görüsü söyledir-ki Istikbal fiilin onu tasdik etmistir-: Hindistanda
hiç süphe yoktur ki, Ingilizlerin yerleri daha çok sarsilacaktir.
Ingilizler
Abdürresid Ibrahim gibi bir ismin bu topraklarda bulunmasindan son derece rahatsiz
oldular, onu taciz ettiler, nezarete attilar, pesine casuslarini saldilar. Mesela bu
casuslardan birisinin kendisini takibini söyle anlatir: Gece yarisindan sonra saat
üç siralarinda tren Bombay duragina geldigi zaman bizim haserat uyumakta idi. Ben de
hemen vagondan indim. Yoluma devam ettim. Büyük cadde ile Islam mahallesine gitmekte
iken kasaphane hizasinda haserat kosarak benim arkamdan yetisti. Sokak da gayet tenha.
Beni tutacak olmustu. Orada bir yumruk yuvarladim. Bir daha, bir daha, o düdük çalarak
geriye dogru yollandi. Ben orada Ömer Efendinin bulundugu Sahcihan oteline girdim. Artik
bir daha ne o beni gördü, ne ben onu. Iste Ingilizlerin misafirperverligi.
Hindi
bastan basa gezmekti muradim, lakin.
Nerde
olsam beni takibi yüzünden polisin.
Takatim
bitti de vazgeçmede muztar kaldim.
Kaldim
amma yine her mahfile (toplanti yeri) az çok daldim.
Hindistanda
daha fazla kalmasinin tehlike arz etmesi üzerine 7 Ekim 1909da, yaninda Japon mühtedisi
(hidayete ermis) Ömer Yamaoka oldugu halde Bombaydan gemi ile Hicaza hareket
etti
ISTANBULA
DÖNÜS
1910
yilinda Haccini ifa eden Abdürresid efendi Hicaz demiryolu ile Beyruta oradan da
gemi ile Istanbula geldi. Hariciye nezaretine (Dis Isleri Bakanligina) Osmanli
vatandasligina geçmek için bir dilekçe verdi. 1912de Osmanli vatandasligina kabul
edildi.
Istanbula
geldikten sonra Sirat-i Müstakim dergisi idarehanesinin düzenledigi konferanslara
katildi. Bursa ve Istanbulda tertip edilen samimi konferanslarin konusu Alem-i Islamin
durumu idi. Çok yogun bir ilgiye mazhar olan bu dertlesmelerle ilgili Islam Sairi Mehmed
Akif bey sunlari yaziyor: Zaten hazretin meclisi de öyle degil mi? Binlerce huzzara
(hazirda olanlar) karsi îrad ettigi hutbelerde memleketine mahsûs sive ile Istanbul
sivesini mecz eyleyerek (birlestirerek) , hiç bir parlak cümleden, mutantan bir
terkîbden imdat istemeyerek gayet açik bir lisan ile yürüttügü mülâhazat (düsünceler)
cemaati meshur ediyor (sihirliyor) ; namütenahi (durmadan) söylese insanin namütenahi
dinleyecegi geliyor.
Istanbulda
Sultanahmet, Ayasofya, Sehzadebasi camilerinde vaaz tarzinda yapilan bu konferanslara en
az bes bin kisi istirak etmis, cemaat disarilara tasmistir. Bu konferanslarda Abdürresid
bey halka Sibiryali Meshur Seyyah-i Sehir veya Hatib-i Sehir diye
takdim ediliyordu. Akif bey bu konferanslardan birini siirlestirmis ve Süleymaniye
Kürsüsünde adiyla nesretmistir. Bu siirinde Abdürresid Ibrahimi söyle
tavsif eder (vasiflandirir) :
Kimdi
kürsüdeki bir bilmedigim pir amma
Hiç de
bigane degil kalbe o cazip sima.
Bembeyaz
lihye-i pakiyle (temiz sakaliyla) beyaz destari n(sarigi)
O mehib
(heybetli) alni, o pek munis olan didari (yüzü) ,
Her
taraftan kusatip bedri (dolunay) saran hale gibi,
Ne
sehamet (yigitlik) , ne melahat (yüz güzelligi) veriyor ya Rabbi.
