31. İhramlının Giyebileceği
Şeyler
32. İhramlı Bir Kimsenin
Silah Taşıması Caiz Midir?
33. İhramlı Kadının Yüzünü
Örtmesi
34. İhramlı Bir Kimsenin
Gölgelenmesi
36. İhramlı Kimsenin Sürme
Çekmesi
39. İhramlının Öldürmesi
Caiz Olan Kara Hayvanları
40. İhramlı Av Eti
Yiyebilir Mi?
41. İhramlının Çekirge
Avlaması
43. Hac Veya Umre
Yolcusunun Engelle Karşılaşması (İhsâr)
45. Beyti Şerifi Görünce El
Kaldırmak Caiz Midir?
47. Ka'be'nin Rükünlerini
Selamlamak
53. Hacc-ı Kıran Yapanın
Tavafı
55. Safa İle Merve Arasında
Yapılan Say
56. Peygamber’in (s.a.)’in
Haccı
59. (Minâ'dan) Arafat'a
Hareket
60. Zevalden Sonra Nemire
Mescidinden Vakfe İçin Arafat'a Gidiş
62. Arafat'ta Vakfe
Yapılacak Yer
63. Arafat'tan
(Müzdelîfe'ye) Hareket
65. Müzdilefe'den
Dağılmakta Acele Etmek
68. Arafat'ta Vakfeye
Yetişemeyen Kimse
69. Mina’da Konaklama
(Yerleri)
70. Mina'da Ne Zaman Hutbe
Okunur?
71. (Resûlullah'ın Mina'da)
Bayramın Birinci Günü Hutbe Okuduğunu Söyleyenlerin Delilleri)
72. (Kurban Bayramının
Birinci Günü Minâ'da) Hutbe Ne Zaman Okunur?
73. İmamın Minâ Hutbesinde
Bahsedeceği Konular
1823. ...İbn Ömer'den;
demiştir ki: Bir adam Resûlullah (s.a.)'e; -İhramlı (bir kimse) elbiselerden
hangilerini (giymeyi) terkeder? diye sordu. (Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellemde);
"Gömlek, bornoz, don,
sarık, alaçehre veya safran çiçeğiyle boyanmış elbise ve mest giyemez. Ancak
(dikişsiz) ayakkabı bulamayan kimse müstesnadır. Kim (dikişsiz) ayakkabı
bulamazsa mest giysin(Ama) onları topuklardan aşağı olacak şekilde
kessin,"[1] buyurdu.[2]
Resûl-i Ekrem'e bu soruyu
soran zatın kim olduğu hak-kında kaynaklar bir bilgi vermiyor. Hadisin
zahirinden sözü geçen zatın bu soruyu daha ihrama girmeden önce sorduğu
anlaşılıyor. Nitekim İbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadis-i şerif de bu
ihtimali te'yid etmektedir: Adamın biri Resûhıllah (s.a.)'e. yüksek sesle:
"İhrama girdiğimiz zaman
ne giyelim? diye sordu...[3] Beyhâkî'nin rivayet ettiği şu hadisten de bu sorunun
Peygamber (s.a.)'in mescidinde sorulduğu anlaşılıyor: Adamın biri.şu yüksek
makamda -yani mescidin giriş yerinde- Resûlullah (s.a.)'e hitaben;
"Ya Resûlullah, ihramlı
kimse hangi elbiseleri giyebilir? dedi. (Resûlullah sallallahu aleyhi ve
selem);
"Don giyemez" diye
cevap,verdi.[4] Bu hadis-i şerifle İbn Abbâs'ın rivayet etmiş olduğu:
Peygamber (s.a.) bize Arafat'ta bir hutbe irâd etti de: "Kim eteklik
bulamazsa, don giyinsin" buyurdu.[5] anlamındaki hadis-i şerif arasında bir
çelişki yoktur. Çünkü bu hâdisenin iki kere tekerrür etmiş olması mümkündür.
İbn Hacer'in beyânına göre, İbn Ömer hadisinin soru soran bir zata cevap
mâhiyetinde oluşu, İbn Abbâs hadisinin ise, herhangi bir soruya cevap vermek
maksadı taşımaksızın bu mevzuyu açarak söze başlamış olması da bu ihtimali
kuvvetlendirmektedir.[6]
Metinde geçen, "İhramlı
bir kimse elbiselerden hangilerini (giymeyi) terkeder?" cümlesi, değişik
şekillerde rivayet edilmiştir. Ebû Davud'un bu rivayeti şâz bir rivayettir. Bu
rivayetler içerisinde tercih edilen (mahfuz olan) rivayet Buhârî ile
Beyhâkî'nin Mâlik vasıtasıyla Nâfi'den naklettikleri, "ihramlı bir kimse
elbiselerden (hangisini) giyebilir?" diye başlayan rivayettir. Çünkü bu
rivayette ihtilâf yoktur.[7] Ulemânın beyanına göre, hadis-i.şerif Peygamber (s.a.)'in
bedi ve veciz sözlerinden biridir. Çünkü kendisine hacca niyet eden bir
kimsenin neler giyebileceği sorulmuş, cevaben "filân ve filân şeyleri
giymeyiniz" buyurmuştur. Bu suretle cevaptan, hadisde zikri geçen şeylerin
giyilemeyeceği, onlardan maada her şeyin giyilebileceği anlaşılmıştır.
Giyilmeyecek şeylerin tasrîh
buyurulması evlâdır. Çünkü bunlar mahduttur. Giyilecek şeyler ise, çok olup
teker teker sayılması zordur. Nevevî diyor ki: "Ulemâ bu hadiste geçen
şeylerin ihram halinde giyilemeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Resûlullah
(s.a.) gömlek ve don ile onlara benzer dikişli ve bedeni sımsıkı saran herşeyin
giyilemeyeceğine işaret buyurduğu gibi, kavuk ve bornoz ile dikişli veya
dikişsiz başı örten her şeye hatta sargıya dahi dikkat çekmiştir. Sargıya
ihtiyacı olan hacı, onu sarar, fakat fidye vermesi icab eder.
Mestlerle ayakları örten her
şeyin ihram halinde giyilmesinin yasak olduğunu ifade buyurmuştur. Bütün bunlar
erkeklere mahsustur. Kadına gelince: Dikişli veya dikişsiz her şeyle, -yüzünden
maada- bütün bedenini örtmesi mubahtır. Fakat ne ile olursa olsun, yüzünü
örtmesi haramdır. Ellerini eldivenle örtmesi ulemâ arasında ihtilaflıdır. Şafiî'nin
bu hususta iki kavli vardır. Esah olan kavline göre ihramlı bir kadının eldiven
giymesi haramdır.
Resûlullah (s.a.) alaçehre ve
safranı zikretmekle bu türden şeylere, yani güzel koku sürünmeye işaret
buyurmuştur. İhram halinde erkek ve kadın bütün hacılara her nevi koku sürünmek
haramdır. Lâkin meyve ve çiçek gibi şeyleri koklamak haram değildir. Zira bu
gibi şeyler kokulanmak maksadıyla kullanılmazlar. Ulemânın beyânına göre hacca
niyet eden kimseye zikri geçen şeylerin haram kılınması onu refah halinden
uzaklaştırmak, huşu ve mezellet sıfatıyla vasıflandırmak içindir.
Hacı bütün hacc müddetince
ihramlı olduğunu hatırlayacak bu suretle daha ziyâde zikir ve ibâdetle meşgul
olacak kendini murâkebe edecek, ibâdetini koruyacak, haram olan şeylerden
sakınacak ihram elbisesiyle ölümü, kefeni ve kıyamet gününde insanların
yalınayak baş açık huzur-u ilâhiye çıkacaklarım hatırlayacaktır.
Koku sürmenin ve kadınlara
yaklaşmanın haram kılınmasındaki hikmet, dünya ziynetleriyle dünya
lezzetlerinden ve refahdan uzak kalarak bütün düşüncesini uhrevî maksatlara
tahsis etmektir.
Vers: Yalnızca Yemen'de
yetişen sarı oir çiçektir. Elbise boyamakta kullanılır. Safran dahî sarı bir
çiçektir. Arap memleketlerinde yetişmez. cümlesindeki "lâ" kelimesi
nâfiye ve nahiye olabilir. Nâfiye olduğu takdirde dahil olduğu fiil-i muzârî'
merfû', nahiye olduğuna göre mecnûm okunur.[8]
1. Hacca niyet eden kimsenin
dıkışh elbise, serpuş, eldiven ve dikişli ayakkabı giymesi haramdır.
Niyet ederken üzerinde bu gibi
elbise bulunanlar onları çıkarırlar. Bazıları elbiseyi yırtarak çıkarmak icâb
ettiğine kaail olmuşlarsa da Cum-hûr'a göre yırtmadan başından çıkarmak
caizdir.
İmam A'zam, İmam Mâlik ve İmam
Şafiî'nin mezhebleri de budur. Gömleği giymeden sarınmak caizdir.
2. Mest giymenin caiz olması
için konçlarının kesilmesi şarttır. Yalnız İmam Ahmed'e göre kesmeden de
giyilebilir.
Atâ'dan da böyle bir görüş
rivayet olunmuştur.
3. Bazıları İbn Ömer (r.a.)
hadisinin mensûh olduğunu iddia etmişlerdir.
4. İbnü'l-Cevzî ile
diğer bir takım ulemâ İbn Ömer hadisinin mefkûf mu, yoksa merfû mu olduğunda
ihtilâf etmişlerdir. Maavfiafih hadis ulemâsı bu hadisin merfû olduğunu
söylemiş, mevkuf rivayetinin şâzz olduğunu bildirmişlerdir.
5. Safran ve vers gibi şeylerle
boyanmış elbise giymek hadisin zahirine göre mutlak surette memnû'dur.
Rivayete nazaran İmam Mâlik'e,
koku sürülmüş, fakat rüzgâr sebebiyle kokudan eser kalmamış elbisenin hükmü
sorulmuş, Hz. İmam: "Safran veya vers ile boyanmamışsa bunda bir beis
yoktur. Mekruh olan boyayı içmiş elbise giymektir" demiştir.
İmam Şafiî'ye göre, elbise
ıslandığı vakit koku salacak şekilde boyanmışsa giyilmesi caiz değildir. Yalnız
rengi kalan elbise hakkında İmamü'l-Haremeyn iki kavil rivayet etmiştir.
Şâfiîler'den Râfiî',
"Sahih olan kavle göre yalnız renk muteber değildir" diyor.
Hanefiler'e göre yıkandıktan
sonra silkmekle rengi dağılmayan elbiseyi ihramda giymekte beis yoktur. Bu
görüş, Said b. Cübeyr, Atâ b. Ebî Rabâh, Hasan el-Basrî, Tavus, Katâde, İbrahim
en-Nehâî, Sevrî; İmam Ahnıed, İshâk ve" Ebû Sevr'den de nakledilmiştir.
Bazılarına göre elbiseyi
yıkayıp sildikten sonra dikkat edilecek cihet, koku salmamasıdır. Muteber
olan görüş de budur.
Elbisenin yıkandıktan sonra
boyası yayılmasa bile kokusu çıkmamışsa giyilmesi yasaktır. Çünkü kokması, koku
veren şeyin orada kaldığına delildir.
6. Hacca gitmeyen kimseler
safran vs. ile boyanmış elbise giyebilirler. Çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi
ve sellem) hadisdeki beyanâtım ihramlı kimsenin ne giyebileceği suâline cevap
olarak ifâde buyurmuştur. Binaenaleyh ihrama girmeyenler mezkûr eşyayı
giyebilirler. Aynî diyor ki: "Üstadımız Zeynüddîn, vers'in koku sayılıp
sayılmadığı hususunda ulemânın ihtilaf ettiğini söylemiştir.
Îbnü'l-Arabî'ye göre vers
(alaçehre) koku değildir. îbnü'I-Arabî: "Vers koku olmasa da onun güzel
bir kokusu vardır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bununla halis
kokudan ve kokuya benzer şeylerden kaçınılmasını anlatmak istemiştir"
demiştir.
Râfiî; "söylenildiğine
göre alaçehre Yemen'in en güzel kokularmdanmış" demektedir.
Nevevî'nin sözü dahi
alaçehrenin koku sayıldığım andırıyor![9]
1824. ...Önceki hadisin
manasını İbn Ömer Peygamber (s.a.)'den rivayet etmiştir.[10]
Bilindiği gibi bir önceki
hadis-i şerifi ez-Zührî, Salim'den, Salim,İbn Ömer'den, İbn Ömer de
Hz.Peygamberden rivayet etmişti. Sözü geçen hadisi aynı lâfızlarla olmamakla
beraber mânâ olarak İmâm Mâlik de rivayet etmiştir. İmam Mâlik'in rivayeti Hz.
Peygambere Nâfi ve İbn Ömer vasıtasıyla erişmektedir.[11] Ve şu mânâya gelen lâfızlardan
ibarettir: "Bir adam;
Yâ Resûlullah, ihramlı bir
kimse elbiselerden hangisini giyemez? diye sordu da Rasûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem;
"Gömlek, sarık,
don,.bornoz, mest giyemez. Ancak (dikişsiz) ayakkabı bulamayan kimse
müstesnadır. Kim (dikişsiz) ayakkabı bulamazsa mest giysin. (Ama) onları
topuktan aşağı kessin. Safran veya alaçehre sürülmüş elbiselerden birini de
giymeyin” buyurdu.[12] Bu hadisin diğer kaynaklarını ve şerhini görmek için bir
önceki hadisle ilgili açıklamalara bakılabilir.[13]
1825. ...İbn Ömer
vasıtasıyla Peygamber (s.a.)'den (iki numara) önceki hadisin manası rivayet
edilmiştir. Ancak (Nâfi bu rivayetine) şunları ilâve etmiştir: "İhramlı
kadın yüzünü örtemez ve eldiven giyemez."[14]
Ebû Dâvûd dedi ki:
1. Şu (bir önceki) hadisi
(aynen) el-Leys'in rivayet ettiği gibi, Mûsâ vasıtasıyla Nâfi'den (merfû
olarak) Hatim b. İsmail ile Yahya b. Eyyûb de rivayet etti:
2. Bu hadisi Musa b. Târik da,
Mûsâ b. Ukbe vasıtasıyla mevkuf olarak İbn Ömer'den rivayet etti.
3. Bu hadisi aynı şekilde (İbn
Ömer'den) mevkuf olarak Ubey-dullah b. Ömer ile Mâlik ve Eyyûb de rivayet
etmiş(ler)dir.
4. İbrahim b. Saîd el-Medînî de
(bu hadisi) Nâfi' ve İbn Ömer vasıtasıyla Peygamber (s.a.) den (merfû' olarak
ve şu manaya gelen lâfızlarla rivayet etti:) "İhramlı bir kadın yüzünü
örtemez ve eldiven takınamaz."
5. Ebû Dâvûd dedi ki: İbrahim b.
Saîd el-Medinî, Medine halkından bir râvîdir.Kendisinden (rivayet edilen)
fazla bir hadis yoktur.[15]
el-Leys b. Sa'd'in, Nâfi',
vasıtasıyla merfû' olarak rivâyet ettiği bu hadis-i şerifin tamamı şu anlama
gelmektedir:
Bir adam ayağa kalkarak;
Yâ Rasûlullah, bize ihramlı iken
hangi elbiseyi giymemizi emir buyurursunuz? dedi. Rasûlullah (s.a.) de:
"Gömlek, don, sarık,
bornoz ve mest giymeyiniz. Ancak bir kimsenin (dikişsiz) ayakkabı bulamaması
müstesnadır. (O takdirde o kimse) mest giysin (ama) topukların aşağısından
kessin, safran veya alaçehre sürülmüş bir elbiseyi de giymeyiniz. İhramlı bir
kadın yüzünü örtemez ve eldiven giyemez" buyurdu.[16]
Görülüyor ki, bu hadis-i şerif
daha önce geçen 1825 numaralı Zührî hadisinin aynısıdır. Ancak Onlardan fazla
olarak, "ihramlı bir kadın yüzünü örtemez ve eldiven giyemez"
cümlesini ihtiva etmektedir.[17]
1. İhramlı bir kadın
yüzünü örtemez. Bu konuda ıcma vardır. Inşaallah ileride 33 numaralı babda bu
konuyu daha ayrıntılı bir biçimde yeniden ele alacağız.
2. İhramlı bir kadının
eldiven giymesi veya ellerim dikişli bir paçavra ile örtmesi caiz değildir.
Mâlikî ulemâsı ile Hanbelî
ulemâsı, İbn Ömer, İshâk, sahih olan görüşüne göre İmâm Şafiî bu görüşte
olduğu gibi, Hanefî ulemâsının meşhur olan görüşü de budur. Nitekim, ileride
gelecek olan; "Rasûl-i Ekrem'in, ihramlı kadınları eldiven giymekten,
yüzlerini örtmekten, alaçehre ve safran sürülmüş elbise giymekten
nehyettiğini" ifâde eden 1827 numaralı İbn Ömer hadisi de bu görüşü
doğrulamaktadır.
Bu konuda Hattâbî şunları
söylüyor: İhramlı bir kadının eldiven takınması konusunda ulemâ ihtilâf
etmişlerdir. Ulemânın çoğunluğuna göre ihramlı iken eldiven giyen kadın için
herhangi bir ceza lazım gelmez. Bu görüşte olan ilim adamlarına göre, metinde
geçen "eldiven" kelimesi, Hz. Peygamberin değil, Hz. ibn Ömer'in
sözüdür. İmâm Şafiî'ye göre ise, ihramlı bir kadının ellerini kınalamasında
herhangi bir sakınca yoksa da ellerini herhangi bir paçavra ile örtmesi fidye
vermesini gerektirir.
Muhammed b. Hasen ve
es-Sevrî'ye göre ihramlı bir kadının eldiven giymesi haram değildir. Sahâbe-i
kiramdan Hz. Ali ile Hz. Âişe de bu görüştedir. Şafiî ulemâsından Müzem, İmâm
Şafiî'nin de bu görüşte olduğunu rivayet etmiştir. İmâm Mâlik'in de bu görüşte
olduğuna dâir bir rivayet vardır. Çünkü İbn Ömer (r.a.); "Kadının ihramı
sadece yüzünde, erkeğinki ise, başındadır" buyurmuştur. Bu hadisi Dfekutnî
ile Beyhakî rivayet ettiler. Bu hadisle ilgili olarak Beyhakî şunları
söylemiştir: "Bu^ hadisi ed-Dâreverdi ve başkaları Hz. İbn Ömer'in sözü
olarak rivayet ettiler. Dâreverdî bu hadisi Eyyûb b. Muhammed ve Nâfı'
kanalıyla İbn Ömer'den merfû bir hadis olarak rivayet etmiştir. Hadisin metni
(meâlen) şöyledir: Resûlulİah (s.a.) buyurdu ki:
"-Kadının ihramı sadece
yüzündedîr". Dâreverdî bu hadisle ilgili görüşlerini şu şekilde dile
getiriyor: "Eyyûb b. Muhammed Ebu'l-Cemei Yahya b. Main ve başkaları
tarafından zayıf görülmektedir."[18]
Fakat Beyhakî'ye göre Eyyûb b.
Muhammed güvenilir bir râvidir. Ebû Hatim O'nun hakkında “ = zararı yok,
iyice" tabirim kullanmış. Zehebî ise, "Zuafâ" isimli eserinde sözü
geçen râvi hakkında şunları söylemiştir: "Yahya b. Maîn O'nun zayıf
olduğunu söylerken başkaları O'nun güvenilir bir râvi olduğunu ifâde
etmişlerdir."
Hanefî ulemâsından el-Kâsânî
de eldiven giymek konusundaki görüşlerini şu şekilde dile getiriyor: "Bu
konuda bizim için delil "Saîd b. Ebî Vakkas'ın ihramlı kızlarına eldiven
giydirdiğine" dâir rivayet edilen hadis-i şeriftir. Çünkü eldiven giymek
elleri dikişli bir paçavra ile örtmek demektir. İhramlı bir kadının ellerini
Örtmesinde bir sakınca olmadığı ise, bilinen bir gerçektir. Kadının ihramlı
iken ellerini gömleğiyle örtmesinde bir sakınca olmadığına göre başka bir şeyle
örtmesin de de bir sakınca olmaması icabeder. Fakat yüz bunun aksinedir.
"Kadın ihramlı iken eldiven takamaz," anlamındaki nehye uymanın
hükmü menduptur. Bu yasağa uymamanın hükmü haram değildir. Bu mevzuda gelen
hadislerin arasını uzlaştırmak ancak hadisin hükmünü bu şekilde anlamakla mümkündür.[19]
1. İhramlı bir kadının eldiven
giymesinin caiz olmayacağım savunan ve delil olarak konumuzu teşkil eden hadise
dayanan cumhûr-ı ulemâya göre bu hadis Peygamber (s.a.)'e ulaşan merfû' bir
hadistir. "Kadının ihramı ancak yüzündedir," anlamındaki İbn Ömer
hadisi ise mevkuftur ve zayıftır. Merfû' ve sahih olan bir hadisin karşısında
mevkuf ve zayıf olan bir hadise yer yoktur. Ayrıca konumuzu teşkil eden hadis
mânâya sözle delâlet ettiği halde İbn Ömer hadisi mefhumuyla delâlet
etmektedir. Bu sebeple konumuzu teşkil eden hadis ibn Ömer hadisine tercih
edilir.
2. Eyyûb b. Muhammed Ebu'l-Cemel
hadisi tenkide uğramıştır. Ebû Dâvûd hadisi karşısında bir değeri yoktur.
3. Sa'd b. Ebî Vakkas hadisi
sağlam bir senetle rivayet olunmamıştır ve mevkuf bir hadistir. Bu itibarla
konumuzu teşkil eden hadis karşısında
hükümsüzdür.
Konumuzu teşkil eden hadise
dayanarak, ihramlı bir kadının eldiven giymesinde bir sakınca görmeyen kimseler
ise, cumhurun ileri sürdüğü delillere şu cevaplan veriyorlar:
1. el-Leys'in Nâfi vasıtasıyla
merfû' olarak rivayet ettiği Ebû Dâvûd hadisini aynı zamanda Mûsâ b. Ukbe ile
birlikte, Ubeydullah b. Ömer, Mâlik ve Eyyûb da yine Nâfi' vasıtasıyla İbn
Ömer'den rivayet etmişlerdir.
2. İhramlı kadınlara eldiven
giymeyi yasaklayan ibn Ömer hadisinin senedinde İbn İshâk vardır. Bilindiği gibi
İbn İshâk Ubeydullah b. Ömer'e nisbetle hafıza yönünden daha aşağı derecelerde
kalır.
Ayrıca Buhâri kadınların
ihramlı iken eldiven giyemeyeceklerini ifade eden İbn Ömer hadisini rivayet
ettikten sonra "Kadının eldiven giyemeyeceğini" ifade eden cümlenin
İbn Ömer'e ait olduğunu ifade etmiştir.[20] Her iki tarafın görüşleri incelendikten
sonra görülüyor ki deliller ihramlı bir kadının eldiven giymesinin caiz
olmayacağını isbât etmektedirler.
a. Ebû Davud'un, metnin sonuna
ilâve ettiği birinci taliki Nesâî merfû' olarak şu mânâya gelen lâfızlarla
rivayet etmiştir: İbn Ömer anlatıyor: Adamın biri ayağa kalkarak:
Yâ Resûlullah! İhramda nasıl
bir elbise giymemi emredersiniz? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) de:
"Gömlek, şalvar, mest
giymeyin. Yalnız dikişsiz ayakkabısı bulunmayan yan taraflarını kestiği
mestleri giyebilir. İhramlı kimse za'feran ve alaçehre sürülen hiçbir elbiseyi
de giyemez, ihrama giren kadınlar da peçe ve eldiven takamazlar" buyurdu.![21]
b. Bu taliki aynı zamanda
Beyhakî de Hafs b. Meysere, Musa b. Ukbe ve Nâfi vasıtasıyla Rasûl-i Ekrem'e
ulaştırmıştır:[22]
c. Yine Beyhakî bu ta'liki
ayrıca Hz. Peygambere bir de Fudayl b. Süleyman, Mûsâ b. Ukbe, Nâfi' ve ibn
Ömer vasıtasıyla eriştirmiştir.[23]
İkinci ta'likden anlaşılıyor
ki, konumuzu teşkil eden ibn Ömer hadisinin bir kısmını da mevkuf olarak Mûsâ
b. Târik, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da ibn Ömer'den rivayet etmiştir.
Menhel müellifi bu ta'liki Hz. Peygambere eriştiren bir rivayete
rastlayamadığını ifâde ediyor.
jÜçüncü ta'liki isejBuhârî
muallak olarak rivayet etmiş ve "ihramlı kadın eldiven giyemez"
sözünün İbn Ömer'e ait olduğunu ifâde etmiştir.[24]
Buhârî'nin ifâdesine göre
konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisini Ubeydullah "alaçehre"
kelimesine kadar merfû olarak, gerisini de İbn Ömer'in sözü olarak rivayet
etmiştir.[25]
Dördüncü ta'lik ise, konumuzu
teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinin mânâ olarak ve senedi Rasûl-i Ekrem'e kadar
ulaşan bir rivayetini göstermektedir. Ancak musannif Ebû Davud'un beşinci
ta'likte ifâde ettiği gibi bu ta'likin senedinde Ebû İshak el-Medînî vardır ve
bu râviden fazla bir hadis rivayet eden olmamıştır. Çünkü zayıf bir râvidir.
İbn adiy'in beyânına göre; "bu râvi merfû bir hadis rivayet etmemiştir.
Bü sebeple kendisine uyup da o'nun hadis rivayet ettiği şeyh'den hadisırivâyet
eden olmamıştır. Zehebî, Mizânü'l-İ'tidâl'inde "bunun hadislerinin metruk
olduğunu", İmâm Nevevî, "Et-Takrîb" isimli eserinde bu zâtın
kimliğinin mec-hûl olduğunu söylüyor.[26]
1826. ...İbn Ömer'den
rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) "4hramlı bir kadın yüzünü örtemez
ve eldiven takamaz" buyurmuştur.[27]
1827. ... Abdullah b.
Ömer'den rivayet olunduğuna göre, kendisi Resûlullah (s.a.)'ı kadınları
ihramlarında iken eldiven ve peçe takmaktan, alaçehre ve safran sürülmüş
şeyleri giymekten nehyederken ve;
"Kadınlar bunun dışında
kalan giyeceklerden (ister) aspurla boyalı (olsun, ister) ipekli zinet, don,
gömlek veya mest (olsun) istedikleri türden elbiseleri giysinler"
(derken) işitmiştir.
Ebû Dâvûd dediki: Bu hadisi
İbn İshak vasıtasıyla îbn Ömer'den Abde (b. Süleyman) ile Muhammed b. Seleme
de "ve ma mes-selversu vezza'ferânüfninessiyâbi" cümlesine kadar
rivayet ettiler. Fakat daha gerisini nakletmediler.[28]
Bu hadis-i şerifte
ihramlı bir kadının eldiven ve peçe takmasının ve alaçehre ve
safran gibi kokular sürülmüş olan elbiseleri giymesinin yasak olduğu, bunların
dışında giyilmesi meşru olan her çeşit elbiseyi giyebilecekleri ifâde
edilmektedir.[29]
1. İhramlı bir
kadının bilezik ve gerdanlık gibi ziynet eşyalarını
takmasında ve dikişli, geniş ve uzun elbiseler giymesinde herhangi bir sakınca
yoktur. Ancak alaçehre, safran gibi esanslar sürülmüş elbiseleri giymekle
eldiven ve peçe takması yasaklanmıştır;
2. ihramlı bir kadının
aspurla boyanmış bir elbiseyi giymesi caizdir. Câbir ve İbn Ömer'le Şafiî ve
Hanbeli uleması bu görüştedir, delilleri ise, konumuzu teşkil eden Ebu Dâvûd
hadisiyle İbn Ebî Müleyke'nin rivayet ettiği ve Beyhâkî'nin tahrîc ettiği
"Âişe (r.anhâ) ihramlı iken aspur ile hafifçe boyanmış elbiseler
giyerdi."[30] anlamındaki hadis-i şeriftir. Ve Kasım b. Muhammed de
"Âişe (r.anhâ) ihramlı iken aspurlu elbiseler giyerdi," dedi.[31]
Ebû'z-Zubeyr'in Câbir'den
rivayet ettiği, "Kadın ihramlı iken esanslı elbiseler giyemez ama aspur
ile boyalı elbiseleri giyebilir. Ben aspuru bir esans olarak görmüyorum,"[32] anlamındaki hadis-i şerif de bu görüşü
desteklemektedir.
3. Mâlikî ulemâsına
göre ise, ihramh bir kadının vücudunu boyayacak şekilde aspurlu bir elbiseyi
giymesi mekruhtur. Böyle bir elbiseyi giyen bir kadın bir kerahet işlemiş
olursa da üzerine fidye vermek gerekmez.
Fakat konumuzu teşkil eden
hadis-i şerif böyle bir hüküm çıkarmaya müsait değildir.
4. Hanefî ulemâsına göre ise,
aspurla boyanmış bir elbiseyi, ihramh bir kimse ancak boyası çıkmayıncaya kadar
yıkanmış olmak şartıyla giyebilir. Aksi takdirde giyemez. Delilleri ise Ümmü
Seleme (r.anhâ)'dan rivayet edilen "kocası ölen kadın aspurla veya
kırmızı çamurla boyanmış elbise giyemez," anlamındaki 2304 numaralı
hadis-i şeriftir.
Hanefî ulemâsından Tahâvî'nin
beyânına göre "bu hadis-i şerif aspurun esans cinsinden olduğuna ve bu
yüzden kocası ölen bir kadının iddet beklerken aspur sürünmekten nehyedildiğine
delâlet eder: Çünkü eğer aspur esans değil de zinet olduğundan dolayı
yasaklanmış olsaydı ondan önce "asb" denilen kumaşları giymek yasak
edilirdi. Çünkü "asb" denilen kumaşların ziynet olma niteliği aspura
nisbetle daha fazladır. Oysa "asb", giymek hadis-i şeriflerde ihramh
kadınlar için yasaklanmamıştır. Yine Hanefi ulemâsına göre İbn Ömer'in rivayet
ettiği şu hadis-i şerif de aspurun ziynet olmadığını ifade eder:
Ömer (r.a.) Taİha b.
Ubeydullah'ın ihramh olduğu halde boyalı bir elbise giydiğini görünce;
Ey Talha bu nedir? diye sordu.
Hz. Talha da:
Ey mü'minlerin emiri, bu
kurumuş kırmızı çamurdur, diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer;
Ey topluluk sizler halkın
kendisine örnek aldığı kişilersiniz. Fakat cahil birisi bu elbiseyi
(üzerinizde) görecek olursa Talha b. Ubeydullah ihramh iken boyalı elbise
giydi, der. Öyleyse ey topluluk sakın şu boyalı elbiselerden herhangi birini
giymeyiniz! dedi.[33]
Hanefi ulemâsından Kemaleddin
b. el-Humâm'a göre de aspur güzel kokulardandır. Dolayısıyla ihramh bir kimse
aspurla bir elbise giyemez. Kına da güzel kokulardan olduğu için ihramh bir
kimsenin kına yakması da caiz değildir.
Konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd
hadisi hakkında da İbnul-Hümâm şunları söylüyor: "Bu hadisin
"Kadınlar bunun dışında kalan giyeceklerden aspurla boyalı, ipekli,
zinet, don, gömlek veya mest istedikleri türden elbiseleri giyebilirler,"
kısmı müdrecdir. Yani Resûl-i Ekrem'in sözü değildir, râvilerden biri
tarafından metne sıkıştırılmış bir ilâvedir."[34] Nitekim musanıf Ebû Davud'un metnin
sonuna ilave ettiği talikta bu kısmın bulunmayışı ibn Hümâm'ın bu görüşünü
te'yid etmektedir.
Tekmiletu-Menhel yazarına
göre, ihramlı bir kimsenin aspurlu elbise giymesinin caiz olduğunu
söyleyenlerin görüşleri daha isabetlidir. Metinde bulunan ilâvenin talikta
bulunmayışı o ilâvenin kesinlikle müdrec olduğuna delâlet etmez. Çünkü bu
hadiste olduğu gibi güvenilir bir râvinin başka râvilere nisbetle ziyâde olarak
yaptığı rivayetler hadis ulemâsınca makbuldür. Çünkü bu ziyâde hafızası sağlam
bir kimsenin hafızasında tutmaya muvaffak olduğu bir ziyâde demektir. Şayet söz
konusu cümlenin Resûl-i Ekrem'e ait olmadığı kabul edilse bile, bir sahâbî
sözüdür. Sahabi sözü ise, Hanefîlerce delildir.
Konumuzu teşkil eden hadis
Muhammed b. İshâk'tan çeşitli şekillerde rivayet edilmiştir. Bu rivayetler
içerisinde en uzun ve tam olanı tercümesini sunduğumuz metindir.
Ebû Dâvûd metnin sonuna ilâve
ettiği talik ile bu rivayetler ve aralarındaki farklara işaret etmek
istemiştir. Talikte ifâde edildiği gibi bu hadisi Muhammed b. İshâk'tan
rivayet eden sadece İbrahim b. Sa'd değildir. Söz konusu hadisi Muhammed b.
İshâk'tan bizzat rivayet eden iki. râvi daha vardır:
1. Abde b. Süleyman,
2. Muhammedb. Seleme.
Ancak bunların her ikisi de
rivayetlerinde, İbrahim b. Sa'd'in rivayet ettiği metnin sonunda buhman
"Kadınlar bunun dışında kalan giyeceklerden aspurla boyalı, ipekli,
zinet, don, gömlek veya mest, istedikleri türden elbiseleri giyebilirler,"
anlamındaki cümleyi nakletmemişlerdir. Musannifin bu açıklamayı yapmaya lüzum
görmesi, Muhammed b. İshâk hakkındaki tenkitlerden ileri gelmiştir. Musannif
talikteki iki rivayeti de göstermekle bu hadisin zayıf olmadığını ifade etmek
istemiştir.
Bu hadisi ta'likte görüldüğü
şekliyle yani metindeki ziyâdeliği zikretmeden rivayet edenlerden biri de
Ahmed b. Hanbel (r.a.)'dır. Yezîd b. Ebî Habib, İbn İshâk, Nâfi' ve İbn Ömer
senediyle merfû' olarak ve şu manaya gelen lâfızlarla rivayet etmiştir: Ben
Rasûlullah (s.a.)'ı şu minber üzerinde ihramlı olan kimseleri kendilerine haram
olan şeylerden nehyederek:
"Sarık, gömlek, don,
bornoz ve mest giymeyiniz. Ancak mest giymek mecburiyetinde kalan kimse onu
topuklarının altından kessin. Ala-çehre veya safran sürülmüş elbise de
giymeyiniz" derken ve kadınları da eldiven ile peçe takmaktan ve alaçehre
veya safran sürülmüş elbise giymekten nehyederken işittim.[35] Hadisin merfû ve mevkuf olarak rivayet
edildiği senedleri görmek için Tekmiletu'l-Menhel (I, 140)'e bakılabilir.[36]
1828. ...Nâfi'in İbn
Ömer'den rivayet ettiğine göre İbn Ömer Üşümüş de, "Ey Nâfi, üzerime bir
elbise atıver" demiş. (Nâfi diyor ki): Ben de üzerine bir bornoz attım.
Bunun üzerine; "Sen bunu benim üzerime atıyorsun ama, Rasûlullah (s.a.)
ihramlı bir kimsenin onu giymesini yasak etti dedi.[37]
Aslında bornoz
denilen parke, kollu hamam havlusu, palto ve
benzeri dikişli giyecekleri örtünmek, bir ihramlı için sakıncalı değildir.
Sakıncalı olan bu giyeceklerin giyilmesidir. Örtünmek, giyinmekten tamamen
farklıdır. Bu bakımdan Hz. Ömer'in bu sözü bir ihramlınm bornoz ve benzeri
dikişli giyecekleri örtünmesinin haram olduğunu göstermez. Ancak bu konudaki
titizliğini, zühd ve takvasını, yahut da onunu ihramlı bir kimsenin, dikişli
elbise giymesini mekruh saydığını gösterir. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz bu
çeşit elbiseleri ör-tünmekten hiçbir zaman nehyetmemiştir. Nitekim Beyhâkî'nin
rivayet ettiği "Bu nedir? dedi. Ben de "Bornozdur" dedim. Bunun
üzerine "Onu benden uzaklaştır" dedi"[38] anlamındaki hadis-i şerif ile Ahmed b.
Han-bel'in rivayet ettiği; "İbn Ömer üşümüştü üzerine bir bornoz attım. Bunun
üzerine, "bu nedir?" dedi. Ben de "bornoz" deyince,
"onu benden uzaklaştır. Sen Rasûlullah (s.a.)'ın ihramlı bir kimsenin
bornoz giymesini yasakladığını bilmiyor musun?" dedi.”[39]
1829. ...İbn Abbâs
(r.a.)'dan; demiştir ki: "Ben Rasûlullah (s.a.)'ı (şöyle) buyururken
işittim;
"Don, eteklik bulamayan
(ihramlı kimseler) içindir. Mest de dikişsiz ayakkabı bulamayan (ihramlı
kimseler) içindir."[40]
Ebû Dâvûd dedi ki: Bu,
Mekkelilerin hadisidir. Kaynağı ise, Basra'lı Câbir b. Zeyd'dir. Zeyd donu
zikretmekle teferrüd etmiş, mestleri kesmekten hiç bahsetmemiştir.[41]
Bu hadis ihramlı bir kimsenin
eteklik ve dikişsiz ayakkabı bulamadığı zaman don ve mest giyebileceğini ifâde
ediyor. Dikişsiz mesti topukların altından kesmeyi de şart koşmuyor.
Atâ, Ahmed, İshâk (r.a.) bu
hadis-i şerifle amel etmişlerdir. Süfyân es-Sevrî'nin de bu görüşte olduğu
rivayet olunmuştur. Sözü geçen ulemâya göre, don eteklik olarak kullanılmaya
müsait bile olsa, eteklik bulunmadığı için giyilmesinde bir sakınca yoktur ve
giyildiğinden dolayı fidye de lâzım gelmez.
İmâm Şafiî ile Mâlik de
eteklik bulamayan kimsenin don giymesinin caiz olduğu görüşündedirler. Ancak bu
iki imâma göre dikişsiz ayakkabı bulamayan kimsenin mest giyebilmesi için mesti
topuktan aşağısı kalacak şekilde kesmek
şarttır.
Hanefî ulemâsına göre,
dikişsiz ayakkabı bulamayan kimsenin mest giyebilmesi için mestleri topuktan
aşağısı kalacak şekilde kesmeyi şart koştukları gibi, eteklik bulamayan bir
kimsenin eline geçirdiği donu eteklik ojarak kullanabilmesi için eğer müsaitse,
dikişlerini söküp ondan sonra eteklik yapmasını şart koşmuşlar ve "madem
ki, (1823 numaralı) hadiste dikişsiz ayakkabı bulamayan kimsenin eline
geçirdiği mesti topukların altından kesmesi şart koşulmaktadır. Öyleyse donun
da meste kıyasla dikişlerinin sökülerek eteklik yapılması gerekir"
diyorlar.
Yine Hanefi ulemâsına göre,
don eteklik yapmaya müsaitken eteklik yapmadan ve mestler topukların altından
kesilmeden giyilecek olursa fidye lâzım gelir.[42]
1830. ...Mü'minlerin
annesi Âişe (r.anhâ) dedi ki: Biz Peygamber (s.a.)'le birlikte Mekke'ye
(gitmek üzere yola) çıkmıştık. îhrama gireceğimizde alınlarımıza kokulu
madde(ler) sürdük. Birimiz terlediği zaman kokulu madde yüzüne akardı.
Peygamber (s.a.), bunu görürdü de o kimseyi (bu kokuyu sürünmekten)
nehyetmezdi.[43]
Metinde geçen "sükk"
kelimesi terkibinde mazı ve nar kabuğu bulunan "râmîk"
ten yapılan bir misk çeşididir. Kamus Tercümesi'nde açıklandığına göre râmiki
un edip elden geçirdikten suyla karıp gereği gibi ovduktan sonra , kaba
yapışmaması için bir mikdar yağ ilâve edip bir gece beklettikten sonra üzerine
bir mik'-dar misk dökerek elde edilir. Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, Rasûl-i
Ekrem, kadınların ihramdan önce sözü geçen esansı süründüklerini ve ihramdan
sonra bu kadınlar terledikleri zaman sürünmüş oldukları esansın terle birlikte
yüzlerine aktığını gördüğü halde onları bundan nehy etmemiştir.[44]
İhramdan önce sürülmüş olan
bir miskin tesirinin ihramdan sonra da devâm etmesi, ihrama aykırı değildir.
Ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir.
İmâm Mâlîk'le, Hanefi
imamlarından Muhammed b. el-Hasen'e ve Şafiî'lerden bazılarına göre ihrama
girerken esans sürünmek caiz değildir. Çünkü ihrama girdikten sonra devâm
edecek olan kokusu ihrama aykırıdır. Fakat hadis-i şerif, bu görüşte olanların
aleyhine bir delildir.[45]
1831. ...Muhammed b.
İshâk'dan; demiştir ki: Ben İbn Şihâb'a (ihramh bir kadının mestleri topukların
altından keserek giymesinden) bahsettim de bana (şöyle) dedi:
Salim b. Abdullah(ın) bana
haber verdiği(ne göre), Abdullah İbn Ömer böyle yaparmış. Yani ihramh
kadın(lar) için mestleri kesermiş. Sonra (ailesi) Safiyye bint Ubeyd O'na, Âişe
(r.anhâ)'nın;
"Gerçekten Rasûlullah
(s.a.) mest hususunda kadınlara izin vermişti" dediğini söyledi. Artık
(İbn Ömer) bu (tutumu)nu bıraktı.[46]
Abdullah b. Ömer (r.a.) 1823
no'lu hadis-i şerifte "ihramlı bir kimsenin topukları aşağısından
kesilmeyen bir mesti giymesinin caiz olmayacağına" dâir yer alan ifâdenin
genelliğine bakarak, ihramlı kadınların da kesilmemiş mestleri giymesinin caiz
olamayacağına hükmetmiş ve kendisinden bu mevzuda fetva isteyenlere bu istikâmette
fetva vermeye başlamıştır. Ancak zevcesi Safiyye, "Rasûl-i Ekrem'in
ihramlı kadınların mest giymelerine izin verdiğine" dâir Hz. Âişe'den
duyduğu hadisi kendisine haber verince artık bu görüşünden ve bu yönde fetva
vermekten vazgeçmiştir.[47]
1832. ...Ebû İshâk'dan;
demiştir ki: Ben el-Berâ b. Âzib'i şöyle derken işittim:
"Rasûlullah (s.a.),
Hudeybiye (de Mekke) halkı İle barış yapınca, Mekke'ye sadece silah dağarcığı
ile girmek şartıyla onlarla anlaşma yaptı... (Şu'be der ki: Ben Ebû İshâk'a);
Silah dağarcığı nedir? diye
sordum. (Ebû îshâk da);
"Kın ve içindeki
(kılıç)dır, diye cevâb verdi."[48]
Hudeybiye, Mekke'nin
kuzey-batısında ve Mekke'ye
Cülbân, içerisine kını ile
birlikte kılıç, kamçı ve benzeri şeyler konulan, deriden yapılmış bir
mahfazadır.
Hattâbî'nin beyânına göre,
müşriklerin, müslümanların Mekke'ye kılıçları kınlarında olarak girmelerini
şart koşmaları şu iki sebepten kaynaklanmaktadır:
"1. Müslümanlar
Mekke'li müşriklere güvenemiyor ahidlerini bozacaklarından korkuyorlardı. Bu
bakımdan kılıçları kınlarında olarak Mekke'ye girmekle, ihanetle
karşılaştıkları anda silaha sarılmak imkânına sahip olmak istiyorlardı.
2. Kılıçların kınlarında oluşu
barış alâmeti sayılırdı." Hattâbî'nin bu sözleri, müşriklerle, müslümanlar
arasındaki sulh şartlarım Hz. Peygamberin ileri sürdüğü kabul edildiği
takdirde, güzel bir tesbittir.
Ancak söz konusu şartlan,
müşriklerin ileri sürdüğü düşünülürse, o zaman bu şartların sebebi şu şekilde
açıklanabilir:
1. Müşrikler, müslümanların Mekke'ye
kılıçları kınlarında olarak girmelerini istemekle, galib bir edâ ile
girmelerini önlemek ve müslümanları Mekke'ye girerken görenlerin, müslümanların
oraya galib olarak girmediklerini anlamalarını sağlamaktır.
2. Hz. Peygamber'in ve Ashabının
kılıçları kınında olarak Mekke'ye girmelerini sağlamakla bir anda kılıçlarıyla
müşriklerin üzerine saldırmalarını önlemek.[50]
1. İhtiyaç sebebiyle veya
zaruret anında Mekke'de sılan taşımak caizdir. Bundan dolayı fidye de lazım
gelmez. Ulemâ'nın büyük çoğunluğu bu görüştedir.
2. İhtiyaç olmadığı halde
Mekke'de silah taşımak caiz değildir. Nitekim şu hadis-i Şerif de bu gerçeği
ifâde etmektedir. "Hiç birinize Mekke'de silâh taşımak helâl
değildir."[51]
Bu konuda Nevevî diyor ki:
"Bu nehy, ihtiyaç olmadığına göredir. İhtiyaç bulunduğu takdirde Mekke'de
silâh taşımak caizdir. Bizim mezhebimiz (Şafüler) ve cumhuru ulemânın mezhebi
budur. Kadı İyaz ise, şunları söylüyor: "Ulemâya göre bu hadis zaruret ve
ihtiyaç olmaksızın taşınan silâhla ilgilidir. İhtiyaç olursa silah taşımak
caizdir. İmâm Mâlik, Şafiî ve Atâ'da bu görüştedir. Hasan el-Basrî ise,
hadisin zahirine sarılarak; Mekke'de silah taşımayı mutlak surette mekruh
görmüştür."[52]
1833. ...Âişe
(r.anhâ)'dan; demiştir ki: Biz Rasûlullah ile birlikte ihramlı iken yanımıza
süvariler gelirdi. Karşımıza geldikleri zaman (her) birimiz çarşafım başından
yüzüne sarkıtır (ve yüzünü örter)di. Bizden uzaklaştıkları zaman da (yüzünü)
açardı.[53]
Bu hadis-i şerif, Veda
haccında bulunan kadınların yabancı erkeklerle karşılaştıkları zaman
çarşaflarını başlarından aşağıya doğru sarkıtarak yüzlerini onlardan
gizlediklerini ve onların bulunmadığı yerlerde yüzleri açık olarak gezdiklerim
ifâde etmektedir.[54]
1. İhramlı kadının yabancı bir
erkekle karşılaştığında ve ihtiyaç duyduğu zamanlarda yüzünü
örtmesi caizdir. Dört mezhep imamıyla birlikte Atâ, Sevrî ve îshâk'da bu
görüştedirler. Fakat Hanefî ulemâsıyla, Şafiî ulemâsına göre, ihramlı bir
kadının yüzünü örtmesinin caiz olabilmesi için kadının başından yüzüne doğru
sarkıttığı çarşafın veya peçenin kadının tenine dokunmaması şarttır. Hanbelî
ulemâsından bazıları da bu görüştedir. Şayet sarkıttığı örtü tenine değer
değmez, hemen teninden uzaklaştınrsa, bir şey lâzım gelmez. Fakat gücü yettiği
halde kaldırmayacak olursa, o zaman kurban kesmesi icâb eder. Bu konuda Hanbelî
ulemasından İbn Kudâme şunları söylüyor:
"Ben İmâm Ahmed'in
kadının yüzüne örttüğü çarşafın tenine değmemesi gerektiğine dair bir şart
koştuğunu görmedim. Bu örtünün ihramlı kadının tenine değmemesi gerektiğini
ifâde eden bir hadis de yoktur. Bu mevzuda gelen haberler de bunun aksini ifâde
etmektedirler. Esasen yüzü Örtmek üzere baştan aşağı doğru sarkıtılan bir
örtünün tene değmemesi mümkün değildir. Hem de eğer söz konusu Örtünün cilde
değmemesi şart olsaydı, Rasûl-i Ekrem (s.a.) hadis-i şeriflerinde bu noktayı
açıklamaktan geri durmazdı. İhramlı kadın yüzüne peçe ve benzeri şeyleri
tutmaktan menedilmiştir."
Her ne kadar, İbn Kudâme
"Eğer sözkonusu örtünün cilde değmemesi şart olsaydı, Rasûl-i Ekrem
(s.a.), hadis-i şeriflerinde bu noktayı açıklamaktan geri durmazdı"
demişse de, aslında Rasûl-i Ekrem efendimiz, ihramh bir kadının peçe
kullanamayacağını ifâde eden (1825-1826) numarah hadislerle ihramlı bir kadının
yüzünü, tenine değecek şekilde bir peçeyle örtmesinin caiz olmadığını beyân
etmiştir.
Konumuzu teşkil eden hadis-i
şerifte, ihramh bir kadının yabancı bir erkekle karşılaştığı zaman yüzünü
örteceği ifâde edildiği halde 1825-1826 numaralı hadislerde, kadının yüzünü
peçe ve benzeri şeylerle örtmesinin yasak olduğundan bahsedilmektedir. Bu iki
hadisin arasını şu şekilde uzlaştırmak mümkündür.
a. İhramlı bir kadının yüzünü
tenine değecek şekilde bir peçe ile örtmesi caiz değildir.
b. Fakat tenine değmeyecek
şekilde başından aşağı sarkıtarak örtmesi caizdir. Bu durumda kadın evde bir
çatı altında veya şemsiye altında gölgelenen bir erkeğin durumundadır.
c. Yüzü örtmek üzere baştan
aşağı sarkıtılan bir örtünün tene değmemesinin imkânsız olduğunu iddia etmek de
doğru değildir. Çünkü karşıdan gelen yabancı bir erkeğin uzaklaşıp gidinceye
kadar ihramlı bir kadının başından aşağı sarkıtacağı bir örtü ile tenine
dokundurmadan yüzünü örtmesi mümkündür.