Hele gözler
iki mihrak-i semavidir (gökten gelen yakici nokta) .
Bir
suaiyla alevlendiriyor idraki.
Ah o gözlerden
inen huzme-i nurânurun,
Bagli
her târ-i füsunkarina (büyüleyici iplikgine) bin ruh-i zebun (aciz ruh)
Istanbulda
Sultanahmet civarinda bir eve yerlesen bu büyük dava adami yine bos durmadi. Tearüf-i
Müslimin adiyla bir dergi çikardi. Adindan da anlasilacagi gibi bu dergide Müslümanlarin
birbirini tanimasini, dertlerini ögrenmesini ve bir uhuvvetin (kardesligin) teessüsünü
hedef aliyordu. Diger yandan merhum Esref Edip beyin gayretleri ile Alem-i Islam
adli hatirati Istanbulda basildi ve adeta kapisildi. Bunun bir sebebi de Mehmed Akifin
su ifadelerinde gizliydi; Vakia Abdürresidin bu seyahatnamesi insana o kadar
keyif vermiyor. Çünkü bir çok aci hakikatleri olanca aciligiyla, olanca üryanligiyla
(çiplakligiyla) gösteriyor, sarkin emrâz-i içtimaîsini (sosyal hastaliklarini)ortaya
döküyor. Lâkin hastalik bütün a'râziyle, edvâriyle (zamanlariyla) meydana çikmalidir
ki müdâvati (tedavisi) kabil olsun, esbabi (sebepleri) bertaraf edilebilsin.
Yeri
gelmisken, Akifle aralarinda derin bir dostluk kuruldugunu da söyleyebiliriz. Bir
gün dev saire söyle demistir: Ah Akif! Ne yapayim ki senin kalpleri tutusturan
siirlerine can verecek yasta degilim. Yirmi sene evvel bunlari yazmis olsaydin kim bilir
bunlar bana daha ne kadar kuvvet verecekti. Bütün Asyayi, Afrikayi gezdim,
senin gibi bir sair görmedim. Sen bütün Asyayi, Afrikayi dolasmalisin.
Buzlu steplerde, kizgin çöllerde yasayan Müslüman akvamin (halklarin) ahvalini
yakindan görmelisin. Senin siirlerin ilkbaharin feyzi gibi donmus ruhlara yeniden hayat
verir. Sen onlari görmelisin, onlar seni görmeli dinlemeliler.
Akifin
yakin dostu merhum Esref Edip Fergan bey bu dostluk ve etkilesime söyle parmak basiyor:
Üstadin Süleymaniye Kürsüsünde söylettigi zat. Onun Müslümanlari irsad
hususundaki himmet ve gayretlerine meftun..Üstad bu çok atesli hatibi Süleymaniye
kürsüsünden söyletti. Müslüman milletlerin musab olduklari hastaliklari onun
lisaniyla tesrih etti (açikladi) . Üstadin bazi siirleri üzerinde Abdürresidin
çok tesiri oldugunda süphe yoktur. Bilhassa Safahatin ikinci kitabi(Süleymaniye
Kürsüsünde) tahlil edilirken bu noktayi nazar-i dikkate almak lazimdir.
Abdürresid
Ibrahim herhalde bu siralar Bediüzzaman hazretleri ile de tanisir ve dost olur. Muhterem
Mehmed Kirkinci Hocaefendi hatiratinda merhum tarihçi Ibrahim Hakki Konyalinin su
hatirasini naklediyor: Türkistanli meshur seyyah, büyük bir Islam alimi ve mücahidi
olan Abdürresid Ibrahim Dar-ul hilafet olan Istanbula geldiginde Bediüzzaman
hazretlerine misafir olmustur. Abdürresid bey çok iri, babayigit biri idi, yemesi, içmesi
fevkalade idi. Üstad ise az yer, üç bardaktan fazla çay içmezdi. Abdürresid Ibrahim
bey tahminime göre yirmi bardaktan fazla çay içti. Üstad da onu yalniz birakmadi. O
çay içmeyi bitirinceye kadar Üstad da onunla beraber çay içti.
Bediüzzaman
hazretleri Abdürresid Ibrahimden aldigi bilgileri zaman zaman eserlerinde
nakletmistir. Mesela 1910da Samda verdigi meshur hutbede naklettigi su malumat
gibi; Hattâ, Rus'u maglûp eden Japon Baskumandaninin Islâmiyetin
hakkaniyetine sehadeti de sudur ki: Hakikat-i Islâmiyetin kuvveti nispetinde,
Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i Islâm temeddün edip
(medenilesip) terakki ettigini (gelistigini) tarih gösteriyor. Ve ehl-i Islâmin
hakikat-i Islâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahhus ettiklerini, vahsete ve tedennîye
düstüklerini ve hercümerç (karisikliklar) içinde belâlara, maglûbiyetlere düstüklerini
tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilâkistir (aksinedir) . Yani, salâbet ve taassuplarinin
zaafiyeti nispetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet (direnç) ve
taassuplarinin kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere maruz kaldiklarini tarih gösteriyor.
Simdiye kadar zaman böyle geçmis.
TRABLUSGARBDA
1911
senesinde Italyanlarin Libyaya ansizin saldirmasi üzerine Abdürresid Ibrahim
hemen Trablusgarba, cepheye gitmeye karar verdi. O sirada 54 yasindaydi. Yerinde
duramiyordu; Saskinliklar zail (yok) olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye basladi.
Ben de duramadim, bir atestir kalbimi kapladi. Gitmeden rahat olmazdim. Vakia ben
yasliyim, benim elimden bir sey gelmez. Fakat, hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye
yararim.
Evvela
gemi vasitasiyla Misira gittiler. Ingiliz isgali altindaki bu ülkeden bedevi kiyafetleri
içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculugun ardindan Libyanin
Sollum sehrine ulastilar. Buradan da siddetli çatismalarin sürdügü Derneye vardilar.
Seyyahimiz
çesitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanli subayinin ve Libyali kardeslerimizin tek vücut
halinde dasitani (destansi) direnisi onu çok sevindirdi. Özellikle de Enver Pasanin
çalismalari; Enver Pasa Hizir gibi herkesten önce yetisti, en büyük vazifeyi o
gördü. Yoktan bir ordu teskil ederek büyük ve sanli milletimizin namus ve serefini bütün
cihana tanitti. Milyonlarca Arabin kalbinde Pasalik unvanini aldi.
Trablusgarbta
bes ay kaldiktan sonra Istanbula döndü. Burada Trablus savasi ile alakali verdigi
konferanslar büyük ilgi gördü.
BALKAN
HARBI
1912
yilinda baslayan Balkan savasi ve akabinde serhat sehri Edirnenin düsman çizmesi
altina girmesi üzerine Abdürresid Ibrahim o siralar çikardigi ve Alem-i Islama gönderdigi
Islam Dünyasi adli dergide bu topraklarin kaybedilmemesi için bütün dünya
Müslümanlarini cihada çagirdi. Her tarafta maddi yardim ve gönüllü toplanmaya basladigi
haberleri geliyordu. Japonyada Edirnenin düsüs haberini bazi gazeteler siyah
çerçeveler halinde halka duyurmuslardi. Bu hadise de bu büyük zatin Japonyada
ülkemiz adina olusturdugu kamuoyunun büyüklügü hakkinda bir fikir vermektedir.
CIHAN
HARBI - DÜNYA SAVASI
Birinci
Dünya Savasinda da yine onu hep degisik yerlerde görüyoruz. Mesela bir defa Enver Pasa
ile birlikte Doguda askerlere moral veriyor, diger yanda Rus saflarindaki Müslüman
askerlere propaganda yapiyordu.
Bir ara
Almanyaya giderek Müslüman esirler arasinda dolasti. Esir kamplarinda verdigi
vaazlarla onlari halifenin safinda çarpismaya ikna etti. Bu esirlerden Asya Taburu
adi verilen bir tabur olusturularak Irak cephesinde Ingilizlerle savasmaya gönderildi.