2. Kadının yabancı erkeklerle
karşılaştığı zaman yüzünü örtmesi gerekir. Yüzünü açması yasaklanmıştır.[55]
1834.
...Ümmu'l-Husayn'dan; demiştir ki: Veda Haccında Peygamber (s.a.) ile birlikte
haccettik, de Usâme ile Bilâl'i gördük. Biri Peygamber (s.a.)'in devesinin
yularını tutuyor, diğeri de elbisesini kaldırarak O'nu sıcaktan koruyordu.
Böylece cemre-iakabe'de(taşları) attı.[56]
1. Hayvan üzerinde cemerat'ı
taşlamak caizdir.
2. İhramlı bir kimsenin elbise
veya benzen şeylerle gölgelenmesi caizdir. Bu konuda ihramhnın hayvan üzerinde
bulunması ile yerde bulunması arasında bir fark yoktur. İçlerinde Hanefî ulemâsı
ile İmam Şafiî'nin de bulunduğu cumhur-ı ulemâ bu görüştedir. Mâlikî ulemâsına
göre ise, ihramhnın, tenine.dokunmamak şartıyla bina, ağaç, çadır, tavan, deve
ve benzeri şeylerle başını ve yüzünü koruması caizdir. Kubbesi sabit olan
taht-ı revanla gölgelenmesinde de bir sakınca yoktur. Fakat sabit bir kubbesi
olmayan, tavanı elbise veya benzeri şeylerden oluşan taht-ı revanla
gölgelenmek kurban kesmeyi gerektirir. Bu kimsenin üzerine kurban kesmek yâ
vâcib olur, yâ da mendûp olur. Hastalığı sebebiyle gölgelenmek mecburiyetine
düşmüş olması da bu hükmü değiştirmez. Gölgelenmek için bir süre elini başına
veya yüzüne koyması da caiz değildir. Fakat bu durumun devam etmemesi, elin
başın üzerine ve yüze konur konmaz kaldırılması ise zarar vermez. Bir sırık üzerine
konup asılan bir elbise ile gölgelenmek, bir şemsiye ile yağmurdan veya
doludan korunmak da caizdir. Fakat yağmur ve dolunun dışında güneşten veya
yağmur gibi şeylerden korunmak için yürürken şemsiye kullanmanın caiz olmadığı
Mâlikî ulemâsınca ittifakla kabul edilmiştir.
İmâm Ahmed'e göre ise, ihramlı
bir kimsenin başını elbise veya benzeri şeylerle korumasında bir sakınca
yoktur. Fakat devenin üzerine yerleştirilen portatif çadırla ve taht-ı revanla
gölgelenmesi tenzihen mekruhtur.
İmâm Mâlik ile İmâm Ahmed'in
ve İbn Ömer (r.a.)'ın; "İhramlı bir kimsenin binitli iken gölgelenmesini
mekruh gördükleri ve delil olarak da; "Ben Hz. Ömer'le birlikte haçta
bulundum. (Hacdan) dönünceye kadar hiçbir şekilde çadır kurduğunu
görmedim?"[57] anlamındaki Abdullah b. Ayyaş b. Ebî Rabîa hadisi ile
"Hz. Ömer deve üzerinde giderken gölgelenmekte olan bir adam gördü de ona;
"Sen gölgeden dışarı çık" dedi"[58] anlamındaki İbn Ömer hadislerini
gösterdikleri rivayet olunmuştur.
Ulemânın çoğunluğuna göre ise:
1. Hz. Ömer'in hac seferinde
çadır kurmamış olması gölgelenmenin kerahetine delâlet etmez.
2. İbn Ömer hadisi ise, konumuzu
teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinden sonra vârid. olduğu kabul edilse bile, yine de
ihramlı bir kimsenin gölgelenmesinin yasaklığına delâlet etmez. Çünkü ihramlı
bir kimsenin gölgelenmesinin caiz olduğu görüşünün dayandığı deliller daha
kuvvetlidir. Esasen ihramlı bir kimsenin çadır veya tavan altına oturmasının
câizliğinde icma' olduğu gibi başına veya yüzüne değmemek şartıyla Ka'be'nin
örtüsüne bürünmesinde bile bir sakınca bulunmadığında, fakat başına veya yüzüne
dokunduğu takdirde tahrimen mekruh olacağında da icma' vardır.
3. Hattâbî'ye göre bu hadis
ihramlı bir kimsenin yorgunluktan dolayı duyulan ihtiyaç karşısında hayvana
binebileceğine delâlet etmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimizin; "Hayvanların
sırtını oturak edinmeyiniz" anlamındaki hadis-i şerif ise, hayvanır
sırtına hiç ihtiyacı yokken binen ihramlı kişilerle ilgilidir.[59]
1835. ...İbn Abbâs'dan
rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) ihramlı iken kan aldırmıştır.[60]
Bu hadis-i şerif Rasûlallah
(s.a.)'m ihramlı iken kan aldırdığını ifâde etmektedir. Müslim'in rivayetinde
bu hadisenin Mekke yolunda vukua geldiği kaydedilirken îbn Adiyy'in tahric
ettiği İbn Ömer hadisinde Rasûlallah (s.a.)'m kan aldırırken oruçlu olduğu ve
haccâmın ücretini verdiği ifâde edilmektedir. Buhârî'nin rivayetinde ise,
olayın "Lahy-ı cemel" denilen yerde geçtiği kaydediliyor. Burası
Mekke ile Medine arasında olup, Medine'ye daha yakındır.
Hadisin Müslim'deki
rivayetinde başının ortasından, el-Muvatta'daki rivayetinde ise, başının
üzerinden kan aldırdığı ve bir başka hadiste de bunun uyuklamaya, baş ve diş
ağrılarına şifa olduğu bildirilmektedir.[61]
1. ihtiyacı olmasa bile, ihramlı
bir kimsenin kan aldırması caizdir. Ata, ibrahim,
Nehaı, Tavus, Şa'bî, Sevrî, Ebû Hanife, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve
İshâk'ın görüşü de böyledir.
Sözü geçen ulemâya göre saç
kesilmemek şartıyla kan aldırmadan dolayı fidye vermek gerekmez. Ancak kan
aidinken saç kesilecek olursa, o zaman sahibine fidye vermek gerekir. Delilleri
ise, "Kurban yerine (Mi-nâ'ya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.
Artık içinizden kim hasta olur, yahut başından bir eziyeti bulunursa, ona
oruçtan, ya sadakadan yahutta kurbandan (biriyle) fidye (vâcib olur)"[62] mealindeki ayet-i kerimedir.
1836-1837 numaralı hadis-i
şeriflerde Resûl-i Ekrem'in ihramlı iken kan aldırması başındaki rahatsızlığa
bağlı olarak zikredildiğinden İmam Mâlik, zaruret olmadıkça ihramımın kan
aldırmasının caiz olmadığını söylemiştir.[63] Mâliki ulemâsından Zürkânî de bu konuda
şunları söylüyor: "kan aldırmak kuvvet za'fına ve yorgunluğa sebeb
olduğundan, ihramlı-nın kan aldırması mekruhtur. Nitekim kan aldırmaktan daha
hafif olduğu halde hacılar için Arefe günü oruç tutmak bile mekruh
sayılmıştır."[64]
Hasan Basrî'ye göre ise, saç
kesilmeden yapılsa bile, ihramhnm kan aldırması fidyeyi
gerektirir.
Zahirî ulemâsına göre başını
tıraş ettirmedikçe ihramhya kan aldırmasından dolayı fidye gerekmez.
İbnu't-Tîn kan aldırmanın iki
nevi olduğunu söylemiştir. Bunların birincisi başta olur ve saçları kesmek
icâbeder. Bu tür kan aldırmadan dolayı fidye lâzım gelir.
İkinci nevi, vücudun başka bir
yerinden, kıl keserek kan almakla olur. Bu takdirde yine fidye lâzımdır.
el-Mebsût'da, "başla
vücudun sair yerlerinin saçları hükmen müsavidir," deniliyor. îmâm-ı
Azam'la İmâm Şafiî'nin kavilleri de budur.
Zahirîlere göre fidye yalnız
başı tıraş etmekle lâzım gelir.
Kan, saç kesmeyi gerektirmeyen
bir yerden alınırsa zarurete binâen alındığı takdirde fidye lâzım değildir.
Zaruret yokken alınırsa, İmâm Mâlik'e göre câîz değil, Sahnûn'a göre caizdir.
Sahnûn'un kavli Atâ'dan da rivayet olunmuştur.
2. Damar kesmek, diş çıkarmak
vs. gibi tedavi çârelerine baş vurmak ihram halinde de caizdir. Yalnız bunları
yaparken ihramhya memnu' olan koku sürünmek, saç kesmek gibi şeylerden sakınmak
şarttır.
3. Nevevî diyor ki: "Bu
hadis ihram meselelerine ait bir kaideyi beyan ediyor. Kaide şudur: Zarurete
binaen tıraş olmak elbise giymek ve av vurmak gibi şeyler ihramhya mubah olur,
fakat fidye vermesi icâbeder."[65]
1836. ...İbn Abbâs'tan
rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) ihramlı iken başındaki bir
rahatsızlıktan dolayı kan aldırmıştır.[66]
İhramlı bir kimsenin başından
kan aldırması caizdir. Bu hadis Nesâî'nin rivayetinde;
"Rasûlullah (s.a.) ayağındaki bir ağrıdan dolayı ihramlı iken kan
aldırdı," şeklinde ifâde edilirken, İbn Mâce'nin rivayetinde,
"tabanında bulunan bir ağrıdan dolayı ihramlı
iken kan aldırdı"
şeklinde ifâde edilmektedir. Buhârî'nin rivayetinde ise, bu ağrının Resûl-i
Ekrem'in başında olduğu kaydediliyor.[67]
1. îhramlının bir özründen
dolayı kan aldırması caizdir. Bu konuda ıcma vardır.
2. İhramlının vücûdunda bulunan
bir yarayı veya çıbanı açarak kan aldırması caiz olduğu gibi damarı yarması,
diş çektirmesi ve benzeri tedavi yollarına baş vurması caizdir. Ancak bu tedavi
yolları uygulanırken koku sürünmek, saç kestirmek gibi ihramh için yasak olan
fiillerden birini işlememek şarttır. Aksi takdirde sahibine fidye lâzım gelir.[68]
1837. ...Enes (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre, Resülullah (s.a.) ihramlı iken ayağının üzerinde
bulunan bir ağrıdan dolayı kan aldırmıştır.[69]
Ebu Dâvûd dedi ki: Ben
Ahmed'i, "İbn Ebî Arûbe bu hadisi Katâde'den mursel olarak rivayet
etti," derken işittim.[70]
Ebû Davud'un ifâde ettiği gibi
râvi Katâde bu hadisi iki şekilde rivayet etmiştir:
1. Enes'i
atlamak suretiyle mürsel olarak rivayet etmiştir.
2. Enes'i zikretmek suretiyle
mevsül olarak rivayet etmiştir.
Hadisle ilgili geniş açıklama
1835 ve 1836 numaralı hadislerde geçmiştir.[71]
1838. ...Nübeyh b. Vehb'[72]den; demiştir ki: Ömer b. Ubeydullah b.
Ma'meiy gözlerinden rahatsız oldu. Bunun üzerine (Ömer) Ebân b. Osman'a -ki
Süfyân, Ebân'ın (o sene) hac emiri olduğunu söylüyor- gözlerine ne yapacağını
(sormak üzere bir adam) gönderdi. Ebân da;
Onlara sabr çek. Çünkü ben
Osman (b. Affân)'ı bunu Rasûlullah (s.a.)'den rivayet ederken işittim, diye
haber gönderdi.[73]
Sabır, acı bir ağacın usaresi
(özü)'dir. Hadis-i şerif, ihramının "tedavi maksadıyla
gözlerine sabr denilen ilâç ve sürme gibi kokusuz şeyleri
çekmesinin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Şafiî ulemâsından Nevevî'nin
beyânına göre; "Ulemâ gözleri ve vücudun diğer organlarını sabır gibi
koku sayılmayan bir ilâçla tedavi etmenin caiz olduğunda birleşmişlerdir.
Bundan dolayı fidye dahi lâzım gelmez. Fakat koku sürünmek icâb ederse, sürünür
ve fidyesini verir. Ulemâ ihramlı bir kimsenin kokusuz olmak şartıyla sürme
çekinmesinde herhangi bir sakınca bulunmadığı konusunda ve bundan dolayı fidye
lâzım gelmeyeceği görüşünde de birleşmişlerdir. Fakat ziynet için sürme çekmek
İmâm Şafiî ile diğer birtakım ulemâya göre mekruhtur. Ulemâdan bazı kimseler d
bunun yasak olduğunu söylemişlerdir. İmâm Ahmed ile İshâk da bu görüştedirler.
İmâm Malik’ten bu iki görüşe uygun iki gürüş rivayet olunmuştur. Fidye lâzım
gelip gelmeyeceği konusunda Malikî ulemâsı ihtilaflıdır."[74]
Mâliki mezhebinin bu mevzûdaki
meşhur olan görüşüne göre, ihramlı bir kimsenin süs için sürme çekmesi haramdır
ve sahibine fidye lâzım gelir. Hanefî mezhebine göre ise, ihramlı bir kimsenin
kokusuz sürme çekmesinde hiçbir sakınca yoktur. Bundan dolayı fidye vermek de
gerekmez. Evlâ olan zaruret olmadıkça bundan kaçınmaktır. Çünkü sürmede ziynet
özelliği vardır. Fakat ihramlı bir kimse kokulu bir sürmeyi üç defa.çekecek
olursa, kurban kesmesi gerekir. Bir veya iki kere çekecek olursa, fıtır
sadakası kadar sadaka vermesi icab eder. Kurban olarak sadece bir koyun kurban
etmek yeterlidir. Eğer buna gücü yetmezse bayramdan önce üç-gün, hac farizasını
tamamen edâ ettikten sonra 7 gün oruç tutmak gerekir.[75]
1839. ....(Şu önceki)
hadis Nubeyh b. Vehb'den de rivayet olunmuştur.[76]
Ebû Dâvûd, bu rivayeti
sevketmekle önceki hadisi takviye etmek istemiştir. Zira Nubeyh b. Vehb'den bu
hadis Eyyub b. Musa ve Nafî' kanalıyla iki ayrı senedle rivayet edilmiştir.[77]
1840. ...Abdullah b.
Huneyn'in babası (Huneyn)'den rivayet ettiğine göre Abdullah b. Abbâs ile
el-Misver (el-Ebvâ" (denilen yer)de görüş ayrılığına düştüler. İbn Abbâs,
"îhramlı kimse başını yıkayabilir" dedi. el-Misver de "İhramlı
kimse başını yıkayamaz" dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Abbâs, Abdullah b.
Huneyn'i (bu meseleyi sormak üzere) Ebû Eyyûb el-Ensârî'ye gönderdi. (Abdullah
b. Huneyn) onu kuyunun iki direği arasında bir örtü elbise ile örtülü olduğu
halde yıkanırken buldu. (Abdullah b. Huneyn) dedi ki:
Kendisine selâm verdim.
"Sen kimsin?" dedi.
Abdullah b. Huneyn'im.
Rasûlullah'ın ihramlıyken başını nasıl yıkadığını sormam için beni sana
Abdullah b. Abbâs gönderdi, dedim. Ebû Eyyûb elini örtünün (elbisenin) üzerine
koyarak onu biraz aşağı indirdi, Nihayet başı göründü. Sonra kendisine su döken
adama:
Dök! dedi. O da başına su
döktü. Sonra başını elleriyle ovarak ellerim öne ve arkaya götürdü ve;
Resûlullah (s.a.)'ı işte böyle
yaparken gördüm, dedi.[78]
Ebvâ: Cuhfe'nin kuzeyinde ve
Cuhfe'ye
Buhârî'nin rivayetinde bu hadisin
sonunda şu ilâveler vardır: "Daha sonra ben onların yanına döndüm ve (Ebû
Eyyûb el-Ensârî'den duyduklarımı) haber verdim de Misver, İbn Abbas'a
"ben seninle hiçbir zaman tartışamam" dedi."[79]
İlmî meseleler üzerinde
tartışmak ve netice alınamadığı zaman yetkili kimselere başvurmak, ilmi
meseleler üzerinde çıkan anlaşmazlıklarda Kitâb ve Sünnete müracaat etmek
gerekir.
2. Güvenilir bir kimsenin
verdiği haber kabul edilir.
3. Guslederken örtünmek gerekir.
4. Yıkanırken başkasından yardım
istemek caizdir.
5. Guslederken konuşmak ve selâm
vermekte herhangi bir sakınca yoktur.
6. İhramlı bir kimsenin saç
dökülmemesinden emin olduğu takdirde başını yıkarken eliyle sürtmesi1 caizdir.
Hanefi ulemâsıyla, İmâm Şafiî, Ahmed, İshâk ve cumhur bu görüştedir. Ömer,
Câbir, İbn Abbas ve İmâm Mâlik (r.a.)'ın de bu görüşte oldukları rivayet
olunmuştur. Ancak İmâm Mâlik'in ihramlının başını yıkamasının mekrûhluğu
görüşünde olduğuna dair İmâm Mâlik'ten bir görüş daha rivayet olunmuştur. Çünkü
baş yıkanırken bazı kılların düşmesi söz konusudur. Hz. Abdullah b. Ömer'in
ihtilâm olmadıkça başını yıkamadığı rivayet olunmaktadır.
Şafiî ulemâsından Hattâbî bu
mevzuda şöyle diyor: "İlim adamlarının çoğunluğu ihramlının başını
yıkamasını caiz görmektedirler. Ancak İmâm Mâlik bunu mekruh görmekte ve
"ihramlı başını suyun içine sokamaz," elemektedir. Öyle zannediyorum
ki İmâm Mâlik başını elleriyle sürterken bazı kılların kopacağından korktuğu
için bu hükmü vermiştir. Fakat ihramlının gusül iktiza ettiği zaman başını
yıkamasının caiz olduğunda ulemâ ittifak etmiştir. İmâm Mâlik'in ihramlı bir
kimsenin başını suya sokarak gözden kaybetmesini mekruh görmesi ise, bunu
başını elbise ve benzeri şeylerle örtmeye benzetmesinden kaynaklanmış olabilir.
Ancak İmâm Mâlik'in bu görüşünün doğruluğu kabul edildiği takdirde çıplak bir
kimsenin avret mahallini, su içine girmek suretiyle örterek namaz kılmasının
caiz olması gerekir. Fakat ben sözüne itibar edilmeyen birkaç kişinin dışında
bunun caiz olduğunu söyleyen bir kimse görmedim. Ancak bazı ilim adamları
elbise bulamayan bir kimsenin avretini toprakla örterek namaz kılmasının
müstehâb olduğunu söylüyorlar."
Netice olarak: Mâlikî
mezhebine göre ihramlının başını yıkaması ya keyfî olur, ya kirden pastan
temizlenmek için olur, ya da pislikten temizlenmek için olur. Bu üç halin her
birisi içinde ihramlının başında haşerelerin bulunması veya bulunmaması veya
haşere bulunma ihtimali söz konusudur. Ayrıca baş ya sadece su ile yıkanır
yahutta sabun ve benzeri şeylerle yıkanır.[80]
1841. ...Abdü'd-dâr
oğullarının kardeşi Nübeyh b. Vehb'den rivayet olunduğuna göre, Ömer b.
Ubeydullah, Ebân b. Osman b. Affân'a -ki o gün Ebân hac emriydi ve her ikisi de
ihramlı idi-(şu soruyu) sormak üzere ( bir adam) gönderdi: "Ben Talha b.
Ömer'i Şeybe b. Cübeyr'in kızıyla evlendirmek istiyorum, senin de nikahta hazır
bulunmanı arzu ediyorum (ne dersin)?" Ebân bu isteği uygunsuz buldu ve;
Ben babam Osman b. Affan'ı;
Resûlullah (s.a.) ihramlı bir
kimse ne evlenebilir ne de evlendirebilir, " derken işittim,"
cevabını verdi.[81]
Bu hadisin bazı rivayetlerinde
Ömer'b. Ubeydillah'ın oğlu Talha'yı, Şeybe b, Osman'ın kızıyla evlendirmek istediği
ifade edilirken burada Şeybe b. Câbir'in kızıyla evlendirmek istediği ifade
ediliyor. Her ne kadar musannif Ebû Dâvûd, "Kendi rivayetinin doğru
olduğunu "Şeybe b. Osman'ın kızı" şeklindeki rivayetin, "İmâm
Mâlik'in vehminin eseri olarak ortaya çıkmış bir yanlış olduğunu" söylüyorsa
da ulemânın büyük çoğunluğu İmâm Mâlik'in rivayetinin daha doğru olduğu
kanaatindedirler. Cumhurun tespitine göre evlendirmek istenen kız, Şeybe b.
Cübeyr b. Osman el-Haccî-nin kızıdır. Zübeyr b. Bekkâr'ın tespitine göre bu
kızın ismi Emetü'I-Hamîd'dir. Kadı İyaz şu sözleriyle rivayetler arasındaki
ihtilâfı uzlaştırmaktadır. "Evlendirilmek istenen kızın Şeybe b. Osman'ın
kızı olduğunu rivayet edenlerin o kızı babasına değil de dedesine nisbet
ettikleri için böyle rivayet etmiş olabilirler. Binaenaleyh rivayetler
arasında çelişki yoktur."[82]
İhramlı bir kimsenin
nikâhlanması veya başkalarını nikahlaması helal değildir, içlerinde imam Mâlik
ile Şafiî ve İmâm Ahmed'in de bulunduğu cumhûr-u ulemâ bu görüştedir. Sözü
geçen ulemâya göre ihramlının nikâhlanması sahih değildir. Zifaf yapılmış olsa
bile bu nikâh feshedilir. İmâm Mâlik'e göre ise zifaf olmuşsa bu nikâhın
feshedilebilmesi için bir kerre talâk vermek gerekir. Cumhura göre ise,
talaksız olarak bozulmuş olur. Binâenaleyh bu nikâhı fesh için talâk vermeye
lüzum yoktur.
Hanefî ulemâsına göre ise ihramlı
bir kimsenin nikâhlanması caiz olduğu gibi başkasını nikahlaması da caizdir.
Delilleri ise, 1844,numaralı hadistir.[83]
1842. ...Osman
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Rasûlullari (s.a.) önceki hadisin bir
benzerini ifâde buyurmuştur. (Ancak Ku-teybe bu rivayete şu cümleyi de) ilâve
etti:İhram)ı bir kimse dünürlükte yapmasın.[84]
Her ne kadar musannif Ebû
Dâvud, bu hadisin Mâlik'ir Nâfi'den rivayet ettiği metninde "dünürlük de
yapmasın” sözünün bulunmadığını ifâde ediyorsa da Tahâvî, Müslim ve Beyhakî'nir
Mâlik'den rivayet ettikleri metninde "dünürlük de yapmasın" ibâres
vardır.[85]
Bu hadis-i şerif, bir önceki
hadiste geçen "ihramlının evlenmesinir caiz olmadığı" hükmüne ilâve
olarak "ihramlının dünürlük yapmasının caiz olmadığı" hükmünü de
getirmektedir.
Şafiî, Hanbelî ve Hanefî
ulemâsına göre buradaki nehy, kerâhet-i ten zihiyye ifâde etmektedir. İmâm-ı
Mâlik'e göre ise, buradaki nehyin hükmü haramdır.[86]
1843. ...Meymûne
(r.anhâ)'dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a. benimle evlendi(ği zaman ikimiz de)
Şerifte ihramsızdık.[87]
Şerif, Mekke'nin
kuzey-batısında bir yerdir. Bazılarına göre Rasûlullah (s.a.)'ın bu nikâhı
hicretin 7.senesinde kaza umresinden dönerken kıyılmıştır. Bu rivayetin
doğruluğu kabul edildiği takdirde, nikâh kıyıhrken Hz. Meymûne ile Rasûl-i
Ekrem'in ihram-sız oldukları ortaya çıkar. Nitekim, Hz. Meymûne'den rivayet
olunan; "Rasûlullah(s.a.) benimle Mekke'den döndükten sonra Şerifte
evlendi. İkimiz de ihramsızdık"[88] anlamındaki hadis-i şerif de bu görüşü
desteklemektedir.
Bazılarına göre de bu nikâh,
Rasûl~i Ekrem'le Hz. Meymûne ihrama girmeden Medine'de kıyılmıştır. Süleyman b.
Yesar'ın rivayet ettiği "Peygamber^.a.)'in azatlısı Ebû Râfi ile ensârdan
iki kişiyi elçi ta'yin etti. Onlar da Rasûl-i Ekrem'i daha Medine'de iken (ve
hac için henüz yola) çıkmadan önce Meymûne ile evlendirdiler,"[89] anlamındaki hadis-i şerif de bu görüşü
te'yid ediyor.
Hattâbî'nin beyânına göre,
"konumuzu teşkil eden bu Ebû Dâvûd hadisi "Rasûl-i Ekrem
(s.a.),Hz.Meymüneile ihramlı iken evlenmiştir,"[90] diyen Hz. İbn Abbas'm aleyhine en büyük
bir delildir.[91]
1. Peygamber (s.a.) ile Hz,
Meymûne, Şerifte ve ihramsız iken nikahlanmışlardır.
Ancak bir numara sonra gelecek olan hadise bakarak cumhûr-ı ulemâ Rasûl-i
Ekrem'le Hz. Meymûne'nin ihramlı iken evlendikleri hükmüne varmışlardır.
İnşaallah bu mevzu 1844 numaralı hadisin şerhinde genişçe ele alınacaktır.[92]
1844. ...İbn Abbâs'dan
rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) Hz. Meymûne ile ihramlı iken
evlenmiştir.[93]
Bu hadis-i
şerif, Hz.Peygamber'in Hz. Meymûne ile kaza
umresi için çıktıkları Mekke yolculuğunda ve ih ramh iken evlendiğini
ifâde etmektedir. Nitekim, Mücâhid ile Atâ'nm İbn Abbas'dan rivayet ettiklerine
göre, "Peygamber (s.a.) Hz. Meymûne ile Mekke'de ihramlı iken evlenmiş ve
Hz. Meymûne'nin yanında üç gün kalmıştır. Bu esnada Huveytib b. Abdiluzza,
Kureyş'den bir neferle gelip Rasûlullah ile görüşmek istemiştir. Bu üç gün
bittikten sonra bu heyet Rasül-i Ekrem'e haber göndererek kendisiyle görüşmek
istediklerini bildirmiş ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem çıkıp onlarla görüşmüş
ve Mekke dönüşünde Şerifte Hz. Meymûne ile zifafa girmiştir."[94] Tahâvî'nin bu rivayeti, Rasül-i Ekrem'in
ihramlı iken Mekke'de Hz. Meymûne ile evlendiğini ve Mekke dönüşü Şerif de
zifâfâ girdiğini ifâde, etmemekte ve bu konuda gelen hadisler arasındaki
ihtilâfı gidermektedir.[95]
1. İhramlı bir kimsenin
nikâhlanması caizdir. İbrahim en-Nehaı, Sevn ve Hanefi uleması bu görüştedirler.
Delilleri ise, konumuzu teşkil eden bu hadisle, Mesrûk'un Hz. Âişe'den rivayet
ettiği, "Rasûlullah (s.a.) ailelerinden biriyle ihramh iken evlendi"
anlamındaki hadistir. Bilindiği gibi bu hadiste Rasûl-i Ekrem'in ihramlı iken
evlendiğinden bahsedilen ve ismi açıklanmayan ailesinden maksat, Hz.
Meymûnedir.
el-Leys, el-Evzâî, Mâlik,
Şafiî, Ahmed ve îshâk (r.a.)'a göre ihramlı-nın evlenmesi caiz olmadığı gibi,
başkasını evlendirmesi de caiz değildir. Şayet evlenecek veya başkasını
evlendirecek olursa kıyılan nikâh bâtıl olur. Sözü geçen bu ulemânın delilleri
de "İhramh bir kimse evlenemez ve başkasını da evlendiremez,"
anlamındaki .1841 numaralı hadis-i şerif ile Yezîd b. el-Asamm'ın Hz.
Meymûne'den rivayet ettiği, "Resûlullah (s.a.) benimle evlendiğinde
Şerifte ikimiz de ihramsız idik," anlamındaki 1843 numaralı hadis-i şerif
ve Süleyman b. Yesâr'ın, Ebû Râfi'den rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir:
"Rasûlullah (s.a.) Hz. Meymûne ile ihramsız iken evlendi ve ihramsız iken
gerdeğe girdi."[96] Tırmizî bu hadisle ilgili olarak şunları söylüyor: "bu
hadis hasendir. Onu Hammâd b. Zeyd'den başka Matar el-Varrâk tarikiyle Râbia'dan
müsned olarak rivayet eden kimse tanımıyoruz."[97]
İhramlı kimsenin evlenemediği
ve başkasını da evlendiremediği görüşünde olan ulemâ, aksi görüşte olan Hanefî
ulemâsına ve taraftarlarına karşı kendi görüşlerini şöyle savunuyorlar:
a. İhramlının nikahlan masının
caiz olmadığını ifade eden hadisin raisi Ebû Râfi'bu hadisi rivayet ettiği
zaman bulûğ çağına ermiş ve rüşdüıü ikmâl etmiş bir kimse idi. Aksi görüşte
olanların senedini teşkil eden iadisin râvisi Hz. İbn Abbâs ise, Hz. Meymûne
Resûl-i Ekrem'le evlendiği zaman henüz on yaşında bir çocuktu ve üstelik bu
nikâhın kıyıldığı taza umresinde de yoktu.
b. 1843 numaralı hadiste Hz.
Meymûne, Resûl-i Ekrem'le evlendiği :aman ihramsız olduklarını ifade etmektedir.
Hz. Meymûne'nin olayı bizzat yaşayan bir kimse olarak başkalarından daha iyi
bilmesi kadar tabii 3İr şey olamaz. Bu konuda Şafiî ulemâsından İmâm Nevevî de
şunları söylüyor: "ihramlı bir kimsenin evlenmesinin caiz olmadığı
görüşünde olan cumhûr-i ulemâ kendi görüşlerinin doğruluğunu isbât için pek çok
deliller leri sürmüşlerdir. Bu deliller içerisinde en kuvvetli olanı,
Peygamber(s.a.)'in flz. Meymûne ile evlendiği zaman ikisinin de ihramsız
olduğunu ifade eden ıadis-i şeriftir. Sözü geçen hadis-i şerifi pek çok sahâbi
rivayet etmiştir."
Bu konuda Kadı İyâz da
görüşlerini şu anlama gelen cümlelerle ifâde ediyor: "Resûl-i Ekrem'in Hz.
Meymûne ile evlendiği zaman ihramh olduğunu Hz. İbn Abbas'tan başka rivayet
eden yoktur. Hz. Meymûne, Ebû Râfi' ve daha başkaları ise, Resul-i Ekrem'in Hz.
Meymûne ile evlendiği zaman ihramsız olduğunu rivayet etmişlerdir. Aynı
zamanda bu kimseler bizzat olayın içinde bulunan kimselerdir. Çünkü Hz. Ebû
Râfi bu evlilik esnasında bizzat Hz. Peygamber ile Hz. Meymûne arasında elçi
idi.[98] İbn Abbâs (r.a.) ise, böyle değildi. Bu sebeple sözü geçen
râviler hem olayın ayrıntılarını İbn Abbâs (r.a.)'den daha iyi biliyorlardı,
hem de sayıca daha kalabalık idiler."[99]
Bu konuda İbn Abdilberr'in
görüşü de şöyledir: "Resûl-i Ekrem'in Hz. Meymûne ile evlendiğinde
ihramsız olduğunu ifâde eden hadisler tevatür derecesine ulaşmaktadır. Ayrıca
bu râvilerden biri olan Yezîd b. el-Asamm Hz. Meymûne'nin kız kardeşinin
oğludur. Bu sebeple hadiseye yakından vukufu vardır. Aksini rivayet eden sadece
Hz. İbn Abbâs'tır. İnsanın gönlü râvisi daha çok olan hadisi kabule daha
meyyaldir. Çünkü .bir kişinin yanılma ihtimâli daha fazladır."[100]
Mâlikî ulemâsından Zürkânî
ise, bu konuda gelen hadis-i şerifler arasındaki tearuzdan dolayı bir tarafa
bırakılacak olursa o zaman Hz. Peygamber'in Hz. Meymûne ile evlenmesini konu
almayan ve dolayısıyla o mevzûdaki hadislerle çelişmeyen "ihramlı kimse
evlenemez ve başkasını da evlendiremez," anlamındaki 1841 numaralı hadis-i
şerife müracaat etmek gerekir.[101] Meymûn b. Mehrân ise, bu konudaki
düşüncelerini şöyle dile getiriyor: "Ben ihtiyarlığı sırasında bir gün
Safiyye bint Şeybe'nin yanına varıp Resûl-i Ekrem'in. Hz. Meymûne ile evlendiği
zaman ihramlı olup olmadığını sordum da bana kendisinin de Resûl-i Ekrem'in
de.ih-ramsız olduklarını ifade etti."[102]
İhramlı bir kimsenin
evlenmesinin caiz olduğunu söyleyen Hanefî, ulemâsı ise, kendi görüşlerini şu
şekilde savunmaktadırlar.
a. İbn Abbas (r.a.)'ın hem Ebû
Râfi'den hem de Hz. Meymûne'den hafıza itibariyle daha kuvvetli olduğunda ulemâ
ittifak etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber'in, Hz. Meymûne ile evlendiği zaman
ihramsız olduğunu ifade eden hadisin râvisi Yezîd b. el-Esamm zayıftır. İbn
Abbâs hadisini hadis ulemâsından 7 imâm ve daha başkaları rivayet etmiştir.
b. Her ne kadar Hz. ibn abbâs
Hz. Peygamberce Hz. Meymûne'nin izdivacında hazır bulunmamışsa da,
olayı bizzat şahid olan ve ayrıntılarıyla bilen sahâbîlerden öğrenmiş ve
rivayet etmiştir. Bu konuda söylenmesi gerekir şudur: İhramlının evlenmesinin
caiz olmadığım ifade eden 1841 numaralı Osman hadisi Resûl-i Ekrem'le değil
ümmetiyle ilgilidir. Söz konusu nikâhın ihramsız iken kıyıldığını ifade eden
hadis ise fiili bir hadistir. Resûl-i Ekrem'in fiiliyle sözü arasında bir aykırılık
görülürse o zaman fiilin kendisine mahsus olduğu, sözün de ümmetine mahsus
olduğu kabul edilir. Bu Mâliki ve Şâfiîlerce kabul edilen bir usûl kaidesidir.
Binaenaleyh Mâliki ve Şafiî ulemasına göre bu mevzuda muteber olan görüşün,
"ihramlı iken evlenmenin Resûl-i Ekrem'e has özel bir durum olduğu"
görüşü olmak gerekir.[103]
Hanefî ulemâsına göre ise, bir
hükmün Resûl-i Ekrem'e ait olduğunu kabul edebilmek için, o hükmün Resûl-i
Ekrem'e özel bir durum olduğuna dair bir delil bulunması gerekir. Burada
ise böyle bir delil yoktur.[104]
1845. ...Said b.
el-Müseyyeb'den; demiştir ki İbn abbâs (Resûl-i Ekrem'in) Hz. Meymûne ile
ihramlı iken evlendiği(ne dair rivayetinde yanılmıştır.[105]
Her ne kadar senedinde kimliği
belli olmayan bir râvi bulunduğundan bu haber zayıfsa da İsmail b. Umeyye'nin
Said b. el-Müseyyeb'den rivayet ettiği, "Rasûlullah (s.a.) Meymûne ile
evlendiği zaman kesinlikle ihramsızdı," anlamındaki hadis bu hadisi takviye
etmektedir. Hanefî ulemâsından Ebû Ca'fer et-Tahâvî'nin beyanına göre imâm
Şafiî, "Hz. Ömer'le Zeyd b. Sâbit'in ihramlı bir kimsenin nikâhım
reddetmeleri ve Hz. îbn Ömer'in, "İhramlı bir kimse evlenemez ve birisine
dünürlük yapamaz," demeleri bu hadisi desteklemektedir." demiştir.
Ebû Dâvûd ile Münzirî bu hadis
hakkında sükût etmişlerdir. Zürkânî ise, bu hadisle ilgili olarak şunları ifade
ediyor: Buhârî'de ve daha başka eserlerde Said b. el-Müseyyeb'in şöyle dediği
kaydediliyor: Her ne kadar Hz. Meymûne kendisinin teyzesi ise de İbn Abbas
"Rasûl-i Ekrem Hz. Meymûne ile ihramlı iken evlenmiştir, " derken
yanılmıştır. Çünkü Resûl-i Ekrem Hz. Meymûne ile ihramdan çıktıktan sonra
evlendi."[106]
Tekmiletu'I-Menhel yazarı ise,
bu konuda şunları söylüyor: "Her ne kadar Zürkânî böyle diyorsa da ben
Buhârî'nin rivayet ettiği böyle bir hadise rastlamadım. Fakat Hafız İbn Hacer
bu hadisi İmâm Ahmed'in rivayet ettiğini söylüyor ve sonra da Eslem'den şu
sözleri rivayet ediyor: Ben İmâm Ahmed'e, Ebû Sevr: "İbn-i Abbas hadisini
kabul etmek için hangi engel var ki? diye soruyor" dedim de; "İbn
Müseyyeb'e göre İbn Abbas yanılıyor. Çünkü Hz. Meymûne bizzat kendisi Resûl-i
Ekrem'le evlendiği zaman ihramsız olduğunu söylüyor" diye cevap
verdi."
Mezhep imamlarının bu mevzu
ile ilgili görüşlerini bir önceki hadisin şerhinde açıklamış bulunmaktayız.[107]
1846. ...Abdullah b.
Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.)'e ihramlının öldürmesi caiz
olan kara hayvanları sorulmuş da Peygamber (s.a.):
"Beş (çeşit) hayvan
vardır ki onları harem dışında da haremde de Öldürmekte herhangi bir günah
yoktur: Akrep, fare, çaylak, karga ve saldırgan köpektir" buyurmuş.[108]
Bu hadis-i şerifte bahsedilen
ve ihramlının avlanmasında bir sakınca olmadığı ifade edilen hayvanların kara
hay-
vanları olduğu malumdur. Çünkü
ihramlının deniz hayvanlarını avlamasında bir sakınca olmadığı, "Deniz
avı yapmak ve onu yemek kendinize de misafire de bir faide olmak üzere sizin
için helâl kılındı. İhramda bulunduğumuz müddetçe ise, kara avı haram
kılındı."[109] ayet-i kerimesiyle açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Binâleyh ihramlının deniz hayvanlarını avlamasında bir sakınca bulunmadığında
ulemâ ittifak etmiştir. Ancak bazı kimseler; "Yerde yürüyen hiç bir hayvan
ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş hariç olmamak üzere hepsi sizin gibi
ümmetlerdir."[110] âyet-i kerimesini delil getirerek kuşları kara
hayvanlarından saymamışlarsa da kendilerine bu âyeti kerîmede kuşların kara
hayvanlarından sonra özel olarak sayılmış olmaları onların kara hayvanlarından
ayrı olduklarını göstermek için değil, kara hayvanları genel olarak ifade
edildikten sonra "zikrulhâss iba'de'l-ânımi" kabilinden özel olarak
zikretmek içindir. Nitekim Ebû Dâvûd hadisiyle; "Yerde yürüyen hiçbir
canlı hariç olmamak üzere hepsinin nzıkla-nnı Allah verir."[111] “Allah her hayvanı sudan yarattı"[112] âyet-i kerime-lerindeki bütün
hayvanları içine alan genel ifâdeler de kuş nevinin deniz ve kara hayvanları
dışında kalan ayrı bir hayvan türü olmadığını isbat eder.
"Beş çeşit hayvan vardır"
cümlesindeki "beş" sözü ihramlının avlamasında sakınca olmayan kara
hayvanlarının sadece beş türden ibaret olduğuna delâlet etmez. Ulemânın pek
çoğuna göre buradaki "beş" kaydı nihâi tahdidi belirleyen bir kayıt
değil, ancak ihramlının öldürebileceği türlerden sadece beşini ifade etmek için
gelmiştir. Bundan sonra gelen iki hadis-i şerifte burada sayılmayan yılan ve
yırtıcı hayvanların sayılması da buradaki beş adedinin sınırlayıcı bir kayıt
olmadığını gösterir.
"Günah yoktur"
ifâdesi ihramhnin bu hayvanları avlamasının caiz. olduğunu gösterir. Hatta
"Azgın köpekle, fare, akrep, çaylak, karga ve yılanın öldürülmesini emir
buyurmuştur"[113] anlamındaki bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem'in bu
hayvanları öldürmeyi emrettiği ifade edilmektedir.
Müslim'in bu hadisindeki emrin
mübahlık ifade etmesi mümkün olduğu gibi mendûpluğa delâlet etmesi de
mümkündür. Ayrıca bu emrin farziyyet için gelmiş olması, konumuzu teşkil eden
Ebû Dâvûd hadisindeki "günah yoktur" sözünün ise, bu hayvanları
öldürmeden sabredip zararlarına katlanmanın zorluğunu kaldırmak için gelmiş
olması mümkündür. Binaenaleyh bu mesele, "kim o Beyti hac veya umre
(kasdı) ile ziyaret ederse, bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis
yoktur."[114] ayet-i kerimesine benziyor ve bu meselede nehy'den sonra
gelen emrin hükmü câridir.
Hadis-i şerifte sayılan
hayvanlardan:
1. Akrep: Zehirli bir.böcektir.
Sokmasıyla fili ve deveyi öldürebilen türleri vardır. Hz. Âişe'nin bildirdiğine
göre, Resûl-i Ekrem namazda iken bir akrep sokmuştu. Namazı bitirdikten sonra
"Allah akrep türüne lanet etsin. Namazda olanıda namazda olmayanıda
sokar," buyurmuştur.[115]
2. Farenin çeşitleri çoktur.
Fakat gerek, yenilmesinin haram, gerekse öldürülmesinin caiz olması hususunda
bütün nevilerin hükmü birdir.
3. Hide'e: Çaylak demektir. Bu
zararlı bir kuştur. Civcivleri kaptığı gibi et zannıyla insanın elinde bulunan
kırmızı renkteki şeyleri de kapar
4. el-Kelbu'l-Akûr:
Saldırgan ve ısırgan köpek demektir.Bu köpeğin nasıl bir köpek olduğu ulemâ
arasında ihtilaflıdır, İmâm Mâlik, Şafiî, Ahmed (r.a.) ve pek çok ulemâya göre
bu kelimeyle kasdedilen köpek, insanlara saldıran, aslan, kaplan ve kurt gibi
nsanları ısıran ve korkutan köpektir. Ebû Akrab'dan rivayet edilen,
"Peygamber (s.a.) Uteybe b. Ebî Leheb'e; "Ey Allah'ım ona
köpeklerinden bir köpeği musallat et!" diye beddua etti de, bir aslan
saldırıp onu öldürdü."[116] anlamındaki hadis-i şerif de bu görüşü
desteklemektedir.
İmâm Ebû Hanife'ye göre ise,
buradaki köpekten maksat her saldırgan köpek değil herkesçe malum olan
bildiğimiz köpektir. Aslan, pars, kaplan ve kurt da bu hükümde onun gibidir.
Çünkü bu hayvanlar ve benzerleri de insanlara eziyet vermekte köpek gibidir.
Ayrıca ulemâ, insana
saldırmayan köpekler hakkında da ihtilâf etmişlerdir. Kadı Hüseyin ile
Mâverdfye göre saldırgan olmayan köpeklerin öldürülmesi haramdır. İmâm Şafiî (r.a.)
ise, "el-Ümm" isimli eserinde böyle köpekleri öldürmenin caiz olduğu
hükmüne varmıştır. ,
Yine Şafiî ulemâsından İmâm
Nevevî ise, el-Mühezzeb şerhinin alışveriş bölümünde "köpeğin faydalı bir
hayvan olup öldürülemeyeceği hususunda ulemânın arasında hilaf yoktur"
derken, aynı eserin teyemmüm ve gusl bölümünde ise, bunun aksini iddia
etmiştir. Hac bölümünde de saldırgan olmayan köpekleri öldürmenin tenzihen
mekruh olduğunu ifâde etmiştir. Râfiî ise, böyle köpekleri öldürmenin tahrimen
mekruh olduğu hükmüne varmıştır.
İmâm Şafiî'ye ve İmâm Ahmed'e
göre, insanların malına ve canına zarar veren ve yenilmesi haram olan, şahin,
doğan, kartal gibi kuşlarla sivrisinek, eşek arısı, pire, karasinek, bit gibi
haşereler de konumuzu teşkil eden hadis-i şerifte zikredilen hayvanların
hükmüne girerler.
Hanefî ulemâsı ise hadis-i
şerifte geçen beş hayvanın hükmüne arı, maymun, kaplumbağa, kirpi ve zehirli
keler'i de sokmuşlardır. Çünkü sözü geçen ulemâya göre bu hayvanlar av hayvanı
değildirler.
Mâliki ulemâsı ise, hadis-i
şerifte sayılan hayvanların hükmüne arıyı . da katmışlardır. Çünkü onlara göre
arı akrebe benzemektedir.[117]
1. İhramlı bir kimsenin akrep,
fare, çaylak, karga ve saldırgan köpek öldürmesinde herhangi bir sakınca
yoktur. İhramlının bu hayvanları öldürmesinde bir sakınca olmayınca, ihramsız
bir kimsenin bu hayvanları öldürmesinin caiz olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Bu hayvanlardan akrebin mutlak surette hatta namazda bile öldürülebileceğinde
ittifak vardır. Ancak İbn Abdilberr'in rivayetine göre, Hammâd b. Süleyman ile
Hakem, ihramlının yılanla akrebi öldüremeyeceği görüşündedirler, delilleri ise,
bu hayvanların av hayvanı olmayıp böcek türünden olmalarıdır. Ancak konumuzu
teşkil eden hadis-i şerif bu görüşü reddetmektedir.
2. Karganın bütün türlerini,
gerek haremde gerekse harem hududları dışında öldürmek mutlak surette caizdir.
Mâlikî ulemâsının meşhur olan görüşleri budur. Müslim'in rivayetinde yer alan
"Gurâb-ı ebka- alaca karga"[118] kelimesinde "alaca" kaydı
ihramlının öldürmesi caiz olan karga türünü belirleyen bir kayd-ıitirâzî'
değildir. Bu kayıt karga türlerinden sadece birini belirleyen bir kayd-ı
ittifâkîdir. Ulemâdan bazılarına göre ise, hadisteki "alaca" kaydı
bir kayd-ı ihtirâzîdir. Binâenaleyh, ihramlı bir kimse bu vasfı taşımayan bir
kargayı avlayamaz. Mâlikî ulemâsından Kur-tubî bu görüşten hareket ederek
"Müslim'in bu rivayeti alaca kelimesi zikredilmeyen mutlak rivayetleri
takyid eder" diyor.
Hanefî ulemâsı ile İmâm
Şafiî'ye ve Ahmed'e göre alaca kargadan maksat leş yiyen alaca kargadır.
İhramlı bir kimse karga türleri arasında sadece leş yiyen alaca kargayı
öldürebilir. ^Sözü geçen ulemâya göre kuzgun da bu hükme dâhildir. Fakat ekin
kargası onlar gibi değildir. Mâlikîlere göre ise öldürülecek karga türleri
arasında bir ayırım yapmak doğru değildir.
3. Farenin öldürülmesi ise,
mutlak surette caizdir. İbnu'l Münzir: "Farenin öldürülebileceği
konusunda ulemâ arasında ittifak vardır. Yalnız ibrahim en-Nehâî'ye göre ihram
hâlinde bulunan bir kimse fare öldüremez. Fakat bu kavil şazdır" diyor.
Gerçektende konumuzu teşkil eden hadis de İbrahim en-Nehâî'nin bu görüşünü
reddetmektedir.[119]
1847. ...Ebû
Hureyre(r.a.)'den rivayet edildiğine göre Rasûluîlah (s.a.); "Beş (çeşit
hayvan vardır ki, bunlar) harem hududları dışında da haremde de
öldürülebilirler: Yılan, akrep, çaylak, fare ye saldırgan köpek"
buyurmuştur.[120]
1. Sözü geçen beş
çeşit hayvanı ihramlı iken öldürmek caizdir, ihramlı halde Öldürmek caiz olunca
ihrama girmeyenlerin öldürmesi haydi haydi caizdir. Öldürülecek hayvanların beş
adediyle takyid edilmesi mefhûm itibârı ile zikredilen beş neviden maadasının
öldürülemeyeceğini gösterirse de mefhûm-ı aded ekser-i ulemâya göre hüccet
değildir. Bilfarz hüccet kabul edilse bile Rasûlullah (s.a.)'ın evvela beş
hayvanın Öldürebileceğini bilahâre aynı hükümde onlarla müşterek olan şâir
hayvanları bildirmiş olması muhtemeldir. Filhakika bir rivayette, öldürülecek
hayvanların dört, diğer rivayette altı olduğu beyân edilmiştir. Bazı
rivayetlerde ise, ötekilerinde zikredilmeyen hayvanlardan bahsolunmuştur. Bu
suretle öldürülecek hayvan nevilerini dokuza çıkaranlar vardır1. Bunlar
arasında yılan, kurt ve kaplan da vardır.
Tahâvî diyor ki: "İşte
Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'in ihramda olana da olmayana da Harem-i
Şerifte öldürmeyi mubah kıldığı hayvanlar bunlardır. Bunların beş çeşit
olduklarını beyân etmiştir. Ancak bu beyân, bu konuda ortaya çıkacak bir
benzerlik dolayısıyla bu hayvanların hükmünün onlara verilmesini gerektirmez.
Peygamber (s.a.)'in maksadının bu tür hayvanları da kapsamına almak olduğunda
ittifak bulunması hali ise müstesnadır.
Tahâvî bu sözü ile şunu
anlatmak istemiştir: Aded bildirerek öldürülecek hayvan çeşitlerinin beyân
buyrulması, benzerlerinin bu hükümde olmadığını gösterir. Zira aynı hadiste
çaylak ile karganın öldürülebileceği ifâde buyurulmuştur. Halbuki bunların
ikisi de yırtıcı kuşlardandır. Onların hükmü özellikle belirlendiği için
atmaca, şahin ve doğan gibi yırtıcı kuşlara aynı hüküm verilemez.
Bu cihet ittifakı ise de
öldürmeyi eziyetle ta'lil edenler: "Eziyetin çeşitleri çoktur.
Binâenaleyh, Rasûlullah (s.a.) akrebi zikretmekle eziyette ona ortak olan yılan
arı gibi şeylere; fare ile kemirmekte ona ortak olan gelincik gibi hayvanlara;
karga ve çaylak ile bir şeyi kapmakta onlar gibi olan atmaca vs. ye, kudurmuş
köpekle saldırganlık ederek ısırmakta olan köpeğe benzeyen arslan ve pars gibi
yırtıcılara işaret buyurmuş olacaktır" derler.
Öldürmeye sebep bu hayvanların
etinin yenilmemesi olduğunu söyleyenlere göre ise, hadis-i şerifte beş
hayvanın zikredilmesi insanların arasında çok bulundukları içindir.
Tahâvî'nin beyânından, yılanın
da öldürülemeyeceği hatıra gelebilirse de Tahâvî, "Peygamber(s.a.)'in
maksadının....ittifak bulunması hali müstesna" sözüyle Rasûlullah(s.a.)'ın
yılanın öldürülmesini kasdettiğine işarette bulunmuştur.
Bu cihet İbn Mes'ûd (r.a.)'dan
rivayet olunan bir hadiste açıkça belirtilmiştir. Mezkûr hadiste;
"Peygamber (s.a.) ashabına Minâ'da bir yılanı öldürmelerini emir
buyurdu," denilmektedir.
Rivayetlerin birinde dahi
yılan öldürülecek beş hayvan meyâninda zikredilmiştir.
2. Kargadan bu hayvanın hangi
çeşidinin murad edildiği' ulemâ arasında ihtilaflıdır. Hanefîlerden
"Hidâye" sahibine göre leş kargasıdır. Buna alaca yahut benekli
karga da denilir. Bu kavil İmâm Ebû Yûsuf'dan rivayet olunmuştur.
İmâm Ebû Yûsuf'un delili Hz.
Âişe rivayetlerinden birinde öldürülecek hayvanlar meyanında gurab-ı ebkâ'ın
zikredilmiş olmasıdır. Ulemâdan bir cemaat İmam Ebû Yûsuf'un kavlini tercih
etmiş, ihrâmlının karga nev'ilerinden yalnız alaca kargayı öldürebileceğini
söylemişlerdir. Diğer bir takım ulemâya göre ise, bütün karga nevilerini
öldürmek caizdir. Hadiste alaca karganın zikredilmesi çokluğundan dolayıdır.
Fakat Aynî bu kavle itiraz etmiş ve: "Öldürülmesi emredilen karga
rahatsızlık veren türüdür. Bu da yalnız alaca kargadır. Ekin kargası ile
saksağan doğrudan doğruya eziyet etmezler. Binaenaleyh hadisin mutlak
rivayetleri alaca karga mânâsına alınmalıdır." demiştir.
Kuzgun dahi alaca karga
nev'indendir.
Şâfiîlerle Hanefilerin görüşü
budur. Zira bunların ikisi de leş kargasıdır. Ekin kargası onlar gibi
değildir.
Karga ile çaylak hakkında
Malikîyye ulemâsının ihtilâf ettikleri bazılarına göre bu hayvanların
saldırgan olan ve büyükleri öldürebileceği rivayet olunduysa da meşhur olan
kavle göre bu hususta Mâlikîler dahi cumhûr-ı ulemâ ile beraber idiler. Cumhura
göre öldürülecek karga nev'ileri arasında böyle tasnif yoktur. Saksağan dahi
karga nev' iler indendir. Araplar onun ötüşünü uğursuzluk kabul ederlermiş.
Ulemâdan bazıları saksağana
alaca karga, bazıları da ekin kargası hükmünü vermişlerdir.
İmâm Ahmed b. Hanbel,
"Saksağan leş yemişse öldürmesinde beis. yoktur," demiştir.
3. Hide'e: Çaylak demektir.
Rivayetlerin bazılarında bu kelimenin yerine "hudeyya" denmiştir.
Hudeyya: Hide'enin ism-i tasgiridir. Yani çaylak demektir. Çaylak eziyet eden
ve insanların elinden eti kapan bir kuş olduğundan onu ihramlı ihramsız
herkesin öldürmesi helâldir. Yalnız İmâm Mâlik'den bir rivayete göre çaylak ile
karga eziyet vermeye davranmadıkça ihramlı bir kimsenin onları öldürmesi caiz
değildir. Fakat bu rivayet zayıftır. İmâm Mâlik'in meşhur olan görüşü, cumhur-ı
ulemânın görüşü gibidir. Ona göre bu hayvanların etleri de yenir.
4. Farenin öldürülmesi mutlak
surette caizdir. İbnu'l-Münzir; "İhramlının fare öldüreceği hususunda
ihtilâf yoktur. Yalnız İbrahim en Nehaî'ye göre ihram halinde bulunan bir
kimse, fare öldüremez. fakat bu kavil şâzzdır" diyor.
Kadı İyâz dahî: "Sâcî'nin
Nehaî'den rivayetine göre ihramlı bir kimse fare öldüremez, öldürürse fidye
verir. Fakat bu kavil nassa ve bütün ulemânın1 kavline aykırıdır"
demiştir.
Beyhâkı'nin sahih bir isnâdla
Hammâd b. Zeyd'den rivayet ettiği bir haberde: "Nehâî'nin bu sözü Hammâd'a
rivayet olunduğu vakit Hammâd: "Kûfe'.de İbrahim en-Nehâî'den başka
eserleri çirkin bir şekilde reddeden bir kimse yoktu. Çünkü onları az
işitınişti. Şâbî'den başka da eserlere güzel bir şekilde lâbî olan bulunmazdı.
Çünkü onları çok duymuştu;" mukabelesinde bulunmuş" denilmektedir.
Farenin nev'ileri çoktur.
Fakat gerek yenilmesinin haram, gerekse öldürülmesinin caiz olması hususunda
bütün nev'ilerinin hükmü birdir.
5. Akrebin mutlak surette hatta
namazda bile öldürülmesi caizdir. Zira zehirli bir hayvandır ve insanları
sokar.
İbn Abdilberr'in rivayetine
göre Hammâd b. Ebî Süleyman ile Hakem, ihramlının yılanla akrebi
öldüremeyeceğine kailmişler. Delilleri bu hayvanların böcek nev'inden
olmamahrıdır.
Fakat Kadı İyaz: "Yılanla
akrebin ve keza ihramda bulunmayan bir kimsenin harem-i şerif de kertenkele
öldürmesinin caiz olduğunda ihtilaf yoktur," dediği gibi İbn Abdilberr
dahi: "Gerek harem dışında gerekse harem içinde yılanla akrebin
öldürülebileceği hususunda ne İmâm Mâlik'den ne de cumhûr-i ulemâdan bir hilaf
nakledilmemiştir" demektedir.
6. el-Kelbu'1-akûr: Yırtıcı
köpek demektir. Süfyân b. Uyeyne'ye göre bundan murâd: Bütün yırtıcı
hayvanlardır. Köpeğin dahi kudurmuş olması şart değildir. Saldırgan ve
dalayıcı olması kâfidir. Süfyân b. Uyeyne; "Bu kelimeyi bize Zeyd b. Eşlem
tefsir etti," demiştir. Hz. Ebû Hureyre'-den bir rivayete göre kuduz
köpekten murâd arslandır.
İmâm Mâlik'den bir rivayete
göre: İnsanlara saldırarak yaralayan arslan, kaplan ve pars gibi yırtıcılardır.
Sırtlan ve tilki gibi insana hücum etmeyen yırtıcılar bu hükme dâhil değildir.
Binâenaleyh onları ihrâmlı bir kimse öldüremez, öldürürse fidye verir. İmâm
Nevevî, saldırgan köpeği ihramlı ve ihrâmsız herkesin harem dışında olsun,
harem içinde olsun öldürebileceğinde bütün ulemânın ittifak ettiklerini
söyler.
Yine Nevevî'nin beyânına göre,
ulemâ kuduz köpekten murâd'ın nebi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Bâzıları, "Bundan murâd:
Malum ve mâruf köpektir" demişlerdir. Kaadî İyâz bu kavli Ebû Hanife ile
Evzâî ve Hasen b. Hayy'den naklet-miştir. Bu zevata göre kurt dahi köpek
hükmündedir. Hanefîlerden İmam Züfer köpeği, kurt manasına almıştır. İmâm
Şafiî, İmam Ahmed ve cumhûr-ı ulemâya göre köpekten murâd; ekseriyetle
yırtıcılık yapan hayvanlardır.
İmâm Mâlik
"el-Muvattâ" nâm eserinde; "İnsanlara hücum ederek yaralayan ve
korkutan arslan, kaplan, pars ve kurt gibi hayvanlar saldırgan köpek
hükmündedir" demiştir.
İmâm A'zam'a göre buradaki
saldırgan köpekten murâd: Hassaten köpektir. Bu hükümde ona yalnız kurt iltihâk
eder.
Zira bazı rivayetlerde köpek
mutlak zikredilmiş, "akûr" vasfı ile nitelenmemiştir.
Bundan da anlaşılır ki, kelb-i
akûrdan murâd, her saldırgan yırtıcı değil, malûm olan köpektir.
Ulemâ insana saldırmayan
köpekler hakkında ihtilâf etmişlerdir.
İmâm-i Şafiî, el-Ümm isimli
eserinde öldürmenin caiz olduğunu söylemiştir.
İmâm Şafiî ile Şafiî
mezhebinin sair âlimleri ihramlı bir kimseye nis-betle hayvanları üç kısma
ayırmışlardır.
a. Hadis-i şerifte zikri
geçenlerle o kabilden olan eziyet verici hayvanları öldürmek müstehabdır.
b. Şâir eti yenmeyen hayvanlar
gibi öldürülmesi caiz olanlar iki kısımdır: Bir kısmının faydası da, zararı da
vardır. Bunları av menfaati için öldürmek mubahtır. İkinci kısmının faydası da
zararı da yoktur. Bunları öldürmek mekruh, fakat haram değildir.
c. Yenilmesi mübâh kılman
yahut öldürülmesi yasak edilen hayvanları öldürmek caiz değildir. İhramlı bir
kimse böyle bir hayvanı öldürürse ceza lâzım gelir.
Haneliler, "Öldürülmesi
caiz olan hayvanlar yalnız hadiste isimleri bildirilenlerdir" demişlerse
de bazı haberlerde yılan zikredildiği için onu da öldürülecek hayvanlara
attıkları gibi, kurdu köpeği ve doğrudan insana saldıran vahşileri de aynı
hükmün kapsamına sokmuşlardır.
Fakat Aynî buna itiraz etmiş,
hadis-i şerifte öldürülmesi caiz olan beş nevi hayvanın beyân edildiğini,
binaenaleyh başka hayvanların mezkûr beş çeşide dahil olmadığını aksi takdirde
beş adediyle yapılan tahdidin bir faydası kalmayacağını söylemiştir.
Kadı İyaz diyor ki:
"Cumhur ulemânın kavlinden anlaşıldığına göre hadisten murad: Zikri geçen
hayvanların kendileridir." İmâm Mâlik'le, Ebû Hanife'nin zahir olan
kavilleri de budur. Onun içindir ki İmâm Mâlik ihramlı bir kimsenin kentenkele
öldüremeyeceğini, öldürürse fidye lâzım geleceğini, lugaten köpek ismi
verilmeyen, domuz ve maymun gibi hayvanları dahi öldüremeyeceğini söylemiştir.
Bütün ulemânın kavilleri de budur. Resûlullah (s.a.) ancak beş nev'i hayvanın
öldürülebileceğini söylemiştir. Bunları altıya veya yediye çıkarmak kimsenin
elinde değildir.
Kurdun öldürülebileceği bazı
rivayetlerde nassan sabit olmuştur. Binaenaleyh onun hükmünü köpeğe ilhak
etmeye lüzum yoktur.
Hasan el-Basrî ile Atâ;
"İhramlı bir kimse harem-i şerifte kurt ile yılanı öldürebilir. Fakat
ihramlıya bir hayvan saldırırsa hangi nev'iden olursa olsun öldürülür. Çünkü
takdirde o hayvan saldırgan köpek hükmünde olur," demişlerdir.[121]
1848. ... Ebû
Said-el-Hudrî (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.)'e ihramlının
neleri öldürebileceği sorulmuş da;
"Yılan, akrep, fare (öldürebilir),
kargaya atış yapabilir fakat öldüremez. Yırtıcı köpek, çaylak ve saldırgan
hayvan da (ihramlı tarafından öldürülebilir.) buyurmuştur.[122]
Metinde geçen
"el-Füveysika" kelimesiyle fare kasdedilmiştir Bu kelime
"el-Fâsika" kelimesinin ism-i tasğîridir. Farenin "fâsik"
olarak tavsif edilmesi, herşeyi ifsâd eden zararlı bir hayvan oluşundandır.
Tahâvî'nin rivayet ettiği bir hadis şu anlamdadır: Ben Ebû Said'e "fareye
niçin füveysika ( = küçük fesatçı) ismi verilmiştir?" diye sordum da
bana: "Bir gece Resûlullah (s.a.) uyanmıştı. Bir farenin ağzından
sürüklediği bir fitille yangın çıkarmakta olduğunu gördü ve hemen onu öldürdü
ve ihramlı-ihramsız herkesin onu öldürmesini caiz kıldı." dedi.[123] Bu konuda Mâlikî ulemasından Zürkânî de
şunları söylüyor: "Hayvanlar içerisinde fareden daha fesatçı bir hayvan
yoktur. Çünkü büyük-küçük herşeyi bozar ve helak eder."[124]
Bu hadis-i şerifte sayılan beş
hayvan arasında fasıklıkla vasıflandırılan sadece faredir. Şu rivayette ise,
bu hayvanların beşi de fasıklıkla vasıflandırılmaktadır: "Resûlullah
(s.a.):
"Fasık olan beş şey
vardır ki, bunlar haremde Öldürülürler: Fare, akrep, karga, çaylak ve saldırgan
köpek."[125]
"Fısk" kelimesi
sözlükte "çıkmak" anlamına gelir. Nitekim şu âyet-i kerimede bu
anlamda kullanılmıştır: "Hani biz meleklere; "Âdem için secde edin"
demiştik de İblîs'den başkası hemen secde etmişlerdi. O ise cinden olduğu için
Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı."[126]
"Fısk" kelimesi
çıkmak anlamına geldiği için Allah'ın emrinden ve tâatından çıkan kimselere
"fâsık" ismi verilir. Hadis-i şerifte zikredilen hayvanlar ihramlı
tarafından öldürülmeleri caiz kılınmakla diğer hayvanların hükmü dışına
çıktıklarından "fasık" sıfatıyla nitelendirilmişlerdir. Bazılarına
göre bunlara "fasık" denilmesinin sebebi başkalarına eziyet ve zarar
vererek diğer hayvanların özellikleri dışına çıkmalarıdır. Metinde geçen ve
ihramlı tarafından öldürülemeyeceği ifâde edilen kargadan maksat, bazılarına
göre leş yiyen karga değil, ekin kargasıdır. Çünkü leş yiyen kargaların ihramlı
tarafından öldürülebileceği 1846-1847 numaralı hadis-i şeriflerde ifâde
edilmiştir.
Bu hadisin senedinde Yezîd b.
Ebî Yezîd vardır ve onun aleyhinde bazı tenkidler yapılmıştır.
Hafız ibn Hacer'in
"Telhis" isimli eserindeki beyânına göre bu hadiste geçen "kargaya
atış yapabilir fakat öldüremez" sözü, münker bir sözdür.
"es-Sebü'u’l-âdî = yırtıcı hayvan" sözü ise, İmâm Ebû Hanife hazretlerinin
bir önceki hadisteki el-Kelbu'l-akûr = yırtıcı köpek" kelimesine
"bildiğimiz köpek" mânâsı verip, "akûr kelimesi köpek kelimesini
nitelendirmez" demesini doğrulamaktadır. Çünkü "es-Sebu'u"
kelimesinde yırtıcılık mânâsı bulunduğundan "el-'âdî= saldırgan"
sıfatına ihtiyacı yoktur. Yani burada "el-'âdî" kelimesi
"es-Sebu'u" kelimesini nitelendirmiyor. Dolayısıyla bu durum
1846-1847 numaralı hadislerdeki "akûr-yırtıcı" kelimesinin "kelb
= köpek" kelimesini nitelendirmediğine delâlet eder ve îmâm Ebû Hanife
hazretlerinin görüşünü te'yid eder.[127]
1849. ...Abdullah b.
el-Hâris'in babası el-Hâris'den rivayet edildiğine göre -ki Haris, Tâif'te
Osman (r.a)'in amili idi- Hz. Osman için içerisinde keklik ve yaban eşeği eti
bulunan bir yemek yaptı. (Hz. Osman, yemeğe davet etmek üzere) Hz. Ali'ye (bir
elçi) gönderdi. (Elçi) geldiği zaman Hz. Ali develeri için (ağaçtan yaprak)
silkmekteydi. Biraz sonra ellerinden yapraklan silkeleyerek (yemeğe) geldi.
Kendisine "sen de ye" dediler. "Siz onu ihramsız olan kimselere
yediriniz. Çünkü biz ihramlıyız. Burada bulunan en cesur kimselere (yani size)
soruyorum; Allah aşkına siz, rasûlullah'a ihramlı iken bir adamın vahşi eşek
hediye ettiğini fakat onu yemedeği-ni biliyor musunuz" dedi. Onlar da
"evet" cevabım verdiler.[128]
Hz. Ali Resûl-i Ekrem'in
ihramh iken vahşî eşek eti yemediğini bildiği için kendisine ikram edilen vahşi
eşek etini yememiştir. Çünkü kendisi de o anda ihrarıh idi. Kendisini bu yemeğe
davet eden ve içlerinde Hz. Osman'ın da bulunduğu cemaatin de Resûl-i Ekrem'in
ihramh iken vahşi eşek eti yemediğini bilmeleri gerekiyordu. İşte Hz. Ali
Resûl-i Ekrem'in ihramh iken vahşi eşek eti yemediğini onlara hatırlatmak
istedi ve hadiseyi metinde geçtiği şekilde hatırlattı. Orada "hazır
bulunanlar olayı hatırlayarak Hz. Ali'yi tasdik ettiler.
Hz. İbn Abbas'ın rivayet
ettiği bir hadis-i şerifde şu anlamdadır: es-Sa'b b. Cessâme, Rasûlullah
(s.a.)'e Ebvâ'da yahut Veddân'da iken bir yaban eşeği hediye etti de bu
hediyeyi kabul etmedi. es-Sa'b'ın üzüldüğünü yüzünden anlayınca,
"Almanıazlık etmezdim,
alırdım, ama ihramhyız" buyurdu.[129]
Hafız İbn Hacer'in beyânına
göre bazıları bu hadise bakarak ihramlı-nın av eti yemesinin kesinlikle haram
olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü bu hadiste Resûl-i Ekrem'in av eti yemekten
kaçınması sadece ihramh oluşuna bağlanmıştır. Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer,
el-Leys, es-Sevrî (r.a.) bu görüştedirler, fakat Müslim'in rivayet ettiği;
"İhramlı olarak Talha b. Ubeydillah'ın yanında bulunuyorduk. Kendisine bir
kuş hediye ettiler. Talha uyuyordu. Bazımız bundan yedik, bazımız da yemekten
çekindik. Talha uyanınca yiyenlerin hareketini doğru buldu ve "Biz onu
Resûlullah (s.a.) ile beraber yedik" dedi,"[130] anlamındaki hadis-i şerif ile Ebû
Kata-de'nin rivayet ettiği, "Ya Resûlallah! Ben bir av vurdum, ondan artan
bir parçayammdadır." dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) yanındaki
cemaate ihramh oldukları halde "yeyin" buyurdular,"[131] anlamındaki hadis-i şerif ve Umeyr b.
Seleme'nin, el-Behzî Peygamber (s.a.)'e bir vahşi eşek hediye etti de Hz.
Peygamber Hz. Ebu Bekr'e arkadaşları arasında paylaştırmasını emretti,"[132] anlamındaki hadis, ihramhmn av eti
yemesinin caiz olduğunu ifade etmektedirler. Küfe ulemâsıyla Seleften bir cemaat
de hadis-i şeriflere bakarak ihramhmn av eti yemesinin caiz olduğuna
hükmetmiştir.
Ulemânın büyük çoğunluğuna
göre ise, bu hadislerin arasını şu şekilde telif etmek mümkündür.
1. İhramlının av eti
yemesinin helâl olduğunu ifade eden hadisler, ihramsız bir kimse kendisi için
avlayıp da daha sonra ihramlı kimselere ikram ettiği avın etleriyle ilgilidir.
İhramlının av eti yemesinin yasak olduğunu ifade eden hadisler ise, ihramsız
bir kimsenin ihramlı bir kimseye ikram etmek üzere avladığı avlardır.
2. Bu konuda İmâm Mâlik daha
başka telif şekilleri göstermiştir. Şöyle ki:
a. îhramh, daha ihrama girmeden
önce avlanan avın etinden yiyebilir. Çünkü ihramlının av eti yemesinin helâl
olduğunu ifâde eden hadisler ihramhnm ihrama girmesinden önce avlanan avların
etidir.
b. İhramlının av eti yemesinin
haram olduğunu ifade eden hadis-i şerifler ise ihramlının ihrama girmesinden
sonra avlanan avlarla ilgilidir.
3. Osman (r.a.)'ın yaptığı bir
başka te'lif şekli de şöyledir:
a. İhramlının av eti yemesinin
caiz olmadığım ifade eden hadisler bizzat ihramlının kendisine ikram etmek
üzere avlanan avlarla ilgilidir.
b. İhramlının av eti yemesinin
helal olduğunu ifâde eden hadisler ise, ihramda olmayan kimselere ikram etmek
üzere avlanan avlarla veya kendisine ikram edilmek üzere avlandığı halde başka
bir ihramlıya ikram edilen avlarla ilgilidir.
Bu konuda "Bezlu'I-mechûd"
yazarı şunları söylüyor: "Ben derim ki; biz Hanefîlere göre Resülullah'ın
kendisine hediye edilen vahşi eşeği kabul etmeyişinin sebebi o eşeğin canlı
olarak hediye edilmiş olmasıyla ilgilidir. Çünkü Buhârî'nin rivayet ettiği
hadis[133] bunu ifade etmektedir. Eğer bu eşeğin avlanmış olarak
hediye edildiği kabul edilirse, o zaman da bu hayvanı avcıya Resûl-i Ekrem'in
gösterdiği ve bu sebepten ihramlı iken bu hayvanın etini yemekten kaçındığı
düşünülebilir. Yoksa ihramlının av eti yemesinde bir sakınca yoktur. Nitekim
es-Sa'b'dan rivayet edilen ve Beyhâkî'nin "sahih senedle rivayet
edilmiştir" dediği "-Resülullah'ın kendisine ikram edilen bir vahşi
eçek etinden yediğini" ifade eden hadiste bu ihtimali te'yid
etmektedir."[134]
1850. ...İbni Abbas
(r.a.)'den rivayet edildiğine göre, kendisi (Zeyd'e hitaben)
Ey Zeyd b. Erkam, sen
Resûlullah (s.a.)'e bir av parçası hediye edildiğini ve onu kabul etmeyip
"Biz ihramhyız" dediğini biliyor musun? demiş. (Zeyd de):
Evet, cevabını vermiş.[135]
Bu hadisle bir önceki hadis
ihramlı bir kimsenin av eti yemesinin caiz olmadığım mutlak surette ifâde
etmektedirler. Onu avlayan kimsenin ihramlı olup olmamam arasında bir fark
olmadığı gibi o hayvanı kendisi için veya başkasına ikram etmek için avlamış
olması da önemli değildir. Bu hallerin hepsinde de ihramlının av eti yemesi
haramdır. Çünkü hadiste ihramlının av eti yemesinin sebebi ihramlı olmasına
bağlanmıştır. Hz. Ali ile İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a.) bu görüştedirler. Ayrıca
el-Leys b. Sa'd, es-Sevrî ve İshâk (r.a.) de bu görüştedirler. Delilleri ise,
bu hadisle birlikte; "deniz avı yapmak ve onu yemek kendinize de misafire
de bir faide olmak üzere sizin için helâl edildi. İhramda bulunduğunuz
müddetçe ise, kara avı haram kılındı,"[136] anlamındaki âyet-i kerime ile bir
önceki hadis-i şerifin şerhinde geçen İbn Abbâs'-ın es-Sa'b b. Cessâme'den
rivayet ettiği hadistir.[137]
İmâm Şafiî, Ahmed ve ulemânın
büyük çoğunluğuna göre ihramlının, ihramlı bir kimsenin avladığı kara avmm
etini yemesi haramdır. Fakat ihramlı bir kimse ihramsız olan bir kişinin
kendisi için avlamış olduğu avın etini yiyebilir. Fakat ihramlı bir kimsenin
ihramsız avcıya o avı avlaması için avın yerini göstermek gibi bir yardımda bulunmamış
olması şarttır. Delilleri ise 1851 numaralı hadis-i şerif ile Buhârî ile
Müslim'in rivayet ettikleri şu hadistir: "Resûlullah (s.a.) hac niyetiyle
yola çıktı. Onunla beraber biz de çıktık. Derken içlerinde Ebû Katâde'nin de
bulunduğu bazı ashabını ayırarak:
"Bana kavuşuncaya kadar
deniz sahilini takip edin," buyurdu. Ayrılanlar deniz sahilim tuttular.
Resulullah (s.a.)'den ayrılınca hepsi ihrama girdiler. Yalnız Ebû Katâde
girmedi. Yolda giderlerken ansızın bir takım yaban eşekleri gördüler. Ebû
Katâde hemen üzerlerine hücum ederek onlardan bir dişi eşeği vurdu.
Arkadaşları hayvanlarından inerek onun etinden yediler. Sonra:
(Eyvah) ihramlı iken et yedik,
dediler. Eşek etinin kalan kısmını yanlarına aldılar. Resûluilah (s.a.)'e
gelince:
Ya Resulullah! Bizleri ihrama
girmiştik. Ebû Katâde ihramlanmamıştı. Derken bir takım yaban eşekleri gördük.
Ebû Katâde derhal bunlara hücum ederek içlerinden dişi bir yaban eşeğini
vurdu. Biz de hayvanlarımızdan inerek onun etinden yedik. Sonra da;
(Eyvah) ihramlı olduğumuz
halda av eti yiyoruz, dedik. Etinin kalan kısmım da getirdik, dediler.
Bunun üzerine Resûluilah
(s.a.):
"Sizden biriniz Ebü
Katâde'ye emretti, yahut bir şeyle işarette bulundu mu?" diye sordu.
Ashâb:
"Hayır" dediler.
"Öyle ise, kalan etini yeyin,"
buyurdular.[138]
Anılan âlimler bu hadislerden
başka 1852 numaralı hadisi de kendi görüşlerine delil olarak gösterirler.
İmâm Mâlik de bu görüştedir.
Ancak kendisine "İhramlı iken ölü eti yemek zaruretinde kalan bir kimsenin
avlamış olduğu av etiyle ölü hayvan etlerinden hangisini yiyebileceği"
sorulunca, bu etlerden sadece ölü hayvan etini yiyebileceğini söylemiş ve
"Çünkü Allah teâlâ ihramlımn av eti yemesine hiçbir zaman müsaade vermemiş
fakat zaruret halinde ölü hayvan eti yemesine izin vermiştir," demiştir.
Allah teâlâ'mn ihramhya hiç bir zaman av hayvanı! eti yeme izni vermediğine
delil olarak: "Ey imân edenler, siz (hac ve umre için) ihramlı bulunurken
av öldürmeyin"[139] âyetiyle "ihramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı
haram kılındı,"[140] âyetini, ihramlımn zaruret halinde ölü hayvan eti yemesine
izin verdiğine delil olarak da, "Kim (bunlardan bir şeyi yemeye) muztar
kalırsa, tecâvüz etmemek ve (zaruret miktarını) aşmamak üzere (yiyebilir).
Çünkü Rabbin çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir,"[141] ayetini göstermiştir.
Mevzumuzu teşkil eden hadis-i
şerifte ifâde edilen "Resûl-i Ekrem'in kendine ikram edilen av etini
yemekten kaçınması", mezkûr ulemaya göre iki şekilde açıklanabilir:
a. Resûl-i Ekrem bir ihramlı
olarak bu avın kendisi için avlandığını bildiğinde dolayı;
b. Yahutta bu avın
avlanmasına bir ihramlımn yardımcı olduğunu bildiği için onu yemekten kaçınmış
olabilir.
İmâm Şafiî, İmâm Ahmed ve
cumhur-u ulemâya göre tercümesini sunduğumuz Mâide Sûresinin 195 ve 196 âyet-i
kerimelerinin genel anlamlan 1851 numaralı hadisie tahsis edilmiştir.
Hanefî ulemâsına göre ise; ihramlı
bir kimse kendisi için ihramsız, avcı tarafından avlanmış olan bir avı
yiyebilir. Ancak o avı avcıya kendisinin göstermemiş olması şart olduğu gibi
avcıya başka bir ihramlının da o avı avlamakta yardım etmemiş olması şarttır.
Bu konudaki delilleri, 1852 numaralı hadis-i şeriftir. Çünkü sözü geçen hadiste
"Resûl-i Ekrem'in ihramlı olanlara kendilerine sunulan bir avı yemeye
izin verdiği" ifade ediliyor. Hanefî ulemâsına göre bu avı takdim eden
avcı avı kendisi için değil, Resûl-i Ekrem ve ashabı için avlamıştı.
Hz. Ömer'in konu ile ilgili
kanaatleri de Hanefilerin görüşünü desteklemektedir. Hz. Ebû Hureyre'nin
rivayetine göre, "Bir kimse, Hz. Ömer'e ihramlı av eti yiyebilir mi?"
diye sormuş da Hz. Ömer ona yiyebileceğini söylemiştir. Daha sonra Hz. Ebû
Hureyre, Hz. Ömer'in bu fetvasını Hz. Abdullah b, Ömer'e nakletmiş, İbn Ömer bu
fetvanın doğru olduğunu ifade etmiştir."[142] Hanefî ulemâsı bu görüşlerinin
doğruluğuna delil olarak ayrıca, "ihramlı olarak Talha b. Ubeydillah'm
yanında bulunuyorduk. Kendisine bir kuş hediye ettiler de Talha uyuyordu.
Bazımız bundan yedik, bazımız da yemekten çekindik. Talha uyanınca yiyenlerin
hareketini doğru buldu ve "Biz onu Resûllah (s.a.) ile beraber
yedik" dedi,"[143] anlamındaki hadis-i şerif ile Umeyr b. Seleme'nin rivayet
ettiği "el-Behzî Peygamber (s.a.)'e bir vahşi eşek hediye etti de
Peygamber (s.a.), Hz. Ebû Bekr'e arkadaşları arasında paylaştırmasını
emretti"[144] anlamındaki hadis-i şerifi delil gösterirler.
Hanefî uleması cumhurun
delilini teşkil eden "Size ihramda iken kara avı(mn eti) helâldir. Onu
kendiniz avlamadığınız veya o sizin için avlanmadığı takdirde'' anlamındaki 1851
numaralı hadisteki "ev = yahut" harfinin "illâ = müstesna"
anlamında kullanıldığını söyleyerek hadîse "ihramlı iken kendiniz
avlamadığınız takdirde size kara avı(mn eti) helâldir. Kendiniz avlamışsanız, o
zaman haramdır. Fakat o avın sizin için avlanmış olması müstesna. O zaman
helâldir," mânâsını vererek söz konusu hadisin de kendi görüşlerini
desteklediğini savunurlar.
Cumhur-i ulemâ ise, Hanefî
âlimlere şu cevabı vermişlerdir:
1. Hanefilerin iddia
ettiği gibi Ebû Katâde, Talha ve el-Behzî hadisleri "yenmesi helâl olan
avın, ihramlı için avlanan av olduğunu açıkça ifade eden birer metin
değillerdir. Ancak bu mânâya gelmesi ihtimali vardır. Başka bir ifâdeyle
hadisin bu mânâya gelmesi, sadece bir ihtimalden başka birşey değildir. Buna
kesin bir netice gibi sarılmak doğru değildir.
2. 1851 numaralı Câbir
hadisinde geçen "ev = yahut" kelimesine "illâ = müstesna"
mânâsı vermek delilsiz ve karinesiz olarak zahirî mânâyı terk etmek demektir.[145]
1851. ...Câbir b.
Abdillah'dan; (demiştir ki:) Resûlullah (s.a.)'ı;
"Kendiniz avlamadığınız
veya sizin için avlanmadığı takdirde, ihramlı iken size kara avı(nın eti)
helâldir/' buyururken dinledim.[146]
Ebû Dâvud dedi ki: Peygamber
(s.a.)'den (gelen) iki haber çeliştiği zaman, (bunlardan) sahabenin sarıldığı
habere itibar edilir.)[147]
Bu metin imam Şafiî'nin
Müsned'inde; "İhramlı iken av (eti yemeniz) size
helaldir" şeklindedir.Biz tercümeyi herne kadar tercümeye esas aldığımız
Sünen-i Ebû Dâvûd nüshasına göre yapmış isek de Tekmiletu'l-Menhel yazan Emin
Mahmud Hattâb Sünen-i Ebû Dâvûd nüshalarının çoğunda bu hadisin metninin son
cümlesinin şeklinde bulunduğunu ifâde ediyor.[148] Bu nüshalara göre hadis-i şerifi şu
şekilde tercüme etmek gerekir: "Siz ihramh İken kendiniz avlamadığınız
takdirde size kara avı(mn eti) helaldir. Kendiniz avlanırsanız o zaman haramdır.
Fakat o avın sizin İçin (ihramh olmayan başka birisi tarafından) avlanmış
olması müstesna. O zaman helaldir." Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de
ifâde ettiğimiz gibi bu mânâ, "ihramh bir kimse kendisi için avlanmış olan
avı yiyebilir, ancak o avı avcıya kendisinin göstermemiş olması şarttır"
diyen Hanefî ulamasının görüşünü te'yid eder.
İmam Ahmed ile Tirmizî'nin
rivayetlerinde bu cümle bizim tercümeye esas aldığımız nüshadaki gibi şeklinde
tesbit edilmiştir.
Ebû Dâvûd bu hadisin sonuna
ilâve ettiği talik ile, "iki hadis arasında bir aykırılık görülür de
bunların arasını uzlaştırmak mümkün olmazsa o zaman, sahabe-i kiram bu
hadislerden hangisiyle amel etmişse o tercih edilir" demek istiyor.
Böylece o, konumuzu teşkil eden Câbir hadisiyle 1849 ve 1950 numaralı hadisler
arasında çelişki bulunduğunu, binaenaleyh bu hadislerde ihramlımn av eti
yemesinin yasak olduğunu ifâde eden 1849 numaralı Hz. Ali hadisiyle 1850
numaralı İbn Abbâs hadisinin tercih edilmesi lâzım geldiğini vurguluyor.
Fakat Tekmiletu'l Menli el
yazarının beyânına göre mevzumuzu teşkil eden Câbir hadisiyle 1849 ve 1850
numaralı hadislerin arasını uzlaştırmak mümkündür. Çünkü 1849 ve 1850 numaralı
hadislerin hükmü geneldir. Mevzumuzu teşkil eden Câbir hadisi onların hükmünü
tahsis etmiştir. Ayrıca sahâbe-i kiram bu konuda 1849 ve 1850 numaralı
hadislerle amel etmekte ittifak sağlayamadıklarından bu mevzuda Ebû Davud'un
talikinin hükmünü uygulamak mümkün değildir. Çünkü Talha b. Ubeydillah ile Ebû
Katâde bu konuda Hz. Câbir ile beraberdirler.[149]
1. îhramlı bir kimsenin avladığı
hayvanının etim yemesi haramdır. Bu konuda ulema ittifak etmiştir.
2. İhramlı olmayan bir kimsenin
ihramlı bir kimse için avlamış olduğu bir avı o ihramlımn . emesi de ulemanın
büyük çoğunluğuna göre haramdır. Hanefî ulemasına göre ise bu avı o ihramlımn
yemesinde bir sakınca yoktur.
3. Fakat ihramlımn herhangi bir
yardımı olmadan o avı ihramsiz bir kimse kendisi için avlamışsa o avı herhangi
bir ihramlımn yemesinde sakınca yoktur. Bu konuda cumhuru ulemâ ile hanefî
ulemâsının görüşü birdir.[150]
1852. ...Ebû Katâde'den
rivayet olunduğuna göre kendisi Resülullah (s.a.) ile beraberdi ve Mekke
yolunun bir bölümünde bir kaç ihramlı arkadaşıyla birlikte geri kaldı. Kendisi
ihramlı değildi. Derken bir yaban eşeği gördü ve atının üstünde doğrularak
arkadaşlarından kamçısını kendisine vermelerini istedi, vermek istemediler.
Onlardan mızrağını istedi, kabul etmediler. Bunun üzerine onu kendisi aldı
sonra eşeğin üzerine, saldırarak onu öldürdü. Resûlullah (s.a.)'ın ashabından
bazıları ondan yediler. Bazıları da yemediler. Resûlullah (s.a.)'e ulaşınca bu
meseleyi O'na sordular da (Resul-i Ekrem);
"Bu Allah'ın size ikram
ettiği bir rızıktır," buyurdu.[151]
Buharî, Nesâî ve Dârekutnî'nin
rivayetlerinden açıkça anlaşıldığına göre metinde anlatılan hâdise Hudeybiye umresinde
cereyan etmiştir. Her ne kadar Ebû Katâde hadisinde bu hâdise anlatılırken
"Rasûlullah (s.a.) hac niyyetiyle yola çıktı"[152] deniyorsa da gerçek olan budur. Hacc
kelimesiyle mecazî umre kast edilmiştir. Beyha-kî'nin rivayetinde ise bu cümle
"Resûlullah (s.a.) hac veya umre niyetiyle (yola) çıkmıştı"[153] şeklindedir. Hafız İbn Hacer'in
beyânına göre, "Beyhakî'nin bu rivâyetindeki şüphe ravî Ebû Avâne'ye
aittir. Oysa Yahya b. Ebi Kesîr bu hâdisenin kesinlikle Hudeybiye umresinde
vuku bulduğunu ifade ediyor ki, işin doğrusu da budur."[154]
Ebu Katâde hadisinde
açıklandığına göre bu yolculukta Ebû Katâde (r.a.) ile bazı arkadaşlarının
geride kalmalarının sebebi, "Resûl-i Ekrem'in, içlerinde Ebû Katâde'nin
de bulunduğu bazı sahâbileri ayırarak;
"Bana kavuşuncaya kadar
deniz sahilini takib edin" buyurmasıdır.[155] Arkadaşları ihrama girdiği halde bu
yolculukta Ebû Katâde (r.a.)'nin ihrama girmemesi, henüz o tarihlerde
mikatlerin tayin edilmeyişinden ileri gelmiş olabilir. Ebû Katâde kamçısını ve
mızrağım ahvermelerini rica ettiği halde arkadaşlarının bundan kaçınmasının
sebebi ise, onların ihramlı bulunmalarıdır. Hafız İbn Hacer'in beyânına göre bu
hâdise Muhammed b. Cafer'in rivayetinde şöyle anlatılıyor: "Atın yanına
varıp onu eğerleyip üzerine bindim. Fakat, kamçıyı ve mızrağı unutmuştum.
Onlara (arkadaşlarıma), "bana kamçıyı ve mızrağı alıverin" dediysem
de; "Vallahi biz sana hiçbir işte yardım etmeyiz" cevabını verdiler.
Bunun üzerine ben de kızarak indim, ikisini de kendim aldım. Ve (hayvana
bindim).[156] Müslim'in rivayetinde ise, "bir ara baktım ki
arkadaşlarım bir şey görmeye çalışıyorlar. Ben de baktım, bir de ne göreyim bir
yaban eşeği... Derhal atımı eğerleyerek mızrağımı aldım sonra hayvana bindim
kırbacım düştü de ihramh bulunan arkadaşlarıma:
Şu kırbacı bana alıverin,
dedim. Onlar:
Vallahi bu hususta sana hiç
bir yardım yapamayız dediler,[157] şeklindedir. Bu iki rivayet arasında
bir çelişki olduğu zannedilmemelidir.. Çünkü birinci hadisteki "kamçımı ve
mızrağımı unuttum" sözü mecazen "kırbacımı ve mızrağımı
düşürdüm" anlamında kullanılmıştır. Bilindiği gibi unutmak, düşürmenin
sebebi olduğundan aralarında sebep-sonuç alâkası bulunmaktadır.
Ebû Katâde'nin avladığı avın
etinden arkadaşlarının yememeleri ise, şüpheli işlerden kaçınmak gayesine matuf
olabileceği gibi "ihramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram
kılınmıştır."[158] âyeti kerimesinin genel hükmüyle amel etmek istemiş
olmalarından kaynaklanmış da olabilir. Resûl-i Ekrem'in, "Bu ancak
Allah'ın size ikram ettiği bir rıziktır" buyurması yakalayıp kesmek mümkün
olmayan bir hayvanı yaralayarak öldürmenin onu boğazlamak yerine geçtiğini
ifâde eder.[159]
1. İhramlı bir kimsenin ihramsız
olan bir kimseye bir hayvanı avlaması için yardım etmesi caiz değildir.
2. Hz. Peygamber hayatta iken
sahâbîlerin ictihadda bulunmaları
caizdir.
3. İhramlı bir
kimsenin ihramsız bir kimsenin avladığı avdan yemesi caizdir. Biz bu konuyla
ilgili mezhep imamlarının görüşlerini bir önceki hadisin şerhinde açıklamış
bulunmaktayız.[160]
1853. ...Ebû Hureyre'den
rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.):
"Çekirge deniz avı
(türün)dendir." buyurmuştur.[161]
Çekirge'nin avı deniz
hayvanlarının avı türünden kabul edilmiştir. Bu bakımdan hükümleri
arasında fark görmemiş olan alimler vardır. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.)
"Gerçekten çekirge denizdeki balığın denizde saçtığı bir yaratıktır"[162] buyurmuştur. Atâ b. Yesâr'dan rivayet
olunduğuna göre, Kâbü'l-Ahbâr bir kafile ile birlikte Medine'ye müteveccihen
yola çıkmışır. Yolda bir av etine rastladılar. Ka'b yanındakilere bu avın
yenilebileceğine dâir fetva verdi. Medine'ye vardıkları zaman bunu Hz. Ömer'e
haber verdiler. O da;
Size bu fetvayı kim verdi?
diye sordu. Onlar "Ka'b" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz.
Ömer;
Ben Ka'b'ı memleketinize
dönünceye kadar size başkan tayin ediyorum, dedi. Sonra Mekke'ye müteveccihen
yola çıktılar. Yolda karşılarına bir çekirge sürüsü çıktı. Ka'b onlara bu
çekirgeleri tutup yemelerini söyledi. Sonra tekrar Hz. Ömer'in yanına
geldikleri zaman, bunu da haber verdiler. Hz. Ömer Ka'b'a;
Bu fetvayı neye dayanarak
verdin? diye sordu. Yani Hz. Ömer ihramlı oldukları halde çekirge yemelerinin
delilini sordu. Ka'b da; -Çünkü o deniz avmdandır, diye cevap verdi. Hz.
Ömer'de: -Çekirgenin deniz avından olduğunu ne biliyorsun? diye sordu. Ka'b:
-Ey mü'minlerin emîri! Allah'a yemin olsun ki, çekirge senede iki kere aksıran
balığın saçtığı bir yaratıktır, diye cevap verdi.[163]
Aliyyu'1-Kârî de bu hadis ile
ilgili olarak şu açıklamayı yapar: "İlim adamları derki: Bu hadiste Hz.
Peygamber'in çekirgeyi deniz avı türünden kabul etmesi, ölüsünün yenmesinin
helal kılınması açısından aralarındaki benzerlik dolayısıyladır.[164]
1. İhramlı bir
kimsenin avlayıp yemesinin caiz olması ve kesilmeden yenmesinin caiz
olması bakımından çekirge deniz av hayvanlarına benzer.
2. İhramlı bir kimsenin
çekirgeyi avlayıp yemesinden dolayı o ihramlıya herhangi bir ceza
gerekmez. Urve b. ez-Zübeyr, Ebû Said el-Hu.drî (r.a.) bu görüştedirler.
Hz. Ömer, Osman, İbn Abbas,
İmam Mâlik, Hanefî uleması, İmam Şafiî ve İmam Ahmed (r.a.)'e göre ise, çekirge
kara avlarındandır. Binaenaleyh çekirgeyi avlayan veya öldüren bir ihramhya
ceza lâzım gelir. Nitekim Abdullah b. Ebî Ammâr'ın rivayet ettiği biri hadîse
göre, Ka'b b. Ahbâr'ın ihramlı iken unutarak öldürdüğü iki çekirge karşılığında
Hz. Ömer ceza olarak iki dirhem takdir etmiştir.[165]
Bu haber de gösteriyor ki, Hz.
Ömer ihramlı iken iki çekirge öldüren Ka'b'a, ceza olarak iki dirhem sadaka
takdir etmiştir ve bunun üzerine Hz. Ka'b, "ihramımın çekirge avlamasında
herhangi bir sakınca yoktur,"[166] görüşünden dönmüştür.
Ayrıca el-Kasım b. Muhammed'in
rivâyet'ine göre; birgün Hz. Abbâs'm yanında idim bir adam ona ihramlı iken
öldürmüş olduğu çekirgenin hükmünü sordu İbn Abbâs da, "bir avuç
buğdaydır", diye cevap vermiş.[167]
Çekirgenin kara hayvanlarından
olduğunu, binaenaleyh ihramlı iken çekirge avlayan veya öldüren bir kimseye
ceza lazım geldiğini savunan ulemâya göre konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisi
zayıftır ve delil olma niteliğinden uzaktır.[168]
1854. ...Ebû Hüreyre
(r.a.)'den; demiştir ki: Biz bir çekirge sürüsüne rastlamıştık. İçimizden
birisi ihramlı olduğu halde kamçıyla (çekirgelere) vuruyordu. Kendisine bunun
uygun (bir hareket) olmadığı söylendi. Bu olay Peygamber (s.a.)'e haber
verildi de Peygamber (s.a.):
"O ancak deniz
av(lar)ındandir" buyurdu.[169]
Ebû Dâvûd dedi ki:
Ebu'l-Mühezzim zayıftır, (bu ve önceki) her iki hadis de hatalıdır.[170]
"Çekirge deniz
av(Iar)ındandır" sözüyle onun deniz avı hükmünde olduğu, yani
ihramlının çekirge avlayıp ye-
mesinde hiçbir sakınca
olmadığı kast edilmiştir. Bilindiği gibi Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde;
"Deniz avı ve onu yemek size de yolculara da geçimlik olarak helâl
kılınmıştır."[171] buyurarak ihramlı veya ihramsız herkesin deniz
hayvanlarını avlamasında bir sakınca olmadığını beyan buyurmuştur.
Fakat çekirgenin deniz
hayvanları hükmünde olduğunu ifâde eden bu hadis zayıftır, delil olma
niteliğinden uzaktır. Nitekim Ebû Dâvûd da hadisin sonuna ilâve ettiği talikte
bu hadisle birlikte bir önceki hadisin de zayıf olduğunu ifâde etmiştir. Çünkü
yine musannifin açıkladığı gibi bu hadisin senedinde "Ebu'l-Mühezzim"
vardır. Bir önceki hadisin senedinde ise, "Meymûn b. Câbân" vardır.
Nevevî'nin beyânına göre konumuzu teşkil eden hadisin zayıf olduğunda bütün
ilim adamları ittifak etmişlerdir.
Bu hadis hakkında Tirmizî de
şunları söylüyor: "Bu hadis garibdir. Bunu yalnız Ebu'l-Mühezzim'in Ebû
Hüreyre'den rivayetinden bilmekteyiz. Ebu'l-Mühezzim'in adı Yezid b.
Süfyân'dır. Şu'be onun aleyhinde konuşmuştur. İlim adamlarından bazıları,
ihramlının çekirgeyi avlayıp yemesine ruhsat vermişler. Kimi de çekirgeyi
avlar veya yerse sadaka vermesi lâzım geldiği görüşündedirler."[172]
1855. ...Ka'b
(r.a.)'den; demiştir ki: -Çekirge deniz av(lar)ındandır.[173]
Ka'bu'l-Ahbâr önceleri
çekirgenin deniz hayvanlarından olduğu, binaenaleyh ihramh bir kimsenin çekirge
avlayıp yemesinde veya öldürmesinde bir sakınca bulunmadığı kanaatinde iken
1853 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıklandığı, gibi kendisi ihramh iken
öldürdüğü iki çekirgeden dolayı Hz. Ömer'in kendisinden sadaka olarak iki
dirhem vermesi gerektiğini söylemesi üzerine bu fikrinden vazgeçmiştir.
Ulemânın büyük çoğunluğuna göre ihramlı iken çekirge avlayan kimseye ceza
lâzım gelir. Ancak bu cezanın miktarı konusunda da ulemâ ihtilâf etmişlerdir.
İmam Mâlik'e ve Hanefî ulemâsına göre, ihramh iken çekirge öldüren bir
kimsenin vermesi gereken sadakanın miktarı ile ilgili olarak belli bir ölçü
yoktur. Binaenaleyh bu kimse dilediği kadar sadaka vermekte muhayyerdir.