1912 yilinda
Osmanli vatandasligina giren Abdürresid Ibrahim savas sirasinda ve sonrasinda Teskilat-i
Mahsusa (istihbarat teskilati) adina bazi vazifeleri de yerine getirdi.Bunlar genelde
Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi. Bu arada Avrupada katildigi konferans ve
toplantilarda her firsatta mazlum Rusya Müslümanlarinin sesi solugu oldu. Bu siralar
Stockholmde kurulmus olan Rusyadaki Yabanci Milletler cemiyetinde Rusyadaki
Müslümanlarin temsilciligini yapti.
RUSYAYA
DÖNÜS
Savasin
bitiminden sonra 1918 yilinda memleketini ziyaret niyetiyle Istanbuldan ayrildi. Bu
seyahatinde de Rusyadaki Bolsevik devriminin oturma sancilarini ve devletsizligin ve
anarsiligin ürperticiligini bütün çiplakligiyla gördü.
Bu hatiralardan
bir kismini da kisaca nakletmek istiyorum. Maalesef bizim gibi doldurusa getirilen
ülkelerde nice genç nesiller o Ekim devrimi hülyalari ve masallariyla yillarca
kandirildilar. Onu bir de bizzat yasayanlardan dinlemek lazim ki ne ürperticidir. Bu
konuda Komünizmin Kara Kitabi adli eseri ve merhum Sevki Bektörenin
Volga Kizil Akarken adli hatiratini bilhassa tavsiye ederim. Evet Hasan Cemalin
dedigi gibi; Yalniz Mina Urgan, Nâzim Hikmet, Sabahattin Ali gibi Türk aydinlari
degil, pek çok Batili aydin da bir düsün pesinden yuvarlandi gitti.
Iste Abdürresid
Ibrahim beyin bazi tespitleri: Trenler görülecek bir seydi. Ne saat hareketleri
malum nede ayakta duracak bir mahal mevcuttu. Iki gün iki gece Istasyon taslari üzerinde
firsat bekledim. Ve nihayet semt-i hareketi malum olmayan (hareket yeri belli olmayan) bir
trene iltica ettim. Trene girdikten sonra anladim ki benden baska bileti hamil (alan)
kimse yoktu. Meger buna hiç lüzum yokmus. Rusya inhilal etmis.(dagilmis)
On saat
kadar igne atsan yere düsmez bir trende iskenceli bir yolculuktan sonra Baltof sehrine
gelen merhum, daha sonra Ukraynanin merkezi Kieve vasil olur. Burada sehre
giren Bolsevik güçlerinin müthis bir katliamina tanik olur; Iki gün sonra da
bir katliam basladi. Dört-bes bin kisi itlaf edildi. Hiç unutmam bir gece Ferid beyin
evinde toplanmistik. Gece yarisi ben camiye avdet ediyordum (dönüyordum). Gayet siddetli
bir infilak meydana geldi. Ertesi sabah da gördük ve ögrendik ki Çarlik
taraftarlarindan tevkif edilen üç yüzü mütecaviz (askin) sahsin sahsin hapsedildigi müze
daire mevkuflarla beraber berhava edilmis (havaya uçurulmus).
Bir ay
Kievde kalan Resid Kadi, daha sonra ailesini almak üzere Almanyaya gider.
Almanyada devletsizlikten tam bir terör esmektedir; Nisanin yedinci günü
Berlinin kuzey kismindaki Aleksandr meydaninda Spartaküslerin kanli bir mücadelesine
gözlerimle sahit oldum. Bunlar mevki polis merkezini basarak 63 polisi, kulak ve
burunlarini kesmek ve gözlerini oymak suretiyle katlettiler.
Anarsinin
hüküm ferma oldugu bu yerlerden bin bir müskülatla ailesi ile birlikte Rus topraklarina
girebildi. Rusyanin durumu içler acisiydi. Her türlü vahset ve devlet terörü
ortalikta cirit atiyordu; Bolsevikler aglayanlara karsi bir Rus darb-i meselini(atasözünü)
der hatir ettiriyorlardi; Moskova, gözyaslarina itimat etmez. Ve bu sözü
müteakip kuvvetli bir kahkaha ile bedbaht muhataplarina ikinci bir yara açiyorlardi.