Delilleri ise, 1853 numaralı hadisin şerhinde geçen İbn Abbas'ın bu cezayı onun
için "bir avuç buğday" olarak takdir ettiğine dâir hadistir. İmam
Şafiî ve Ahmed'e göre ise, bu cezanın miktarı çekirgenin kıymeti kadardır. Bir
fakire birer müdd veya bir fıtır sadakası kadar buğday verilir. Yahutta her bir
fakire verilecek mezkûr miktarlar karşılığında birer gün oruç tutulur. Bu görüş
imam Mâlik'den de rivayet olunmuştur.[174]
.
1856. ...Ka'b b.
Ucre'den rivayet olunduğuna göre Resûlullah (s.a.) Hudeybiye (seferi)'
sırasında Ka'b'ın yanına gelip:
"Başının bitleri sana
eziyet verdi mi?" diye sormuş. O da: Evet, cevabını vermiştir. Bunun
üzerine Peygamber (s.a.) "Başını tıraş et sonra da bir kurbanlık koyun kes
yahut üç gün oruç tut, yahut da altı fakire üç sa' hurma yedir", buyurmuştur.[175]
Hevâm,
hâmmenin çoğuludur. Hâmme ise, yılan
gibi zehirli olan hayvan demektir. Sinek ve böcek gibi şeylere de
"hâmme'' denirse de burada kast edilen bittir. Zekât bölümününde de
açıklandığı gibi bir sa', örfî dirhemle
1. Hac veya umre için ihrama
§iren bir kimsenin ihramlı iken başında bulunan bir rahatsızlığı sebebiyle
saçını tıraş etmesi ve fidye olarak bir koyun kesmesi veya üç gün oruç tutması
veya altı fakire 3 sa' (
Hadisin zahirinden ihramlı
iken tıraş olan bir kimseye fidye lâzım gelmesi için saçlarının hepsini tıraş
etmiş olması veya kesmesi gerektiği anlaşılıyor. Bu bakımdan saçlarının
tümünü.kesen veya tıraş eden bir ihramhya fidye lâzım geldiği konusunda icmâ
vardır. Ancak saçların bir kısmını kesen ihramlıya fidye lâzım gelip gelmemesi
konusunda ulemâ arasında ihtilâf vardır.
a. Hanefî ulemasına göre ihramlı
bir kimseye saçlarını izâle etmesinden dolayı fidye gerekmesi için saçlarının
en az dörtte birini tıraş etmesi veya kesmesi gerekir. Dörtte birinden daha
azını kesen ihramh içinse sadaka olarak yarım sa' (1667 gr.) buğday vermek
gerekir. Bilindiği gibi bu bir sadaka-i fıtr mikdarıdır. Hanefî mezhebine göre
bir organın dörtte biri, bütünü hükmündedir.
b. Şafiî ulemasına göre ise,
başın üç kılını üstüste kesen veya tıraş eden bir ihramh için fidye lâzım
gelir. Çünkü çoğulun en azı üç sayıdır. Binaenaleyh bundan üç veya daha fazla
kıl izâle eden ihramh bir kimseye fidye gerekir. Bir kıl izâle eden ihramh için
bir müdd, iki kıl izâle eden ihramh için iki müdd sadaka vermek gerekir. Bir
müdd bir sa'ın dörtte birine, eşittir.
c. Hanbelî ulemâsına göre ise,
ihramhnın başındaki saçları izâle etmekten dolayı fidye gerekmesi için
saçlarından en az dört kılı tıraş etmiş olması gerekir. Binaenaleyh başından
dört teli izâle eden bir ihramiı fidye olarak bir kurban keser. Başındaki
kıllardan bir kıldan üç kıla kadarım izâle eden bir ihramh ise her kıl için bir
müdd sadaka verir.
d. Mâliki ulemâsına göre ise,
bir ihramhya saçlarını izâle etmekten dolayı fidye gerekmesi için izâle ettiği
saç telleri sayısının en az onbir olması lâzımdır. Onbir adetten daha az
sayıda izâle ettiği kıllara gelince:
a. İhramh olan kimse bu kılları
başındaki bir rahatsızlığı gidermek için izâle etmişse kendisine fidye (kurban)
lâzım gelir.
b. Eğer bu kılları izâle
etmekten böyle bir maksadı yoksa, bir avuç buğday tasadduk etmesi gerekir.
Tekmiletu'l-Menhel yazarına
göre mezheb imamlarının bu konudaki ayrıntılı hükümlerine Kitab veya Sünnetten
bir delil bulmak mümkün görünmüyor. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın "Kurban yerine
varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz."[177] meâlindeki âyet-i kerimesinde
"baş" kelimesiyle başın tümü kast edilmiştir. Başından üç veya dört
kıl izâle eden bir kimse için "başını tıraş etti" demek lügat
bakımından da örf bakımından da doğru değildir. Zahir olan şudur ki:
"Baştaki bir rahatsızlığı gidermek için tıraş olmak" denilince başın
her tarafını tıraş etmek anlaşılır.
İhramh bir kimsenin ihramsız
bir kimsenin saçlarını tıraş etmesi meselesine gelince:
İmam Şafiî, Mâlik, Ahmed ve
Ebû Hanife (r.a.)'e göre bu ihramhnın sadaka vermesi gerekir.[178]
Bu durum ihramhnın saçlarını
ortada bir zaruret yokken, bile bile tıraş etmesi veya kesmesi haliyle
ilgilidir. Ancak bir zaruretten dolayı tıraş etmişse bunda herhangi bir vebal
yoktur. Bilmeyerek tıraş etmişse ilim adamlarının büyük çoğunluğuna göre bu
tıraştan dolayı herhangi bir vebâl olmadığı gibi fidye de gerekmez. Zahirî
mezhebinden îbn Hazm'a göre ise, herhangi bir zaruret olmadan bile bile başını
tıraş eden bir ihramlı-mn haccı fâsid olur.
"Üç gün oruç tut"
sözünde bu orucun hangi günlerde tutulacağı açıklanmadığı gibi peşi peşine
tutulup tutulmayacağı da söz konusu edilmemiştir. Ancak bu orucun da diğer
oruçlar gibi bayram günlerinde tutulmasının haram olduğu oruç konumundaki
genel hükümlerden anlaşılmaktadır.
Bu üç günlük orucun teşrik
günlerinde tutulması meselesine gelince bu konuda ihtilâf vardır. (Bilindiği
gibi teşrik, eti güneşletip kurutmaktır. Zilhiccenin on birinci on ikinci ve on
üçüncü günleri kurban etlerini güneJ şe sererek kurutmak Araplarca âdettir.
Onun için bu üç güne teşrîk günleri denir.)
İmam Mâlik'e göre saçları
tıraş etmeden dolayı fidye olarak tutulacak oruç, teşrik günlerinde tutulur.
İmam Ahmed'in de bu görüşte olduğuna dair bir rivayet vardır. İmam Mâlik'in
meşhur olan mezhebi budur. Hanefî ulemâsına ve İmam Şafiî'ye göre ise, teşrîk
günlerinde fidye olarak tutulacak orucu tutmak caiz olmadığı gibi başka
oruçları tutmak da caiz değildir. İmam Ahmed'in de bu görüşte olduğuna dair bir
rivayet vardır.
3. "Yahutta altı fakire üç
sâ' hurma yedir" cümlesine bakarak ulemânın büyük bir kısmı fidye olarak
verilecek üç sâ hurmanın her birine yarımşar sâ olmak üzere altı fakire,
dağıtılmasına hükmetmişlerdir. Ebû Hanîfe (r.a.)'ye göre ise, üç sâ'ın hepsi
birden bir fakîre verilir.
Nâfi', el-Hasen ve İkrime
(r.a.) hazretlerine göre ise, ihramlı iken kıllarını kesen veya tıraş eden bir
kimse ongun oruç tutar, ayrıca on fakiri de doyurur. Fakat bu hadis, onların
aleyhine bir delildir.
Her ne kadar bu hadis-i
şerifte fakirlere fidye olarak bir ölçek hurma yedirilmesi emredilmiyorsa da
ileride gelecek olan 1860 numaralı hadiste fidye olarak fakirlere bir ferak (3
sa') kuru üzüm yedirilmesi emredilmek-tedir. Bu da buğday, hurma ve arpanın
kuru üzümle aynı hükme tabi olduğunu gösterir. Çünkü her yerde buniar
birbirlerinin yerini tutmaktadırlar. Ve bunlardan hiç birinin üç sa'dan
aşağısının fidye olarak kâfi geldiği görülmemiştir. Mâîikî ve Şafiî ulemâsı bu
görüştedir. İmam Ahmed'in meşhur olan görüşü de budur.
Yine İmam Ahmed'den gelen bir
rivayete göre fidye olarak altı fakirin her birine buğdaydan bir ölçek hurma,
kuru üzüm ve arpadan yarım ölçek yardım kâfidir, i
Hanefî ulemâsına göre ise,
altı fakirden her birine buğdaydan yarım ölçek diğerlerinden bir ölçek
yedirilir.
4. Hadisin zahirine göre fidye
olarak kurban kesmek, üç gün oruç tutmak, ve fakirlere yemek yedirmek olmak
üzere üç çeşit ödeme yolu tavsiye edilmiş fakat bunların nerede edâ edileceği
konusunda herhangi bir açıklama yapılmamıştır.
a. İmam Mâlik'e göre bunlardan
istenileni istenilen yerde edâ edilebilir. Herhangi bir yer ile kayıtlı
değildir.
b. Hanefî ulemâsına göre yemek
yedirmek için belli bir yer yoksa da kurban kesmek için belli bir mekân' tâyin
edilmiştir. Bu da haremin hudududur. Zaman tayini ise kurban için söz konusu
değildir.
Oruca gelince, oruç içinde
belli bir zaman ve mekân tayin edilmediği görüşünde bütün ulemâ ittifak
etmiştir.
İmam Şafiî'ye göre yemek
yedirmek ve kurban kesmek için yer olarak Harem tayin edilmiş, Haremin dışında
yedirilen yemek veya kesilen kurban fidye olarak makbul değildir.[179]
Bu hadiste Hz. Ka'b oruç
tutmak veya fakir doyurmak yahut hayvan kesmekte muhayyer bırakıldığı gibi
âyet-i kerimeden dahi bu mânâ anlaşılır. İbn Abdilberr, belli başlı bölgelerin
ulemâsının (ulemau'l-emsâr) bu şekilde amel ettiklerini söylemiştir.
İmam A'zam, İmam Şafiî ve Ebû
Sevr muhayyerliğin zaruret zamanına mahsus olduğunu söylemişlerdir. Onlara
göre zaruret yokken kendi ihtiyarına göre hareket eden kimseye hayvan kesmek
icab eder. Hadisin Abdullah b. Muğaffel rivayetinden; muhayyerliğin ancak
hayvan kesmeğe kudreti olmayana bahsedildiği anlaşılmaktadır. Böylesi fakir
doyurmakla oruç tutmak arasında muhayyerdir.
Hadisin lafzı şöyledir:
Rasülullah (s.a.) Ka'b'a: "Öyleyse ya oruç tut ya fakir doyur." buyurdular.
Bundan dolayıdır ki Ebu Avâne: "Bu hadis hayvan kesmeye kudreti olanın
oruç tutamayacağına ve fakir doyurarna-yacağına delildir. Lâkin ulemadan buna
kail olanı bilmiyorum. Yalnız Taberânî ile başkalarının rivayetine göre said b-
Cübeyr:
"Nüsük, koyun
kesirîektir. Koyun bulunamadığı takdirde kıymeti dirhem olarak, dirhem de
yiyeceğe çevirilerek kıymet biçilir ve tasadduk edilir. Yahut her yarım sâ'
için bir gün oruç tutulur, demiştir" diyor.
. Taberânî bu rivayeti
A'meştarikiyle tahriç etmiştir. A'meş: "Ben bunu İbrahim'e söyledim, o da
bunun mislini Alkame'den işittiğini anlattı" demiştir.
Bu takdirde iki rivayetin
arasını bulmak icab eder. Ulemâ bunların
arasını muhtelif şekillerde
cemetmişlerdir. Şöyle ki:
a. İbn Abdilberı'e göre, hadiste
tertibin vâcib olduğuna değil, tercihine işaret vardır.
b. Nevevî'ye göre, maksat oruç
veya fakir doyurmanın yalnız kurban bulamayana mahsus olduğunu anlatmak değil,
hayvan kesmeye iktidarı
olanın kesmekle oruç tutmak
veya fakir doyurmak arasında muhayyer olduğunu bildirmektir. Hayvan bulamayan
ise yalnız oruçla fakir doyurmak arasında muhayyerdir.
c. Bazılarına göre ihtimal ki,
Peygamber (s.a.) Hz. Ka'b'a başım tıraş etmesi için izin verince âyet-i kerime
inerek bu gibilerin hayvan kesmek fakir doyurmak ve oruç tutmak arasında
muhayyer olduğunu bildirmiş Resûlullah (s.a.) de Hz. Ka'b'ın hayvan
kesemeyeceğini bildiği için kendisini oruçla fakir doyurmak arasında muhayyer
bırakmıştır.[180]
1857. ...Ka'b. b.
Ucre'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) O'na;
"İstersen bir kurban kes,
istersen üç gün oruç tut, istersen alü fakire üç sâ' hurma yedir"
buyurmuştur.[181]
Burada geçen
"kurban" sözüyle "koyun" kast edilmiştir. Nitekim bir
önceki hadisin metninde "kurban" kelimesi yerine "koyun"
kelimesi kullanılmıştır. Bir rivayette bu kelime, " = kurban kes"
şeklinde geçtiği halde diğer bir rivayette de " = bir koyun kes"
şeklînde geçmektedir. Kurtubî'ye göre hadis-i şeriflerde bu kurbanlıktan
"koyun" diye bahsedilmesi,onun hedy kurbanlığı olmadığını ifâde
etmektedir. Bu kurbanlığın hedy,kurbanı olmayışı, onun harem hududları dışında
da kesilmesinin caiz olduğunu gösterir. Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de
açıkladığımız gibi imam Mâlik bu görüştedir.
Ancak Şafiî ulemâsından Hafız
İbn Hacer, "bu kurbanlıktan nüsük veya nesîke diye bahsedilmesi onun hedy
kurbanlığı hükmüne girmesine mâni değildir. Nitekim Buhârî'nin bir rivayetinde
de bu cümle "yahutta Hedy kurban!- ı olarak bir koyun gönderir"[182] şeklinde geçiyor. Bu cümle
Taberî'nin rivayetinde de
"hedy kurbanlığın var mı?" şeklinde geçmektedir. Ancak Taberî'nin bu
rivayetindeki değişiklik râvilerin kelimeler üzerindeki tasarrufundan ileri
gelmimş olabilir. Nitekim Müslim'de bulunan "yahut ta bir koyun kurban
et,"[183] rivayeti, bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Eğer gerçekten
Kurtubî'nin dediği gibi bu kurbanlıktan maksat, hedy kurbanlığı değilse, o
zaman ihramda iken kesilen saçlara fidye olarak kesilecek olan bu kurbanı
harem hududları dışında kesmek de caizdir. Nitekim tabiînin ekserisi bu
görüştedir.[184] Fakat Taberânî'nin rivayet ettiği "Ka'b b. Ucre
başından rahatsız oldu da Peygamber (s.a.)'e ne kurban edeyim", diye
sordu. (Resûl-i Ekrem de);
"Harem-i şerife, boynuna
tasma takacağı bir hedy kurbanlığı göndermesini emretti", anlamındaki
Ka'b b. Ucre hadisinde[185] nüsük'den "hedy" diye bahsedilmektedir. Fakat bu
hadisin senedinde ismi açıklanmayan bir râvî vardır.[186]
1. İhramda iken saçlarım tıraş
eden bir kimsenin fidye olarak bir koyun kurban etmesi veya üç gün oruç tutması
veya altı fakire üç ölçek hurma yedirmesi yeterlidir.
2. İhramlı bu üç çeşit
fidyeden istediğini uygulayabilir. Nitekim "İçinizden hasta olan veya
başından bir rahatsızlığı bulunan (bundan ötürü tıraş olmak zorunda kalan)
kimse oruçtan, sadakadan veya kurbandan
(biriyle) fidye (versin)"[187] anlamındaki âyet-i kerime de bu görüşü
te'yid eder. Ulemânın ekserisi de bu görüştedir. Biz bir önceki hadis-i şerifin
şerhinde bu konuyu etraflıca açıklamış bulunmaktayız.[188]
1858. ...Ka'b b.
Ucre'den rivayet olunduğuna göre) Hudeybiye (seferi) sırasında Ka'b (başındaki
rahatsızlıkla ilgili bu) olayı yanına gelen Rasûlullah (s.a.)'e anlatmış bunun
üzerine (Hz. Peygamber)
"Yanında kurban var
mı?" diye sormuş. O da;
"Hayır, cevabını vermiş.
(Resul-i Ekrem de:)
"O halde üç gün oruç tut
yahutta her iki fakire bir sâ' olmak üzere altı fakire üç sâ' hurma tasadduk
et" buyurmuştur.[189]
Hudeybiye seferi
esnasında Resul-i Ekrem (s.a.) Hz. Ka'b'ın yanına
vardığı bir sırada Ka'b ona başındaki rahatsızlığı anlatmış, bunun
üzerine Resûl-i Ekrem saçlarını kesmesini ve bunun fidyesi olarak metinde ifâde
edildiği şekilde üç yoldan birini uygulamasını emir buyurmuştur. Her ne kadar
burada Resul-i Ekrem'in Hz. Ka'b'in yanına uğradığı ifade ediliyorsa da
Buhârî'nin bir rivayetinde Resûl-i Ekrem'in Hz. Ka'b'ı yanına çağırttığı ve Hz.
Ka'b geldikten sonra başındaki ağrıyla ilgili olarak onunla konuştuğunun
belirtilmesi durumu iki hadis arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez.
Çünkü önce Resul-i Ekrem'in Hz. Ka'b'ın yanına uğrayıp onun rahatsızlığını
öğrenmesi daha sonra da O'nu yanına çağırıp saçlarını kesmesini ve fidye
ödemesini emretmesi mümkündür. Metinde Kurban kesmesinin üç günlük oruçtan ve
üç ölçek-lik hurma tasadduk etmekten önce zikredilmesine bakarak bazı ilim adamları,
yanında kurban bulunan bir kimsenin fidye olarak üç gün oruç tutmasının veya
altı fakire üç ölçek hurma tasadduk etmesinin, efdali terk olduğu kanaatine
varmışlardır. Said b. Cubeyr ile İbn Abdilbefr bu görüştedirler. Gerçekten
metinde kurbanın daha önce zikredilmiş oiması bu tertibe uymanın vâcib
olduğuna değil, fakat daha faziletli oldğuna işarettir. 1856 ve 1857 numaralı
hadis-i şeriflerde bu üç çeşit fidye ödeme yollarından her hangi birini
uygulamakta muhayyerlik ifâdesi bulunduğu halde bu hadiste kurbana öncelik
tanınması bu hadîsle sözü geçen iki hadis arasında bir çelişki olduğunu
göstermez. Çünkü Resûl-i Ekrem bu hadiste önce kurban kesmeyi zikretmekle
öncelikle kurban kesmenin vâcib olmadığına fakat daha faziletli olduğuna
dikkati çekmek istemiş olabilir. Nitekim Atâ'nın Ka'b'dan rivayet etmiş olduğu
şu hadis de bu görüşü te'yîd etmektedir: Rasûlullah (s.a.) beni çağırdı.
"Yanında altı fakire
taksim edebileceğin bir farak (üç sa') hurma veyahut kurbanlık bir koyun var
mı? Veya üç günlük oruç tutabilir misin?" diye sordu Ben de,
Ya rasûlullah! Benim için bu
üçünden birini tercih et? dedim. Bunun üzerine;
"Altı fakire yedir?"
buyurdu.[190]
Ayrıca Resul-i Ekrem'in Hz.
Ka'b'a; "Yanında kurbanlık var mı?" diye sormaktan maksadı, öncelikle
kurban kesmenin vacib olduğunu vurgulamak değil, onu bu üç yol arasında
muhayyer bırakmak olabilir. Ya-hutta Resûl-i Ekrem kendi içtihadıyla Hz. Ka'b'a
önce kurban kesmesini tavsiye etmişken sonra bu üçyol arasında muhayyerlik
bulunduğunu ifâde eden âyetin inmesiyle ve Hz. Ka'b'm yanında kurban olmadığını
da bildiği için ona oruçla ifam arasında muhayyer olduğunu bildirmiş olabilir.
Gerçekten Abdullah b. Ma'kıl'ın şu rivayeti de bu ihtimâli kuvvetlendirmektedir:
Ka'b (r.a.) mescidde iken
yanına oturdum da şt âyeti sordum:
"Oruçtan, yahut
sadakadan, yahut kurbandan bir fidye lâzımdır." Ka'b (r.a.);
O benim hakkımda nazil
olmuştur. Başımdan rahatsızdım. Bu sebeple bitler yüzüme saçıla do küle
Rasûlullah (s.a.)'e götürdüldüm de:
"Meşakkatin bu gördüğüm
dereceyi bulacağını zannetmezdim. Bir koyun bulabilecek misin?" buyurdu.
Ben:
Hayır, cevabını verdim. Bunun
üzerine şu: "Oruçtan yahut sadakadan yahut kurbandan bir fidye lâzım
gelir." âyet-i kerimesi nazil oldu. Üç gün oruç yahut her fakire yarım sa'
yiyecek vermek suretiyle altı fakir doyurmak hassaten benim hakkımda nazil
olmuştur. Ama o sizin umûmunuza şâmildir, dedi.[191]
1859. ...Başına arız
olan bir rahatsızlıktan dolayı (başını) tıraş etmiş olan Ka'b b. Ucre'den
rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a.) O'na, (beyt-i şerife) bir sığır
hediye etmesini emretmiştir.[192]
Bu hadis-i şerifte ihramlı
iken başındaki rahatsızlığı dolayısıyla saçlarını kesen Hz. Ka'b'a Resûl-i
Ekrem Efendimizin bu hareketinden dolayı fidye olarak bir sığır kurban edip
etini Harem-i Şerifte bulunan fakirlere dağıtmasını emrettiği ifâde ediliyor.
Oysa bundan önceki hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem'in Hz. Ka'b'a bu hareketinden
dolayı bir koyun kesmesini emrettiği ifâdesi vardır. Resul-i Ekrem'in Hz.
Ka'b'a sığır kurban etmesini emrettiğine dair daha başka hadisler de vardır.
Bunlar şu hadislerdir:
1. İbn Ömer dedi ki: Ka'b b.
Ucre başını tıraş etmişti. Resul-i Ekrem O'na bir sığır kurban etmesini
emretti."[193]
2. İbn Ebû, Leylâ, Nafi' yoluyla
Süleyman b. Yesâr'dan rivayet etmiştir. Hz. Ömer Ka'b b. Ucre'nin oğluna:
Baban başına arız olan
hastalıktan dolayı ne yaptı? diye sordu. O da: Bir sığır boğazladı, diye cevap
verdi. Bu hadisi Sâid b. Mansûr da tahrîc etmiştir. Süleyman b. Yesâr Hz.
Ömer'e yetişmemiştir.[194]
3. Ebu Ma'şer Nâfi yoluyla İbn
Ömer'den rivayet etmiştir. İbn Ömer dedi ki:
Ka'b başına arız olan
rahatsızlıktan dolayı başım tıraş ettiği için boynuna tasma geçirdiği ve
sırtına alâmet koyduğu bir sığır kurban etti. Bu hadisi Âbd b. Humeyd de
rivayet etmiştir. Fakat Ebu Ma'şer zayıftır.
Her ne kadar bütün bu
rivayetler Hz. Ka'b'ın fidye olarak bir sığır kurban ettiğini açıkça ifâde
ediyorlarsa da daha Önce geçen 1856 numaralı Ebû Kılâbe hadisinde Resûli
Ekrem'in Hz. Ka'b'a; "Yahut bir koyun kes"[195] buyurduğu, yine Müslim'in Abdullah b.
Ma'kıPdan rivayet ettiği hadis-i şerifte de Resûl-i Ekrem'in Hz. Ka'b'a;
"Bir koyun bulabilecek misin?"[196] buyurduğu ifâde ediliyor. Bütün bu
rivayetler de Hz. Ka'b'ın fidye olarak kestiği kurbanlığın koyun olduğunu,
sığır olmadığını ortaya koyuyorlar. Gerçekten de söz konusu kurbanlığın sığır
olmayıp koyun olduğunu ifâde eden rivayetler daha sahihdir. Nitekim Kadı Iyaz,
Aynî ve İbn Hazm de bu görüştedirler.[197]
1860. ...Ka'b b.
Ucre'den; demiştir ki Ben Hudeybiye yılında Resûlullah (s.â.) ile birlikte iken
başıma bitler musallat oldu. Öyle ki gözlerimden endişelenmeye.başladım. Derken
Allah Teâlâ benim hakkımda; "içinizden hasta olan veya başından bir
rahatsızlığı bulunan (ve bundan ötürü traş olmak zorunda kalan) kimse...[198] (anlamındaki âyet-i kerimeyi) indirdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) beni çağırdı ve;
"Başını tıraş et ve üç
gün oruç tut, yahut attı fakire bir farak kuru üzüm yedir, yahut da bir koyun
kurban et" buyurdu. Bunun üzerine başımı tıraş ettim sonra da bir koyun
kurban ettim.[199]
Hz. Ka'b, Hudeybiye seferinde
ihramlı olması sebebiyIe başını yıkamamıştı.Çünkü başındaki bitleri öldürmekten
korkuyordu. Bir taraftan da sıcakların şiddetinden dolayı gözlerine bir zarar
geleceğinden endişelenmeye başlamıştı ki, Allah Teâlâ onun durumuyla ilgili
olarak; 'içinizden hasta olan veya başından bir rahatsızlığı bulunan kimse
oruçtan, sadakadan veya kurbandan biriyle fidye (versin)" mealindeki
âyet-i kerimeyi inzal buyurdu.
Bu bâbda daha önce geçen
hadis-i şeriflerde Resûl-i Ekrem'in Hz. Ka'b'a fidye olarak üç sâ' hurma
tasadduk etmesini emrettiği ifâde edilirken burada üç sâ' yerine "üç
farak" sözünün kullanılmış olması, bu iki hadis arasında bir çelişki
bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü bir farak on altı ntla eşittir. Bir sâ' ise, 5
1/3 ntla eşittir ki, bu da bir farakın üç sâ'a eşit olduğunu gösterir.
Ancak buradaki "kuru
üzüm” sözü bir önceki hadiste geçen "üç sâ' tankıyla Abdullah b. Malik'den
rivayet ettiği "altı fakire herbirine yarımşar sâ’ olmak üzere (üç sâ')
yemek yedirmektir."[200] anlamındaki hadis-i şerifle hafız İbn Hacer'in zikrettiği
Bişr b. Ömer'in Şu'be'den rivayet ettiği "yarım sâ' (ölçek) buğday"
anlamındaki hadise de aykırıdır. İbn Hazm bir kişi ile ilgili olan ve belli bir
yerde cereyan eden bir hâdise hakkındaki bu birbirine aykırı rivayetler
arasında bir tercih yapılması lâzım geldiğini söylemiş, İbn Hacer de bu
tercihle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir: "Bu rivayetler
arasında tercihe en lâyık olanı Şube'nin rivayetidir. Çünkü onun rivayetinde,
"Altı fakirden her birine yarım sâ' (ölçek) yemek yedirmek" tâbiri
geçmektedir. Yemek ise, buğdaydan olabildiği gibi hurmadan da olabilir. Bu
bakımdan râvîler bu mevzudaki hadîsleri rivayet ederken "yemek"
kelimesi üzerinde tasarrufta bulunarak kimi "hurma" kimisi de
"buğday" diyerek rivayet etmişlerdir. Ama "kuru üzüm" rivayetine
gelince, ben buna (Ebû Davud'un rivayet ettiği) Hakem b. Uteybe hadisinden
başka bir hadiste rastlamadım. Bu hadisin de senedinde İbn İshak vardır. O
meğazî ile ilgili konularda kendisine güvenilen bir kimse olmakla beraber,
ahkâmla ilgili konularda güvenilir râvilere ters düşmektedir,
Buğdayla hurma rivayetleri
arasında da tercihe lâyık olan hurma rivayetidir. Nitekim Müslim'in Ebû Kilabe
yoluyla naklettiği hadiste "hurma" kelimesi geçmektedir."[201]
"Sonra bir koyun kurban
ettim" cümlesi de 1858 numaralı hadis-i şerifte geçen "Bunun üzerine
(Hz. Peygamber) "Yanında kurban var mı?" diye sormuş o da,
"Hayır" cevabını vermiş" cümlesine aykırı olduğu gibi İmam Ahmed
ve Müslim'in rivayet ettikleri "bir koyun bulabilecek misin?"
buyurdu ben de "hayır" cevabını verdim"[202] anlamındaki hadis-i şerife de aykndır.
Bu rivayetlerin arasım şu şekilde uzlaştırmak mümkündür. Hz. Resul-i Ekrem'in
Hz. Ka'b'a ilk defa, "yanında kurban varını?" diye soruşunda Hz.
Ka'b'ın yanında kurbanlık yoktu. Daha sonra bir kurbanlık bulup onu kesti.[203]
İhramlı bir kimse başındaki
bir rahatsızlıktan dolayı saçlarını kesip sonra oruçtan
sadakadan veya kurbandan biriyle fidye verebilir.[204]
1861. ...Abdülkerim b.
Mâlik el-Cezerî de bir önceki olayı Ka'b b. Ucre (r.a.)'den Abdurrahman b. Ebî
Leylâ yoluyla rivayet etmiştir. Ancak bu rivayete (şu sözleri) ilâve etmiştir:
"Bunlardan hangisini yaparsan sana yeter."[205]
Burada söz konusu olan
hâdiseyi İmam Mâlik Muvatta'ında şöyle anlatır: Ka'b b. Ucre
ihranıh olarak Resûl-i Ekrem'in yanında bulunduğu bir sırada başından rahatsız
olmuş, Re-sûl-i Ekrem de; Ona saçlarını kesmesini emretmiş ve;
"Üç gün oruç tut, yahut
da (altı fakirden) her birine ikişer müd (yarım sâ') yemek yedir ya da bir
koyun kurban et (kes), buyurmuştur.[206] Bilindiği gibi bir sâ' dört müddür ve
kilo cinsinden hesap edilirse bir sâ' 3.333 kg.'dır.
Aslında bu hadisi Ka'nebî ile
Mutarrif da Mâlik ile Abdülkerim vasıtasıyla îbn Ebî Leylâ'dan rivayet
etmişlerdir. Fakat Abdülkerim, İbn Ebi Leylâ ile görüşmemiştir. Ayrıca bu
hadisi aynı senedle İbn Vehb ile îbn Kasım da rivayet etmişlerdir. Fakat
bunların senedinde Abdülkerim ile İbn Ebî Leylâ arasında Mücâhid vardır ki, bu
sened doğrudur.
"Bunlardan hangisini
yaparsan sana yeter." cümlesi, ihrâmh iken saçını kesen bir kimsenin
fidye olarak bu üç yoldan birini tutmakta muhayyer olduğunu ifâde etmektedir.
Altı fakirden her birine ikişer müdd olarak yedirilecek olan yemek İbn Hacer'e
göre hurma yemeğidir. Nitekim bir önceki hadisin şerhinde açıklamıştık.[207]
1862. ...el-Haccâc b.
Amr el-Ensârî demiştir ki: Rasûlullah (ş.a.) şöyle buyurdu:
"Kimin (bir tarafı)
kırılırsa veya ayağı sakatlanırsa, hemen ihramdan çıkar ve gelecek sene hac
yapması gerekir."
(Râvî) İkrime dedi ki: Ben
bunu İbn Abbâs'la Ebû Hureyre'ye sordum da "(Haccâc)" doğru
söylemiş" diye cevap verdiler.[208]
İhsâr'ın lügat
mânâsı hisar (abluka) altına
almak ve kişiyi hareketten menetmektir. Bir
fıkıh terimi olarak ihsâr, "hac için ihrama girmiş bir zâtın
Arafat'ta vukuf ile tavaf-ı ziyaretten umre için ihrama girmiş bir zatın da
tavaftan menedilmesi" demektir.
Ebû Hanife ve taraftarlarına
göre hastalık, düşman, sakatlanmak, nafakanın elden çıkması gibi Beytullah'a
kadar yolculuğa devam etme im-, kânı bırakmayan bütün durumlar ihsâr sayılır.
Bu görüş İbn Abbâs, İbn Mesûd ve Zeyd b. Sabit (r.a.)'den de rivayet
olunmuştur.
Leys b. Sa'd, İmam Mâlik,
Şafiî, Ahmed ve İshak (r.a.)'e göre ise, ihsâr ancak düşmanın engel olmasıyla
gerçekleşir. Bu görüş aslında İbn Abbâs (r.a.) den gelen sahih bir hadise
dayanmaktadır.[209]
1. Hastalık, vücudun
bir tarafının kırılması veya ayağın sakatlanması gibi haller
ıhsar sebeplerinden sayılırlar. İbn Mesûd, Zeyd b. Sabit, Atâ b. Ebî
Rebâh, Süfyân es-Sevrî veya Hanefi uleması bu görüştedirler. Bu görüş aynı
zamanda İmam Ahmed'den de rivayet edilmiştir. Sözü geçen ulemâya göre müslüman
bile olsa, her türlü düşman, hayvana inip-binerken veya yolculuk sebebiyle
artacak olan hastalıklar, yol harçlığının kaybolması bir kadının yanında
bulunan mahreminin veya kocasının yolda Ölmesi gibi ihramın icabettirdiği
görevleri yerine getirmeye engel teşkil eden haller ihsâr hükmündedirler.
Bu konudaki delilleri ise,
mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisi ile "Eğer (düşman veya hastalık
gibi bir engelle) çevrilmiş olursanız (size) kolay olan kurbanı
(gönderin)"[210] mealindeki âyet-i kerimedir.
Bu mevzuda İbn Abbas (r.a.)'de
şunları söylemiştir: "Kim hac veya umre için ihrama girer sonra da
yakalandığı bir hastalık kendisini Beyt-i Şerifi ziyaret etmekten âciz bir
duruma düşürürse veyahut bir özür sebebiyle yola devam edemezse gelecek sene
bu haccı kaza etmesi gerekir."[211]
İmâm Mâlik ve İshak'a göre
ihsâr ancak düşmanın engellemesiyle meydana gelir. Çünkü "Eğer çevrilmiş
olursanız (size) kolay olan kurbanı gönderin." âyet-i kerimesi
Hudeybiye'de düşman tarafından kuşatılan Peygamber (s.a.) ve ashabı hakkında
nazil olmuştur.
İmam Şafiî'ye göre Beyt-i,
Şerife gitmeye engel teşkil eden bir hastalık ihsâr sebebi olarak bu âyet-i
kerimenin kapsamına girmemektedir. Çünkü âyet-i kerime düşmanın teşkil ettiği
engelden bahsetmektedir ve âyet-i kerimenin devamında, "güvene
kavuştuğunuz zaman"[212] buyrulması da bu durumu açıklamaktadır. Zira güvene
kavuşmak, ancak düşman tehlikesinden kurtulmakla gerçekleşir.[213]
Sahabeden Abdullah b. Ömer'e
göre de Beyt-i Şerife varamayacak şekilde yolda hastalanan bir kimse Beyt-i
Şerifi tavaf edip Safa ile Merve arasında sâ'yetmedikçe ihramdan çıkamaz. Şayet
bir elbise giymek veya ilaç kullanmak zorunda kalırsa, bunu yapar, sonra da.
fidyesini öder.[214] Eyyûb-i Sahtiyânî'nin rivayetine göre Basralı bir adam
şöyle demiştir: "Ben Umre niyetiyle Mekke'ye doğru yola çıkmıştım. Yolda
bacağım kırıldı. Mekke'ye haber gönderdim. Orada Abdullah b. Abbâs ve İbn Ömer
ile birlikte halktan bir cemaat da bulunuyordu. Bunlardan hiçbirisi ihramdan
çıkmama izin vermedi. Ben de (ayağımın kırıldığı) suyun başında yedi ay
bekledim. Nihayet umre yaptım da ihramdan öyle çıkabildim."[215]
Düşmanın dışındaki engellerin
de ihsâr sayılabileceği görüşünde olan ulemâ ise, aksi görüşte olanlara karşı
kendi görüşlerini şu 'şekilde savunmuşlardır:
a. Âyet-i kerimede düşman
tarafından kuşatılma anlamına gelen "hasr" kelimesi yerine hastalık
tarafından engellemeyi ifâde eden "ihsâr" kelimesinin kullanılmış
olması, âyet-i kerimede kast edilen engelin hastalık ve benzeri şeyler olduğunu
gösterir. Ayrıca bu âyetin Hudeybiye seferinde Rasûl-i Ekrem ve ashabının
düşman tarafından kuşatılmasıyla ilgili olarak inmiş olması, hastalık ve
benzeri şeylerin de âyetin kapsamı içine girmesine engel değildir. Çünkü
"sebebin özel oluşunun hükmün genelliğine engel olmadığı" genel bir
kaidedir. Binaenaleyh itibar lâfzın genelliğinedir, nüzul sebebinin özelliğine
değildir.
b. "Güven" kelimesi
düşmandan kurtulmak hakkında kullanıldığı gibi hastalık ve benzeri
tehlikelerden kurtulmak hakkında da kullanılabilir.
c. İbn Ömer ve yanında bulunan
sahâbîlerin, "düşman tehlikesinden başka, hiçbir tehlikenin engel
sayılamayacağı" şeklindeki sözleri ise, bir sahâbî sözü olarak Resûl-i
Ekrem'den gelen, merfû hadisler karşısında bir hüküm ifâde etmek salâhiyetinden
uzaktırlar.
İmam Şafiî ile İmam Ahmed'e
göre herhangi bir rahatsızlık sebebiyle ihramdan çıkabilmek şartıyle ihrama
giren bir kimse için kendisini Beyt-i Şerife varmaktan âciz bırakan bir
hastalık ve benzeri şeyler de ihsârdan sayılır. Aksi takdirde sayılmaz.
Delilleri ise, Hz. Âişe'nin rivayet ettiği, Dubâ'a bint ez-Zübeyr'in Resûl-i
Ekrem'e; "Ben hac için ihrama girmek istiyorum. Fakat rahatsızım"
demesi üzerine Resûl-i Ekrem'in de; "öyleyse yolda engellenip kaldığın
yerde ihramdan çıkabilmen şartıyla" diyerek ihrama gir" buyurduğuu
ifâde eden hadistir.[216]
Daha önce tercümesini
sunduğumuz 1776 no'lu hadis de bu görüşü desteklemekte ve hastalığın ihsâr
sayılamayacağına delâlet etmektedir. Çünkü eğer hastalık mutlak surette ihsâr
sayılsaydı, hastalanan bir kimsenin ihramdan çıkabilmesi için ihrama şartlı
olarak girmesine lüzum kalmazdı.
Düşman dışındaki engellerin
ihsâr sayılamayacağını söyleyen İmam Şafiî ve taraftarlarına göre konumuzu
teşkil eden ve "vücudunun bir tarafı kınlan veya ayağı sakatlanan bir
kimsenin ihramh sayılabileceğini" ifâde eden Ebû Dâvûd hadisi herhangi
bir hastalığa yakalandığı ve Beyt-i Şerife varmaktan aciz kaldığı zaman
ihramdan çıkmayı şart koşarak ihrama giren kimselerle
ilgilidir.
Ancak bu te'vîl aksi görüşte
olan ulemâ tarafından reddedilmiş ve Dubâ'a hadisi de Hz. Dubâ'a'ya ait özel
bir durum olarak nitelendirilmiştir. Gerçekten de Şafiî ulemâsının bu
iddiaları hadisin zahiri mânâsına aykırı düşüyor. Ayrıca bu görüş İbn Hazm
tarafından da reddedilmiştir.[217]
2. İhsâr sebebiyle
ihramdan çıkmak zorunda kalan bir kimse eğer o sene hac mevsimi çıkmadan edaya
imkân bulamamışsa gelecek sene kaza etmesi icab eder. Hanefî ulemâsı bu
görüştedir. Hanefî ulemâsının bu konudaki görüşünü şöylece sıralamak mümkündür.
a. Gerek nafile gerekse farz
olan hac için ihrama girdiği halde haccın rükünlerini ifâ ederken bir engelle
karşılaşan bir kimse o sene hac mevsimi sona erinceye kadar engeli aşamamışsa,
gelecek sene hac imkânı bulduğu taktirde bir de umre yapar. Hac yapmasının
sebebi hac fiiline başlamış olmasıdır. Umre yapmasının sebebi ise, başlamış
olduğu bir haccı yarıda kesip ihramdan çıkmasıdır. Bu konudaki delilleri de şu
hadis-i şeriftir.
İbn Ömer hacda şart ileri
sürmeyi kabul etmeyerek, "Rasûlullah'ın sünneti size yetmiyor mu? Eğer
herhangi birinizin hac yapmasına bir mania çıkarsa, Ka'be'yi tavaf edip Safa
ile Merve arasında sa'y ettikten sonra ertesi sene hac yapıncaya kadar
ihramdan çıksın, bir de Hedy (kurbanlık) göndersin. Bulamazsa yerine oruç
tutun." dedi.[218]
b. Umre için ihrama girdiği
halde bir engelle karşılaşan kimse ise, ihramdan çıkar ve o sene ilk fırsatta
bu umresini iade eder. Hanefî ulemâsının bu konudaki delilleri de İbn Abbâs
(r.a.)'den rivayet, edilen şu hadis-i şeriftir: "Hz. Peygamber niyet
ettiği umreden engellenince başım tıraş etti, ailelerine yaklaştı ve bir de
kurban kesti, gelecek sene yeniden umre yaptı."[219]
c. Hem hacca hem de umreye (yani
hac-ı kıran'a) niyet eden bir kimse ise, bir engelle karşılaştığında gücü
yettiği halde umre yapmadan ihramdan çıkacak olursa ona da bir hac ile iki umre
lâzım gelir. Bunlardan bir hac ile bir umre kazası olarak icâb eder. Çünkü
bunlar, ihrama girmesiyle kendisine lâzım gelmiştir. Diğer umre de bunlara ait
ihramdan çıktığı içindir. Hacc-ı Kırana niyet eden ve engelle karşılaşan
kimseye o sene umreyi iade etmek gerekmez.
Merhum Ömer Nahushî Bilmen bu
konuda şunları söylüyor:
İhsardan dolayı ihrama nihayet
vermek için iman A'zam ile İmam Muhammed'e göre yalnız kurban kesilmesi
kâfidir. Ayrıca halk veya taksir (tıraş olmak veya saç kesmek) icabetmez. İmam
Ebû Yûsuf ile İmam Şafiî'ye göre halk veya taksirde lazımdır. Bunlar haccın
menâsikindendir.
Bir kavle göre de haram
dahilinde vuku bulan bir ihsardan dolayı ihramdan çıkmak için halk veya taksir
lâzımdır. Nitekim Resûl-ı Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz
Hudeybiye'de böyle yapmıştı.
Muhsar'a ait kurbanın eyyâm-ı
nahirden, birinde kesilmesi imam Azam'a göre şart değildir, daha evvel ve sonra
kesilebilir.
Bir muhsar fakir olsa da
kurban kesmedikçe ihramdan çıkmış olamaz.
Haçtan men'edilen ihramlı bir
kimse hacc'ı kırana niyet etmiş bulunduğu takdirde Mekke-i Mükerreme'nin
hareminde kesilmek için iki kurban gönderir. Bunlardan biri haccı, diğeri de
umresi içindir. Böyle iki kurban kesilmedikçe ihramdan çıkmış olmaz.
Hac veya umreden men edilen
ihramlı bir kimse gönderdiği kurban ile ihramdan çıktıktan sonra aynı mevsimde
hacca veya umreye imkân bulsa, men' edildiği hacca veya umreye bedel, hac veya
umre etmesi icab eder. Bunları yapmadıkça ihramdan çıkmış olmaz. Çünkü bu
ihramlı bir kimse, adeta başlamış olduğu bir haccı veya umreyi fevt etmiş kimse
mesabesinde bulunur.
Haccı kırana niyet etmiş olan
bir zat hac ile umreden men'edildiği cihetle Mekke-i Mükerremenin haremine
kurban göndermek suretiyle ihramdan çıktıktan sonra engelin ortadan
kalkmasından dolaya Harem-i Şerife gidip umresiyle haccmı ifâya imkân bulsa,
üzerinde bir hac ile iki umre lâzım gelir. Bunlardan bir hac ile bir umre kaza
olarak icab eder. Çünkü bunlar, ihrama girmesiyle kendisine lâzım gelmiştir.
Diğer bir umre de bunlara ait ihramdan çıkmak tahallül etmek için lâzım gelmiş
olur. Bu hac ile bu iki umre müteferrik zamanlarda da yapılabilir.
Yalnız umre için ihrama giren
bir zat, umresinin rükünleri olan tavaf ile sa'ydcn men'edilecek olsa ihramdan
çıkmak için Mekke-i Mükerremenin haremine bir kurban gönderir. Ve bu umresini
ileride imkân bulunca kaza eder. Buna "Ümretü'UKaza" denir."[220]
"Her ne suretle olursa
olsun gerek hac, gerek umre için ihrama girdikten sonra sonra Ka'beye varması
engellenmiş olan insan, ihramdan çıkabilmek için kesilmek üzere bir hedy
(kurban) gönderir. Bu kimse harem bölgesinde ise, bir kurban keserek, bu
bölgenin dışında ise birine kurban parası verip Harem içinde belirttiği günde
kestirerek ihramdan çıkar, Şâfi-îlere göre kurbanın Harem içinde kesilmesi şart
değildir. Kişi engellenmiş olduğu yerde kurbanını kesip ihramdan çıkar.
Kurban kesilmeden ihramdan
çıkan engellenmemiş olan ihramhnm çekeceği cezayı çeker. Kurban kesildi
zannıyla ihramdan çıkıp da sonradan kurbanın kesilmediğini anlayan muhsar,
vaktinden önce ihramdan çıktığından dolayı ayrıca bir kurban keser.
Kurban kesemeyen oruç tutmakla
ihramdan çıkmaz. Kurban kesince-ye yahut engel kalkıncaya kadar ihramda kalır.
Sonra Mekke'ye gelip umre yaparak ihramdan çıkar. Böyle yapana kurban lâzım
gelmez.
Kıran hacca niyyet eden
engellenirse kesilmek üzere iki kurban gönderir. Kurbanı gönderdikten sonra
engel kalkarsa, henüz kurban kesilmeden ve hac zamanı geçmeden yetişirse gidip
haccını yapar. Yalnız birine yetişirse, ihramdan çıkar."[221]
İmam Mâlik, Şafiî ve Ahmed'e
göre ise muhsara yarım kalan haccını itmam etmesinin gerekmesi için o yarım
kalan daha önce üzerine farz olmuş bir hac olması gerekir. Yarım kalan nafile
haccın veya umrenin kazası gerekmez. Çünkü her ne kadar unutularak geçirilen
bir farizayı hatırlandığı zaman kaza etmek vacibse de Allah'ü Teâlâ Kur'ân-ı
Kerim'inde "Kaza" dan bahsetmemiştir."
Her na kadar sözü geçen
imamlar böyle diyorlarsa da gerçekte bu görüş zayıftır. Çünkü kaza'mn Kur'an-ı
Kerim'de zikredilmemiş olması onun farz olmamasını gerektirmez. Bununla beraber
İbn Abbas, "Eğer engellenmiş olursanız size kolay olan kurbanı
gönderin"[222] âyet-i kerimesine "kim hac veya umre için ihrama
girer de kendisine arız olan güçsüz bırakan bir hastalık veya bir özür
sebebiyle buna muvaffak olamazsa kendisine kolay gelen (deve, sığır, davar
cinsinden) bir kurban keser. Eğer bu hac üzerine farz olmadan yapılan bir hac
idiyse bu haccı kaza eder. fakat hac farizasını ifâ ettikten sonra yapılan bir
hac idiyse veya umre idiyse kazası lâzım gelmez,[223] diye mana vererek kaza kelimesinin bu
âyetin şümulü içerisine girdiğini ifâde etmiştir. Sözü geçen ulemâ bu
tenkidle-re karşı kendilerini şu şekilde savunmuşlardır: "Bir nesilde bir
sahâbînin tek başına kalan görüşü delil olamaz. Binaenaleyh böyle bir sözün Hz.
Peygamberden gelen merfû hadisler karşısında hiç bir önemi yoktur."
Fakat ulemânın büyük
çoğunluğuna göre Hudeybiye'de düşmanın engellemesiyle karşılaşan Resûl-ü
Ekrem'in ve ashabının ihramdan çıktıklarını ve gelecek sene bu umreyi kaza
ettiklerini delil getirerek "bir engelle karşılaşan kimsenin yarım kalan
umresini kaza etmesi lâzım geldiği" görüşünü tercih etmişlerdir.
Karşılaştığı engel sebebiyle
ihramdan çıktıktan sonra hac zamanı geçmeden engelden kurtulan kimse eğer
yarım kalan hacc üzerine farz olmadan niyetlendiği bir hac idiyse veya farz
olan bir hac idiyse yemden hac yapması lâzım gelir. Fakat hac farizasını
yaptıktan sonra niyetlendiği bir hac idiyse, o kimseye sadece, bir ihsâr
kurbanı kesmek lâzım gelir. Başka hiç bir şey gerekmez.
Şafiî ulemâsına göre ise bu
mesele ayrıntılıdır. Şöyle ki: Eğer bir engelden dolayı hacca muvaffak olamayan
kimse daha önceki yıllardan da hac borçlusu idiyse, engelden kurtulunca her ne
kadar mâlî imkânı varsa da bu haccı ihsâr senesi değil, gelecek sene fevrî
olarak kaza etmesi icab eder. Fakat ihsâr senesi mâlî imkânı yoksa, malî imkâna
kavuşunca kaza etmesi icab eder. Böyle bir imkâna kavuşmadığı müddetçe haccetmesi
icabetmez.
Eğer ihsara, hac farizasının
ifâsından sonra yapılacak nafile bir hac idiyse Şafiî ulemâsının pek çoğuna
göre hiçbir şey lâzım gelmez. Bazılarına göre ise, o haccı gelecek sene kaza
etmesi icab eder. İmâm Ahmed'den bu konuda birbirine zıd iki görüş rivayet
olunmuştur.
Ebû Hanîfe'ye göre ise, engel
ortadan kalktıktan sonra ve kurbanı Harem'e göndermeden önce hac vakti henüz
sona ermemişse, sadece bir hac yapar, umre yapması gerekmediği gibi kurban
kesmesi de gerekmez. İmam Ebû Yûsuf'a göre ihramdan çıktığı için hacla birlikte
kurban da lâzım gelir. Eğer ihsâr senesi haccetmeyecek olursa hem hac hem de
umre gerekir. el-Hasan'ın İmam Ebû Hanîfe'den rivayet ettiğine göre o sene hac
yapsa da yapmasa da üzerine hem hac hem de umre lâzım gelir. İmam Züfer de bu
görüştedir.
Eğer engel, kurbanı harem-î
şerîfe gönderdikten sonra ortadan kalkacacak olursa" Hanefî ulemâsına göre
dört durum vardır:
1. Eğer kesilmeden önce kurbana
ve Arafat'da vakfeye yetişecek olursa, ihramdan çıkması caiz değildir. Haccını
tamamlaması icâbed eder. Kurban üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilir.
2-3. Eğer, kesilmeden
kurbana ve Arafat'da vakfeye, veya sadece kurbanlığa yetişemezse ihramdan
çıkabilir. Ka'beye varıp hac yapması gerekmez. Ancak umre yaparak ihramdan
çıkmak için ka'beye varması daha faziletlidir.
4. Ebu Hânife'ye göre engel
kalktıktan sora sadece hacca erişebilecek kimsenin de ihramdan çıkması caiz,
fakat ka'beye varıp umre yaparak ihramdan çıkması ise evlâdır. Kıyasa göre bu
dördüncü şekilde ihramdan çıkmanın caiz olmaması gerekirdi. Fakat bu durumda
hedyi kurban etmesinin bir anlamı kalmayacağından Ebû Hanîfe bunu istihsânen
caiz görmüştür. İmam Züfer ise açık kıyasa göre hüküm vererek, bu durumda^
kalan bir kimsenin ihramdan çıkmasının caiz olmadığını söylemiştir. Çünkü açık
kıyasa göre asıl olan hacca, gaye olmayan kurbandan önce yetişil-mistir.
Binaenaleyh ihramdan çıkmak caiz değildir. îmam Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre
ise bu dördüncü durumun gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü bunlara göre söz
konusu kurbanın bayram gününden önce kesilmesi caiz değildir. Bu bakımdan hacca
yetişen bir kimse kurbana da kesilmeden, önce yetişmiş olur. Umre için ihrama
giren bir kimsenin engeli -kurbanı gönderdikten sonra kalkacak olursa:
a. Eğer hem umreye hem de
kesilmeden önce kurbana yetişecek ise, Kabe'ye varıp umreyi edâ etmesi
gerekir,.
b. Eğer sâdece umre'ye
yetişebilecekse ihramdan çıkması caiz olmakla beraber Beyt-i şerife vararak
umreyi edâ etmesi daha da faziletlidir.[224]
1863. ...Haccâc b.
Amr'dan, Peygamber (s.a.)'in; “Kim(in bir tarafı) kırılır, veya ayağı
sakatlanır veya hastalanırsa..." buyurduğu rivayet edilmiş (ve Ma'mer bir
önceki hadisin) manasını nakletmiştir.
(Râvi) Seleme b. Şebîb,
(Abdurrezzak'ın); "Enbe enâ Ma'mer" bize Ma'mer haber verdi"
tabirim kullandığım söyledi.[225]
1864. ...Ebû Meymün b.
Mihrân, demiştir ki: Ben Şamlıların İbnü'z-Zübeyr'i Mekke'de kuşattıkları sene
umre yapmak üzere (yola) çıkmıştım. Kavmimden bazı kimseler benimle birlikte
hedy kurbanlığı göndermiş(ler)di. Şamlıların yanına vardığımız zaman bizim hareme
girmemize engel oldular. Bunun üzerine bulunduğum yerde kurbanlığı kestim ve
ihramdan çıktım. Sonra geri döndüm. Ertesi sene (hac zamanı) olunca (yarım kalan)
umremi kaza etmek için. (yola) çıktım ve İbn Abbâs'a varıp durumumu anlattım.
(Geçen yıl kestiğim) kurbanın
yerine bir başkasını kes, çünkü Resûlullah (s.a.) ashabına Hudeybiye'de
kestikleri kurbanın yerine kaza umresinde yeniden kurban kesmelerini emretti,
dedi.[226]
Şamlıların Mekke'yi kuşatması
hicretin 73. yılma rastlar. O yıllarda Abdulmelik b. Mervân, Irak. ve Şam
emîri idi. Haccâc b. Yusuf kumandanlığında Abdullah b. ez-Zübeyr üzerine askeri
bir kuvvet gönderdi. Abdullah b. ez-Zübeyr'in Mekke'ye sığınması üzerine Haccâc
kuvvetleri Mekke'yi kuşattılar. Neticede Mekke ve civarı savaş alam hâline
geldiğinden Şamlılar umre yapmak maksadıyla yola çıkan Ebû Meymûn'un yolunu
keserek savaş alanı içerisine ve dolayısıyla Mekke'ye girmelerine engel
oldular. Bunun üzerine Ebû Meymûn yanında bulunan hedy kurbanlığını keserek
ihramdan çıkıp geri döndü. Bir sene sonra yarım kalan umresini kaza etmek için
yola çıktı ve Hz. İbn. Ab-bas'a varıp durumunu anlatınca İbn Abbas ,geçen sene
kestiği kurbanın yerine yenisini kesmesi gerektiğini, çünkü Resul-i Ekrem'in
Hudeybiye yılında yarım kalan umrelerini bir sene sonra kaza eden ashabına
geçen yıl ihramdan çıkarken kestikleri -kurbanların yerine yenisini kesmelerini
emrettiğini hatırlattı. Bilindiği gibi Hudeybiye anlaşması Hicretin 6. yılında
olmuştur. O sene müşrikler müslümanların Mekke'ye girmelerine engel oldular.
Bunun üzerine müslümanlar umre yapamayacaklarını anlayınca Resül-i Ekrem'in de
emriyle kurbanlarım kestiler ve tıraş olarak ihramdan çıktılar. Bir sene sonra
da bu umreyi kaza ettiler ki, bu umreye İslâm tarihinde "kaza umresi"
denir.
Ancak burada şu noktaya dikkat
çekmek gerekir: Abdullah b. Abbâs hicretin 68. yılında vefat etmiştir. Söz
konusu muhasara ise, az önce belirttiğimiz gibi H. 73 yılında olmuştur. Bu
durumda Ebû Meymûn'un söz konusu olay ile ilgili soru sorduğu kişi İbn Abbâs
olamaz. Acaba bu hata ravilerden birisinin, "Abdullah b. Ömer"
diyecek yerde, "Abdullah b. Abbâs" demesinden kaynaklanmış olabilir
mi? Bilemiyoruz. Ancak Abdullah b. Ömer'in H. 74 yılında vefat etmiş olduğuna
dair rivayetler bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.[227]
1. Hac veya umre için
ihrama girdiği halde bir engelle karşılaştığı için
muvaffak olamayan, bir kimse kaldığı yerde kurban keserek ihramdan çıkar
da bu ibâdetini ileriki yıllarda kaza edecek olursa, bir önceki kestiği
kurbanın yerine bir yenisini kesmesi icab eder. Mâliki ulemasıyla Şafiî ulemâsı
bu hadisi delil kabul ederek bu hükme varmışlardır. Bu görüş aynı zamanda Ahmed
b. Hanbel (r.a.)'den de rivayet olunmuştur.
Hanefî ulemâsına göre ise,
engelle karşılaşan kimse ihramdan çıkmak için kestiği ihsar kurbanını harem sınırları
içerisinde kesmişse, yarım kalan haccını kaza ederken bir yenisini kesmeğe
lüzum yoktur. Fakat ihsâr kurbanını Harem sınırları dışında kesmişse o zaman
kaza esnasında bir yenisini daha kesmesi icab eder. Çünkü kurban "Kurban
mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin"[228] âyet-i kerimesi uyarınca yerine ulaşmamıştır.
Hanefî ulemasına göre, konumuzu teşkil eden hadisi şerifte geçen Hz. İbn
Abbas'ın sözü Hudeybiye yılında kurbanlarım Harem bölgesi dışında kesen sahabe
ile ilgilidir. Resûl-i Ekrem'le sahabeden bazıları ise, kurbanlarını
Hudeybiye'nin Harem sınırları içinde kalan kesiminde kesmişler. Bilindiği gibi
Hudeybiye'nin bir kısmı Harem bölgesi içerisinde bir kısmı da Harem sınırları
dışında kalmaktadır. Nitekim Tahâvî'nin rivayet ettiği bir hadis şu
anlamdadır: "Peygamber (s.a.) Hudeybiye'de iken çadırı "Harem
sınırları dışında, namazgahı ise Harem bölgesi içerisinde idi."[229] Bu bakımdan Harem hududları içerisine
girme imkânı bulunan bir ihramlının bir engel sebebiyle ihramdan çıkmak zorunda
kalmasıyla kurbanını harem bölgesi dışında kesmesi caiz değildir. Şayet
Resul-i Ekrem'in hudeybiye'de kurban kesmediği farz edilecek olursa, o zamari
Resûl-i Ekrem'in bu kurbanlığım kesilmek üzere Hareme göndermiş olduğu söylenebilir.
Çünkü Cündüb b. Naciye diyor ki: "Ben kurbanını (Mekke'de) kesmekten
menedildiği sene Resul-i Ekrem'in yanına vardım ve,
Ya Resülallah kurbanını Harem
de kesmek üzere benimle gönderebilirsin, dedim.
"Bunu nasıl
yapabilirsin?" buyurdu. Ben" de;
"Onu alır kimsenin
varmaya güç yetiremediği vadilerden ve sarp yerlerden aşırıp Harem'e varır
orada keserim, diye cevap verdim."[230]
Şafiî ulemâsından Hattâbî'nin
beyânına göre ise, "Engelle karşılaştığı için ihramdan çıkmak zorunda
kalan kimsenin yarım kalan haccı nafile idiyse, bir daha kaza etmesi
gerekmez," diyen ulemâya göre bu kimse için hedy kurbanım yeniden kesmek
de söz konusu değildir. Fakat Allah Teâlâ Kur'an-ı Keriminde; "Kabe'ye
erişmiş bir kurbanlık olmak üzere"[231] buyurduğu için kurbanlığını harem
bölgesinin dışında kesen bir kimsenin haccını kaza ederken kurbanını da
yenilemesi icab eder", diyenlere göre ise, kaza esnasında bu kurbanı da
yenilemek icab eder. Ebû Davud'un rivayet ettiği bu hadis ikinci görüşte
olanlar için bir delildir.
Biraz önce de ifâde ettiğimiz
gibi Hz. Peygamber Hicretin 6. senesinde ashâbıyle birlikte umre yapmak üzere
yola çıkmışken müşriklerin engellemesi sebebiyle buna muvaffak olamadan
ihramdan çıkıp Medine'ye dönmüşlerdi. Hicretin 7. senesinde Resûl-i Ekrem ve
ashabı Mekke'ye girerek yeniden bir umre yaptılar. Bu umreye "kaza umresi"
denir. Bu umrenin gerçekten kaza umresi mi, yoksa başlı başına bir umre mi
olduğu ulemâ arasında ihtilâf konusudur.
a. İmam Ebû Hanîfe'ye göre bu
umre kaza umresidir.
b. İmam Mâlik'e göre bu umre
başlı başına bir umredir.
c. İmam Ahmed'den bu konuda da iki
ayrı görüş rivayet olunmuştur. İnşallah ileride umre bölümünde bu görüşleri
tekrar ele alacağız.[232]
1865. ...Nâfi'den
rivayet edildiğine göre, İbn Ömer (r.anhuma) Mekke'ye gireceği zaman geceyi
sabaha kadar Zû Tuvâ'da geçirir, yıkanır. Sonra Mekke'ye gündüzün girerdi ve
Peygamber (s.a.)'in de böyle yaptığım söylerdi.[233]
Abdullah b. Ömer
teberrük kasdıyla Resûl-i Ekrem'in namaz kıldığı yerleri araştırır
ve oralarda namaz kılardı. İşte bu maksatla Mekke'ye girmeden önce Zû Tuvâ
denilen yerde geceler orada ibâdet eder, sabahleyin yıkanıp gündüzün Mekke'ye
girerdi. Bilindiği gibi Zû Tuvâ, Mekke'nin batısında ve Kedâ denilen giriş
yolu üzerindedir. Resûl-i Ekrem (s.a.) Veda Haccında Mekke'ye girerken geceyi
burada geçirmişti.[234]
1. Mekke'ye girmek
isteyen ihramlı bir kimsenin geceyi Zu Tuva da geçirmesi
müstehab olduğu gibi İmam Mâlik'in dışında diğer mezheb ulemasına göre hayızlı
veya nifaslı bir kadın bile olsa herkesin gusletmesi müstehabdır.
Yıkanılma-dığı takdirde fidye gerekmez. Ulemanın pek çoğuna göre alınacak bir
ab-dest de yeterlidir. Aynı zamanda Zû Tuvâ'mn hizasına gelen ihramlı bir
kimsenin de gusletmesi müstehabtır. İmam Şafiî'ye göre Zû Tuvâ'ya veya hizasına
uğrayan bir kimse şayet gusletmekten âcizse teyemmüm eder.
Mâliki ulemasına göre ise,
hayızlı ve nifaslı olan kimselerin dışında Zû Tuvâ'ya uğrayan bir ihramhnm
orada gusletmesi menduptur. Çünkü Mâlikilere göre gusül Mekke'ye girmek için
değil, mescide girmek ve tavaf için lâzımdır.
2. İhramlının Mekke'ye
gündüzün girmesi müstehabdır. İbn Ömer, Atâ, İshak ve Hanefî ulemâsı bu
görüştedirler. Şafiî ulemâsına göre de en sahih plan görüş budur. Mekke'ye
gündüzün girilmesinin hikmeti, dinin alâmetlerinin izhar edilmesidir. Bunun
için en uygun zaman da gündüzdür. Bilhassa Mekke'ye giren dinî bir önder ise,
o zaman dinî alâmetlerin izharı daha da önem kazanır.
Âişe ve Said b. Cübeyr'e göre
ise, Mekke'ye geceleyin girmek müste-haptır. Çünkü Muharriş el-Ka'bî'nin
rivayetine göre Peygamber (s.a.) Ci'râne'den umreye niyet ederek geceleyin
çıkmış, Mekke'ye geceleyin girmiş ve umresini edâ ettikten sonra aynı gece
(Mekke'den) çıkarak sabahı ci'râne'de yapmıştır.”[235]
Tavus, Sevrî ve el-Mâverdî'ye
göre ise, Mekke'ye gece girmekle gündüz girmek arasında bir fark yoktur.
Bununla beraber hadisin zahirine uyarak Mekke'ye geceleyin girmek daha uygun
bir hareket olur. Resûl-i Ekrem (s.a.)'in Mekke'ye gece girişi, bunun caiz
olduğunu göstermek içindir.[236]
1866. ...İbn Ömer'den
rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) Mekke'ye yukarı yoldan girermiş.
(Müsedded ile İbn Hanbel'in) Yahya'dan naklettiklerine göre ise, Peygamber
(s.a.) Mekke'ye Kedâ'dan (yani) Bathâ yolundan girer, aşağı yoldan çıkarmış,
(Râvî) el-Bermekî (buraya şu cümleyi de) ekledi: "Yani Mekke'nin iki sarp
yolundan" (girer çıkardı). Müsedded'in hadisi ise daha tamdır.[237]
Seniyye: Aslında her dağın
sarp yeri, yahut yüksek yoludur. Burada "seniyye"
kelimesiyle kast edilen Mekke'nin el-Muallât denilen
meşhur kabristanının yukarısındaki yoldur. Bu yol vaktiyle çıkılması güç sarp
bir yermiş. Sonra Hz. Muâviye tarafından düzeltilmiş. Daha sonra Abdülmelik ve
Mehdî zamanlarında ve 811 tarihlerinde mevziî tamirler yapılmış Mısır sultanı
el-Müeyyed zamanında kamilen tamir olunmuştur. Mekke'ye inen yukanki yola
"Kedâ", Mekke'den çıkarken takip edilen alt yola da "Küdâ"
derler.
Resûlullah (s;a.)'in Mekke'ye
yukanki yoldan girip aşağıki yoldan çıkmasının hikmeti, İbrahim aleyhiselâm'ın
nidası yüksek yerden yapıldığı içindir. Bir de yüksek yerden girmek ve alçak
yerden çıkmak maksada daha uygundur. Bazılarına göre Mekke'ye üst yoldan
girilince Kabe'yi Muazzama karşı geldiği için girerken bu yol tercih
edilmiştir. Münafıklara İslâmiyetin kuvvet ve şevketini göstererek onları
korkutmak için bu yoldan girdiğini söyleyenler olduğu gibi Hicret esnasında
gizlenerek gittiği için şimdi de açıktan girmek maksadıyla göze çarpmaya en
müsait olan tepelerden girmeyi tercih ettiğini söyleyenler ve her iki yolla da
teberrük etmek maksadıyla girerken ve çıkarken iki ayrı yoldan girmeyi tercih
ettiğini ileri sürenler de vardır.[238]
Hadisin senedinden de
anlaşıldığı gibi bu hadis müellif Ebû Davud'a üç ayrı yoldan gelmiştir:
1. Abdullah b. Cafer el Bermekî
yoluyla,
2. Müsedded ve İbn Hanbel
yoluyla,
3. Osman b. Ebî Şeybe yoluyla.
Hadisin metni en uzun olanı
Müsedded yoluyla gelenidir.Çünkü bu rivayette Resûl-i Ekrem'in Mekke'ye
girerken Bathâ'daki yukarı yolu tâkib ettiği ilâvesi yani Kedâ denilen yukarı
yolun Bathâ'da olduğu ilâvesi vardır.[239]
1867. ...İbn Ömer'den
rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) (Medine'den çıkarken) ağacın
bulunduğu yoldan çıkar, (girerken de) Muarras yolundan girerdi.[240]
Aslında bu hadisin Mekke'ye
giriş ve çıkışı konu alan bu babla bir ilgisi yoktur. Çünkü bu hadis Mekke'ye
giriş çıkışla değil, Resul-i Ekrem'in Medine'ye hangi yollardan girip-çıktığı
ile ilgilidir. Aslında bu babın ismi "Mekke ve Medine'ye giriş-çıkış
babı" olması gerekirdi. Nitekim Müslim'de bu hadisle bir önceki hadisi
birleştirmiş ve bab başlıklarını koyan Nevevî tarafından "Mekke'ye yukarı
yoldan girip aşağı yoldan .çıkmanın ve bir yere değişik yollardan girip-
çıkmanın müstehab oluşu" başlığı altında rivayet etmiştir.
"Ağaç"tan maksat,
Medinelilerin mîkatı olan Zülhuleyfe Mescidinin yanındaki ağaçtır.
“el-Muarras" ise, Medine'ye altı mil (
1. Mekke'ye girmek isteyen her
ihramhnın Batha’daki yukarı yoldan girmesi, çıkarken de aşağı yoldan çıkması
müstehabtır.
2. Sefere çıkacak olan
bir kimsenin memleketinden çıkarken bir başka yolu, memleketine girerken de
başka bir yolu tâkib etmesi müstehabtır.[242]
1868. ...Âişe
(r.anhâ)'den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) Fetih yılında Mekke'ye Mekke'nin
yukarısındâki Kedâ (denilen yol)dan, (kaza) umre(sinde) de Küdâ (denilen aşağı
yol)dan girdi.
(Hişam b. Urve) dedi ki: Urve,
(Mekke'ye) her ikisinden girerdi. En çok Kudâ'dan girerdi. İki yolun evine en
yakın olanı (Küdâ) idi.[243]
Resul-i Ekrem (s.a.) hac
için ihramlı olarak Mekke'ye girerken "Kedâ" demlen yukarı yolu
izlemiştir. Ancak umre için Mekke'ye girerken bu yolu izlemeye hızûn görmemiş,
herkesin her zamanki takibettiği "küdâ" denilen aşağı ki yolu tâkib
etmiştir. Resû1-i Ekrem'in hac ve umre esnasında Mekke'ye girerken izlediği
yolların farklı oluşu bu konuyla ilgili rivayetler arasında çelişki olduğunu
göstermez. Çünkü Resûl-i Ekrem'in umresiyle haccı iki ayrı olaydır. Ancak bu
hadis Buhârî'nin rivayetinde geçen; "Resûlullah (s.a.) çıkarken Mekke'nin
yukarısında bulunan Küdâ'dan çıktı" şeklinde geçtiğinden konumuzu teşkil
eden Ebû Dâvûd hadisine üç cihetten aykırıdır. Şöyle ki:
1. Konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd
hadisine "Resûlullah (s.a.) Feth yılında Mekke'ye Mekke'nin yukarı sındaki
Küdâ'dan girdi" denilirken, Buhârî'nin rivayetinde "Mekke'den
çıkarken "Mekke'nin yukarısındâki Küdâ denilen yerden çıktı" tâbiri
kullanılmıştır."[244]
2. Buhârî'nin bu rivayetinde
umreden bahsedilmemektedir.
3. "Küdâ'nm Mekke'nin
yukarısında bulunduğu ifâ'de edilmektedir ki bu açık bir hatadır. Hafız İbn
Hacer'in beyânına göre bu hadisin aslı Amr b. el-Hâris ile Hâtem b. İsmail'in
Hişâm'dan naklettikleri ve "Resûlullah (s.a.) Mekke'ye Mekke'nin
yukarısındâki "Kedâ" denilen yoldan girdi" anlamına gelen
ibaredir. İbn Hacer daha.sonra bu yanlışlığın Ebu Üsâme'den daha aşağıda
bulunan râvilere ait olduğuna hükmetmiş ve İmam Ahmed'in Ebû Üsâme'den
naklettiği rivayetin doğru bir rivayet olduğuna dikkati çekmiştir.[245]
1. Hac maksadıyla Mekke'ye
girecek olan bir kimsenin Keda demlen yukarı yoldan girip
Kudâ" denilen aşağı yoldan çıkması müstehabtır.
2. Umre maksadıyla
Mekke'ye girmek isteyen bir kimsenin de "Küdâ" denilen aşağı yoldan
girmesi müstehabtır.[246]
1869. ...Âişe
(r.anhâ)'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) Mekke'ye gireceği zaman
yukarısından girerdi. (Çıkacağı zaman da) aşağısından çıkardı.[247]
Bilindiği gibi Mekke'ye iki
yoldan girmek mümkündür.Bunlardan yukarı yola "Kedâ" aşağı yola
da "Küdâ" derler. 1867 numaralı hadisin şerhinde de ifade ettiğimiz
gibi Resul-i Ekrem Efendimiz, hac maksadıyla ihramli olarak Mekke'ye girerken
"Kedâ" denilen yukarı yoldan girmiş, çıkarken de "Küdâ"
denilen aşağı yolu izlemiştir. Binaenaleyeh ulama bu hadis-i şerife bakarak
her ne maksatla olursa olsun, Mekke'ye girmek isteyen kimselerin yukarı yoldan
girmelerinin ve çıkarken de aşağı yoldan çıkmalarının müstehab olduğuna
hükmetmişlerdir.[248]
1870. ...el-Muhâcir
el-Mekkî'den; demiştir ki: Câbir b. Abdullah’a;
Beyt-i (şerifi) gören bir adam
ellerini kaldırırını? diye soruldu da;
Ben yahudilerden başka bunu
yapan kimse görmedim. Ve Resûlullah (s.a.)'la birlikte hac ettik bunu o da
yapmadı, diye cevap verdi.[249]
Her ne Kadar hadiste beyt-i
şerifi görünce sadece Yahudilerin el kaldırdıkları ifâde ediliyorsa da 1872
numaralı hadis-i şerifte de ifâde edildiği gibi Beyt-i Şerifi görünce onu
müslü-inanların da selâmladığı bir gerçektir. Ancak yahudiler Beyt'i görünce
ona hakaret maksadıyla el kaldırırken müslümanlar ta'zîm ve ihtiram maksadıyla
el kaldırırlar.[250]
Bu hadis-i
şerifin zahirinden anlaşıldığına göre Beyt-ı Şerir ı görünce
tazım için el kaldırmak meşru değildir. Nitekim İmam Mâlik (r.a.) bu hadisin
zahirine bakarak Beyt-i Şerifi görünce el kaldırmanın meşru olmadığına
hükmetmiştir.
İmam Şafiî, Ahmed, Sevrî ve
İshak'a göre ise, Beyt-i Şerifi görünce el kaldırmak meşrudur. Bu görüş
Abdullah b. Ömer ile İbn Abbas'tan da rivayet olunmuştur. İbn Cüreyc'den gelen
bir hadiste Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğu ifâde edilmektedir: "Eller
namazda kaldırıldığı gibi Beyt-i şerifi görünce, Safa ile Merve üzerinde,
Arafat'ta, Müzdelife'de Cemre-ler'de ve ölü üzerine (kılınan namazda) de
kaldırılır."[251] Tahâvî'nin açıklamasına göre bu hadîse, "Beyt'i
görünce ellerin kaldırılması" ile ilgili kısmının dışında itiraz eden
olmamıştır. Beyhakî'ye göre ise, bu hadis mun-katı'dır. Çünkü İbn Cüreyc bu
hadisi almış olduğu Mukassim ile görüşmemiştir. İbn Ebî Leylâda bu hadisi İbn
Abbas'tan ve İbn Ömer'den mevkuf ve merfu olarak rivayet etmemiştir. Ancak İbn
Ebî Leylâ'nın rivayetinde "ölü üzerine" ifâdesi yoktur ve îbn Ebî
Leylâ hadis rivayetinde güvenilir bir râvi değildir. Zehebî Mizân'da onun hafızasının
zayıf olduğunu söylüyor.
Said b. Salim'in İbn
Cüreyc'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise, "Resûl-i Ekrem'in
Beyt-i Şerifi görünce:
"Ey Alla İn m, bu Beyti
Şerifinin azametini ve saygınlığını ve heybetini artır. Hac ye umre maksadıyla
bu Beyt'e gelip de ona saygı ve ta'zim gösteren kimselerin de şeref ve
haysiyetleriyle birlikte saygınlıklarını artır"
anlamında du,a ettiği ifade
ediliyor.[252] Beyhakkî'ye göre bu hadis munkatı'dır. Fakat Ebû Said
eş-Şâmî'nin Mekhûl'den rivayet ettiği "Peygamber (s.a.) Mekke'ye girip de
Beyt'i görünce ellerini kaldırır ve tekbîr getirip;
diyerek duâ ederdi,"
anlamına gelen mürsel bir şahidi vardır.
Bu mesele Hanefî ulemâsı
arasında ihtilaflıdır. Hanefî ulemâsından Aliyyü'I-kârî'nin açıklamasına göre
her ne kadar Tîbî "Ebû Hanife, İmâm Mâlik ve Şafiî, beyt-i Şerifi görünce
el kaldırmanın meşru olmadığını" söylemişse de bu doğru değildir. Çünkü
İmam Ebû Hanife ile Şafiî de "Beyt-i Şerifi görebilecek bir yere geldiği
halde körlük veya sis gibi sebeplerle göremeyen bir kimsenin ellerini
kaldırarak dua etmesinin sünnet olduğunu açıkça ifâde etmişlerdir.
Bezlü'l-mechûd yazarı Şeyh
Halil Ahmed'in beyânına göre, "Hanefî ulemâsından Aliyyü'1-karî, Beyt-i
şerifi gören bir kimsenin ellerini kaldırarak duâ etmesinin meşru olduğu
görüşündedir." Hanefîlerin Şerhü'l-Liibâb isimli meşhur fıkıh kitabında
dua halinde bile olsa el kaldırmanın meşru olmadığı ifade edilmektedir.
"Kudürî, el-Hidâye, el-Kâfî, Bedâyi' gibi meşhur hanefi kaynaklarında bu
hareketin meşruluğuna dair bir ifâdenin bulunmayışı" da bu görüşün
doğruluğuna delil gösterilmektedir. Nitekim es-Sürûcî de Hanefî mezhebine göre
Beyt-i Şerifi görünce el kaldırmanın meşru olmadığını ifâde ediyor. Yine
Hanefî ulemasından Tahâvî de Şerhü Meâni'1-âsâr isimli eserinde imam Ebû
Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre Beyt-i Şerifi görünce el kaldırmanın
mekruh olduğunu ifâde ediyor.[253]
Bu konuda Beyhakî de şunları
söylüyor: "Bu gibi ihtilaflı konularda müsbet olan görüşü tercih etmek
kaidedir. Çünkü müsbeti ifâde eden hadisler menfiye nisbetle fazla bir ilim
ifâde ediyor demektir." Aliyyü'1-Karî de bu konudaki farklı hadisleri ve
görüşleri naklettikten sonra bu hadislerin arasım uzlaştırmak maksadıyla
şunları söylemiştir: "El kaldırmanın meşru olduğunu ifâde eden hadisler
Kâbe-i Muazzama'yı ilk defa gören kimselerle ilgilidir. El kaldırmanın meşru
olmadığını ifâde eden hadisler ise, daha sonra Kabe'nin huzuruna varıldığı
zamanlarla ilgilidir."[254] Meşru olduğunu ifâde eden hadislerin
duâ haliyle ilgili olduğu, meşru olmadığını ifâde eden hadislerin de Kabe'yi
ta'zim maksadıyla iftitah tekbiri alır gibi elleri kulaklara kadar kaldırmakla
ilgili olduğu da düşünülebilir.[255]
1871. ...Ebû
Hureyre(r.a.)'den rivayet olımduğuna göre, Peygamber (s.a.) Fetih günü
Mekke'ye girince Beyt'i tavaf etmiş ve (Hz.. İbrahim'e ait) Makam'ın' arkasında
iki rekat namaz kılmıştır.[256]
Bu hadis-i şerif
Hz.Peygamberin Beyt-i Şerife gelince tavaf edip tavaftan sonra da Makam-ı
İbrahim'in arkasında iki rekat namaz kıldığını ifade ediyor. Bu bakımdan hadis
"Kabe'yi görünce el kaldırmayı" konu alan bu babla pek ilgili
görünmüyor. Ancak bu hadiste Rasûl-i Ekrem'in Kabe'ye gelince sadece tavaf edip
daha sonra da iki rekat tavaf namazı kıldığı ifâde edildiği, Beyt-i Şerife
geldiği zaman el kaldırmadığının da zımnen ifâde edilmiş olduğu düşünülürse, o
zaman bu hadisle bab arasında bir ilgi olduğu görülür.
Kabe'yi tavaf ettikten sonra
Makâm-ı İbrahim'in arkasında iki rekat namaz kılmak Hanefi ulemâsına göre
vâcib, Şâfiîlere göre ise, sünnettir.[257]
Nitekim Kur'an-ı kerim'de;
"Sizde İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (Orada namaz
kılın)"[258] buyuruluyor.
İbrahim'in Makamı, Hz.
İbrahim'in Kabe'yi yaparken üzerine çıktığı taştır, diye tefsir olunduğu gibi,
Haremin tamamı diye de tefsir olunmuştur.[259]
1872. ...Ebû Hüfeyre
(r.a.)'den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) (Medine'den Mekke'ye gitmek üzere)
yöneldi, Mekke'ye girince Hacer-i Esved'e varıp onu selâmladı sonra Beyt-i
tavaf etti. Sonra Safa'ya varıp Beyt'i görebilecek şekilde üzerine çıktı,
ellerini kaldırıp Allah'ı zikretmeye ve dilediği duayı okumaya başladı (Hz.Ebu
Hüreyre) dedi ki: "Ensar (topluluğu)da (Resûlullah'ın) alt tarafında
bulunuyordu." (Bu hadisi Ebu Davud'un şeyhine ulaştıran iki râvîden birisi
olan) Hâşim dedi ki:
"(Hz.Peygamber) Dua etti,
Allah'a hamdetti ve dilediği duayı okudu.”[260]
Bu olay Mekke'nin fethi günü
cereyan etmiştir. Dolayısıyla Hz peygamber'in Mekke'ye girmekten maksadı umre
yapmak olmadığı gibi Safa tepesine çıkmaktan maksadı da sa'y yapmak değildi.
Kabe'yi tavaf etmesi ve Hacer-i Esved'i selâmlaması nafile bir tavaftı. Bilindiği
gibi hac veya umre maksadı olmaksızın yapılan tavaflardan dolayı Safa ile Merve
arasında sa'y yapmak gerekmez.
Bu hadisi Ebû Davud'un şeyhi
İbn Hanbel'e ulaştıran iki râvi vardır: Bunlardan birisi Behz b. Esed'dir ki
tercümesini sunduğumuz metin ona aittir. Diğeri de Hâşim'dir Hâşim'in rivayeti
ile Behz'in rivayeti arasında esaslı bir ayrılık yoktur. Ancak Hâşim'in
rivayetinde çok küçük bir farklılık vardır. Ebû Dâvûd bu farka "Haşim
dedi ki: Duâ etti, Allah'a hamdetti ve dilediği duayı okudu." cümlesiyle
işaret etmek istemiştir.[261]
l. sessizce ve kimseyi rahatsız
etmeden Hacer-i Esyed’e el sürüp veya öperek onu selamlamak
sünnettir. İnsanları rahatsız etmek haram, bundan kaçınmak ise, farzdır.
2. Muallim ve müşridin
öğreticilik veya eğiticilik görevini yaparken yüksekçe bir yerde bulunması
caizdir.
3. Kabe'yi gören kimsenin ona
saygı maksadıyla ellerini kaldırması müstehabtır.
4. Mekke'ye giren bir kimsenin
ihramsız bile olsa ilk iş olarak Beyt4 şerifi tavaf etmesi gerekir. Çünkü
peygamber (s.a.) Fetih günü mekke'ye ihramsız girdiği halde ilk iş olarak
Kabe'yi tavaf etmiştir. Bunda icmâ vardır.[262]
1873. ...Abis b.
Rebia'dan rivayete göre Ömer (b.el-Hattab) Hacer-i Esved'in yanına gelmiş onu
öpmüş ve şöyle demiştir: Biliyorum ki sen bit taşsın. Fayda da veremezsin
zarar da. Eğer Peygamber (s,.a.)'i seni öperken görmeseydim, seni (asla)
öpmezdim.[263]
Hz. Ömer, "tayda da
veremezsin zarar da demekle "Allah'ın izni olmazsa zarar ve fayda
veremezsin" demek istemiştir. "Öpülmekle dünyada bir fayda
veremezsin" demek istemiş de olabilir. Fakat Hacer-i Esved'in âhirette
kendisini selamlayanlara Allah'ın izniyle fayda vereceği kesin delillerle
sabittir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.) şöyle
buyurmuştur: "Kıyâmet gününde Hacer-i Esved, iki gören gözü ve konuşan
bir dili olduğu halde getirilecek ve kendisini İslama uygun olarak
selamlayanların lehine şahitlik edecektir.[264]
Durum böyleyken Hz. Ömer'in bu
sözü söylemesine sebep, müslümanların putperestlik devrinden yeni kurtulmuş
olmalarıdır.
Hz. Ömer şayet Hacer-i Esved'i
öperse câhillerin bu işin eski hâl üzere devam ettiği zannına kapılmalarından
korkmuş ve istilâmdan maksadın yalnız Allah'ı tazim ve Peygamber emrine itaat
olduğunu, istifamın câhiliyet devrindeki putperestlik olmadığını anlatmak
istemiştir. Çünkü câhiliyye devrinde araplar putların insanı Allah'a
yaklaştırdığına inanırlardı. Resul-i Ekrem'in Hacer-i esved'i öpmesini İbn Ömer
şöyle anlatır: "Resûlullah (s.a.) Hacer-i Esved'in yanına vardı sonra
dudaklarını üzerine koyup uzun süre ağladı. Sonra başını çevirince bir de ne
görsün Hz. Ömer! Bunun üzerine:
"Ey Ömer, işte burada
gözyaşı dökülür" buyurdu.[265] Ancak Mecmeu'z-zevâid'de açıklandığına
göre bu İbn Mâce hadisinin senedinde Muhammed b. Avn vardır. Bu râvî, Ebû Hatim
gibi hadis âlimlerince zayıf kabul edilmektedir. Fakat Hâkim bu hadisi sahih
senedle rivayet etmiştir.[266]
1. Hacer-i Esved'i, elle
dokunmak veya öpmek suretiyle selamlamak meşrudur ve Hacer-i Esved diğer
cansızlar arasında özel bir şerefe ve fazilete sahiptir. Bu konuyla ilgili pek
çok hadis-i şerif vardır:
a. Abdullah b. Amr b.el-Âs'dan
rivayet edilen merfu bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Gerçekten Hacer-i
Esved ile Makam(-i İbrahim) Cennet yakutlarından birer yakut idiler. Allah
onların nurunu aldı eğer Allah bunların nurunu almamış olsaydı, bu nur hak ile
bâtıl arasını aydınlatırdı."[267]
b. Resûlullah (s.a.)
buyurdu ki: "Hacer-i Esved Cennetten indiği zaman sütten daha beyazdı
fakat insan oğlunun günahları onu kararttı."[268] Her ne kadar bu hadisin senedinde
bulunan Atâ b. es-Sâib cerh edilmişse de İbn Huzeyme'nin Sahih'inde bu hadis
sahih senedle rivayet olunmuştur. Bu hadisi kısa olarak ve
"Hacerü'l-Esved cennetten gelmiştir" anlamına gelen lâfızlarla Nesâî
de rivayet etmiştir.[269]
Hafız \b. Hacer, bu konuda
şunları söylüyor: "Bazı inkarcılar "Hacer-i Esved, müminlerin
ibâdetleriyle iyice beyazlaşmayıp da niçin müşriklerin günahlarıyla
siyahlaşıyormuş" diyerek bu hadis-i şerifi inkâr etmişlerdir. Bu anlamsız
söze İbn Kutebye'nin verdiği şu cevabı verebiliriz: "Eğer Allah Hacer-i
Esved'in cennetten geldiği gibi beyaz kalmasını istemiş olsaydı, tabiattaki
kanunlarını ona göre yaratırdı. Oysa Allah teâlâ Hacer-i Esved'in eski hâlinde
kalmasını istemediği için siyah rengi beyaz renk üzerinde efkili
yaratmıştır." Muhibbu't-Tâberî de bu konu da şunları söylüyor:
"Hacer-i Esved'in zamanla bu şekilde kararmasında akıl ve basiret
sahipleri için büyük ibretler vardır. Şöyle ki: İnsanların hataları taş gibi
sert bir cisim üzerinde dahi böyle olumsuz bir iz bıraktığına göre insanın
kalbi ve ruhu üzerinde nasıl bir olumsuz tesir yapacağını anlamak son derece
kolaydır." Ayrıca bu konuda İbn Abbas (r.a.)'ın da şöyle dediği rivayet
olunmuştur: "Dünya ehlinin Cennet zinetlerini görmelerini önlemek
maksadıyla Allah Teâlâ onu kararttı" Eğer bu sözü İbn Abbas'ın söylediği
sâbitse, inkarcılara karşı çok güzel bir cevap teşkil eder."[270]
2. Resûl-i Ekrem'in
hadisleriyle amel etmek gerekir. Ancak bir haberin gizli bir kusurunun ortaya
çıkması veya bilinmesi hali müstesna, Nitekim Resûl-i Ekrem'in de Hacer-i
Esved'i öptüğü bilinen bir gerçektir. Binaenaleyh bu uygulama mü'minler için
uyulması gereken bir örnektir. Resul-i Ekrem'in o taşı öpmesi onun diğer cansız
yaratıklar arasında ayrı bir değer ve şerefe mazhar olduğuna bir işarettir.
Gerçekten Allahu teâlâ'-nın bazı ülkeleri bazısından daha şerefli, bazı
geceleri ve gündüzleri de bazılarından daha faziletli yarattığı malumdur. Aynı
şekilde bazı taşları da bazılarından daha şerefli ve faziletli yaratmış olması
gayet tabiîdir. Fatih devri Şeyhülislâmlarından Molla Hüsrev Hacer-i esved'i
istilâm etmeyi şöyle anlatıyor: "Mekke'ye girdiği zaman Mescid-i Haram'a
girmekle (işe) başlar Beyt-i Şerifi gördüğü vakitte tekbir ve tehlîl eder.[271] Ondan sonra tekbir ve tehlîl ederek ve
namazdaki gibi ellerini kaldırarak Hacer-i Esved'e yönelir ve onu istilâm eder.
Yani iki elleri ile Hacer-i Esved'e yapışır ve öper.
İstilâm Fukahaya göre iki avuç
içini taşın üzerine koyup ağzı ile öpmeğe derler. Eğer öpemez ise, iki avuç
ile mesheder. Eğer müslümanlara ezâ etmeksizin istilâma kadir olursa yapar,
eğer kadir olamazsa eli meshedip elini öper eğer bu ikisini de yapamazsa
tekbir, tehlîl, yüce Allah'a hamd ve Nebiyy-i Ekrem(s.a.)'e salavât okuyarak
Hacer-i Esved'e yönelir."[272]
M. Zihnî Efendi de bu konuda
şöyle diyor: "Mekke'ye ulaştığında müstehab olan boy abdesti almaktır. Boy
abdesti veya sadece abdest aldıktan sonra Harem-i Şerife girilir. Müstehab
olduğu üzere Babüs'selâma varıp oradan kalb ürpertisi ve tevazu içinde îelbiye
getirilir. Salevât-i şerife okuyarak ve sıkışanlara şefkatle muamele ederek
Mescid-i Haram'a girilir. Beyt-i Muazzama görüldüğünde dilediği kadar dua
edilir.[273] Mescid-i Haram'ın saygı ve tahiyyâtı tavaf .olduğu için
tehiyette-i mescid namazı kılmadan hemen tavaf-ı kudüm teşebbüsünde bulunulur.
Şöyle ki telbiyeyi keserek tekbir tehlîl ve salavat-ı şerife ile Hacer-i
Esved'e yönelir, ellerini namaza durur gibi kaldırarak mümkün ise, Hacer-i
Esved'e dokunulur ve sesini çıkarmadan onu öpmeye çalışır orası pek sıkışık bir
durum arz edecek olursa, kimseyi incitmemek için onu uzaktan selâmlar. Tavafın
başlangıcı bu olur."[274]
1874. ...İbn
Ömer(r.a.)'den; demiştir ki: Ben Resûlullah (s.a.)'i iki Rükn-i Yemânî'den
başkasını meshederken görmedim.[275]
Bilindiği gibi Kabe-i
Muazzama'mn dört rüknü vardır; dört rükün üzerine oturur. Allah'ın Kâbesi;
1. Hacer-i esved'in
bulunduğu rükne "Rükn-i Hacerî" denildiği gibi,
2. Güney batısındaki rükne
"Rükn-i Yemânî",
3. Kuzey-batısındakine
"Rükn-i Şâmî",
4. Kuzey-doğusundakine de
"rükn-i Irâkî" denilir.
Ayrıca bu rükünlerden ilk
ikisine "Yemâniyyân (Yemânî rükünler)" denildiği gibi son iki rükne
"eş-Şâmiyyân (Şâmî rükünler)" de denilir.
Konumuzu teşkil eden hadis-i
şerifte de açıklandığı üzere resul-i zîşân Efendimiz bu rükünlerden sadece
Yemânî rükünleri selâmlamiştır. Rükünler içerisinde istilâm için bu iki rüknü
tercih etmesi sebepsiz değildir:
a. İstilâm için Rükn-i Hacerî'yi
seçmesinin birinci sebebi Hacer-i Esved'in o rükünde bulunmuş olmasıdır. Diğer
sebebi de bu rüknün Hz. İbrahim'in attığı temeller üzerine oturmuş olmasıdır.
Bu sebeple Resulü Ekrem bu rüknü hem eliyle selâmlamış hem de öpmüştür.
b. Rükn-i Yemânî'ye gelince,
bunun da faziletçe son iki rükne üstünlüğü sadece Hz. İbrahim'in attığı
temeller üzerine oturmasından ileri gelir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem bu rüknü
sadece selamlamakla yetinmiştir. Fakat İmam Mâlik ile Ahmed (r.a.)'e göre bu
iki rükün de Rükn-i Hacer gibi öpülür.[276]
Tavaf esnasında Rükn-i Hacer
ile Rükn-i Yemânî' yi selamlamak sünnettir. Rukn-ı Irakı ile Rukn-ı Şâmî'yi
selâmlamak veya öpmek gerekmez. Çünkü bu iki rükün Hz. İbra-, him'in attığı
temeller üzerinde değildir. Hz. Ömer, İbn Abbas, Hanefi ulemâsı, İmam Mâlik,
İmam Şafiî ve îmam Ahmed bu görüştedirler.
Hz. Muâviye ile Abdullah b.
ez-Zübeyr, Câbir b. Zeyd, Urve b. Zübeyr ve Süveyd b. Gafele'ye göre ise,
rükünlerin hepsi ve her tarafı selâmlanır, fakat konumuzu teşkil eden hadis-i
şerif bu görüşte olanların aleyhine bir delildir. Çünkü Peygamber Efendimizin
Rükn-i Şâmî ile Rükn-i Irakî'yi selamlamadığı bilinen bir gerçektir. O halde
sünnete uymaktan başka takip edecek bir yol olamaz.[277]
1875. ...İbn Ömer'den
(rivayet olunduğuna göre) kendisine Hz. Âişe'nin; "Hıcr'ın bir kısmı
Beyt'dendi (Beytin sınırları içerisine dâhildi)" dediği haber verilmiş
bunun üzerine (İbn Ömer de) Allah'a yemin ederim ki, Âişe'nin bunu Resullüllah
(s.a)'den duyduğuna kesinlikle inanıyorum. (Şimdi) kesinlikle anlıyorum ki
Resûlullah (s.a.)'in (Kabe'nin dört rükününden) ikisini selamlamayışı sadece bu
iki rüknün (Beyt'in Hz. İbrahim tarafından atılan) temelleri üzerinde
olmayışındandır ve halen (Beyt'in), Hicrin dışından tavaf edişinin sebebi de
bundan başka bir
şey değildir.[278]
Bilindiği gibi Kabe'nin kuzey
tarafında yarım dâîre şeklinde bir duvar vardır ki buna "Hatîm"
denir. Kabe'nin Kuzey cephesinin bir köşesine "Rükn-i Şâmî, diğer köşesine
de "Rükn-i Irakî" denir. Bu Hatîm'in kuşattığı ve Hatimle Kabe
arasında kalan yere "Hıcr" denir. Kabe'nin altınoluğu bu kısmın
üzerine akar. Kâbe-i Muaz-zama'yı tavaf ederken Kabe ile Hatîm arasındaki açıklıktan
geçmeyip bu duvarın dışından geçerek tavaf edilmesi vâcibtir.
Bu,duvarın yüksekliği
Kureyş, Peygamber Efendimize
Peygamberlik verilmeden beş sene önce Kabe'yi yeniden bina etmişlerdi. Malî
imkanları yetişmediği için Kabe'yi Hz. İbrahim'in yaptığı genişlikte
yapmamışlar, bu sebeble Kabe'nin kuzey kısmında bulunan ve aslında Kabe'den
olan bir bölüm yeni inşaatın dışında kalmıştı. Metinde geçen "Hıcr'ın bir
kısmı Beyt'dendi" cümlesiyle bu gerçeğe işaret edilmek istenmiştir.
Nitekim Müslim'de şu anlama gelen bir hadisi şerif vardır: "Ey Âişe! Eğer
kavmin şirkten yeni kurtulmuş olmasaydı, ben Kabe'yi yıkar da yere yapışık
(alçak) yapardım. Ona biri doğuda biri batıda iki kapı açardım. Hıcr
tarafından da ona altı arşın yer katardım, çünkü Kureyş Kabe'yi bina ederken
onu küçültmüştür."[279]
Metinde geçen "ezunnu"
kelimesi "eteyekkanu, kesinlikle biliyorum" anlamında kullanıldığı
gibi "in" harfi de şartiyye olarak değil, "inne"den
muhaffef bir harf olarak tahkik anlamında kullanılmıştır. Biz de tercümeyi
buna göre yaptık.[280]
1. Rükn-i Şâmî ile Rükn-i
Irakî'yi selamlamadan tavaf etmek caizdir.
2. Kabe'yi tavaf ederken
Hatîm'in dışarısından dolaşmak gerekir.[281]
1876. ...Abdullah b.
Ömer'den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) hiçbir tavafta Rükn-i Yemânî (denilen
köşe ile) Hacer(-i Esved)i selamlamayı terk etmezdi.
(Nâfi) dedi ki: Abdullah b.
Ömer de (aynen) böyle yapardı.[282]
Bu hadis-i şerif yedi şavttan
oluşan tavafın her şavt (tur)unda Rükn-i Yemânî ile Hacer-i
Esved'i selamlamanın
müstehab olduğunu açıkça ifâde
etmektedir.
Bu sebeple ulemâ sözü geçen
yerleri her şavtta selamlamanın müstehab olduğunda ittifak etmişlerdir.