Moskovadan
Petersburga gittim. Eskiden tanidigim bu sehri bu defa taniyamadim. O tertemiz sehir
sanki bir yangin yeri veya muharebe meydani olmustu. Tek bir çöp bulunmayan sokaklari
hayvan lesleri ve insan enkazi ile dolu idi.
Bir
müddet sonra memleketi Taraya döndü; Hemen biri erkek digeri kizlara olmak
üzere iki mektep açtik. Halktaki bilim arzusu hadd-ül gayede (son sinirda) idi. Yas
mevzu-i bahis olmaksizin bütün sehrin Müslüman erkek ve kadinini ailemle birlikte
tedris ve talime basladik. Bolsevikler bizim medreselerimizi kaldiriyorlar,
kapatiyorlardi. Biz sükunetle mücadele ettik. Bolsevikler bir aralik dini ve fenni münazaralar
yaptilar. Leh ül hamd muvaffak olduk. Iki sene Tarada kaldim.
ÇIN TÜRKISTANINA
SEYAHAT
Abdürresid
Ibrahim yine yerinde duramadi ve yaninda oglu oldugu Uygur diyarina dogru yola çikti.
Burada da büyük iltifat ve ikramlarla karsilasti; Azami derecede yaptiklari
ikramin baslicasi Türkiyeden gelmekligimizden neset ediyordu. Mevizeler irad ederek
(vaazlar vererek) memleketi dolasmaya basladik. Ahali-i Islamiye yalniz bir seyden son
derece muzdarip bulunuyordu. O da Sakaryaya ve Ankara yakinlarina Yunanlilarin
gelmesi idi.
Kurtulus
savasinin kazanilmasi her yerde oldugu gibi Türkistanda da çok büyük bir
sevinçle karsilanmisti; Hemen camiye kostum. Yüzlerce muvahhidin sevinç gözyasi
dökerek Rabbülalemine münacatta bulunuyor, secde-i sükrana kapiliyorlardi.
Herkesin agzinda; Halife ordusunun ve onun vekili Gazi Mustafa Kemalin
ismi dolasiyordu.
RUSYADAN
TEKRAR AYRILISI
Türkistan-i
Çiniye yaptigi seyahatten dönen Abdürresid Efendi, Kremlindeki
idarecilerle(Lenin, Stalin vs) yakin iliskiye girerek onlarin serrinden Türk halkinin
zarar görmemesine çalisti. Ama Bolsevik idarenin gittikçe Rus sovenizmine dönüsmesi
ve iyice kanlanmasi üzerine Rusyadan ayrilmak zorunda kaldi. Türkiyeye
iltica edip Konyanin Cihanbeyli ilçesinin Bögrüdelik köyüne yerlesti.
Ama dedigimiz
gibi onun gibi bir entelektüelin bir köy hayatina sikisip kalmasi mümkün degildi. Onu
yine bu gönüllü sürgün döneminde(1925-1933) Islam dünyasinin problemlerini dile
getiren eserler kaleme alirken, Türkiyenin degisik illerine ve Misir, Hicaz gibi
yerlere seyahat ederken görürüz.
Mesela
1925in son günlerinde onu Anadolu'da görüyoruz. Merhum Tahir-ül Mevlevi, hatiratinda
Ankara Istiklal mahkemesinde yargilanmak üzere trenle Istanbuldan giderken bir
durakta onunla karsilastiklarindan bahsetmekte; Tren Izmite bir müddet durdu.
Yolculardan bazilari vagonlardan inip lokantaya gittiler. Bizim için imkan olmamakla
beraber hacet de yoktu. Aksam üstüne dogru duraklardan birinde Tatar seyyahi, meshur Abdürresit
efendi bizim vagonun önüne dogru gelmisti. Nazarlarimiz karsilasti. Göz ile asinalik,
elleri ile dua isaretinde bulundu. Adamcagizin halimizden müteessir oldugu belli idi
Allah razi olsun.