Hacer-i esved hakkında 1873,
Kabe-i Müazzama'mn diğer rükünleri hakkında da 1875 numaralı hadisin şerhinde
yeterli açıklama bulunmaktadır.[283]
1877. ...İbn Abbâs'tan
rivayet olunduğuna göre Resulullah (s.a.) Veda Haccında deve üzerinde (ve
Hacer-i Esved'in bulunduğu) rüknü bastonla selamlayarak (Beyt'i) tavaf
etmiştir.[284]
1. Kabe'yi özürsüz
olduğu halde hayvan üzerinde tavaf etmek caizdir. İmam Şafiî ile İbn'I-Münzir
ve İbn Hazm
bu görüştedirler. İmam
Ahmed'deri sahih olarak rivayet edilen görüş de budur. Özür bulunmadığı halde
hayvan üzerinde tavaf edilmesinden dolayı kurban da gerekmez. Fakat tavafın
yürüyerek yapılması1 deve üzerinde yapılmasından daha faziletlidir. Çünkü
Resul-i Ekrem (s.a.) ve ashabı Veda Haccının dışındaki tavaflarını yürüyerek
yapmışlardır.
İmam Mâlik'Ie Hanefî ulemâsına
göre ise özür bulunmadıkça tavafı yürüyerek yapmak vâcibtir. Özürsüz olarak
hayvan üzerinde yapılan tavafın iadesi gerekir, iade edilmeyecek olursa,
sahibine kurban gerekir.
İmam Ahmed'den rivayet edilen
diğer bir görüşe göre ise özürsüz olarak hayvan üzerinde yapılan tavaf caiz
değildir. Çünkü tavaf Beyt-i Şerîf ile ilgili bir ibadettir, namaz gibi ayakta
icra edilmesi gerekir.
Özürsüz olarak hayvan üzerinde
tavafın yapılmayacağı görüşünde olan ulemâya göre Resûl-i Ekrem'in Veda
Haccı'nda hayvan üzerinde tavaf etmesi bazı mazeretleriyle ilgilidir.
Delilleri ise, şu hadis-i şerîflerdir:
a. Peygamber (s.a.)
Veda Haccı'nda insanların kendisini kolayca görebilmeleri, kendisinin de
onları görebilmesi ve halkın kendisine (müşküllerini) kolayca sorabilmeleri
için Beyt'i ve Safa ile Merve'yi hayvan üzerinde tavaf etti.[285]
b. Resûlullah (s.a.)
Mekke'ye geldiği zaman-rahatsızdı. Hayvanı üzerinde tavaf etti.[286]
İbn Hacer'in beyânına göre
özürsüz bir kimsenin Beyt-i Şerifi hayvan üzerinde tavaf etmesi tenzîhen
mekruhtur. Yürüyerek tavaf etmek ise daha faziletlidir. Resul-i Ekrem'in Beyt-i
Şerifi hayvan üzerinde tavaf etmesi ise, Beyt'in etrafının duvarlarla
çevrilmesinden önce olmuştur. Artık Beyt'in etrafı çevrildikten sonra mescidin
içerisine hayvan sokulması ca'iz değildir. Çünkü hayvanlar mescidi kirletirler.[287]
2. Hacer-i Esved'i baston ve
benzeri şeyler ile selâmlamak caizdir. Ancak bu cevaz elle dokunmak veya
selamlamak mümkün olmadığı zamanlara aittir. Yoksa elle selamlamanın daha
faziletli olduğu bilinen bir gerçektir. Çünkü Peygamber (s.a.) ekseriyetle elle
selâmlamıştır. Ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir. İnsan mümkün olduğu
kadar Hacer-i Esved'e elle dokunmah yoksa asâ ve benzeri bir şeyle dokunmalı, o
da mümkün değilse ona doğru işarette bulunarak tekbir getirmelidir. İbn
Ab-bâs'tan rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) (Veda Haccı'nda) Beyt'i
hayvan üzerinde tavaf etmiş ve Rükn-i Hacere her gelişinde yanında bulunan bir
şeyle ona işaret ederek tekbir getirmiştir.[288] Eğer işaret de edemezse ona doğru
yönelerek tehlîl ve tekbir getirir Çünkü Peygamber (s.a.); "Ey Ömer, sen
kuvvetli bir adamsın Hacer-i Esved'in yanında sıkışıklık ve darlığa sebebiyet
verme. Çünkü zayıflan incitirsin fırsat bulunursa onu selamla. Bulamazsan, ona
yönelerek tehlîl ve tekbirde bulun" buyurmuştur.[289] Ancak Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği
bu hadis-i şerifin senedinde kimliği mechül bir şahıs vardır. Hacer-i Esved'in
istilâmı konusunda ayrıntılı malumat için 1889 no'lu hadisin şerhine
bakılmalıdır.
3. İhtiyaç hâlinde Mescid'e deve
sokmak caizdir. Ancak bu Cevaz, hayvanın mescidi kirletmesinden emin olunmasına
bağlı görülmüştür.[290]
1878. ...Safiyye bınt
Şeybe'den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) Fetih yılında Mekke'yi fethedince
(Beyt'i) hayvan üzerinde elindeki bastonla (Hacer-i Esved'in bulunduğu) rüknü
selamlayarak tavaf etti. Ben de kendisine bakıyordum.[291]
Bu hadis Buhârî ve Müslim
tarafından da şu anlama gelen lâfızlarla rivayet edilmiştir: Peygamber (s.a.)
Mekke'ye girdiği zaman Kabe'nin etrafında 360 put vardı, onlara elindeki bir
sopa ile dokunarak "Hak geldi, batıl zail oldu! Bâtıl zaten zail
olucudur"[292] (âyetini okuyor ve:) "Hak geldi bâtıl ne yoktan var
eder, ne de yok olanı iade eder"[293] diyordu, putlar da yere düşüyordu.[294]
1. İhramsız bile olsa Mekke'ye
her girenin Beyt-i Şerifi tavaf etmesi lazımdır.
2. Beyt-i Şerifi
hayvan üzerinde tavaf etmek caizdir. Bu konuda özürlü olmakla olmamak arasında
bir fark yoktur.
3. Hacer-i Esved'i
baston veya benzeri şeylerle selâmlamak caizdir. Bilindiği gibi Hacer-i Esved'i
öpmekten âciz kalan bir kimse onu eliyle yahut bastonu ile selâmlayarak elini
veya bastonunu öper. Kadı İyaz, "Bu hususta yalnız İmam Malik'in cumhûr-ı
ulemâdan ayrıldığını ve elin öpülemeyeceği görüşünde olduğunu" söylüyor.
Tavaf esnasında bunlardan hiçbirini yapmayana birşey lâzım gelmez.
el-Muhelleb: "Peygamber (s.a.)'in bastonla istilâmda bulunması istilâmın
farz değil, sünnet olduğunu gösterir diyor. Nitekim daha önce tercümesini
sunduğumuz "Resûlullah (s.a.)'in öptüğünü görmüş olmasaydım seni
öpmezdim" anlamındaki 1873 numaralı hadis-i şerif de bu görüşü
desteklemektedir.[295]
1879.
...Ebu't-Tufeyl'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)'i hayvanı üzerinde (Hacer-i
Esved'in bulunduğu) rüknü selamlayarak Beyt'i tavaf ederken gördüm.
(Bu hadisi Ebû Davud'a rivayet
eden diğer râvi) Muhammed b. Râfi de (bu rivayete şunu) ekledi: Sonra Safâ'ya
ve Merve'ye çıktı, yedi defa (Safa ile Merve arasını) hayvanı üzerinde tavaf etti.[296]
1. Tavaf esnasına Hacer-ı Esved
ı eliyle selamlayamayan kimse onu baston ve benzen şeylerle selâmlayarak elini
veya bastonu öper. Ulemanın ekserisi bu görüştedir. İbn Ömer, Ebû Hüreyre, İbn
Abbâs, es-Sevrî, Hanefî uleması, İmam-ı Şafiî ve İmam Ahmed de bu görüştedir.
Aynı şekilde eğilip ağzıyla Ha-cer-i Esved'i öpmeye muvaffak olamayan bir kimse
de ona eliyle dokunur sonra da elini öper.
İmam Mâlik'e göre ise Hacer-i
Esved'i öpmeye muvaffak olamayan kimse Hacer-i Esved'i selamlayan elini veya
başka bir şeyi öpemez. Sadece öpmeksizin ona ağzını koyar, ağzıyla o şeye temas
eder.
2. Safa ile Merve
arasında hayvan üzerinde sa'y yapmak caizdir.[297]
1880. ...Ebu'z-Zubeyr,
Cabir b. Abdullah'ı şöyle derken işit-mistir. Rasûlullah (s.a.) Veda Haccında
haİka kendisini görsünlerde soru sorabilsinler diye yüksekte bulunmak için
Beyt'i ve Safa ile Merve'yi hayvan üzerinde tavaf etti. Çünkü halk etrafına
üşüşmüşlerdi.[298]
Müslim'in bu
mevzu ile ilgili olarak rivayet ettiği bir hadis
de şu anlamdadır: Peygamber (s.a.) halk kendi-
sinden men'edilmesin diye
Kabe'nin etrafında devesi üzerinde tavaf etti. Rüknü selamlıyordu.[299]
1. Rasûl-i Ekrem
(s.a.) Veda Haccı'nda tavafı ve sa’yi hayvan üzerinde yapışının bazı sebepleri
vardır. Binaenaleyh meşru mazereti bulunan kimselerin sa'yi ve tavafı hayvan
üzerinde yapması caizdir. Nitekim bu mesele 1877 numaralı hadis-i şerifin
şerhinde geçti.
2. Mâliki ve Hanbeli ulemâsına
göre bu hadis eti yenen hayvanların sidiklerinin ve terslerinin temiz olduğuna
delâlet eder. Çünkü eğer devenin sidiği ve tersi pis olsaydı, Resûl-i Ekrem
deveyi Mescid-i Haram'a sokmazdı. Ancak bu görüş; şu delillerle
reddedilmiştir:
a. Resûl-i Ekrem tavafı ve sa'yı
deve üzerinde yaptığı zaman Mescid-i Haram'ın etrafı duvarlarla çevrilmemişti.
Binaenaleyh Hz. Peygâmber'in Hareme deveyle girişinin esas sebebi budur,
hayvanın tersinin temiz olması değildir.
b. Deve üzerinde tavaf etmiş
olması devenin kesinlikle mescide işediğine delâlet etmediği gibi şayet deve
mescide işemiş olsa bile o sidiğin orada kaldığına ve dolayısıyla sidiğin
temizliğine delâlet etmez. Çünkü devenin oraya işememiş olması mümkündür.
Ayrıca işemiş olsa bile üzerine su dökülüp orasının temizlenmiş olması da
mümkündür.[300]
1881. ...İbn Abbâs'tan
rivayet olunduğuna göre Resûlullah (s.a.) Mekke'ye rahatsız olarak geldi.
(Beyt'i) hayvanı üzerinde tavaf etti. (Hacer-i Esved'in bulunduğu) rüknü her
gelişinde onu asayla selâmladı. Tavafını bitirince (devesini) çöktürüp iki
rekat namaz kıldı.[301]
Tavaftan sonra kılınan
bu iki rekatlık. namaza "tavaf namazı" denir.Bu
konuda Hanefi ulemâsından Aliyyü'1-Kârî şunları söylüyor:
Bu namaz başlı başına vâcib
bir namazdır. Sünnet değildir. Her tavaftan sonra kılınmalıdır. Yapılan
tavafın farz, vâcib, sünnet veya nafile olması neticeyi değiştirmez. Ayrıca bu
namaz bir zaman ve mekâna da mahsus değildir. Bu itibarla bu namazın vaktinin
geçmiş olması da söz konusu değildir. Bu namaz ancak ölümle fevt olur. Çünkü
müstakil bir namazdır. Haccın vacipleriyle ilgisi yoktur. Bazı menasikte olduğu
gibi yerine kurban kesilerek borçtan kurtulmak mümkün olmadığı için bu namazın
terki de düşünülemez. Bu iki rekat kıhnmadıkça zimmette borç olarak kalır.
Çünkü bu iki rekatın kılınması herhangi bir zaman ve mekânla kayıtlı değildir.
Bu bakımdan Harem dışında kılınabileceği gibi vatana döndükten sonra kılmak da
caizdir. Fakat tenzîhen mekruhtur. Sünnet olan tavaf ile bu namazın arasını
ayırmamak, hemen tavaftan sonra kılmaktır. Bu tavaf namazının edası için efdal
olan yer Makam-ı İbrahim'in arkasıdır. Birinci rekatte Fatiha'dan sonra Kâfirûn
Suresini, ikinci rekatta da ihlâs Suresini okuyup namazın sonunda nefsi,
sevdikleri ve diğer müslümanlar için dua etmek müstehabtır.
Tavaf namazının Kabe'yi
tazimle hiç bir ilgisi yoktur. Bu namaz sadece Allah'ı tâ'zim ve O'na kulluk
için meşru kılınmış ve bu hikmete mebni olarak da bu namazda Allah'ın zâtından
ve sıfatlarından bahseden Kafirûn ve İhlâs surelerinin okunması müstehab
olmuştur.[302]
1. mFarz olsun nafile
olsun her tavafın sonunda iki rekat namaz kılmak meşru kılınmıştır.
2. Resul-i Ekrem'in
tavafı ve Sa'yi deve üzerinde yapmasının sebebi o zamanki rahatsızlığıdır.
Ancak İmam Şafiî bu görüşte değildir. Çünkü bu hadisin senedinde Yezid b. Ebî
Ziyâd vardır, Münzirî'ye göre bu râvi güvenilir bir kimse değildir. Beyhakî'nin
ifâdesine göre bu hadisin metninde bulunan "Resûlullah (s.a.) Mekke'ye
hasta olarak geldi" sözü, Yezid'-in bu rivayetinin dışında hiçbir
rivayette yoktur. Bu fazlalık Yezid'e aittir. Biz bu konuyla ilgili görüşleri
1877 numaralı hadisin şerhinde naklettiğimizden burada tekrara lüzum
görmüyoruz.[303]
1882. ...Peygamber
(s.a.)'in zevcesi Ümmü Seleme'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah
(s.a.)'a rahatsızlığımdan şikâyet ettim de, "Hayvana binerek halkın
arkasından tavaf et!" buyurdular. Ben de (o şekilde) tavaf ettim. O anda
Resûlullah (s.a.) Beyt(-i Şerif)'in yanmasında namaz kılıyor ve Tûr Sûresini
okuyordu.[304]
Hz. Ümmü Seleme'nin hayvan
üzerinde tavaf ederken Resul-ı hkrem Efendimizin kıldığı namaz sabah namazıın
farzı idi. Hz. Ümmü Seleme'nin yaptığı tavaf ise, Veaâ tavafı idi. Resül-i Ekrem
Mekke'den ayrılma hazırlıkları içerisinde bulunuyordu. Bu hadis-i şerif özürlü
olan bir kimsenin tavafı hayvan üzerinde yapmasının caiz olduğunu ifâde ediyor
ki bunda ittifak vardır.[305]
1883. ...Ya'lâ
(b.Umeyye)'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) bir ucunu sağ koltuk altından
alarak sol omuz üzerine almak suretiyle yeşil bir kumaşa bürünmüş olduğu halde
(Beyt'i) tavaf etti.[306]
"Iztıbâ" kelimesi,
sözlükte pazuları göstermek anlamına gelir.Bir hac terimi
olarak "iztıbâ" tavafa başlamadan önce üste
alınan örtünün bir ucunu sağ koltuk altından alarak sol omuz üzerine atmaktır.
İslâm tarihinde kaydedildiğine
göre, Peygamber Efendimiz ashabıyla birlikte hicretin yedinci senesinde umre
yaparken müşrikler gerek Peygamber Efendimiz ve gerekse ashabının bitkinlikten
zorlukla yürüdüklerini söy leyerek onları seyre başlamışlardı. Bunun üzerine
Hz. Peygamber rîdâlarını "ıztıba" yaparak ve sağ omuzlarını açıkta
bırakarak yürümüşler ve remel ve hervele yapmışlardı.
Hz. Peygamber bu esnada
"Bu gün kendisini onlara kuvvetli gösteren kişiye Allah rahmet
etsin" buyurdular. Hanefi mezhebine göre erkekler için ıztıbâ' ve remel
arkasında sa'y olan her tavafta yapılır. Nafile olan tavaflardan sonra sa'y
olmadığı için ıztıbâ' ve remel yapılmaz. Kudüm tavafında remel yapılabilirse
de remelin ziyaret tavafında yapılması daha iyidir.[307]
Bu hadis-i şerif erkekler için
ıztıbâ'ın sünnet olduğuna delalet etmektedir, içlerinde imam Ahmed,
İmam Şafiî ve Hanefî ulemâsının da bulunduğu cumhûr-ı ulemâya göre tavafın her
turunda erkekler için ıztıbâ' yapmak-sünnettir. Bu konudaki hadislerin tümünün
ifâdesi hac ve umre tavaflarında ıztıbâ'ın sünnet olduğunda birleşmektedir. Bu
konuda kudüm tavafından sonra sa'y yapılmış olması da şart değildir. Hanefî
ulemâsıyla İmam Şafiî'nin görüşü budur, Hanbelî ulemâsına göre ise, ıztıbâ'
sadece kudüm tavafında yapılır ki, bu görüşü destekleyen bir delil mevcut
değildir.
İmam Mâlik'e göre ise, tavafta
ıztıbâ' sünnet değildir. Fakat pek çok sahih hadislerle sabit olan Resûl-i
Ekrem'in uygulaması İmam Mâlik'in bu görüşünün isabetsizliğini açıkça ve kesinlikle
ortaya koymaktadır. Tavaf namazı esnasında ıztıbâ'ın sünnet olmadığında ulemâ
arasında görüş birliği bulunduğu gibi kadınlara ıztıbâ' gerekmediğinde de
ittifak vardır. Çünkü kadınlar örtünmekle yükümlüdürler.[308]
1884. ...İbn Abbâs
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Resûlullah (s.a.) ve sahabîleri Cî'râne'den
(ihrama girerek) ve Beyt'i (tavaf esnasında) koltuk altlarından geçirdikleri
peştemallerini sol omuzları üzerine atmış oldukları halde adımlarım kısaltarak
ve omuz silkeleyerek umre yapmışlardır.[309]
Ci'râne Müzdelife ile Arafat
arasında Mekke'nin doğu Harem sınırı üzerinde ve Mekke'ye
Resûl-i Ekrem'in bu umresini
Muharriş el-Ka'bî şöyle anlatır: "Peygamber (s.a.) umre yapmak niyyetiyle
geceleyin Ci'râne'den çıktı. Yine geceleyin Mekke'ye girdi, umresini edâ etti
ve sonra da aynı gece (Mekke'den çıkarak) Ci'râne'de sabahladı.[310]
1. Umre tavafında remel yapmak
meşrudur. Bir numara sonra gelecek olan hadiste bu konu ayrıntılı bir şekilde
ele alınacaktır.
2. Umre tavafında da ıztıbâ1 yapılması
gerekir.[311]
1885.
...Ebu't-Tufeyl'den; demiştir ki: Ben, İbn Abbâs'a;
Senin kavmin Resûlullah
(s.a.)'in Beyt'i (tavaf ederken) remel yaptığım ve bunun sünnet olduğunu iddia
ediyorlar, dedim.
Hem doğru söylemişler, hem de
yanlış söylemişler, dedi. Ben de;
Hem doğru hem de yanlış
söylemişler ne demektir? dedim.
Doğru söylemişler. (Çünkü)
gerçekten Resûlullah (s.a.) Beyt'i (tavaf ederken) remel yaptı. Yanlış
söylemişler. (Çünkü) o sünnet değildir. Kureyş (müşrikleri) Hudeybiye gününde;
"Şu Muhammed'i ve ashabım bırakınız da nağf (denilen ve develerin
burnundan düşen kurtların sebeb olduğu deve) ölümüyle ölsün" dediler.
(Kureyşlüer, müslümanların) gelecek sene Mekke'de üç gün kalmaları şartıyla Resûlullah
(s.a.) ile barış yapınca, Resûlullah (ashabıyla birlikte Mekke'ye) geldi.
Müşrikler de Kuaykıân (denilen sıradağlar) tarafında idiler. Resûlullah (s.a.)
ashabına;
"Beyt'i tavaf ederken üç
(turda) remel yapınız." buyurdu. Ve (İbn Abbas, işte) bu sünnet değildir,
dedi. Ben;
Senin kavmin ResûIIah (s.a.)'m
Safa ile Merve arasında devesine binerken sa'y yaptığım ve bunun (sa'yı deveye
binerek yapmanın) sünnet olduğunu iddia ediyorlar, dedim. Bunun üzerine (İbn
Abbas):
Hem doğru söylemişler hem de
yanlış söylemişler, dedi. Ben de;
Hem doğru hem de yanlış
söylemişler ne demektir? dedim.
Doğru söylemişler. (Çünkü)
gerçekten Resûllah (s.a.) Safa ile Merve arasında devesi üzerinde olduğu halde
sa'y etti. Yanlış söylemişler. (Çünkü) bu (sa'yederken deveye binmek) sünnet
değildir. (Zira) halk(ın Resulü Ekrem'e yaklaşmasın)a engel olunamazdı ve
(halk bundan) vazgeçirilemezdi. Bunun üzerine sözünü (halkın rahatça)
işitmeleri, yerini görmeleri ve ellerinin kendisine erişmemesi için tavafı
deve üzerinde yaptı, cevabını verdi.[312]
"Nağf", develerin
burnundan düşen bir kurttur. Bu kurtların tevlid ettiği hastalık develerin
ölümüne sebep olur. Binaenaleyh "nağf ölümüyle ölsünler" cümlesi
"hastalıktan ve zayıflıktan deve ölümüyle ölsünler" anlamında
kullanılmıştır.
"Kuaykıan" ise,
Mekke'nin kuzeyinde bulunan bir dağ silsilesidir. Mekke'nin güneyinde bulunan
Ebû Kubeys dağının karşısına düşmektedir.
Sa'yı deve üzerinde yapmak
sünnet değildir. Bu konuda ilim adamları ittifak etmişlerdir.[313]
1. Bu hadis-i şerifte Hz. İbn
Abbas'm tavaf esnasında remel yapmaya lüzum olmadığı kanaatini taşıdığı ifade
ediliyor. Fakat İbn Abbâs'ın bu görüşü tüm ilim adamlarının bu konudaki
görüşlerine aykırıdır. Çünkü ilim adamlarına göre tavafın ilk üç turunda remel
yapmak sünnettir. Abdullah b. ez-Zübeyr'e göre ise, tavafın her turunda remel
sünnettir.[314]
"Tavafın ilk üç turunda
remel yapmak sünnettir," diyen cumhûr-ı ulemâyı ileride tercümesini
sunacağımız ve Resûl-i Ekrem'in Veda Hac-cın'daki uygulamasıyla ilgili olan
1905 numaralı hadisle İmam Ahmed'in rivayet ettiği "Resûlullah (s.a.)'
haccında ve umrelerinin tümünde remel yaptı. Ebû Bekir, Ömer ve (diğer)
halifeler de böyleydi,"[315] anlamındaki hadis desteklemektedir. Bu
sebeple İbn Abbâs (r.a.) bu görüşünden dönmüş ve "remel sünnettir"
diyen cumhurun görüşünü benimsemiştir. Remel'in hikmeti ise, müslümanların
düşmanlarına karşı sıhhat ve kuvvet gösterisinde bulunmalarıdır.
Hanefî ulemâsına göre remel
yapmak ancak umre tavafıyla kendisinden sonra sa'y yapılan ifâza ve kudüm
tavaflarında sünnettir. Bunların dışındaki tavaflarda sünnet değildir.
Terkedilen remelin telâfisi de mümkün değildir. Bu bakımdan tavafın ilk üç
turunda remeli terk eden bir kimsenin, bunu telâfi maksadıyla geriye kalan-dört
turda remel yapması caiz değildir. Çünkü kalan dört turun özelliği, yavaşlığı
ve sükûneti gerektirir. Remel yapmak kadınlar için meşru kılınmamıştır. Bunun
en büyük delili Hz. Ömer'in şu sözüdür: "Beyt'i tavaf ederlerken kadınlar üzerine
remel olmadığı gibi Safa ile Merve arasında hefvele de yoktur."[316]
Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî
ulemâsına göre ise, hac veya umreye niyyet eden kişiler için remel, sadece
kudüm tavafında sünnettir. Delilleri ise "Re-sûlullah (s.a.) Beyt'i ilk
defa tavaf ederken üç defa remel yapar, dört defa da âdı adımla yürürdü,"[317] mealindeki hadistir. Bu konuda remelin
sadece kendisinden sonra sa'y yapılan tavaflarda yapılacağına dair de Şafiî'den
bir rivayet daha vardır. İmam Şafiî'nin bu kavline göre; Remel sadece kudüm
tavafı ile ifaza tavafında yapılabilir. Kudüm tavafından sonra sa'y yapmayan
bir kimse ifâza tavafında ıztıbâ' ve hervele yapar, sonunda da sa'y yapar.
2. Tavaf esnasında son dört tur
adi adımlarla yapılır.
3. Kendisine bir mevzu ile
ilgili soru sorulan bir kimse, bu sorunun cevabını verirken nedenlerini ve
niçinlerini de açıklamalıdır.
4. Yaya olarak yapılan
sa'y bir vasıta üzerine binerek yapılan sa'ydan daha faziletlidir.[318]
1886. ...İbn Abbâs'tan:
demiştir ki: Resülullah (ashabıyla birlikte) Mekke'ye geldi. Kendilerini
Yesrib'in sıtması zayıflatmıştı. Müşrikler;
(Yarın) size öyle bir kavim
gelecek ki, sıtma kendilerini bitirmiş, ondan çok elem çekmişler, dediler.
Allah teâlâ hazretleri de Müşriklerin söylediklerini Peygamberine bildirdi.
Bunun üzerine (Hz. Peygamber müşrikler müslümanların dinçliğini görsünler diye)
ashabına tavafın üç turunda remel yapmalarını iki köşe arasında da âdi
yürüyüşle yürümelerini emir buyurdu. Müşrikler onları (bu halde) görünce,
"sıtmanın kendilerini bitirdiğini söylediğiniz kimseler bunlar mı? Bunlar
bizden daha sağlammışlar" demeye başladılar. İbn Abbâs (sözlerine devamla)
dedi ki: (Resülullah saHallahü aleyhi ve sellem) onlara şefkatinden her turda
remel yapmalarını emretmedi.[319]
"Yesrib"den maksat,
"Medine"dir. İslâmiyetten önce "Medine",
Yesrib ismiyle anılırdı. İslâmiyetten
sonra
"Dâr",
"Medîne", "Taybe" ve "Tâbe" isimleriyle anılmaya
başlamıştır. Nitekim Allah teâlânın "Daha önceden Darı yurt edinmiş ve
gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri
severler,"[320] anlamına gelen âyeti kerimesinde "Dâr" kelimesi
dâr-i hicret, yani Medine anlamında kullanılmıştır. Yine Allah teâlâ şu âyet-i
kerimesinde de eski Yesrib'den "Medine" diye bahsediyor: "Eğer
bu savaştan Medine'ye dönersek şerefli kimseler alçakları and olsun ki oradan
çıkaracaktır."[321]
Ebü Hüreyre'den rivayet edilen
bir hadisi şerifte de şöyle
buyuruluyor:
Resülullah (s.a.)
"Ben Yesrib denilen ve
bütün beldeleri yiyen bir beldeye (hicret etmekle) emrolundum. Bu belde
körüğün demirin pasını atması gibi (kötü) insanları atan Medine'dir."
buyurdular.[322] Ebû Ya'lâ ve İmam Ahmed'in sahih senetle rivayet ettikleri
bir hadis-i şerifte ise, Resûl-i Ekrem'in Medine'ye Yesrib denilmesini hoş
karşılamadığını ve; "Her kim Medine'ye Yesrib derse hemen Allah'a tevbe
istiğfar etsin"[323] buyurduğu ifade edilmektedir. Her ne kadar İbn Cevzî, bu
hadisi Mevzuât'ında uydurulmuş hadisler arasında göstermişse de İbn Hacer bunu
reddetmiştir.[324]
Medine kelimesi aslında
"boyun eğdi" anlamına gelen "dâne" kökünden veya bir
mekâna yerleşip orada ikâmet etmek anlamına gelen "medene" kökünden
gelmektedir. Çoğulu müdün ve medâin şekillerinde gelebilir.
Yesrib ise, başa kakmak ve
zemmetmek anlamına gelen "S-R-B" kökünden gelmektedir. Meselâ,
“Bugün azarlanacak değilsiniz., Allah sizi bağışlar"[325] âyet-i kerimesinde "tesrîb"
kelimesi "başa kakmak" anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan
Malikîler'den İsa b. Dînâr, "Medine'ye Yesrib diyene günah yazılır"
demiştir. Gerçi Kur'an-ı Kerim'de de Med'ine için Yesrib denilmişse de bazı
ulemâya göre bu, münafıkların sözünü nakilden ibarettir. Bazılarına göre bu
kelimenin fesad mânâsına gelen "serb'-'den alınmış olması, ihtimali de
vardır. Her iki halde de bu kelime mânâ itibarıyla çirkindir. Resul-i Ekrem
ise, güzel ismi sever çirkinden hoşlanmazdı.
Medine ayrıca hoş kokulu ve
şirk pisliğinden uzak olduğu için Taybe ve Tâbe isimleriyle de
isimlendirilmiştir.
Hicretten önce Medine veba
gibi salgın hastalıkların en çok bulunduğu bir beldeydi. Müslümanlar oraya
hicret edince Hz. Ebû Bekir'le Bilâl (r.a.) derhal hastalandılar. Bu durumu
gören Resûl-i ekrem Efendimiz; "Ey Allah'ım bize Mekke'yi sevdirdiğin gibi
veya daha fazla bir şekilde Medine'yi de sevdir. Onu hastalıklardan arındır,
ölçeklerine bereket ver, ondaki sıtma hastalığını da Cuhfe'ye gönder" diye
dua etti.[326] Bunun üzerine Allah teâlâ hazretleri oradaki sıtmayı
Cuhfe'ye gönderdi. O sırada Cuhfe'de yahudiler bulunuyordu. Kaza umresinde
Resûl-i Ekrem'in ashabına Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacerî arasında âdi
yürüyüşle yürüyüp diğer iki rükün arasında kısa ve hızlı adımlarla yürümelerini
emretmesinin sebebi müşriklerin Kabe'nin kuzeyinde bulunmalarındandır. Bu
yüzden müşrikler, müslümanları Rükn-i Hacerî ile Rükn-i Yemânî arasında
göremi-yorlardı. Resul-i Ekrem de ashabına sadece müşriklerin görebildiği rükünler
arasında koşar adımlarla diğer iki rükün arasında ise, âdi adımla yürümelerini
emretti.[327]
1. Remel, Asr-ı saadetten
sonraki nesiller için de bir sünnet olarak kalmıştır. Ulemanın büyük çoğunluğu
bu görüştedirler. İbn Abbas (r.a.) remel'in sünnet olmadığı kanaatinde idi,
fakat sonradan bu görüşünden vazgeçti.
2. Tavafın her bir
turuna "şavt" ismini vermek caizdir ve insanın düşmanlarının
kendisine karşı besledikleri kötü emelleri yok etmek için kuvvet gösterisinde
bulunması caizdir. Bu, riyadan sayılmaz.
3. Her ne kadar metinde geçen
"tavafın üç turunda remel yapmalarını iki köşe arasında da âdi yürüyüşle
yürümelerini emretti" sözü, Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved arasında remel
yapmanın sünnet olmayıp bu mesafe içerisinde âdi yürüyüşle yürünebileceğini
ifade eden, "Resûlullah (s.a.)'in, (Veda Haccı'nda) Mekke'ye geldiği zaman
ilk tavaf ettiğinde Hacer-i Esved'i selâmladığını, yedi şavttan ilk üçünde
biraz hızlıca yürüdüğünü gördüm"[328] anlamındaki hadise aykırı ise de Hafız
İbn Hâcer'in beyânına göre, "konumuzu teşkil eden ve Rasûl-i Ekrem'in ve
ashabının Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved arasında remel yapmadıklarını ifade
eden Ebû Dâvud hadisi "kaza umresi" ile ilgilidir. Buhârî'nin rivayet
ettiği ve Rasül-i Ekrem'in tavafın ilk üç turunda, tur boyunca yani Hacer-i
Esved'den başlayıp yine Hacer-i Esved'e gelinceye kadar aralıksız remel
yaptığını ifâde eden İbn Ömer hadisi ise, Veda Haccı'yla ilgilidir. Binaenaleyh
Rasûl-i Ekrem'in Veda Haccı'ndaki bu uygulaması kaza umresindeki ilk uygulamasını
neshedip başlıbaşına bir sünnet olarak kalmıştır."
Biz de İbn Hâcer'in bu beyânım
esas alarak bu hadisenin kaza umresinde geçtiğine tercümemizde parantez
içerisinde işaret ettik.
4. Müşriklerin müslümanlar
aleyhine yaptıkları propagandayı Allah'ın Resulüne bildirmiş olması Resul-i
Ekrem Efendimiz için bir mu'cizedir.
5. Başkanlık mevkiinde bulunan
bir kimsenin idaresi altında bulunan kimselere merhametli davranması gerekir.[329]
1887. ...Eşlem
(r.a.)'den; demiştir ki: Ömer b. el-Hattâb'ı (şöyle) derken işittim:
"Allah teâlâ İslâm'ı (sağlam temeller üzerine) yerleştirdiği, küfrü ve
küfür ehlini de (aramızdan) yok ettiği halde, bugün remel yapmakta ve
omuzbaşmı açmakta ne fayda var? Bununla beraber biz Resûlullah (s.a.) zamanında
yaptığımız (remel ve ıztıbâ-dan) hiçbir şeyi terk etme(meli)yiz."[330]
Bu hadisin Buharî'deki metni
şu anlamdadır: "Biz neden bu remele devam ediyoruz? (Vaktiyle) biz
müşriklere (kuvvetli) görünmek isterdik. Halbuki Cenab-ı Hak onları mahv-ü
helak etmiştir." Bundan sonra Hz. Ömer sözlerine şöyle devam etti:
"Remel, Peygamber (s.a.)'in yaptığı bir iştir. Biz Peygamber'in bu
sünnetini terk etmeyi sevmeyiz."[331]
Bütün bu rivayetlerden
anlaşılıyor ki Hz. Ömer, bir zamanlar, remelin bir sebeb neticesinde meşru
kılındığını ve bu sebebin ortadan kalkmasıyla remelin de terk edilebileceği
neticesine varmanın doğru olup olmadığı meselesi, üzerinde uzun uzun durmuş ve
sonunda, remelin meşru kılınmasında düşmana kuvvet gösterisinde bulunmanın
dışında, başka hikmet ve maslahatların da bulunabileceğini hesab ederek,
"Remel, Hz. Peygamberin işlediği bir sünnettir. Biz Peygamber'in bu
sünnetim terk etmeyi sevmeyiz," diyerek bu konudaki en son vardığı hükmü
ifâde etmiştir.[332]
1. Bazan Resûlullah (s.a.)
bilinen bir hikmet ve maslahat gereği bir fiili işlemeyi ümmeti için sünnet
kılar daha sonra bu hikmet ve maslahat ortadan kalkınca bu fiilin işlenmesi
yine sünnet olarak kalır. Çünkü o fiilin işlenmesinde bilinmeyen daha nice
hikmet ve maslahatlar olabilir. Süfyan es-Sevrî'ye göre remel sünneti
müekkededir. Terk edene kurban kesmek gerekir. Ulemânın pek çoğuna göre ise,
remeli terk eden kimse için hiçbir ceza yoktur.
2. Sahâbe-i kiram Resûl-i
Ekrem'in sünnetine son derece bağlı idiler. Her sünnette pek çok hikmet ve
maslahat bulunduğunu çok iyi kavramışlardı.
3. Remel, tavafın sünnetler
indendir.[333]
1888. ...Âişe
(r.anhâ) demiştir ki: Resûlullah (s.a.); "Beyt'i tavaf etmek ve Safa ile
Merve arasında sa'y etmek ve Cemreleri atmak ancak Allah'ı zikretmek için meşru
kılınmıştır" buyurdu.[334]
Aslında her ibâdet
Allah'ı zikretmek için meşru kılınmıştır.Beyt'i tavaf etmek Safa ile Merve
arasına sa'y etmek ve cemreleri atmak da her ne kadar görünüşte bir ibâdet gibi
değilse de aslında bu fiiller de cereyan ettikleri yerleri takdis ve ta'zim
maksadıyla değil, ancak Allah teâlâ ve takaddes hazretlerini zikretmek için,
onun zikrini devam ettirmek için meşru kılınmışlardır. Binaenaleyh bu ibâdetleri
yapmakta olan bir hacı adayı etrafında bulunan taş ve topraklarla meşgul olmak
yerine bizzat buraları ziyareti emreden Allahı zikir ile ve ona kullukla me'mur
olduğunun şuur ve idrâki içinde bulunmalı ve bir an dahi Allah’tan gafil
kalmamalıdır.[335]
1889. ...İbn Abbas
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) (kaza umresinde Beyt'i
tavaf ederken) ıztıbâ' yaptı, (Hacer-i Esved'i) selâmladı ve tekbir getirdi.
Sonra (ilk) üç turda Rükn-i Yemânî'ye vardıkları zaman (ashabıyla birlikte)
remel yaptı. Kureyşin gözlerinden kayboldukları zaman âdi yürüyüşle yürüdüler.
Sonra (tekrar) onların karşısına çıktıkları zaman remel yaptılar (Bunu gören)
Kureyş (müşrikleri), bunlar ceylan yavrusu gibiler, demeye başladılar.
İbn Abbâs (r.a.) dedi ki:
(Tavafın ilk üç turunda remel
yapmak o günden itibaren) sünnet oldu.[336]
Bir hacı adayı Mekke'ye
varınca önce telbiye getirerek Şeybe kapısına gelip oradan Mescid-i Haram'a
girmelidir. Mekke'ye girerken de şu duayı okumalıdır:
Yani: "Allah'ım burası
Senin Harem'in ve Senin güvenli kıldığın emin beldendin*. Sen; "Kim oraya
girerse emniyettedir" diye buyurdun ve esasen senin (her) buyruğun
haktır. O halde ey Allah'ım, etimi ve kanımı ateşte yakma, kullarını
dirilteceğin gün beni azabından koru!"
Mümkünse Mescid'e yalınayak
girer ve girerken de şu duayı okur:
Yani: "Allah'ın adıyla ve
Allah Rasûlü'nün dini üzerine (giriyorum). Beni Beyt-i Harâm'ına kavuşturan
Allah'a hamd ederim. Allah'ım, bana rahmet ve mağfiretinin kapılarını aç ve o
kapılardan girmeyi nasip eyle! Sana isyana götüren kapılan da yüzüme kapat ve
bu kapılarda(n girip) amel etmekten uzak tut!"
Mescidi görünce de;
"Allahu
Ekber, Allahu Ekber,
Allah'ım Selâm (her türlü eksiklikten münezzeh olan) sensin.
Esenlik de sendendir.
Rabbimiz Sen bizi (kendi
katından) selâm ile şereflendir, bizleri Esenlik Yurdu olan Cennete koy.
Allah'ım, şu Beyt'inin şerefini, heybet ve azametini artır; ey Hannân ve
Mennân olan Rabbim, hatalarımı bağışla!"
diye tekbir ve tehlîlde
bulunur, bu müstehabdir. Atâ'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.)
Beyt-i Şerife her varışında;Yani, "Borçtan, fakirlikten, sıkıntı ve
kederden birde kabir azabından bu Beytin Rabbine sığınırım."[337] Diye dua edermiş.
Bu konuda "el-Cevheretun
Neyyire" isimli eserde de şöyle deniyor: "Beyt'i Şerifi görünce;
diyeokumak müstehabdır.Sonra kapıdan Hacer-i Esved'e doğru yürürken; diyerek
tekbir ve tehlil getirir ve ellerinin içini Hacer-i Esved'e doğru kaldırarak
onu selâmlar."[338] Gerek tavafa başlarken ve gerek tavaf esnasında Hacer-i
Es-ved'in önüne geldikçe ona istikbal edilir, namazda durur gibi tekbir ve
tehlil ile bu mübarek taşa eller kaldırılıp sürülür ve mümkün ise, öpülür.
Bunlar mümkün olmayınca karşıdan el sürme işareti yapılır. Buna "istilâ =
selamlamak" denilmektedir. Hacer-i Esved'e böyle el koymak Hak teâlâ
Hazretleriyle ibâdet ve taat hususunda ahidleşmenin ve bu ahde vefa
edileceğinin bir remzi demektir.[339]
1. Tavafta İ2tıbâ'
Yapmak meşrudur.
2. Hacer-ı Esved ı öperek
selamlamak ve karşısında tekbir getirmek meşrudur.
3. Tavafın ilk üç
turunda Kabe-i Muazzamanın kuzey cebhesinin köşelerini teşkil eden Yemanî
rükünlerin dışında kalan kısımlarında remel yapmak sünnettir. 1886 numaralı
hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi Veda Haccı'nda bu durum neshedilerek
tevâfın ilk üç turunda Kabe-i Muazzam'nın bütün kısımlarında remel yapmak
sünnet olmuştur.[340]
1890. ...İbn Abbâs'dan
rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) ve ashabı Ci'râne'de umreye niyyet
etmişler, Beyt'i (tavaf ederlerken ilk) üç turda remel yapmışlar, dördünde de
âdi yürüyüşle yürümüşlerdir.[341]
1891. ...Nâfi'den
rivayet olunduğuna göre İbn Ömer (r,a.) Ha-cer(-i Esved) den (başlayıp yine)
Hecer(-i Esved)'e kadar remel yapmış ve Resûlullah (s.a.)'in de böyle
yaptığını söylemiştir.[342]
Daha önce de ifâde ettiğimiz
gibi her ne kadar Resûl-i Ekrem Efendimiz ve ashabı kaza umresinde tavafın ilk
üç turunda sadece Kabe'nin kuzeyinde bulunan müşriklerin gözlerine çarpan
kısımlarda remel yapıp müşriklerin gözlerine çarpmayan Yemanî rükünlerde âdi
yürüyüşle yürümüşlerse de konumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte de ifâde
edildiği gibi Resul-i Ekrem ve ashabı Veda haccında haccın ilk üç turunda
Kâbe-i Muazzama'nın bütün kısımlarında remel yapmışlardır. O günden itibaren
bu şekilde remel yapmak sünnet olarak kalmıştır ve daha önceki uygulama
neshedilmiştir.[343]
1892. ...Abdullah b.
es-Sâib'den; demiştir ki: Ben Resûlullah (s.a.)'i iki rükün arasında; "Ey
Rabbimiz bize dünyada da âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azzâbından
koru"[344] diye dua ederken işittim.[345]
Resûl-i Ekrem'in arkalarında
dua ettiği iki rükünden maksat, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacerîdir. Dua
içerisinde geçen "Dünyadaki iyilik"den maksat, insanın tab-i
selimine, zevk-i selimine uygun düşen ve insanın âhiret amellerini işlemesine
vesile olan hayırlardır. Sâliha kadın da bu hayırlardan birisidir.
"Âhiretteki iyilik"den maksat ise, hesaba çekilmeden ve azaba
uğramadan cennete girmek ve Cemalullahı müşahede etmektir.
Bu hadisten anlaşılıyor ki
Resûl-i Ekrem (s.a.) tavaf esnasında Rükn-i Yemanî ile Rükn-i Hacerî arasında
dua etmiştir. Bu bakımdan ümmetinin de Resül-i Ekrem'in yaptığı gibi dünya ve
âhiret nimetleriyle ilgili dualarda bulunması müstehabtır. Ulemanın büyük
çoğunluğuna göre bu iki rükün arasında dua etmek sünnettir. Fakat terkinden
dolayı bir ceza gerekmez. Hasan el-Başrî ile Süfyan es-Sevrî'ye ve Maliki
ulemâsından el-Mâcişûn'a göre ise, bu sünnetin terkinden dolayı kurban
lâzımdır.[346]
1893. ...îbn Ömer
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Resûlullah (s.a. Mekke'ye) ilk geldiğinde
hac ve umre için tavaf ederken Beyt'i üç defa hızlıca dolaşır* sonra dört defa
normal yürür daha sonra da iki rekât namaz kılarmış.[347]
Burada kastedilen tavaftan
maksat, Resûl-i Ekrem'in Veda Haccında yaptığı kudüm tavafı ile Cırane umresinin
dışında kalan umrelerdir. Ci'râne umresinin kastedilmiş olması mümkün
değildir. Çünkü İbn Ömer (r.a.) Ci'râne umresinde bulunmamıştı. Geriye Kaza
Umresiyle Veda Haccındaki umresi kalır. Ancak Veda Haccında müstakil bir umre
yapıp yapmadığı meselesi ulemâ arasında ihtilaflıdır. Müslim ve Nesâî'nin
rivayetinde bu hadisin sonunda, "Arkasından Safa ile Merve arasında sa'y
yaparmış" ilâvesi vardır.[348]
1. Kudüm ve umre
tavaflarında remel yapmak ve tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak meşrudur.
Bilindiği gibi bu namaz, İmam Mâlik ile Hanbelî ulemâsına ve Dâvûd-i Zâhirî'ye
göre sünnet, Hanefî ulemasıyla İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre vâcibdir. Çünkü
Allah teâlâ Kur'an-ı Kerîminde; "Siz de İbrahim'in makamından bir namaz
yeri edinin"[349] buyurmuştur.
Şafiî ulemâsının meşhur olan
görüşüne göre de bu namaz sünnettir.[350]
1894. ...Cübeyr b.
Mut'im (r.a.)'ın merfu olarak rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle
buyurmuştur:
"Geceden veya gündüzden
dilediği saatte şu Beyt'i tavaf edecek veya namaz kılacak olan bir kimseye
engel olmayınız."
(Bu hadisi Ebû Davud'a
ulaştıran ikinci râvi) Fazl (da şöyle) rivayet etti: Resûlullah (s.a.);
"Ey Abdu Menâf oğulları!
Hiç bir kimseyi (dilediği saatte tavaf etmekten ve namaz kılmaktan)
menetnıeyiniz."[351]
Bu hadis Ebû Dâvûda iki ayrı
râvî tarafından ulaştırılmıştır.Bunlardan biri İbnü's-Serh;
diğeri ise, FazI'dır. Fazİ'ın rivâyetindeki: "Ey Abdu Menâf
oğullan" hitabından anlaşılıyor ki, Resûl-i Ekrem'in bu,hitabı, Abdu Menâf
oğullarına yöneltilmiştir. Tirmizî'nin rivayetinde de bu hitab "Ey Abdü
Menâf oğulları! Gecenin veya gündüzün dilediği saatinde bu Beyt'i tavaf edene
ve namaz kılana engel olmayınız" şeklinde yine Abdu Menâf oğullarına yöneltilmiştir.[352]
1. Namaz kılmanın mekruh olduğu
vakitlerde Beyt-ı Şerifi tavaf etmek caizdir.Bunda ittifak vardır.
2. Tavaf namazı her vakitte
kılınabilir. Şafiî ulemasıyla îmam Ahmed bu görüştedirler. Delilleri ise, bu
hadisle birlikte Mücâhid'in Ebû Zer (r.a.)'den rivayet ettiği "Sabah
namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılınamaz, ikindi
namazından sonra da güneş batıncaya kadar namaz kılınamaz. Ancak Mekke
müstesnadır. Mekke müstesnadır. Mekke müstesnadır"[353] anlamındaki hadis-i şeriftir. Fakat bu
hadis-i şerifin senedinde Abdullah b. Müemmel isimli zayıf bir râvi
bulunmaktadır. Fakat İbrahim b. Tahmân bu râviye uyarak aynı hadisi bunu şeyhi
Humeyd'-den rivayet etmiştir.
Beyhâkfnin beyânına göre
buradaki namazdan maksadın tavaf namazı olma ihtimâli kuvvetlidir. Çünkü bu
konudaki hadisler bunu göstermektedir. Fakat bununla beraber diğer namazların
kastedilmiş olması ihtimâli de vardır. İmam Ahmed'in meşhur olan görüşüne göre
burada kast edilen namaz tavaf namazıdır. Binaenaleyh tavaf namazı için keharet
vakti söz konusu değildir. İmam Şafiî de bu görüştedir.
Hanefî ulemasına ve İmam
Mâlik'e göre ise, bu konuda Mekke'nin diğer beldelerden farkı yoktur.
Binaenaleyh Mekke'de ikindi ve sabah namazlarından sonra namaz kılmanın mekruh
olduğunu ifâde eden hadislerin[354] kapsamı içine girer. İmam Mâlik'le
Hanefî ulemâsı sözü geçen vakitlerde namaz kılmayı yasaklayan hadis-i
şerifleri bu vakitlerde namaz kılmaya cevaz veren hadislere tercih etmişlerdir.