JAPONYA
HICRETI
Türkiyede
ailesi ve dostlari arasinda güzel günler geçirmesine ragmen onun akli fikri Islami
hizmetlerinin ilk tohumlarini attigi Japonyadaydi. Ona göre eger Japonlar Islami
kabul ederlerse dünya Müslümanlari Japon imparatoruna biat eder ve yeni hilafet merkezi
Japonya olabilirdi.
1933
senesinin Agustos ayinda Istanbuldan yola çikan bu yasli arslan 12 Ekimde
Tokyoya vardi. Japonya halki onu büyük cosku ile karsiladi. Japon basini da büyük
ilgi göstererek, kendisi ile Müslüman dünyasini durumu ile ilgili çok sayida röportaj
yaptilar. (Not; Alem-i Islamin ilk cildinde anlattigi gibi Tatar halkinin Japonlara
çok özel bir sevgisi vardi. Japonlarda da bu sevgi Tatar milletine karsi bulunmaktaydi.
Sayin Ilhan Mansiza Japonyada duyulan ilgi de bunun da rolü olsa gerektir. O
da Eskisehire yerlesen bir Tatar ailesinin evladidir.)
Japonyada
hizla Islami hizmetin basina geçen Abdürresid Efendi Tokyoda bir büyük camii açilmasina
vesile oldu ve buranin fahri imamligini yapti.(1937) Islam dininin Japon idaresi
tarafindan resmen taninmasini sagladi. Bu ülkede yasayan Tatar halkinin sorunlarini
çözmekle ugrasti. Sesi kesilinceye, elinden kalem düsünceye kadar Ilâyi kelimetullah
için çaba gösterdi ve arkadan gelen bizlere bir Müslümanin azminin neler
yapabilecegine sanli bir örnek oldu.
VEFATI
Ve
nihayet 17 Agustos 1944de arkasinda büyük bir iz birakarak, güzel bir insan
olarak beka diyarina göç etti. Bu onun son seyahatiydi.. Vefati gerek Islam dünyasinda,
gerekse ikinci vatani bu sirin ülkede büyük üzüntü ile karsilandi. Japon devlet
radyosu ve diger basin organlari tarafindan bu elim haber her yere duyuruldu. Cenazesine
istirak etmek isteyenlerin çoklugu üzerine üç gün bekletildikten sonra büyük bir
törenle topraga verildi.
Cenab-i
Hakk onun azminden, gayretinden, hamiyetinden bir nebze olsun bize de lütfetmesi dua ve
recalarimizla kendilerine Mevladan sonsuz rahmetler dileriz. Bu gün o Tokyoda
bir tapu senedi mesabesindeki mezarinda bizden gayret, fedakarlik, feragat,
beklemektedir. Tipki emsali büyüklerimiz gibi
FIKIRLERINDEN
BIR DEMET
***Kendisi
gibi bir seyyah olan Ibn-i Batuta için sunu diyor; Rahmetli çok büyük hizmet
etmis. O zamanda bu kadar hizmet harikalardan sayilsa degeri vardir.
***
Bir adam hep hayir sahibi olamaz. Ve bir adam hep fena da olamaz.
***Zamaninin
modernistleri hakkinda sunlari yazmakta; Zamanimizin alimleri, bilmem dünyanin nesi
zannolunan Cemaleddinler, Abduhlar, Nedimler hiç süphesiz o esaretin kurbani olarak
inhirafa (bozulmaya) mecbur olmuslardir. Daha biraz açik söylemek icap ederse , bugün
mevcut olan sariklilardan çogunun bati felsefesi karsisinda maglup olarak , geri dönüse
mecbur olmalari yine o fikir esaretinin kötü neticesi olarak, Islam felsefesinden mahrum
olmalarindandir.
***Islam
garip olarak dönecek hadis-i serifini tekrar eder de, hadis-i serifin son cümlesini
hatirlamayiz. Halbuki sonu O gariblere ne mutlu! Onlar insanlarin bozduklarini islah
ederler, düzeltirler Her ne sebeptense, biz hep ümitsiz tarafini hatirlamakla müptela
oluyoruz. Hadisin sonunu söyleyen bir Müslüman bulunamiyor.