Tirmizî konumuzu teşkil eden hadisler ile ilgili düşüncelerini şöyle dile
getiriyor: "Cübeyr b. Mut'-im'in hadisi hasen-sahihdir. Abdullah b. Ebî
Necîh de bu hadisi Abdullah b. Bâbâh'dan rivayet etmiştir. İlim adamları
ikindiden sonra ve sabah namazından sonra Mekke'de namaz kılınması hakkında
ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, "ikindiden sonra ve sabah'tan sonra namaz
kılmakta ve tavaf etmekte beis yoktur" dediler. Şafiî, Ahmed ve İshak'ın
kavli budur. Bu görüşlerinin isabetli olduğuna da mevzumuzu teşkil eden hadisi
delil olarak göstermektedirler. Kimi de ikindiden sonra tavaf ederse, güneş
batıncaya kadar namaz kılamaz. Sabah namazından sonra tavaf ederse, güneş
doğuncaya kadar namaz kılamaz, diyor. (Bunlar) Hz. Ömer'in hadisiyle istidlal
etmektedirler. Şöyle ki: Ömer (r.a.) sabah namazından sonra tavaf etti de namaz
kılmadan Mekke'den çıktı ve Zü Tuvâ'ya inince güneş doğduktan sonra namaz
kıldı. Süfyân es-Sevri ve Mâlik b. Enes'in görüşü de budur."[355]
Merhum M. Zihnî Efendi güneş
doğarken, tepedeyken ve batarken tavaf namazı kılmanın sahih olmayacağı gibi
şafak ile güneşin doğması arasında ve ikindi namazı ile güneşin sararması
arasında da bu namazı kılmanın mekruh olduğunu şu cümlelerle ifâde etmiştir:
"İkinci nevi olan kerahet vakitlerinde, yukarıda geçen altı namazın
kılınmasında kerahet yoktur. Ancak bunlardan yalnız nafile namaz ile vâcib
ligayrihî (sehv secdesi, tavaf namazı, bozulan nafilenin kazası ve nezir
namazı) kısmı müstesnadır. Bunlar kerahetle sahih olur ve fakat bunun da sehv
secdesinden başkası yarıda kesilerek mekruh olmayan bir vakitte
kazası-gerekir."[356]
1895. ...Ebü'z-Zubeyr
dedi ki: Câbir b. Abdullah’ı, "Peygamber (s.a.) ve ashabı, Safa ile Merve
arasında ilk (yaptıkları) sa'ydan başka bir sa'y yapmadı(lar)" derken
işittim.[357]
Bilindiği gibi hem haccı hem
de umereyi bir ihramla yapmaya "Hacc-ı Kıran" denir. Ulemâdan
bazılarına göre umre için ihrama girdikten sonra umre tavafının dört turunu
tamamlama-dan'önce hac için de ihrama niyetlenen kişi kıran haccına niyetlenmiş
sayılacağı gibi sadece hacca niyetlendiği halde kudüm tavafının henüz birinci
turunu tamamlamadan umreye de niyet eden kimse, kıran haccına niyet etmiş
sayılır. Ebû Davud'un bu hadisi burada nakletmekten maksadı; "Kıran
haccına niyet eden bir kimsenin umre tavafının veya hac tavafının sonunda
yapacağı sa'y yeterli midir, yoksa hem umre tavafının hem de hac tavafının
sonunda sa'y yapması gerekli midir?" konusunu aydınlatmaktır.
Bu hadisin ifâdesinden
anlaşıldığına göre Resûl-İ Ekrem ve ashabı Veda Haccmda bir sa'y yapmakla
yetinmişlerdir. Resul'i Ekrem'in ve ashabının Veda Haccında hacc-ı ifrâd
yaptığını kabul eden Mâlikî ve Şâfiîlere göre, bu sa'y kudüm tavafından sonra yapılmıştır.
Hadis-i şerîf bu şekilde açıklanacka olursa, o zaman bu hadisin bab başlığıyla
bir alâkası kalmaz. Başlıkta kıran haccı yapan kimsenin sa'y'i söz konusu
ediliyor. Resul-i Ekrem'in Veda Haccında kıran haccına niyet ettiği kabul
edilirse, bu hadisin başlıkla alâkası sağlanmış olur ki o zaman bu hadis,
"kıran haccında sadece bir sa'y yapılır" diyen Şafiî ulemâsının bu
görüşünü destekler. Musannif kendisi bu görüşte olduğu için bab başlığına bu
ismi uygun görmüştür. "Kıran haccında hem umretavâfınınhem de hac
tavafının sonunda sa'y yapılır" diyen Hanefî ulemâsına göre, bu hadisin
mânâsı "Veda Haccında Resul-i Ekrem ve ashabı hac tavafından .sonra
yapılacak olan sa'yı, kudüm tavafından sonra yaptılar ve bu sa'yi hac
tavafından sonra tekrar yapmaya Iüzûm görmediler," demektir. Esasen hac
tavafı için birden fazla sa'y yapılamayacağı tüm ulemâ tarafından ittifakla
kabul edilmektedir.
Netice olarak, Hanefî
ulemâsına göre, Resul-i Ekrem Veda Haccında hac tavafı için bir kerre sa'y
yapmıştır. Metinde "ilk sa'y" tabiri geçtiğine göre, hac tavafından
sonra yapılacak olan sa'yın öne alınarak kudüm tavafından sonra yapıldığı
anlaşılıyor. Bilindiği gibi hac tavafından sonra yapılan sa'yın öne alınarak
kudüm tavafından sonra yapılması da caizdir. Kendisinden sonra bir sa'y bulunan
umre tavafının 'da kudüm tavafından önce. yapıldığı düşünülürse bu şekilde
Hanefîlerin dediği gibi Veda Haccında Resul-i Ekremle birlikte hacc-ı kıran
yapan kimseler için biri umre için biri de hac için olmak üzere iki sa'y yapıldığı
ortaya çıkar. Ve metindeki "ilk (yaptıkları) sa'ydan başka sa'y
yapmadılar" sözünün mânâsı anlaşılmış olur. Hz. Peygamberin Veda Haccmda
hangi haccı yaptığı mevzuunda mezheb imamlarının görüşü 1777 numaralı hadisin
şerhinde açıklanmıştır.[358]
1896. ...Âişe
(r.anM)'dan rivayet olunduğuna göre, Veda Haccında Resulullah (s.a.)'ın
yanında bulunan ashabı, (Akabe'deki) cemreye (taş) atıncaya kadar (gerek hac
gerekse umre için) tavaf etmezlerdi.[359]
Bilindiği gibi Minâ'da
birbirine birer ok atımı uzaklıkta üç taş kümesi (Cemre) vardır. Bunlara:
a. Akabe Cemresi (Cemretu'l-Akabe),
b. Orta Cemre
(el-Cemrtfu'l-vustâ),
c. Küçük Cemre
(el-Cemretu'1-ulâ)
Metinde geçen "cemreye
(taş) atıncaya kadar" sözüyle "Akabe cemresine taş atıncaya
kadar" denilmek istenmiştir.
Bu hadis-i şerifin zahirinden
Veda Haccında Resûl-i Ekrem ile yanında bulunan ashabının birinci bayram günü
Akabe cemresine taşları atıncaya kadar ziyaret tavafını yapmadıkları ifâde
ediliyor.
Bilindiği gibi yedi çeşit
tavaf vardır:
a. Kudüm tavafı:
Mekke'ye geliş tavafı demektir. İfrâd veya kıran haccı yapan afakîlerin ilk
defa yapacakları tavaftır. Temettü' haccı yapacak olanlar ile mîkât sınırları
içinde bulunanlar kudüm tavafı yapmazlar.
b. Ziyaret tavafı: Buna
"İfâza" tavafı da denir. Hacda farz olan tavaf budur. Arafat
vakfesinden sonra yapılır.
c. Veda tavafı:
"Sader tavafı"da denilir. Mîkat sınırları dışından gelen hacıların
hacdan-sonra Mekke'den ayrılırken yaptıkları tavaftır.
d. Umre tavafı: Sadece umre
yapmak üzere Mekke'ye gelenler ile temettü veya kıran haccı yapanların
Mekke'ye geldiklerinde ilk yapacakları tavaftır. Bu tavaftan sonra umrenin
sa'yi yapılacağından bu tavafta iztıbâ ve remel de yapılır.
e. Nezir tavafı: Her hangi bir
sebeble tavaf etmeyi adayan kimsenin bu tavafı yapması vâcib olur.
f. Tehiyyetü'l-Mescid tavafı:
Tahiyyetü'l-Mescid namazı yerine, Mescid-i Haram'a her namaza gidişinde
hurmeten ve mescidi selâmlamak için yapılan nafile bir
tavaftır.
g. Nafile lavaf: Mekke'de
bulunulan süre içerisinde hacla ilgili olarak yapılması gereken tavaflar
dışında fırsat buldukça ve arzu ettikçe yapılan tavaflardır.
Metinde sözkonusu edilen
tavaflardan maksadın hangi tavaf olduğu lemâ arasında ihtilaflıdır. Esasen bu
hadis-i şerif Veda Haccında Resul-i Ekrem'in yanında bulunan J4z- Âişe ve diğer
sahâbîlerin bu konudaki rivayetlerine aykırıdır. Çünkü sözü geçen rivayetlerde
"Resul-i Ekrem (s.a.)'in Mekke'ye girer girmez Beyt'i tavaf edip Safa ile
Merve arasında sa'y yaptığı beraberinde bulunan ashabdan yanında kurbanlık
bulunanların hem Beyt'i tavaf ettikleri, hem de Safa ile Merve arasında sa'y
yaptıkları fakat ihramdan çıkmadıkları; yanında kurbanlık bulunmayanlarınsa,
aynı şekilde hem Beyt'i tavaf ettikleri hem de Safa ile Merve arasında
koştukları ve ihramdan çıktıkları" ifâde ediliyor.[360]
Öyleyse konumuzu teşkil eden
bu hadisi te'vil etmek ve bu konudaki diğer rivayetlerle arasını uzlaştırmak
gerekir. Bu te'vil şu şekillerde yapılabilir.
a. Veda Haccında Resul-i
Ekrem'in yanında bulunan ve yanlarında kurbanlık bulunmayan sahâbîler Akabe
Cemresine taşlan atıncaya kadar ziyaret tavafını yapmadılar.
b. Veda tavafında Resul-i
Ekrem'in yanında bulunan ve yanlarında kurbanlık bulunan ashab-ı kiram, Akabe
Cemresine taşları atıncaya kadar ihramdan çıkmamak maksadıyla tavaf yapmadılar.
Ancak Akabe Cemresini taşladıktan sonra ifaza (ziyaret) tavafını yapıp
ihramdan çıktılar.
c. Veda tavafında Resûl-i
Ekrem'in yanında blunan ashâb-ı kiramın hiçbirisinin yanında kurbanlık yoktu.
Hacc-i kıran yaptılar ve ihramdan Akabe Cemresini taşjayıncaya kadar çıkmamak
amacıyla herhangi bir tavaf yapmadılar veya Akabe Cemresini taşlaymcaya kadar
ziyaret (ifaza) tavafım yapmadılar.
d. Buradaki tavafın
"sa'y" anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Bu ihtimâl
yanlarında kurbanlık bulunmayan sahâbîler için söz konusudur. Çünkü onların
hacdan önceki yaptıkları sa'y umre sa'yidir. Hacla ilgili sa'ylerini ise, Akabe
Cemresini taşladıktan sonra yapmışlardır. Dördüncü ihtimâle göre, sözü geçen
uygulamada bulunanlar temettü haccı yapan ashâb-ı kirâmdır.[361]
1897. ...Âişe
(r.anhâ)'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) kendisine;
"Haccın ve umren için
Beyt'i (bir kere) tavaf etmen, (bir kere de) Safa ile Merve arasında koşman
sana yeter" buyurmuştur.
Şafiî (r.a.) dedi ki; (Bu
hadisi) Süfyan (bir kere) A tâ vasıtasıyla Hz. Âişe'den; bir (kene de Hz.
Âişe'yi atlayarak) Ata vasıtasıyla (doğrudan doğruya) "Peygamber (s.a.)
Âişe (r.anha)'ya buyurdu ki" (şeklinde mürsel olarak Hz. Peygamberden)
rivayet etti.[362]
"Haccm ve umren için
Beyt'i (bir kerre) tavaf etmen (bir kerre de) Safa île Merve
arasında sa'y etmen sana yeter" sözünün anlamı üzerinde ulemâ ihtilâf
etmişlerdir.
Şafiî ulemasına göre, Resul-i
Ekrem bu sözü Hz. Âişe'ye söylemekle, "Hac niyyetini umre niyyeti üzerine
bina et, bu suretle umren ile ilgili fiiller hac menâsiki içerisine girsin ve
neticede hac menâsikini işlemekle onun zımmında umre fiillerini de işlemiş
olacağından Hac-ı Kıran yapmış sayılırsın" demektir. Bilindiği gibi
Resul-i Ekrem (s.a.) bu sözü Veda Haccı yolculuğunda Serîf denilen yerde
hayızlanan Hz. Âişe annemizin şikâyeti üzerine söylemiştir.[363] Hanefi ulemâsına göre Hz. Âişe
hayızlamp da tavaf ve sa'y yapamaymca durumunu Resul-i Ekrem'e arz etmiş.
Efendimiz de O'na "Saçlarını çöz ve tara, hac için ihrama gir, umreyi
bırak" buyurmuştur.[364] Bu sözün mânâsı, "Sen umreyi bırak
sadece hac yap, aslında daha önce umre yapmaya da niyetlenmiş olduğun için hac
yapmakla, hem hac hem de umre sevabı alacaksın" demektir. Bu sözün
Şâfiîlerin dediği gibi hac fiilleri içinde gizlenmiş olan umrenin terkediîmesi
için söylenmiş olması düşünülemez. Çünkü zahirde olmayan bir şeyin terkini
emretmeye lüzum yoktur. Şâfîilerin iddialarının doğruluğu kabul edilirse, O
zaman Hz. Âişe'nin hacc-ı kıran değil, hacc-ı ifrad yapmış olması gerekir ki,
bunu kendileride kabul etmezler.
Yahut da Hz. Peygamber Hz.
Âişe'ye, "Haccın ve umren için Beyt'i (bir kerre) tavaf etmen (bir kerre
de) Safa ile Merve arasında koşman sana yeter," dediği zaman, Hz. Âişe'nin
daha önce bir tavaf ile bir sa'y yaptığını zannediyordu. Bir tavaf ile bir sa'y
daha yapmasını emretmekle hacc-ı kıran için gerekli olan iki tavaf ile iki
sa'yi tamamlayacağını hesab ediyordu. Gerçekten Resûlullah (s.a.)'ijı Hasbe
gecesinde Hz. Âişe'ye hitaben; "sen Mekke'ye geldiğimiz gecelerde tavaf
etmedin miydi?" diye - sorması[365] da Resûl-i Ekrem'in Mekke'ye ilk
geldikleri gecelerde Hz. Âişe'nin bir tavaf ile bir sa'y yaptığı kanaatinde
olduğunu gösterir. Hanefî-lerin bu konuda kendi görüşlerini isbat için daha
başka te'villeri varsa da biz bunlardan sadece ikisini nakletmekle yetindik.
Diğer te'vil şekillerini de görmek isteyenler, "Bezlu'l-mechûd"
isimli eserin 9. cildinin 161-162, sahifelerine bakabilirler.
Metnin sonuna ilâve edilen
İmam Şafiî Hazretlerinin sözü kısaca şu manaya gelmektedir: Süfyân es-Sevrî bu
hadisi bir defa merfu olarak, bir defa da mürsel olarak Atâ'dan rivayet
etmiştir.
Bilindiği gibi İmam Şafiî,
Şafiî mezhebinin imamıdır. Nesebi Abdu Menaf'ta Resul-i Ekrem Efendimizin
nesebiyle birleşir. Annesi Fatıma bint Abdillah b. el-Hasen b. el-Hüseyn b. Ali
b. Ebî Tâlib vasıtasıyla da Ab-dulmuttalib'de yine Peygamber Efendimizin
nesebiyle birleşmektedir.
İbn Abdilhakem'in beyânına
göre annesi Hz. İmama gebe kaldığı zaman rüyasında kendisinden müşteri yıldızı
gibi bir yıldızın çıkıp önce" Mısır'a indiğini sonra bu ışıktan çıkan
huzmelerin bütün cihana yayıldığını görmüş. Bu rüyayı işiten tâbirciler Hz.
Fatıma'nın büyük bir âlim namzedi dünyaya getireceğini ve onun ilminin önce
Mısır'da yayılacağını oradan da bütün cihana yayılacağını söylemişlerdir.
Ebû Naim Abdulmelik b.
Muhammed'e göre, "Kureyş'ten gelecek' olan bir âlim yeryüzünü ilimle
dolduracaktır"[366] mealindeki hadis-i şerif İmam Şafiî hazretleri hakkında
vârid olmuştur. ez-Zeynü'1-Irakî'ye göre bu hadisin bir şahidi Ebu Dâvûd
et-Tayâlisî tarafından rivayet edilmiştir.[367] Ayrıca bu hadisi Bezzâr da rivayet
etmiş ve onun hakkında "hasen-sahih", demiştir.
es-Şeyh Takiyüddin
es-Sübkî'nin et-Tabakâtü'1-Kübrâ'sındaki beyânına göre, Ebû Nuaym'ıh ve daha
başkalarının rivayet ettiği bu hadisin sıhhatinde ittifak vardır ve "Allah
teâlâ her yüz yılın başında bu ümmete mahsus olmak üzere bu dinin aslını ortaya
çıkaracak bir müceddid gönderir."[368] anlamına gelen hadis-i şerif de İmam
Şafiî'nin durumuna uygun görülmüştür. İmam Ahmed'in rivayetinde bu hadis:
"Allah teâlâ her yüzyılın başında bu ümmetin dinini hey el-i asliyesi
üzere tanıtmak üzere Ehl-i Beytimden bir adam gönderir" şeklindedir.
Birinci yüzyılın başında ehl-i Beyt'ten müceddid olarak Ömr b. Abdülaziz,
ikinci yüzyılın başında da yine Ehl-i Beyt'ten İmam Şafiî gönderilmiştir. İmam
Ahmed de kendisine bir mesele sorulduğu zaman bu mesele ile ilgili bir delil
bulamayacak olursa İmam Şafiî'nin bu konudaki görüşüne müracaat ettiğini
söylemiştir."[369]
Bu konuda arif-i billah İmam
Şârânî de şunları söylüyor: İmam-i Şafiî daha çocukluk devresinde iken ilim
meclislerinde oturmaya meraklıydı. Daima ilim meclislerini tâkib eder
duyduklarını kağıt almaya imkânı olmadığından kemik üzerine yazardı. Yazdığı
kemikleri de belirli bir yere yığardı.
İlmini Mekke'de Müslim b.
Halidü'z-Zencî'den tahsil etti. Sonra Mekke ile Medine arasında bir yere gitti.
Bu yerin adına "Şuûbü'1-Hîf" derlerdi. Orada bir müddet kaldıktan
sonra Medine'ye geldi. Medine'de İmam Mâlikin derslerine devam etti. Muvatta'
adlı eserini ezbere dinletti. İmam Mâlik onun bu kavrayışına hayran oldu ve
ş,öyle dedi: "Takva yolunu tut. İstikbâl sana çok şeyler vâdediyor. Büyük
bir şöhret ve sâna sahib olacaksın." İmam Şafiî o sırada 13 yaşındaydı.
Bundan sonra Yemen 'e gitti.
Yemene gitmesinin sebebiyse amcasının Yemen kadısı oluşuydu. Onun yanında
kalacaktı. Yemen'de bir hayli şöhret yaptı. Sonra Irak'a taşındı. Burada ciddi
bir şekilde kendisini ilmî çalışmalara verdi. Irak'ta bir çok ilim adamıyla
tanıştı. Bazılarıyla da münazaraya tutuştu. Muhammed b. Hasan ilmî münazara
yaptığı âlimler arasındadır.
Bundan sonra Mısır'a geldi.
Burada yeni yeni eserler vermeye başladı. Mısır'a geliş tarihi H. 199 yılı
idi. Burada şöhreti zirveye ulaştı. Halk her yandan ona gelir derslerinde
bulunup onu dinlemek isterdi. Rebî' b. Süleyman buna dair bir müşahedesini
şöyle anlatıyor:
"İmam Şafiî'nin evi
civarında bazan yedi yüz kadar konuk görürdüm. Bunların hepsi onun derslerinde
hazır bulunup dinlemek için gelirdi. Fakat o bu kalabalığa aldanmaz, şöyle
derdi: "Benim mezhebim doğru ve sahih hadis-i şeriflerdir. Kendime mâl
edecek bir şeyim yok" Hiç bir şeyi kendine mal etmek istemez,
"İsterim ki bu ilmi halk benden duya, öğre-ne, bir harfini dahi bana mâl
etmeye, benden aldığını demeye." derdi.
Ebû Yahya Zekeriyya el-Ensârî
anlatıyor: "İmam Şafiî'nin yukarıda anlatılan cümledeki temenni şeklinde
izhar ettiği duası kabul oldu. Mezhebine ait hükümler sanki onun değilmiş gibi
anlatılır". "Rafü böyle dedi", "Nevevî şöyle dedi" ve
"Zerkeşî şöyle anlattı" şeklindedir. Böylece onun mezhebi
başkalarının görüşleriyle dile getirildi.[370]
1. Hacc-ı kıran yapan bir
kimse hac ve umresı için sadece bir taval ile bir tek sa y yapar.
İmâm Mâlik, Şafiî, Ahmed ve İshâk bu görüştedirler. Delilleri ise konumuzu
teşkil eden hadis-i şeriftir ki, "Hac ve umre için ihrama giren bir
kimseye ihramdan çıkıncaya kadar bir tavaf ile bir sa'y yeter"[371] anlamındaki hadis-i şeriftir.
Hanefî uleması ile İmam Sevrî
ve el-Hasen b. Salih'e göre ise, hacc-ı kıran yapan bir kimse için birisi umre
diğeri hac için olmak üzere iki tavaf iki de sa'y lâzım gelir. îbn Mesûd ile
Şa'bî ve en-Nehâî de bu görüştedir. Delilleri ise, Hz. Ali'den rivayet edilen
"Hac ve umre için ihrama girdiğin zaman o ikisi için iki tavaf yap, iki
kere de Safa ile Merve arasında sa'y yap"[372] anlamındaki hadis-i şerif ile Ziyâd b.
Mâlik'in Hz. Ali ile İbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet ettiği "Hacc-ı kıran
yapacak olan bir kimse iki tavaf iki de sa'y yapar"[373] mealindeki hadistir.[374]
1898. ...Abdurrahman b.
Safvân'dan; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) Mekke'yi fethedince (kendi kendime);
"elbisemi giyeceğim -evim de yol üzerinde idi- Resûlullah (s.a.)'in nasıl
hareket edeceğini göreceğim" dedim. Bunun üzerine gittim. Peygamber
(s.a.)'i yanaklarını Beyt'in (duvarları) üzerine koyarak kapıdan Hatime kadar
Beyt'i selamlamakta olan ashabıyla birlikte Ka'be'den çıkarken gördüm.
Resûlullah (s.a.) onların arasında bulunuyordu.[375]
Ka'be'nin kuzeybatı duvarı
(Rükn-i Irakî ile rükn-i Şamî arası)nın karşısında zeminden
bir metre kadar yüksek yarım daire şeklinde bir duvar vardır
ki, buna "hatîm" denir. Bu duvar ile Beyt-i Şerif arasındaki boşluğa
"Hıcr" (Hıcr-i Ka'be, Hıcr-i İsmail veya Hazıra) denir.
Kabe'nin kuzey doğu duvarında
(Rükn-i Hacerî ile Rükn-i Irakî arasında) zeminden iki metre kadar yükseklikte
"Kabe Kapısı" Vardır. Bu duvarın Rükn-i Hacerî ile kapı arasında
kalan kısmına da Mültezem de-: nir. Hatîm'in "Hatîm" diye
isimlendirilmesi halkın burada yemini çok yapmasındandır. Burada yapılan dualar
makbuldür. Fakat kim burada yalan yere yemin ederse, Allah en kısa zamanda onun
cezasını verir. İbn Abbas'tan rivayet olunan bir hadis-i şerifte Peygamber
(s.a.)'in şöyle buyurduğu ifade ediliyor: Rükn(-i Hacer) ile makam(-ı İbrahim)
arası mülte-zemdir. Burada duâ eden hastalar şifâ bulur."[376] Ancak bu hadisin senedinde rivayeti
metruk olan Abbâd b. Kesîr vardır. Mültezem "duâ yeri" anlamına gelen
"el-Müddeâ" ismiyle de anılır. Ashâb-i kiramın Kabe kapısı ile
Hatîm'in sonu arasında kalan duvarları öperken Resul-i Ekrem'in onların
arasında bulunmuş olması, aynı fiile O'nun da iştirak ettiği anlamına gelmez.
Metinde Resûl-i Ekrem'in de bu fiile iştirak edip etmediğine dair bir açıklık
yoktur.
Bu hadisin bab başlığı
(terceme) ile ilgisi "Ashab-i Kiramın Kabe ka-pısıyla hatîmin sonu
arasında kalan duvarları istilâm etmeleri ve bu kısma yüzlerini sürmeleri caiz
olduğuna göre Hacer-i esved ile Kabe kapısı arasında kalan Mültezemi istilam
etmek ve bu kısma yüz sürmek de caiz olur." şeklindeki kıyas ile kurulacak
ilgiden ibarettir.[377]
1. Kabe'ye girmek caizdir.İbn
Abbas'tan rîvâyet edilen 'Kim Kabe'ye girerse, iyiliğin içine girmiş
kötülükten çıkmış olur. Kabe'den çıkan kimse, günâhları affedilmiş olarak
çıkar"[378] anlamındaki hadis de bunu gösterir. Ancak bu hadis zayıftır.
Bununla beraber Kabe'ye girmek
hac fiillerinden bir fiil değildir. Ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir.
Çünkü İbn Abbâs (r.a.) ''Kabe'nin içine girmenizin baççınızla hiçbir ilgisi
yoktur." demiştir.
2. Teberrük maksadıyla Kabe'nin
duvarlarını istilâm etmek ve üzerlerine yüz sürmek müstehabtır.[379]
1899. ...Şuayb (b.
Muhammed)'den; demiştir ki: Abdullah (b. Amr b. el-As) ile birlikte (Beyt'i)
tavaf ettim. (Tavaf namazı kılmak için) Kabe'nin arkasına geldiğimiz zaman;
(Burada Cehennem ateşinden
Allah'a) sığınmayacak mısın dedim. (Bunun üzerine Abdullah):
Atehten Allah'a sığınırız,
dedi. (Namazdan ) sonra gitti.Hacer(-i Esved)İ istilâm etti. Rükn(-i Hacer) ile
kapı arasında durarak göğsünü yüzünü, kollarım ve avuçlarını şu şekilde
(Mültezem üzerine) koydu ve onları iyice açtı sonra; "Ben Resûlullah
(s.a.)'i böyle yaparken gördüm." dedi.[380]
"Rükn ile kapı
arasında durarak göğsünü, yüzünü, kol- larını ve avuçlarım şu şekilde
koydu" ifâdesi Mültezem'i istilâm etmenin meşru olduğuna delâlet eder.
Çünkü bilindiği gibi Mültezem Kâbe'-i Muazzama'nın kapısı ile Hacer-i Esved
arasında kalan duvardır. Yine metinde geçen "Kabe'nin arkasına geldiğimiz
zaman" sözünden maksat, "tavaf bittikten sonra tavaf namazı kılmak
üzere Makam-ı İbrahim'in arkasına geldiğimiz zaman" demektir. Bu ibare
İbn Mâce'de; "Yedi turu tamamladığımız zaman Kabe'nin gerisinde iki rekat
namaz kıldık," anlamıma gelen lafızlarla rivayet edilmiştir. Biz
tercümemizde parantez içindeki kelimelerle bu manalara işaret ettik.[381]
1. Mültezem'e
varınca ağlayıp, yalvararak kollarının birini
kapı tarafına diğerim de Hacer-ı esved tarafına gererek
karnını ve göğsünü Kabe'nin duvarına yapıştırmak ve yüzünü duvara sürmek, dünya
ve âhiret saadeti için duada bulunmak müstehabtır. Beyhakî'nin rivayetine göre
okunması müstehab olan dua şudur:
Manası: "Allah'ım bu ev
senin evindir. Bu kul senin kulundur, kulunun ve cariyenin oğludur. Beni,
yarattıklarından verdiğin bir vasıta ile taşıyarak buralara kadar getirdin,
ülkelerinde gezdirdin, nimetine kavuşturdun. Emrettiğin ibadetleri yapmama
yardım ettin. Ya Rabbi eğer benden razı isen, rızânı artır, eğer razı değilsen
şu mübarek evinden ayrılmadan önce benden razı ol, Seni ve senin evini başka
bir şeyle değiştirmeden senden ve senin evinden hiç yüz çevirmeden evime
dönmeyi bana nasibetmişsen buradan ayrılmadan bana rızanı lütfet. Allahım vücûduma
sağlık, dinime sağlamlık ver, sonumu güzel yap, yaşadığım sürece sana ibâdet ve
taatta bulunmayı nasibeyle. Bana dünya ve âhiret hayrını birlikte ver, sen
herşeyi yapabilensin"[382] Bu duadan sonra mescitten çıkmak
istiyorsa veda kapısından çıkılır.
2. Tavaftan sonra Makam-i
İbrahim'in arkasında iki rekât tavaf namazı kılmak meşrudur.
Hasan el-Basrî (r.a.)'in
Mekkeliler için hazırladığı özel bir risalede onbeş yerde duanın kabul edildiği
ifâde ediliyor:
1. Tavaf ederken, 2. Mültezemde,
3. Altın oluğun altında, 4. Kabe'nin içinde 5. Zemzemin
başında, 6. Safa tepesinde, 7. Merve tepesinde, 8. Sa'y
ederken, 9. Makam-ı İbrahim'in arkasında, 10. Arafat'ta, 11. Müzdelife'de,
12. Mina'da, 13-14-15. Üç cemrenin yanında.[383]
1900. ...Abdullah b.
es-Sâib'den rivayet edildiğine göre, kendisi (hayatının son zamanlarında
gözlerini kaybeden) İbn Abbas'a delîllik ederken İbn Abbas'i Hacer(-i Esved)
ile -onu kapıya doğru takib eden- Rükn(i Irakî) arasında bulunan üçüncü kısımda
oturtmuş. (Bunun üzerine İbn Abbâs O'na);
Sana Resulûllah (s.a.)'in
burada namaz kıldığı haber verildi mi? diye sormuş. (O da) "evet"
diye cevap vermiş. Bunun üzerine İbn Abbas kalkıp namaza durmuş.[384]
Ka'be-i
muazzama'nın doğu cephesi üç kısma ayrılır:
Bunlar Hicr-i İsmail ile kapı arasında kalan birinci kıs-
mı, kapının bulunduğu yer
ikinci kısmı, kapı ile Hacer-i Esved arasında kalan yer de üçüncü kısmı teşkil
eder. Burası Mültezemdir. Hz. İbn Abbâs hayatının son zamanlarında gözlerini
kaybedince Beyt'i tavaf esnasında Abdullah b. es-Sâib O'na rehberlik etmiştir.
Abdullah b. es-Sâib namaz kılmak maksadıyla Hz. İbn Abbâs'ı Mültezemde
oturtunca, Hz. İbn Abbas O'nun maksadını anlayıp "Burada Resul-i Ekrem
namaz kılardı da sen onun için mi burada durdurdun?" diye sormuş Hz.
Abdullah da "evet" cevabım vermiş. Bunun üzerine Hz. İbn Abbas da
kalkıp iki rekat namaz kılmıştır.
Bazılarına göre Hz. İbn
Abbas'ın namaz kıldığı bu yer Makam-i İbrahim'in arkasıdır. Hz. İbn Abbas
tavaf esnasında Resûl-i Ekrem'in namaz kıldığı ve istilam ettiği yerleri
arıyordu. Makam-ı İbrahim'e gelince orada da namaz kıldı.[385]
1901. ...Urve b.
ez-Zübeyr'den; demiştir ki: Ben küçük yaşta bir çocuk iken Peygamber (s.a.)'üı
ailesi Hz. Âişe'ye;
Aziz ve celil olan Allah'ın,
"Safa ile Merve, Allah'ın nişanlarındandır. Kim evi (Kabe'yi) hacceder ya
da umre yaparsa ikisi arasında sa'y etmesinde kendisine bir günah
yoktur." sözü hakkında görüşün nedir? Ben bugün bir kimsenin Safa ile
Merve arasında sa'yetmemesinde bir sakınca görmüyorum", dedim. Âişe
(r.anhâ) da bana;
Hayır (mesele) senin dediğin
gibi olsaydı (âyet); "O kimseye Safa ile merve arasında sa'y etmemekte bir
sakınca yoktur" şeklinde inerdi. Bu âyet-i kerime ensar(dan bazı
kimseler) hakkında nazil olmuştur. Bunlar (câhiliyet devrinde ihrama
girerlerken) Kudeyd'in karşısında bulunan Menât için telbiye getirirlerdi ve
(Menât'a saygir lanndan dolayı) Safa ile Merve arasında sa'y etmekten
çekinirlerdi. İslâm gelince bunu Resûlullah (s.a.)'e sordular bunun üzerine:
"Azîz ve celîl olan Allah; "Safa ile Merve Allah'ın nişânlarındandır"
(âyet-i kerimesini) indirdi" diye cevap verdi.[386]
Menât: Mekke ile Medine
arasında bulunan ve suyu bol olan Kudeyd isimdeki yerin karşısına ve Kızıl
denizin yakınına Amr b. Luhây tarafından dikilmiş bir puttur. Cahilliyet
devrinde Ezd ve Gassân kabileleri hac için ihrama girerlerken bu puta telbiye
getirirlermiş. Bu hâdise Müslim'in rivayetinde şu mânâya gelen lâfızlarla anlatılıyor:
"Müslüman olmazdan önce Ensar ile Gassân, Menat için telbiye getirirler,
Safa ile Merve arasında Sa'y yapmaktan çekinirlermiş. Bu onların babalarından
kalma bir adetmiş. Menat için ihrama giren, Safa ile Merve arasında sa'y
yapmazmış. İslâmı kabul ettikleri vakit, bunu Resûlullah (s.a.)'e sormuşlar. Bunun
üzerine Azîz ve celîl olan Allah, "Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah'ın
alâmetlerindendir. Her kim Beyi i hacceder yahut umre yaparsa, bunlann arasında
sa'y yapmasında bir sakınca yoktur" âyet-i kerimesini indirmiş.[387]
Tercümesini sunduğumuz
Müslim'in şu hadisi ise konumuzu teşkil eden-hadise aykırıdır: "Hz.
Âişe'ye:
Ben öyle zannediyorum ki bir
adam Safa ile Merve arasında sa'y yapmasa zarar etmez, dedim. Hz. Âişe:
Niçin ? diye sordu.
Çünkü Allah teâlâ, "Şüphesiz
ki Safa ile Merve Allah'ın şeârindendir..." buyuruyor, dedim. Bunun
üzerine Hz. Âişe (r.anhâ) şunu söyledi:
Allah Safa ile Merve arasında
say yapmayan bir kimsenin haccını da, umresini de tamam kabul etmez. Eğer
mesele senin dediğin gibi olsaydı, âyet-i kerime "Onların arasında sa'y
yapmaması ona zarar vermez" şeklinde olurdu. Sen bu âyetin ne hususta
indiğini bilir misin? Âyet-i kerime şu hususta nazil olmuştur. Çâhiliyyet
devrinde ensâr deniz kenarında bulunan iki put için telbiye getirirlerdi.
Bunlara "İsaf" ve "Naile" denirdi. Sonra (Mekke'ye)
gelerek Safa ile Merve arasında sa'y yaparlar, daha sonra da traş olurlardı.
İslâmiyet gelince cahiliyye devrinde yaptıklarına bakarak Safa ile Merve
arasında sa'y yapmaktan çekindiler"[388] Görülüyor ki, konumuzu teşkil eden
hadis-i şerifte câhiliye devrinde ensardan bazı kimselerin Menât denilen put
için telbiye getirdikleri ifâde edelirken Müslim'in bu rivayetinde deniz
kenarında bulunan İsaf ve Naile isimli iki put adına telbiye getirdikleri ifâde
ediliyor. Kadı Iyâz'ın beyânına göre, Müslim'in bu rivayetinde yanlışlık
vardır. Çünkü Naile ve İsaf adındaki putlar deniz kenarında değillerdi. Bu iki
puttan erkek suretinde olan İsaf Safa tepesinde, diğeri de kadın suretinde ve
Merve tepesinde idi. Ehl-i Kitabın inancına göre bunlar vaktiyle Kabe'de zina
ettikleri için Allah'ın taş hâline getirdiği bir erkekle bir kadındı ve
insanların görüp ibret almaları için buraya konmuşlardı. Daha sonra bu
heykellerin aslı unutularak ilâhlaştırılmaya başlanmıştı. Tercümesini
sunduğumuz Müslim bu iki rivayetinin birincisinde Ensar'dan bazı kimselerle
Gassân'ın Câhiliyye döneminde Safa ile Merve arasında sa'y etmekten
çekindikleri ifâde ediliyor. Burada sa'y yapmaktan çekinmelerinin sebebi ise,
Buhârî'nin rivayetinde Menât'a olan saygılarına bağlanıyor.[389] Müslim'in diğer rivayetine göre ise,
ensardan bazı kimselerin câhiliyye döneminde Safa ile Merve arasında sa'y
ettikleri ifâde ediliyor. Her iki hadis-i şeriften çıkan netice şudur ki,
Câhiliye döneminde ensardan bir kısmı Menat'a saygısından dolayı Safa ile Merve
arasında sa'y yapmaktan uzak kalırken bir kısmı da burada sa'y ederdi.
İslâmiyet geldikten sonra bütün bu putlar kırıldığı için En-sâr'ın her iki
grubu da buralara ait bütün hatıraların silinip gitmesi lâzım geldiğini
düşünerek artık İslâmiyetten sonra Safa ile Merve arasında sa'y etmenin
kaldırılacağını zannediyorlardı. Bu düşüncelerle Hz. Peygamberden Safa ile
Merve arasında sa'y etmenin hükmü sorulunca Allah teâlâ; "Şüphesiz ki Safa
ile Merve Allah'ın nişanlarındandır (alâmetlerindendir). Kim evi (Kabe'yi) hac
eder, ya da umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah
yokîur."[390] âyet-i kerimesini indirdi. Çünkü bu iki tepe arasında
koşmak aslında, Hz. İbrahim'in karısı Hz. Hacer'le ilgili bir hatıradır.
"Hz. İbrahim karısı ile oğlu İsmail'i Mekke'ye bırakıp gitmişti. Hz.
İsmail'in annesi Hacer, su bulmak için çocuğunu Harem'in bulunduğu yere koyup
tepeden tepeye koşmaya başladı. Bu sırada Allah'ın yardımı yetişmiş ve Zemzem
kuyusunun yerinden su fışkırmıştı. İşte O'-nun hâtırası için bu iki tepe
arasında koşmak haccın ibâdetleri arasına konulmuştur. Bu koşma Allah'ın
yardımını aramanın ve bunaldıkları zaman Allah'ın yardımının insanlara
yetişeceğinin bir simgesidir. Safa ile Merve arasında koşmak Malikî ve Şafiî
mezheplerine göre farz, Hanefî mezhebine göre, vâcibdir. Çünkü "günah
yok" ifâdesi mendup bildirir. Ancak bu koşmanın farz olduğunu bildiren
hadisler de mevcud oldüğundan, Hanefîler
sa'yi vacib kabul
etmişlerdir."[391]
1. Safâ ile Merve aracında sa'y
etmek meşru-dur. Bunda ittifak vardır. Ancak sayın hükmünde ihtilâf edilmiştir.
İmam Malik, Şafiî, Ebû Sevr ve Davûd-ı Zâhirî'ye göre sa'y hac ve umrenin
rükünlerinden bir rükündür. Sa'y yapılmayan umre veya hac bâtıldır. Bu görüş
aynı zamanda Hz. Âişe ile İmam Ahmed'den rivayet edilmiştir. Terk edilen sa'y
için kurban da kesilmez. Bu konudaki delilleri ise konumuzu teşkil eden Ebû
Dâvûd hadisiyle; "Ben Resûlullah (s.a.)'ı önünde kalabalık bir halk
topluluğu bulunduğu halde Safâ ile Merve arasında sa'y ederken gördüm, öyle ki
sa'y esnasındaki hızından dolayı diz kapaklarını bile gördüm. Kendisiyle
birlikte eteklen de hareket ediyordu ve sa'y esnasında şunları söylüyordu:
"Sa'y ediniz çünkü Allah teâlâ size sa'y etmeyi farz kılmıştır."[392] Ancak bu hadisin senedinde Abdullah b.
Müemmel vardır. Bu râvi Ibn Hibbân'a göre güvenilir bir kimse ise de İbn
Hibban'ın dışındaki mühaddislere göre zayıf bir râvidir. İbnu'l- Mühzir'e göre
bu hadis Safiyye bint Şeybe'nin rivayet ettiği, "Ben Resûlullah (s.a.)'i:
"Allah sa'y" sizin üzerinize farz kılmıştır, sa'y ediniz."
derken işittim" anlamındaki hadis[393] tarafından takviye edilmiştir. Fakat
bu hadisin senedinde de "Musa b. Ubeyde" isimli zayıf bir râvi
vardır. İmam Mâlik ile İmam Şafiî'ye ve onların taraftarlarına göre Resûl-i
Ekrem sa'y yapmayı emretmiştir. Emir ise, farziyyet ifâde eder. Bu emrin
farziyyetin dışında bir hüküm ifâde etmesine ihtimal verecek bir karine de
yoktur. Çünkü Resûl-i Ekrem'in sa'y yapmadan edâ ettiği bir hac veya umre
rivayet edilmiş değildir. Bu konuda esas olan Resul-i Ekremin uygulamasıdır.
Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz şu sözleriyle bu meseleye işaret etmek
istemiştir: "Hac ibâdetlerinizi (benden) almalısınız! Çünkü bilmiyorum.
Belki bu haccımdan sonra bir daha haccedemem."[394]
Hanefî ulemâsına ve Süfyan
es-Sevrî'ye göre ise hac ve umre için safâ ile Merve arasında sa'y etmek
vâcibdir. Eğer terk edilecek olursa, yerine bir kurban kesmek yeterlidir. Çünkü
Allah teâlâ Kur'an-ı Keriminde, "gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın
alâmetlerinden (birer alemet)dir. Kim Kâbe'i hacceder, ya da umre yaparsa bu
ikisini de tavaf (sa'y) etmesinde bir sakınca yoktur"[395] buyurmuştur. Âyet-i kerimede Safâ ile
Merve arasında sa'y etmenin farziyyetine delâlet eden bir ifâde yoktur. Sadece
sa'y yapmanın günah olmadığı ve insanların burada sa'y yapıp yapmamakta
muhayyer oldukları ifâdesi vardır. Nitekim İbn Mesûd'un Mushaf'ında bu âyet-i
kerime; "Safa ile Merve arasında sa'y yapmamanızda bir sakınca
yoktur" anlamında tesbit edilmiştir. Her ne kadar İbn Mesûd'un
Mushafındaki bu ifade tevâtüren sabit olmuş bir Kur'ân sayılmasa da, kuvvet
itibariyle ahad hadisten de aşağı değildir. Safa ile Merve arasında sa'y
etmenin gerekli olduğunu ifâde eden hadis-i şerifler de aynı şekilde tevatür
derecesine ulaşamadıklarından kesinlik değil zan ve dolayısıyla farziyyet
değil, vücûb ifâde ederler. Bu konuda Tirmizî şunları söylüyor: "İlim
adamları Beytullahı tavaf edip de safa ile Merve arasında sa'y etmeden dönen
kişiler hakkında ihtilaf ettiler. Bazı ilim adamları şöyle diyorlar:
"Safa ile Merve arasında sa'y etmeden ayrılan kişi Mekke'ye yakın iken
hatırlarsa, dönüp Safa ile Merve arasında sa'y eder. Şayet ülkesine dönünceye
kadar hatırlamazsa, caizdir ve üzerine kurban vâcib olur. Süfyan es-Sevrî'nin
kavli budur. Kimi de diyor ki: "Safa ile Merve arasında sa'yi terkederek
ülkesine dönerse imdi bu hac, kendisi için geçerli değildir. Şafiî bu
görüştedir. "Safa ile Merve arasında sa'y farzdır ve hac ancak onunla caiz
olur," demektedir."
İmam Ahmed'den gelen bir
rivayete göre de sa'y sünnettir, terkinden dolayı kurban gerekmez. İbn Abbâs
ile Enes'in ve İbnu'z-Zübeyr'in de bu görüşte olduğu rivayet olunmuştur. Sözü
geçen bu üç sahâbiye göre konu ile ilgili âyet-i kerimedeki; "O ikisini
tavaf etmenizde bir günah yoktur" ifâdesi, sa'yin mubah olduğunu ifade
eder. Nitekim konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadiside Hz. İbnu'z-Zübeyr'in bu görüşte
olduğunu ifade ediyor. Ancak metinde geçen, "Ben küçük yaşta iken"
ifâdesi İbnu'z-Zübeyr'in çocuk yaşta iken böyle düşündüğünü gösterdiğinden Hz.
Âişe'nin bu konudaki açıklamasından sonra Hz. İbnuz-Zübeyr'in bu görüşünden
döndüğü anlaşılıyor. Sa'yin farz olduğunu kabul eden cumhûr-ı ulemâya göre ise,
konu ile ilgili âyetin sa'yin hükmü ile ilgisi yoktur. Bu âyet sadece o tarihte
kafalarda bulunan "acaba sa'y yapmak günah mıdır?" şeklindeki
istifhamı izâle için indirilmiştir. Ve İbn Mesûd'un mushafındaki konu ile
ilgili âyet-i kerimedeki "enlâ yettavvefe" kelimesindeki
"lâ" zâiddir. Çünkü meşhur ve mütevâtir olan kıraatlerde bu
"lâ" yoktur. Öyleyse bu kıraata itibar etmek doğru değildir.
Dolayısıyla "sa'y yapmak" haccın ve umrenin rükünlerinden bir
rükündür.[396]
1902. ...Abdullah b. Ebî
Evfâ'dan rivayet olunduğuna göre, Resûlullah (s.a.) umre yapıp Beyt'i tavaf
etmiş ve beraberinde kendisini (kâfir) halktan koruyan kimse(ler) olduğu halde
Makam-(ı îbrahim)in arkasında iki rekat (namaz) kılmıştır. Abdullah (r.a.)'e;
Resûlullah (s. a.) Kabe'ye
(de) girdi mi? diye sorulmuş. (O da);
Hayır diye cevap vermiştir.[397]
Resûlullah'ın bu umresinden
maksat Mekke'nin Fethinden önce ifa ettiği umre-i kazadır. Resul-i Ekrem'in bu
umre sırasında Kâbe'-i Muazzama'mn içine girmediği anlaşılıyor. Buharı'-nin
rivayetinde de şu anlama gelen lafızlarla bu gerçeğe işaret ediliyor:
"Resûlullah (s.a.) umre yaptı, Beyti tavaf etti ve Makâm-i İbrahim'in arkasında
iki rekat namaz kıldı. Beraberinde kendisim halktan koruyan kimseler vardı.
Bir adam İbn Ebî Evfâ'ya:
Resûlullah (s.a.) Kabe'ye
girdi mi? diye sordu. İbn Ebi Evfâ; "Hayır" diye cevab verdi.
"Beraberinde kendisini
halktan koruyan kimseler olduğu halde" cümlesindeki Resûlllah'ın
korunduğu halktan maksat, Kureyş müşrikleridir. Müslümanlar, Küreyş
müşriklerinin ok ve benzeri şeyler atarak Resul-i Ekrem'e bir zarar vermeleri
endişesiyle O'nun etrafını çevirip kendi vücutlarım siper etmek şeklinde bu
tehlikeyi ortadan kaldırmışlardır.
Ulemânın beyânına göre
Resûlullah (s.a.)'in sözü geçen umre esnasında Beyt-i Şerife girmemesine
sebeb, içinde bulunan putlardır. Zaten müşrikler, bunları değiştirmek için
O'nun Kabe'ye girmesine müsaade etmezlerdi. Mekke fethedilince Resûlullah bu
putların kaldırılmasını emretti. Ondan sonra da Kabe'ye girdi. Binaenaleyh
Resûlullah'ın Kabe'ye girdiğini ifâde eden hadisler[398] Resûlullah'ın fetihten sonra Mekke'ye
girmesiyle ilgilidir.[399]
1. Umre yapmak için Beyt-i tavaf
etmek gerekir. Bir tavaf, Beyt etrafında yedi defa tur atmakla gerçekleşir.
Her tur Haçer-i Esved'den başlar, yine Hacer-i Esvedde sona erer. Tavaf
umre'nin bir rüknü olduğundan tavaf kurbanla telâfi edilemediği gibi başka
şeylerle de telâfi edilemez. İmam Mâlik ile İmam Şafiî, İmam Ahmed ve cumhur-ı
ulemâ bu görüştedirler. Hanefi ulemâsına göre ise, tavafın rüknü dört turdur.
Geri kalan üç tur ise, vâcibdir. Vacib olan turlar terk edildiği zaman yerine
bir kurban kesmek yeterlidir.
2. Umre tavafını tamamladıktan
sonra makam-ı İbrahim'in arkasında iki rekat tavaf namazı kılmak meşrudur. Bu
tavafın hükmüyle ilgili görüşler 1893 numaralı hadis-i şerifin şerhinde
geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.
3. Düşmanların su-i kastlarına
ve tuzaklarına karşı son derece tedbirli ve uyanık olmak gerekir.[400]
1903. ...İsmail b. Ebî
Hâlid'in (bir Önceki hadisi kast ederek) "Ben (şu hadisi) Abdullah b. Ebi
Evfâ(dan) işittim" dediği (ve bir önceki hadise) "sonra Safa ile
Merve'ye gelip bunların arasında yedi defa sa'y etti. Sonra başını tıraş
etti" (sözlerini) ilâve ettiği şerîk'-ten (naklen) rivayet olunmuştur.[401]
Bu hadisle
ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde
geçmişti. Ancak şerîk'in bu rivayetinde bir önceki hadisten fazla
olarak, "Resûlullah (s.a.)'in kaza umresinde iki rekatlık tavaf namazından
sonra Safa ile Merve arasında yedi defa sa'yedip sonra başını tıraş etti"
ifâdesi vardır.[402]
1. Umre esnasında Sâfâ
ile Merve arasında yedi defa sa y yapmak gerekir. Sayın hükmü, imam Mâlik,
Şafiî ve Ahmed'e göre farzdır. Hanefî ulemasına göre vâcibdir.Terk edildiği
zaman yerine kurban kesilerek telâfi edilmesi gerekir.
2. Umre yapan bir kimsenin
umresini tamamladıktan sonra traş olması gerekir. Bu traş Şafiî ulemasına göre
umrenin rüknü (farzı), diğer mezheb ulemâsına göre ise, vâcibdir ve saçları
kısaltmak traş etmek gibidir.[403]
1904. ...Kesîr b.