Mehmed
Akif merhum da bazi tembel hocalarin bu hadisi delil göstermelerini söyle tenkit ederek
, onlari söyle konusturur;
Memleket
mahvolacak, mahvolmayacak..Bastakiler
Düsünürler
onu, mevcut ise bir çare eger.
Gelelim
dine, ne mümkün çalisip kurtarmak?
Bede-
ed- dinü gariben (din garib basladi)
sözü elbet dogru çikacak.
***
Cehaletin neticesi hacalettir. (utanma)
***
Fikir ihtilafi her zaman olmus, olacak ve olmalidir.
***
Yabanci memleketlerde gezen seyyahlarin bilgileri hiçbir vakit tam olmaz.
***
Japonlarda ve Çinlilerde otuz alti bin hiyeroglif seklini muhafaza için cemiyetler
kurarlar. Japonyada Hiyeroglif Muhafazasi Cemiyetinin bir buçuk milyon üyesi vardir.
Iste milletler birbirinden bu sekilde ayrilirlar. Milli hamiyet nedir? O da bu bizim ufak
sandigimiz seylerde ihtimam göstererek ortaya çikar, sarlatanliklarla degil.
***Bizde
nedendir, din ve seriat hainleri her zaman din perdesi altina girmeyi daha uygun bulurlar.
*** Yaziklar
olsun ne hale geldik. Degil yabancilari davet etmek, aksine gençlerimizi Müslümanliktan
nefret ettirmek ufacik bir bahane ile ceddinden Müslüman olan kardeslerimizi kafir ilan
etmek adeta ulemamizda sanat oldu.
***Batililarin
Islam dünyasinda açtiklari kolejler hakkinda görüsü; Bunlar ve benzerleri
Osmanli ülkesinden yabancilar tarafindan açilmis mekteplerin hiçbirisi bizim hayrimiza
açilmadigini anlamayan bir tek müslümanin bulunacagini zannetmem.
Er
yigit sözünün sahibi olur. Sözüne sahip olmayanlar isteklerinden devamli mahrum
olurlar.
-KAYNAKLAR-
1-Abdürresid
Ibrahim- Ismail Türkoglu-Diyanet Vakfi Yayinlari-Ankara-1997
2-Islam
Ansiklopedisi- Cilt-1-IFAV Yayinlari-Ist-1988
3-Islam
Dergisi- Sayi: 10-11(Hizaloglu Mustafa Zihni)-1958
4-
Mehmed Akif Külliyati-I. Hakki Sengüler-Hikmet Nesriyat
5-
Safahat-M. Akif Ersoy-Tertip: Ömer Riza Dogrul-Inkilap ve Aka Kitapevleri-Ist- 1966
6-Safahat-Nesre
Hazirlayan: M. Ertugrul Düzdag- Çagri Yayinlari-Ist-1999
7-Alem-i
Islam(2 cilt)-Abdürresid Ibrahim-(Hazirlayan: Mehmed Paksu)-Yeni Asya Yayinlari- Ist:
1987
8-Matbuat
Alemindeki Hayatim Ve Istiklal Mahkemeleri- Tahir-ül Mevlevi- Nehir Yayinlari- Ist: 1991
9-Hayatim,
Hatiralarim- Mehmed Kirkinci-s:203-Zafer Yayinlari-Ist-2004(1. Baski)
10- Dagarcik-2-Mustafa
Islamoglu- Denge Yayinlari-Ist-1998
11-
Muhâkemat- Said Nursi-Sözler Yayinevi- Ist-2000
12-Mehmed
Akif Hakkinda Arastirmalar-M. Ertugrul Düzdag-IFAV Yayinlari-Ist:1987
13-
Kimse Kizmasin, Kendimi Yazdim-Hasan Cemal-Dogan Kitapçilik-Ist-1999
Salih
Okur
------------------
(*) 1905te
Rus Japon savasinda deniz muharebelerinde Rus donanmasini tersyüz eden ünlü Japon
amirali.
***
Süleymaniye Kürsüsünde adli saheserde Mehmed Akifin konusturdugu vaiz; Abdürresid
Ibrahimdir.
http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_abdurresidibrahim.htm

|