Cümhân'dan rivayet olunduğuna göre, bir adam Abdullah b. Ömer'e Safa ile Merve
arasında iken:
Ey Ebû Abdurrahman! Ben halk
koşarken seni yürür görüyorum, demiş. (O da):
Eğer yürüyorsam muhakkak ki
Resülullah'ı yürürken görmüşümdür. Eğer koşuyorsam, muhakak ki Resûlullah
(s.a)'i koşarken görmüşümdür ve ben yaşlı bir ihtiyarım, cevabım vermiştir.[404]
îbn Ömer'e soru sorduğundan
bahsedilen kimse, Kesîr b. Cümhân'dır. Her ne kadar burada bu soruyu soran
kimsenin Kesîr b. Cümhân olduğu açıklanmıyorsa da, Tirmizî'nin rivayetinde bu
şahsın Kesîr b. Cümhân olduğu açıkça ifâde edilmektedir. Bu hadisin diğer
rivayetlerinde ise, Hz. İbn Ömer'e yöneltilen bu sorudan söz
edilmiyor.
"Halkın koşması"
Safa ile Merve arasında bulunan iki yeşil direk arasında olur. Ebû Davud'un bir
nüshasında metinde geçen "eğer yürüyorsam, muhakkak ki Resülullah'ı
yürüyorken görmüşümdür," anlamındaki ibarede "eğer burada yürüyorsam
(bunda) benim için bir vebali yoktur." şeklinde bir ilâve de
bulunmaktadır.
Anlaşılıyor ki Hz. İbn Ömer
Safa ile Merve arasında sa'y ederken orada sa'y etmekte olan diğer insanlara
aykırı hareket ettiği için bu soruyla karşılaşmıştır. Bu soruya verdiği
cevapta, "Ve ben yaşlı bir ihtiyarını" demekle, "şayet benim bu
yürüdüğüm yerlerde, Resûlullah koşmuş olsa bile, ben yaşlı bir adam olduğum
için mazurum. Çünkü yaşlılık herveleyi terketmek için bir mazeret sayılır,"
demek istemiştir.
Safa ile Merve arasında sa'y
yapılan yer
Tirmizî her ne kadar konumuzu
teşkil eden hadis için "haseri-şahih" hükmünü vermişse de ulemânın
büyük çoğunluğuna göre bu hadisin senedinde çeşitli yönleriyle cerh edilen Atâ
b. es-Sâib vardır. Bu durum hadisin sıhhatine engeldir.[405]
1. Safa ile Merve arasındaki iki
yeşil direk arasında hervele yapmak (koşmak) caiz olduğu gibi âdi adımla
yürümek de caizdir.
2. Sözü geçen iki
yeşil direk arasında koşmak gücü yeten kimseler için sünnettir. Yaşlı ve âciz
kişiler için sünnet değildir. Safa ile Merve arasında sa'y yaparken iki yeşil
direk arasında koşmak sünnet olduğu gibi, bu iki direğin belirlediği alanın
dışında âdi adımlarla yürümek de ulemânın ittifakıyla sünnettir. Çünkü Câbir
b. Abdillah'dan rivayet olunduğuna göre, "Hz. Peygamber Safa tepesinden
inerken ağır ağır yürür vadinin derin kısmına inince süratlenir, (hervele
yapar) vadinin derin kısmından çıkınca yine ağır ağır yürürmüş."[406]
1905. ...Muhammed (b.
Ali) dedi ki Câbir b. Abdülah'm yanına girmiştik. Girenlerin kimler olduğunu
sordu. Sıra bana gelince:
Ben Muhammed b. Ali b.
Hüseyin'im, dedim. Bunun üzerine eliyle başıma uzanarak üst düğmemi çıkardı,
sonra alt düğmemi de çıkardı, sonra avucunu memelerimin arasına koydu. Ben o
zaman küçük bir çocuktum. (Bana):
Merhaba hoş geldin, kardeşim
oğlu! (Bana) istediğini sor, dedi. Ben de sordum. Kendisi âmâ idi. Namaz vakti
gelince dokuma bir elbiseye sarınarak (namaza) kalktı. Dokuma küçük olduğu için
omuzlarına koydukça iki ucu geriye dönüyordu. Bize namazı kıldırdı. Cübbesi de
yanıbaşında askıda duruyordu, (kendisine):
Bana Resûlullah (s.a.)'in
haccını anlat, dedim. Eliyle dokuz işareti yaptı, sonra:
Gerçekten Resûlullah (s.a.)
haccetmeden dokuz sene durdu, sonra onuncu (yıl) da kendisinin haccedeceğini
halka ilan etti. Bunun üzerine Medine'ye birçok insan geldi. Bunların hepsi
Resûlullah (s.a.)'e uymanın çaresini arıyor ve onun yaptığı gibi amel etmek
istiyorlardı. Derken Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem (yola) çıktı.
Onunla birlikte biz de çıktık. Zülhuleyfe'ye varınca, Esma bint Umeys, Muhammed
b. Ebî Bekr'i doğurdu da "ben ne yapacağım?" diye Resûlullah (s.a.)'a
haber gönderdi. Peygamber (s.a.)'de O'na:
"Yıkan, hayız bezi ile
(bağlı) bir kuşak kuşan ve (hacca) niyet et" cevabını verdi. Müteakiben
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem (oradaki) mescidde namaz kıldı. Sonra
Kasvâ'ya bindi. Devesi kendisini "Beydâ" düzüne çıkardığı vakit, onun
önünde gözüm görebildiği kadar binekli ve yaya(lar) gördüm. Bir o kadar
sağında, bir o kadar solunda bir o kadar da arkasında vardı. Resûlulallah
(s.a.) aramızda bulunuyordu. Kur'ân O'na iniyor, te'vilini de o biliyordu. O
ne yaparsa biz de onu yapıyorduk. Derken tevhid'i ifade eden kelimelerle
telbiye getirdi:
"Tekrar tekrar icabet
sana yâ Rabbi! Tekrar icabet sana, tekrar icabet sana; senin ortağın yoktur, tekrar
icabet sana, gerçekten haınd de, nimet de sana mülk de sana mahsustur. Senin
ortağın yoktur." Halkda hâlen getirmekte oldukları telbiyeye devam
ettiler. Resûlullah (s.a.) bundan dolayı kendilerine bir şey demedi. O da kendi
telbiyesine devam etti. (O sıralarda) biz ancak hacca niyet ediyor umreyi
bilmiyorduk. Onunla birlikte Kabe'ye varınca, rüknü istilâm etti ve üç tur
hızlı dört de (âdi) yürüyüşle tavaf yaptı. Sonra İbrahim (aleyhisselâm)'ın
makamına gelip:
"İbrahim'in makamında
namazgah ittihaz edin"[407] âyetini okudu. Makamı kendisiyle
Beyt-i Şerif arasına aldı.
(Bu hadisin râvilerinin
arasında) îbn Nüfeyl (Abdullah b. Muhammed en-Nüfeylî) ile Osman'ın
rivâyet(ler)ine göre (Cafer b. Muhammed) dedi ki: "Babam (Muhammed b. Ali
Şöyle) derdi: (Câbir'in) bunu (yani tavaf namazında okunan sûreleri) ancak
Resûlullah'tan duyduğu için zikrettiğini zannediyorum." (Diğer râvi) Süleyman
da (Muhammed b. Ali'den naklettiği rivayetinde); "Ben Câ-bir'in sadece
"Resûlullah (s.a.)'in (tavafdan sonra kıldığı) iki rekatlık namazda İhlâs
ve Kâfirûn (surelerini) okurdu" dediğini biliyorum," dedi.
Sonra yine Beyt'e dönerek
rüknü istilâm etti. Sonra (Safa) kapı(sın)dan çıktı Safâ'ya yaklaşınca
"Gerçekten Safa ile Merve Allah'ın alâmederindendir."[408] âyet-i kerimesini okudu ve Allah'ı
tevhîd eyledi ve;
"AHalı'dan başka hiçbir
ilâh yoktur. O, bir ve tekdir. Onun şeriki yoktur, mülk onundur, ham de O'na
mahsustur. Hayat veren de öldüren de odur. O herşeye gücü yetendir. Allah'dan
başka ilâh yoktur. O, bir ve tekdir. Vadini yerine getirdi, kulunu muzaffer
kıldı. Yalnız başına bütün hizipleri bozguna uğrattı/* dedi. Bu arada dua
okudu ve söylediklerinin aynısını üç defa tekrarladı. Sonra Merve'ye indi,
vadinin ortasına varınca, remel yaptı. Vadiden çıkınca normal yürüyüşüne devam
etti. Nihayet Merve'ye geldi. Merve'-de de Safâ'da yaptığı hareketi tekrarladı.
Merve üzerinde son tavafını yaparken:
"Arkamda bıraktığım iş
tekrar karşıma çıksaydı, kurbanlığı getirmez, bu haccı umre yapardım
(Binaenaleyh) sizden hanginizin yanında kurbanlık yoksa, hemen, ihramdan çıksın
ve hacemi umreye çevirsin," buyurdu. Peygamber (s.a.) ile yanında
kurbanlık olanların dışında herkes ihramdan çıktı ve saçlarını kısalttı. Bunun
üzerine Süraka b. Çu'şum ayağa kalkıp:
Ya Rasûlullah! bu iş bizim bu
senemize mi mahsus yoksa ilelebed devam edecek mi? diye sordu. Rasûlullah
(s.a.)'de parmaklarını biribirine kenetledi ve iki defa:
"Umre hacca dâhil
olmuştur" dedi. (Ve devamla); "hayır ebedi olarak devam edecektir,
hayır ebedî olarak devam edecektir" buyurdu.
Ali Yemen'den Rasûlullah
(s.a.)'in develerini getirdi. Fâtıma (r.anhâ)'yı ihramdan çıkanlar arasında
buldu. Fâtıma boyalı elbiseler giymiş ve sürme çekinmişti. Hz. Ali bunu
beğenmedi ve; Bunu sana kim emretti? diye sordu. Hz. Fâtıma da, "babam
(s.a.)" cevabım verdi. Hz. Ali Irak'ta iken şöyle derdi:
Bunun üzerine ben Fâtıma'yı bu
yaptığından dolayı azarlamak ve Resûlullah (s.a.) adına söylediklerini sormak
için Resûlullah (s.a.)'a gittim ve Fâtıma'nın yaptıklarını beğenmediğimi haber
verdim de; "Doğru söylemiş, doğru söylemiş, sen hacca niyyellenirken ne
dedin" buyurdu. Ben
de:
Ya Rabbi! Resulün neye
niyyetlendiyse ben de ona niyyetlendim dedim. "Benim yanımda kurbanlık
var, sen ihramdan çıkma" buyurdu.
Hz. Ali'nin Yemen'den
getirdiği kurbanlıklar ile Peygamber (s.a.)'in Medine'den getirdiği
kurbanlıklar yüz adettiler. Derken Peygamber (s.a.) ile yanlarında kurbanlık
bulunanların dışında herkes ihramdan çıktı. Terviye günü gelince Mina'ya doğru
yola çıktılar ve hacca niyyellendiler. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem
(hayvana) binmişti. Minâ'da öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını
kıldı. Sonra güneş doğuncaya kadar biraz bekledi ve kendisine bîr çadır
kurulmasını istedi. Bunun üzerine Nemire'de (bir çadır) kuruldu. Müteakiben
Rasûlullah (s.a.) yola çıktı. Kureyş câhiliyye döneminde kendilerinin yaptığı
gibi O'nun da Müzdelife'de bulunan Meş'ar-i Haram'da duracağından şüphe
etmiyorlardı. Oysa Rasûlullah (s.a.) o yeri geçerek Arafat'a vardı ve Nemire
denilen yerde kendisine ait çadırın kurulduğunu görerek oraya indi. Güneş (batıya)
kayınca Kasvâ'nın hazırlanmasını emir buyurdu ve hayvana semer vuruldu. Az
sonra (hayvana) binip (Urane denilen) vadinin ortasına geldi ve halka hitaben
(şöyle) dedi:
"Şüphesiz ki sizin
kanlarınız ve mallarınız şu beldenizde, şu ayınızda, şu gününüzde haram olduğu
gibi biribirinize haramdır. Dikkat edin! Câhiliyyel işleriyle ilgili herşey
ayaklarımın altına konmuştur. Câhiliyye devrinin kan davaları yürürlükten
kalkmıştır. Bize ait kan davalarında yürürlükten kaldırdığım ilk kan
(davası)...
(Son cümlenin baş tarafını
bütün râviler aynı şekilde rivayet ettikleri halde cümlenin sonunu) Osman;
"(kaldırdığım ilk kan davası) İbn Rabia'nın kanıdır" diye Süleyman
da; "-Rabia b. el-Hâris b. Abdi'l-Muttalib'in kanıdır." diye rivayet
etmiştir. (İyas b. Rabia) beni Sa'd kabilesinde süt anadaydı. O'nu Hüzeyl kabilesi
öldürdü.
"Câhiliyyet döneminin
ribâsi da yürürlükten kaldırılmıştır. İlk yürürlükten
kaldırdığım riba bizim
-(yani) Abbas b. Abdullmuttalib'in- ribâsıdir. Bu ribâmn hepsi
kesinlikle yürürlükten kaldırılmıştır. Kadınlar hakkında Allah'dan korkun.
Çünkü siz onları Allah'ın emânetiyle (Allah'a verdiğiniz söz karşılığında)
aldınız ve onları Allah'ın kelimesi ile kendinize helâl kıldınız. Evlerinize
sevmediğiniz bir kimseyi ayak bastırmamaları sizin onlar üzerindeki
hakkınızdır. Bunu yaparlarsa onları zarar vermemek şartıyla dövün. Onların
sizin üzerinizdeki hakkı da yiyeceklerim ve giyeceklerini uygun bir şekilde
vermenizdir. Size öyle bir şey bıraktım ki O'na sımsıkı sarılırsanız bir daha
asla sapmazsınız: Allah'ın kitabı. Benim hakkımda size sorulacak, acaba ne
diyeceksiniz? (Ashab-ı kiram):
Risâletini tebliğ, vazifeni
edâ ettiğine ve nasihatta bulunduğuna şahitlik ederiz, dedikten sonra şehâdet
parmağını semaya kaldırıp onunla insanlara işaret ederek üç defa, "-Şahid
ol ya Rabb! Şâhid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab!" buyurdular. (Hutbe
bittikten) sonra Hz. Bilâl ezan okudu. Sonra kamet getirdi. Bunun üzerine (Hz.
Peygamber) öğleyi kıldırdı, sonra (Hz. Bilâl tekrar) kamet getirdi, (Hz.
Peygamber de) hemen arkasından ikindiyi kıldırdı. İkisi arasında başka bir
namaz kılmadı. Sonra Kasvâ'ya binip vakfe yerine geldi. Devesi Kasvâ'nın
göğsünü kayalara çevirdi. Yayaların toplandığı yeri önüne aldı ve kıbleye
döndü. Artık güneş neredeyse batacak hâle gelinceye kadar vakfe hâlinde kaldı.
Güneşin sarılığı biraz gitmişti. Nihayet bütün cirmi de kayboldu. (Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem) Üsâme'yi arkasına aldı ve yola revân oldu.
Kasvâ'mn yularını o kadar kısmıştı ki neredeyse başı semerinin altındaki
deriye çarpıyordu. Sağ eliyle de:
"Ey cemaat! Sükûneti
muhafaza edin, sükûneti" diye işaret buyuruyordu. Kum tepeciklerinden
birine geldikçe hayvanının dizginini düze çıkıncaya kadar biraz gevşetiyordu.
Nihayet Müzdelife'ye vardı. Akşamla yatsıyı bir ezan ve iki kametle birleştirip
kıldı.
(Râvi) Osman dedi ki:
Aralarında hiç bir sünnet kılmadı.
Sonra Resûlullah (s.a.) fecr
doğuncaya kadar uzandı. Sabah aydınlanınca sabah namazını kıldı.
(Râvi) Süleyman, "(sabah
namazını) bir ezan ve bir ikâmetle kıldı" diye rivayet etti. (Bundan
sonraki cümleyi rivayet ederken bütün râviler) birleştiler: Sonra Kasvâ'ya
binerek Meş'ar-i Haram'a geldi sonra Meş'ar-i Haram'ın üzerine çıktı.
(Burada) Osman'la Süleyman
(şöyle) dedi(ler): Hemen kıbleye dönerek Allah'a hamd etti. Tekbir getirdi ve
tehlilde bulundu. (Bu cümleye) Osman; "ve tevhidde bulundu"
(cümlesini de) ilâve etti.
Ve ortalık iyice ağarıncaya
kadar vakfeye devam etti. Sonra Resûlullah (s.a.) güneş doğmadan yola koyuldu.
Arkasına da Fadl b. Abbas'ı aldı. (Fadl) güzel saçlı, beyaz tenli ve yakışıklı
bir adamdı. Resûlullah (s.a.) yola çıkınca (yanından) koşarak bir takım kadınlar
geçtiler Fadl, onlara bakmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah elini Fadl'ın
yüzüne koydu. Fadl da yüzünü öbür tarafa çevirip bakmağa başla)dı. Bu sefer
Resûlullah (s.a.) da elini öbür tarafa çevirdi. Nihayet Muhassir (denilen yer)e
vardı ve (hayvanı) biraz sürdü, sonra seni büyük cemreye çıkaracak olan yola
düştü. Nihayet ağacın yanındaki cemreye vardı. Oraya yedi ufak taşı attı. Her
birini atarken tekbir getiriyordu. Bunlar küçük çakıl taşları gibiydi ve
onları vadinin içinden attı. Sonra kesim yerine giderek kendi eliyle altmışüç
deve boğazladı. Sonra Ali (r.a.)'ya emretti kalanı da o kesti. (Râvi bu son
cümlenin tefsirinde) diyor ki: (Yüz deveden) geriye kalanı (Hz. Ali kesti,)
(ve Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem O'nu) kurban(lar)ına ortak etti.
(Kesim bittikten) sonra her deveden bir parça (et getirilmesini) emr etti,
(bunlar) bir tencereye konarak pişirildi. İkisi de develerin etinden yiyip
suyundan içtiler. (Râvi) Süleyman dedi ki. Sonra (Hz. Peygamber devesine)
binip oradan hızla Beyt-i Şerife doğru yola çıktı. (Tavaftan sonra) öğleyi
Mekke'de kıldı. Arkasından Zemzem sâkîliği yapan Beni Abdilmuttalib'e gitti ve
onlara:
"Ey Abdulmuttalib
oğulları! (Suyu) çıkarınız. Siıyu çıkarmanız hususunda başkalarının size
galebe çalacağından endişe etme-sem, ben de sizinle beraber çıkarırdım"
buyurdu. Onlar da kendilerine bir kova su takdim ettiler (sallallahü aleyhi ve
sellem de) bu sudan içti.[409]
Hz. Câbir'in Muhammed b.
Ali'ye hususî bir muamele yaparak onun düğmelerini
çözmesi ona iltifat içindir. Çünkü Muhammed b. Ali küçüktü, aynı
muameleyi büyüklere yaparak onların düğmeleriyle ilgilenmek doğru değildir.
Resûlullah (s.a.)'ın Hz.
Esmâ'ya "Kuşak kuşan" buyurmasından maksat, beline kuşak gibi birşey
dolayarak kan gelen yerin üzerine genişçe bir bez koyduktan sonra bezin iki
ucunu önce, arkadan o kuşağa bağlamaktır. Buna hususi tabiriyle
"istisfâr" derler.
Kasvâ: Peygamber
(s.a.)'indevesidir. Esas itibariyle bu kelime kulağı kesilmiş mânâsına gelir.
Hadisin diğer rivayetlerinde bunun yerine "Harmâ", bazı rivayetlerde
"Ced'â", bu rivayette de "Adbâ" denilmiştir. "Harmâ"
kulağı yenilmiş, "adbâ" kulağın dörtte birinden fazlası kesilmiş,
Muhadrame: Kulakları kesilmiş mânâlarına gelir.
Tabiîn'den,, Muhammed b.
İbrahim et-teymî ile diğer bazılarına göre Adbâ, Kasvâ ve Cedâ Peygamber (s.a.)
Efendimizin devesinin ismidir. Fakat bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre,
Kasvâ ile Adbâ ayrı ayrı iki devenin ismidirler.
Rüknü istilâmdan maksat,
Hacer-i Esved'i tekbîr ve tehlîl ile öpmek, yahut buna imkân yoksa, eliyle veya
sopa gibi bir şeyle dokunarak, dokunduğu şeyi Öpmektir. İstilâm kelimesi
selâmdan alınmadır..Binaenaleyh lügat itibariyle istilâm, Hacer-i Esved'i
selamlamak mânâsına gelir.
Remel: Sık sık adım atmak
suretiyle hızlı yürümektir.
Safa ile Merve; Kabe civarında
buluiian iki küçük dağdır. "Sa'y" denilen hac ibâdeti bunların
arasında yapılır. Safâ'dan başlayarak Merve'-ye gitmek bir, gelmek de bir
sayılmak şartıyla bu iki dağın arasında yedi defa gidip gelmeye
"sa'y"
derler.
Nemire: Arafat civarında bir
yerdir. Arafat'tan sayılmaz.
Meş'ar-î Haram: Müzdeiife
denilen yerde bulunan bir dağdır. Ulemâdan bazılarına göre Müzdelife'nin her
yeri Meş'ar-i Haram'dır. Câhiliyyet devrinde Araplar hac esnasında Müzdelife'ye
iner orada vakfe yaparlarmış.
Vakfe: İbâdet yapmak için
belirli bir zaman Arafat'ta durmaktır.
Resûlullah (s.a.)'ın yanında
bulunan Kureyş kabilesi mensupları eski âdetleri mucibince Meş'ar-i Haram'da
mutlaka vakfe yapacağım zannet-mişlerse de, Peygamber (s.a.) orada durmayarak
doğruca Arafat'a gitmiştir. Çünkü Allah Teâlâ hazretlerinden aldığı emir
buydu. Câhiliyyet devrinde Kureyş'in Müzdelife'de vakfe yapmaları,
Müzdelife'yi Harem-i Şeriften saydıkları içindi. Kureyşliler: "Biz
Haremullah ahâlisiyiz, ondan dışarı çıkamayız" derlerdi.
Batn-ı Vadi: Urane vâdisidir.
Bu yer Arafat'tan değildir. Ulemâ'dan onu yalnız İmam Malik, Arafat'tan
saymıştır.
Metinde geçen "Allah'ın
kelimesi” sözünden muradın, ne olduğu ihtilaflıdır. Bazıları: "bundan
murad, Kelime-i tevhiddir." Bir takımlarına göre, bundan murat, "si/e
helâl olan kadınları nikâh edin"[410] âyet-i kerimesi ile, "içinizden
bekârları kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin"[411] âyet-i kerimesidir. Sahih olan da
budur.
"Kayalar"dan murat:
Cebelü'r-Rahme denilen bir dağdır. Vakfeyi burada yapmak müstehabtır.
Müzdelife: Arafat'dan dönen
hacıların geceleyip vakfe yaptıkları yerdir.
Muhassir: Vaktiyle Fil
Ordusunun darmadağın edildiği vadidir.
Büyük Cemre: Taş atılan üç
yerden birinin ismidir. Vaktiyle burada bir ağaç
varmış.
,
Kadı Iyaz diyor ki:
"Müslim'ini bazı râvileri "İbn Râbia'mn kan davası" yerine
"Rabi'a'mn kan davası" demişlerdir. Her ne kadar Ebû Davud'un bir
rivayeti de bu şekildeyse de bunun vehim olduğu söylenir. Doğrusu "İbn
Rabi" adır. Çünkü Rabîa Peygamber (s.a.)'den sonra Hz. Ömer' devrine kadar
yaşamıştır."
İbn Rabîa çocukken evlerin
arasında emekleyip gezdiği bir sırada başına bir taş isabet ederek ölmüştür.
Bu taş Benî Sa'd ile Benî Leys kabileleri birbirleriyle harb ederken çocuğa
isabet etmiştir.
Ribâ: Alış-verişteki
karşılıksız ziyâdedir. Bugün faiz dediğimiz şeydir. Resûlullah (s.a.)'in
"hoşlanmadığınız bir kimseyi evlerinize ayak bastırmamaları kadınlar
üzerinde sizin hakkınızdır" ifâdesi hakkında Mâzirî şunları söylemiştir:
"Bazılarına göre bundan murad, kadınların erkeklerle baş-başa
kalmamalarıdır. Zinâlarrmaksûd değildir. Çünkü zina için hadd-i şer'î icab eder
ve erkek hoşlansın hoşlanmasın, karısının bir adamla zina etmesi zaten
haramdır."
Kadı İyaz'ın beyânına göre,
İslâmiyetten önce araplarm âdeti erkeklerle kadınların beraberce oturup
sohbette bulunmalanymiş. Bu onlarca ayıp sayılmadığı gibi hiçbir şüpheye de
sebeb olmazmış. Tesettür âyeti nazil olunca kendilerine bu tür sohbetler
yasaklanmış. Hâsılı bu cümlenin şâyân-ı tercih lolanl mânâsı: Kadınların
evlerine kocaları yokken erkek-kabul etmemeleridir. Bu hususta eve giren
kimsenin yabancı bir erkek olmasıyla kadının veya kocasının yakın akrabasından
olması arasında hiçbir fark yoktur. Biz de bu hususu göz önünde bulundurarak
"döşek" anlamına gelen "firaş" kelimesini "ev"
diye tercüme ettik. Kadı Iyaz diyor ki, "Ulemâ bu husustaki fıkıh
meseleleri hakkında pek çok sözler söylemiştir.
Ebû Bekr İbnu'l-Münzir, bu
hususta büyük bir kitap te'lif etmiş ve 150 küsur, mesele tehrîc etmiştir.[412]
1. Gelen misafir veya
ziyaretçiye kim olduğunu sorarak ikramda bulunmak ve layık olduğu yere
oturtmak müstehabdır. Bu hususta Hz. Âişe'den hadis rivayet edilmiştir.
2. Resûlullah (s.a.)'ın Ehl-i
Beyti'ne hürmet ve ikramda bulunmak gerekir.
3. Âma bir kimse gözü görenlere
imam olabilir. Bu hususta bütün ulemâ müttefiktir. Yalnız efdaliyyet hakkında
ihtilâf edilmiştir.
4. Ev sahibi imam olm&ya
daha lâyıktır.
5. Fazlasına imkân varken bir
elbise içinde namaz kılmak caizdir.
6. Mühim işler karşısında
hazırlıkta bulunmak için imamın ilânda bulunması müstehabtır.
7. Kadı Iyaz'a göre bu hadis
Peygamber (s.a.) ile birlikte yola çıkanların hacca niyet ettiklerine
delildir. Çünkü Resûlullah (s.a.) hacca niyet etmişti. Ashâb-ı kirâm'ı ona
muhalefette bulunmazlardı. Onun için Câbir (r.a.): "Resûlullah ne yaparsa,
biz de onu yapardık" demiştir. Yukarıdaki rivayetlerde görüldüğü gibi
Resûlullah (s.a.)'in ihramdan çıkmadığına bakarak umreden çıkmamaları da bunu
gösterir.
8. Nifaslı kadınların ihrama
girmek için yıkanmaları müstehabtır.
9. Nifaslı bir kadın ihrama
girebilir. Bu meselede ulemâ ittifak etmişlerdir.
10. İhrama girmek için
iki rekat namaz kılmak müstehabtır.
11. Hacca giderken
yürümek ve hayvana binmek caizdir. Ulemâ bu meselede ittifak etmişlerdir. Çünkü
cevazına Kitab, Sünnet ve icma-i ümmet delâlet etmektedir. Yalnız yürümek mi,
yoksa binekle gitmek mi efdal olduğu ihtilaflıdır. Cumhûr-ı ulemâya göre
Peygamber (s.a.)'e uymuş olmak için vasıtaya binerek gitmek efdaldir. Bir de
vasıtayla gitmek vücûdu yıpratmayacağı için hacc vazifelerinin kolaylıkla
ifâsına yardım eder.
Dâvud-ı Zahiriye göre
yürüyerek gitmek evlâdır.
12. Telbiyyeye
Resûlullah (s.a.)'in sözlerinden fazla kelimeler katmak caizdir. Nitekim Hz.
Ömer, oğlu Abdullah ve Enes (r.a.) hazerâtının fazla kelimelerle telbiye
yaptıklarım geçen rivayetlerde görmüştük. Bununla beraber ekser-i ulemâya
göre, Resûlullah (s.a.)'in telbiyesiyle iktifa etmek müstehabtır.
13. Hadis-i şerif
Hacc-ı ifradı efdal görenlere delildir. Ulemânın bu bâbdaki kavillerini
yukarıdaki rivayetlerde görmüştük.
14. Mekke'ye Arafat'a
gitmeden girerek tavaf-ı kudum'u yapmak sünnettir.
Bunda da ittifak vardır.
15. Tavaf, yedi turdan
ibarettir.
16. Tavafın ilk üç
turunda remel yapmak yani sık adımlarla sür'atlice yürüyerek omuzlarını
sallamak kalan dört turunda âdi yürüyüşle yürümek sünnettir.
Ulemâ remelin yalnız hac veya
umrede bir defa müstehab olduğunu söylemişlerdir. Hac veya umreden gayrı
zamanlarda yapılan tavaflarda bilittifak remel
yoktur.
.
17. Tavafda ıztıbâ
sünnettir.
Iztıbâ: Üzerindeki örtüyü sağ
omuzunun altından geçirerek sol omuzunun üzerine atmak bu suretle sağ omuzunu
çıplak bırakmaktır.
18. Kabe'yi tavaftan
sonra Makâm-ı ibrahim'e giderek iki rekat namaz kılmalıdır.
Ulemâ, bu namazın hükmü
hususunda ihtilâf etmişlerdir. Hanefîlere göre vâcibtir. Şâfiîlerden bu hususta
üç kavi rivayet olunmuştur: Bunların esah olanına göre tavaf namazı sünnettir.
İkinci kavle göre vâcib, üçüncü kavle göre yapılan tavaf vacibse namaz da
vacib, sünnet ise namaz da sünnettir. Bu namazı Makam-ı İbrahim'de kılmak
sünnettir.
İmkân bulamayanlar Hıcr-ı
İsmail'de, ona da imkân bulamayanlar mescidin neresinde olursa olsun kılarlar.
Bir kimse birkaç defa tavaf
ederse her tavafın arkasından iki rekat namaz kılması müstehabtır. Evvelâ tavafları
yapıp sonra her tavaf için iki rekat namaz kılmak caiz ise de evlânın
hilâfınadır. Fakat mekruh değildir. Ashâb-ı kiramdan Misver b. Mahreme ve Âişe
(r.anhâ) ile Tâvûs, Atâ, Saîd b. Cübeyr, İmam AHmed, İshak ve Hanefîlerden İmam
Ebü Yûsuf'un kavli budur.
İbn Ömer (r.a.) Hasan
el-Basrî, Zührî, İmam-ı A'zam, İmamı Muhammed, İmam Mâlik, Münzir ve Sevrî,
bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir. Kadı İyaz bu kavli Cumhur-ı fukahadan
nakletmiştir.
19. Tavaf namazının
iki rekatında Fatihadan sonra Kâfirûn ve İhlâs surelerini okumak sünettir.
20. Ulemâdan bazıları
bu hadisle istidlal ederek: "Tavaf-ı kudûmu müteakiben iki rekat namaz
kıldıktan sonra Hacer-i Esved'e dönerek onu istilâmda bulunmak, daha sonra Safa
kapısından çıkarak sa'y yapmak sünnettir" demiştir.
21. Sa'ye Safâ'dan
başlamak icab eder. Cumhur-ı ulemânın kavli de budur. Çünkü Resûlullah (s.a.)
"Allah'ın başladığından başlıyorum." bu-yururarak sa'ye Safâ'dan
başlamıştır.
Nesâî'nin sahih bir isnadla
rivayet ettiği bir hadiste: "Allah'ın başladığından başlayın!"
buyurulmuş ve bu konudaki ayete işaret edilmiştir.
22. Safa ile Merve'nin
üzerine çıkmak gerekir. Bu çıkışın hükmü ihtilaflıdır.
Bazıları şart olduğunu
söylemişse de ekser-i ulemâya göre, şart değil, sünnettir.
23. Safa ile Merve'nin
üzerine çıkıpta Kabe'ye karşı dönerek Resûlullah (s.a.)'ın yaptığı gibi
zikirde bulunmak sünnettir.
Meşhur olan kavle göre üç defa
zikir ve duâ etmelidir.
24. Safa ile Merve
arasındaki vadiden hızlıca geçmek geri kalan yerlerde âdı yürüyüşle gitmek
müstehabtir. İmam Mâlik'den bir rivayete göre Safa ile Merve arasındaki vâdîden
sür'atle yürümeden geçenlerin o sa'yi iade etmeleri vâcibtir.
25. Cumhur-ı ulemâya
göre Safa ile Merve arasında yapılacak yedi turdan her biri, birinden diğerine
varmakla olur. Dönüş ayrı turdur. Bu suretle sa'y Safâ'dan başlar Merve'de
biter. Şâfiîlerden İbn Bint eş-Şâfiî ve Ebû Bekr-i Sayrâfî'ye göre Safâ'dan
Merve'ye gidiş ve dönüş bir tur sayılır ve sa'y Safâ'dan başladığı gibi yine
Safâ'da biter.
Bu hadis onların aleyhine
delil olduğu gibi yüzyıllarca müslümanlann ameli dahi onların aleyhine
delildir.
26. Terviye gününden
önce Minâ'ya gitmemek sünnettir. Hatta İmam Mâlik'e göre gidilirse, kerahet
işlenilmiş olur. Maamafih Selef-i Sâlihin-den bazıları bunda beis
görmemişlerdir.
27. Minâ'ya ve sair
yerlere giderken vasıtaya binmek efdaldir.
28. Minâ'da beş vakit
namaz kılmak sünnettir.
29. Zilhicce'nin 9.
gecesini Minâ'da geçirmek sünettir.
30. Güneş doğmadan
Minâ'dan hareket etmemek, bütün ulemâya göre sünnettir.
31. Minâ'dan hareket
ettikten sonra Nemira denilen yere inmek sünnettir. Arafat'a zevalden sonra
varmalıdır.
32. İhramda bulunan
bir kimsenin çadır ve ağaç gibi şeylerin gölgesinde oturması caizdir. Yalnız
yolda giderken şemsiye gibi bir şey kullanarak gölgelenmenin câzi olup
olmadığında ihtilâf edilmiştir. Ekser-i ulemâya göre bu caizdir. İmam Malik
ile İmam Ahmed'e göre ise, mekruhtur.
33. Hac esnasında
çadır kurmak caizdir.
34. Arafe günü imamın
hacılara hutbe okuması cumhur-ı ulemanın ittifakı ile sünnettir.
Bu hususta muhalefet edenler
yalnız Mâlikîlerdir.
İmam Şafiî'ye göre hac
esnasında dört yerde hutbe okumak mesnûn olmuştur. Bunlardan birincisi
Zilhicce'nin yedinci günü Beyt-i Şerif de öğle namazını kıldıktan sonra
okunur.
İkincisi: Arafat'da Batn-i
Urane denilen yerde,
Üçüncüsü: Bayram gününde,
Dördüncüsü: Teşrik günlerinin
ikincisindedir.
Hanelilere göre hacda üç yerde
hutbe meşru olmuştur: Bunlardan birincisi Zilhicce'nin yedisinde, ikincisi
Arafe günü Arafat'da, üçüncüsü de Zilhicce'nin onbirinci günü Minâ'da okunur.
35. Resûlullah
(s.a.)'in, "Şüphesiz ki sizin kanlarınız ve mallarınız birbirinize şu
gününüzün hürmeti ibi haramdır..." buyurması, bîr şeyi misalle anlatmanın
ve kıyâsın caiz olduğuna
delildir.
36. Câhiliyye zamanından
kalma fiil ve âdetler bâtıldır.
37. Kadınların hakkına
riâyet ve onlara iyi muamelede bulunmak lâzımdır. Onların hukukuna riâyet
hususunda birçok hadisler vârid olmuştur.
38. Te'dib ve terbiye
için bir kimse karısını dövebilir. Ancak bu hususta şeriatin verdiği izin
sınırını aşmamak şarttır. Nevevî "döverken kadın ölürse, diyet ve
kefaret, lâzımdır," diyor.
39. Vakfe günü
ArafaPtfer öğle ile ikindiyi beraberce kılmak meşru^ dur. Bu hususta icma-i
ümmet vardır. Yalnız sebebinde ihtilâf edilmiştir.
îmam-ı A'zam'ia bazı
Şâfiîlerîn görüşü de budur.
Ekser-i Şâfiîlere göre sebeb,
seferdir. Onlara göre Arafat'da mukim olanlarla iki konaktan az mesafeden
gelenler, iki namazı bir vakitte kılamazlar.
40. Birleştirme,
evvelâ öğleyi, sonra ikindiyi kılmak suretiyle yapılır.
41. Öğle ile ikindiyi
öğle zamanında beraberce Ihıldıktan sonra hemen vakfe yerine gitmek âdabtandır.
42. Vakfeyi hayvan
üzerinde mi yoksa yerde mi yapmanın efdâl olacağı ulemâ arasında ihtilaflıdır.
43. Vakfeyi
Cebelürrahme. nâmı verilen-dağın eteklerindeki kayalar üzerinde yapmak
müstehabtır.
44. Vakfe hâlinde
Kabe'ye karşı dönmek müstehabtir.
45. Vakfeyi güneş
kavuşuncaya kadar uzatmalıdır. Maamafih güneş kavuşmadan yola çıkmak da
caizdir. Şâfiîlerden bu hususta iki kavil rivayet olunur:
Birincisi: Güneş kavuşmadan
yola çıkan kimsenin bu kusurunu bir hayvan kesmek suretiyle tamamlaması
müstehabtır.İkincisine göre,
vâcibtir.
Cumhur-ı ulemâya göre vakfenin
zamanı, Arafe günü güneşin zevalinden başlayarak bayram gününün fecrine kadar
devam eder. Bu müddet zarfında az da olsa, bir müddet Arafat'da dalmakla vakfe
edâ edilmiş olur. Vakfeyi yapmayanın haccı sahih değildir. İmam Mâlik'e göre
yalnız gündüzün yapılan vakfe sahih değil, gecenin bir cüz'ünü de vakfeyle geçirmek
icab eder. Fakat yalnız gece yapılan vakfe kâfidir.
46. Hayvan güçlü
kuvvetli olmak şartıyla terkisine bir kimseyi almak "ti- " caizdir.
Bu hususta bir çok hadisler vardır.
47. Arafat'tan
çekilirken sükûnetle hareket etmek sünnettir.
48. Arafât'dan
Müzdelife'ye gelenlerin akş'amla yatsı namazlarını yatsı zamanında
birleştirerek kılmaları meşrudur. Hanefîlere göre iki namazı bir vakitte kılmak
yalnız hac esnasında caizdir. Bunların birincisi Arafat' ta, ikincisi
Müzdelife'dedir. Arafat'takine cem-i takdim, Müzdelife'dekine cem-i te'hir,
denilir. Şâfiîlerle Evzâî, Eşheb, hadis ulemâsı ve Hanefîler-den Ebû Yûsuf'a
göre akşamla yatsı namazını Arafat'ta yahut yolda akşam namazının vaktinde
kılmak caiz olduğu gibi her iki namazı vakitlerinde kılmak dahi câzidir.
Yalnız efdalin hilafına hareket edilmiş olur. Bu kavil'sahabe ve tabiînin
bazılarından da rivayet olunmuştur. İmam Azam ile diğer Küfe ulemâsına göre bu
namazları yatsıdan önce kılmak caiz olmadığı gibi Müzdelife'den başka bir yerde
kılmak da sahih olmaz. İmam Mâlik'in kavli de budur. Ancak ona göre kendisi
yahut hayvanı özürlü olanlar güneş kavuşmuş olmak şartıyla bu namazları
Müzdelife'ye varmadan kılabilirler.
49. Cemi' suretiyle
kılınan namazların peşipeşine edâ edilmesi meşru olmuştur. Bu hususta ulemâ
ittifak etmişlerdir.
Yalnız namazların bu şekilde
kılınması şart mıdır, değil midir meselesi ihtilaflıdır. Bazıları şart
olduğunu iddia etmiş bazıları da müstehab olduğuna kail olmuştur.
50. Arafât'dan dönüşte
bayram gecesini Müzdelife'de geçirmek bilit-tifâk hac ibâdetlerinden mâduttur.
Yalnız bunun farz veya vâcib yahut sünnet olduğunda ihtilâf vardır.
51. Müzdelife'de sabah
namazını erken kılmak sünnettir.
52. Müzdelife'de Kuzah
denilen yerde vakfe yapmak, hac ibâdetlerin-dendir. Bu husus ittifakı ise de,
oradan ne zaman yola çıkmak icâb ettiği meselesi ihtilaflıdır. İbn Mesûd, İbn
Ömer (r.anhumâ), Ebû Hanife, Şafiî ve cumhur-ı ulemâya göre ortalık iyice aydınlanıncaya
kadar vakfe hâlinde kalınır.
İmam Malik'e göre iyice
aydınlamadan yola çıkmak caizdir.
53. Hadis-i şerîf
ecnebi erkek ve kadınların biribirlerine bakmamasını teşvik etmektedir.
54. Münkerâttan birşey
işlendiğini gören kimse, imkan nisbetinde onu izâleye çalışmalıdır.
55. Arafat'tan
dönerken orta yolu tutmak sünnettir. Bu yol Arafat'a gidilen yoldan başkadır.
56. Müzdelife'den
Minâ'ya gelince taşatmaya Cemre-i Akabe'den başlamak sünnettir.
57. Taş atmaya fasulye
büyüklüğünde yedi taş atmak suretiyle yapılır.
58. Her taşı atarken
tekbir getirmek ve taşlan birer birer atmak sünnettir.
59. Taşları atarken
Minâ, Arafat ve Müzdelife'yi sağına, Mekke'yi soluna almak sünnettir. Bazıları
taş atarken Kabe'ye karşı durulacağını söylemişler. Bayram günü yalnız Cemre-i
Akabe'de taş atılır. Bu hususta bütün ulemâ müttefiktir.
60. Kadı İyaz, "Bu
hadiste kurban kesilecek yerin Minâ'da muayyen bir yer olduğuna delil vardır. O
yerin yahut Harem-î Şerifin neresinde kesilirse kesilsin caizdir" diyor.
61. Çok kurban kesmek
müstehabtır. Resûlullah (s.a.)'in o sene hedy kurbanı olarak götürdüğü
develerin sayısı yüzdü.
62. Hedy kurbanını
bizzat kesmek müstehabtır. Maamâfih başkasına kestirmek de bilittifak caizdir.
Yalnız kesenin müslüman olması şarttır.
Nevevî "Bize göre Kitabî
olan bir kâfir de kesebilir. Yalnız sahibinin kurbanı teslim ederken yahut
keserken niyet etmesi şarttır." diyor.
63. Kurbanı keserken
acele davranmak müstehabtır. Kesilecek kurbanı çok bile olsa, onları teşrik
günlerinden sonraya bırakmamalıdır. Resûlullah (s.a.) Efendimiz beraberinde
Medine'den getirdiği altmışüç deveyi bizzat kendisi boğazlamıştır. Geri kalan
develeri Tirmizî'nin rivayetine göre Hz. Ali, Yemen'den getirmiş, Yüz adedi
bunlarla tamam olmuştu.
64. Gerek hedy gerekse
nafile kurbanından sahibinin yemesi müstehabtır. Ulemânın beyânına göre
Resûlullah (s.a.)'in kendi namına kesilen her kurbandan yemesi sünnet, yüz
deveden ayrı ayrı yemesi ise, külfetli bir iş olduğu için develerin etlerini
bir çömlekte pişirterek çorbasından yemiş, bu suretle her kurbandan yemiş
sayılmıştır.
65. Resûlulah
(s.a.)'in kurban etini yedikten sonra Mekke4ye giderek yaptığı tavaf
"tavaf-ı ifaza"dir. Buna'"tavaf-i ziyaret" ve "tavaf-ı
yevm-i nahr"da derler.
Tavaf-i İfaza bi'1-İttifak
haccın rükünler indendir.
Bayram günlerinden sonraya
bırakılması, mekruhtur. Bundan maada iki nevi tavaf daha vardır. Bunlardan
birine, "tavaf-ı kudüm" yahut "tavaf-ı tahiyye", diğerine
de "tavaf-ı sader" yahut "tavaf-ı veda" denilir. Tavaf-ı
kudüm: Uzaktan gelenler için sünnettir. Mekkelilere sünnet değildir.
Tavaf-ı veda: Hanefîlere göre
vâcibdir. Bu uzaktan gelenler için meşru olmuştur.
66. Minâ'dan Mekke'ye
ve Mekke'den Minâ'ya gidip gelirken vasıtaya binmek müstehabtır.
67. Zemzem şakiliğinde
bulunmak ve Zemzem suyu içmek müstehabdır.
Zemzem: Kabe'ye otuz sekiz
arşın kadar mesafede bulunan meşhur su kuyusudur. Bazıları suyunun çokluğundan
dolayı bir takımları da hacıların kalabalığı sebebiyle ona bu ismin
verildiğini söylemişlerdir. Başka sebepler gösterenler de vardır.[413]
1906. ...Muhamrned (b.
Ali b. Huseyn el-Bâkır)dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) Arafat'ta
öğle ile ikindiyi aralarında sünnet kılmaksızın, bir ezan ve iki kametle,
kılmıştır. Akşam ile yatsıyı da (Müzdelife'de) aralarında sünnet kılmaksızın,
birleştirerek bir ezan ve iki kametle kılmıştır.
Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi
Hatim b. îsmaü de (muttasıl bir senetle) uzunca bir hadiste (Resûlullah'a)
ulaştırdı. Bu hadisi Cafer, babası (Muhammed) ve Câbir senediyle (muttasıl
olarak Resûl-i Ekrem'e) isnâd etmekte, Muhammed b. Ali el-Cu'fî de Hatim b.
İsmail'e uymuştur. Ancak Muhammed b. AH el-Cu'fî (ondan farklı olarak)
"Akşam namazıyla yatsıyı bir ezan ve bir kametle kıldırdı" demiştir.[414]
Bilindiği gibi hacı adayları
Araf e gününde öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde namazdan önce okunacak
bir ezan ve bir kametle ikişer rekât olarak Nemire mescidinde kılarlar. Bir
önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıklandığı gibi Nemire Arafat civarında
bir yerdir. Fakat Arafat'tan sayılmaz. Her ne kadar metinde "Arafat'ta
kıldı" denmişse de aslında Nemire Arafat sınırları içinde değildir, fakat
Arafat sınırına yakın olduğu için mecazen "Arafat'ta kıldı" tabiri,
kullanılmıştır.
Aslında konumuzu teşkil eden
bu hadis mürsel bir hadistir. Musannif Ebû Dâvûd hadisin sonuna ilâve ettiği
talik ile bu hadisin Hatim b. İsmail tarafından muttasıl bir senedle Resûl-i
Ekrem'e ulaştırılan bir önceki uzunca hadis içerisinde bulunduğunu ve
dolayısıyla bu hadisin kesiksiz bir senetle resûl-i Ekreme ulaştığını ayrıca bu
hadisin Muhammed b. Ali el-Cu'fî tarafından da yine kesiksiz bir senetle
Resul-i Ekrem'e ulaştırıldığını, binaenaleyh bu hadisin aslında, merfu ve
muttasıl bir hadis olduğunu ifâde etmek istemiştir. Yine Musannif bu talikte
Muhammed b. Ali el-Cu'fî'nin rivayet ettiği bu hadisin metninde Hatim b.
İsmail'in rivayet ettiği metinden farklı olarak, "ResûluUah (s.a.)'in
Müzdelife'de birleştirilerek kıldığı akşam ve yatsı namazlarını bir ezan ve bir
kametle kıldığı" ifâdesi vardır ki, bu ifâde, "Müzdelife'de akşam
namazı ile yatsı namazı birleştirilerek bir ezan ve bir kametle kılınır"
diyen İmam Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve Muhammed (r.a.)'in meşhur olan görüşünü
te'yid etmektedir. Ayrıca ileride gelecek olan, "Ben İbn Ömer ile
birlikte Arafât'dan Müzdelife'ye hareket ettim de Müzdelife'ye varıncaya kadar
tekbir ve tehlîle aralıksız devam etti. (Orada) ezan okuyup kamet etti veya
birisine emretti de o kimse ezan okuyup kamet getirdi. Hemen arkasından bize
akşam namazını üç rekât olarak kıldırdı. Sonra bize dönüp "Namaz"
dedi ve iki rekat olarak yatsıyı kıldırdı. Sonra da akşam yemeğini istedi.
Kendisine bu konuda bazı sorular soruldu o da, "ben ResûluUah (s.a.)'le
böyle kıldım, cevabını verdi" anlamındaki 1933 numaralı hadis-i şerifte bu
görüşü te'yid etmektedir.
Muhammed b. Ali'nin
rivayetinde geçen "bir ezan ve iki kametle kılmıştır" ifâdesi ise,
"Müzdelife'de birleştirilerek kılınan akşam ve yatsı namazları için bir
ezanla iki kamet gerektiğine" delâlet etmektedir. Hanefî imamlarından
Züfer ile Mâliki ulemâsından Abdulmelik b. el-Mâcişûn, Ebû Sevr eş-Şâfiî ve
İmam Ahmed (r.a.) bu görüşte olduğu gibi yine Hanefî ulemâsından Tahâvî de bu
görüşü tercih etmiştir.
İmam Mâlik ile İshak b.
Rahûye, Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Mesûd'a göre ise, Müzdelife'de
birleştirilerek kılınan akşam ve yatsı namazları için iki ezanla iki kamet
gerekir. Bu görüş aynı zamanda İmam Şafiî ile İmam Ahmed'den de rivayet
olunmuştur. Delilleri ise, Abdurrah-man b. Yezid'den rivayet olunan şu
hadistir: "Abdullah b. Mesud hacca niyyet etmişti. Müzdelife'ye geldiğimiz
zaman yatsı namazı için ezan vakti gelince yahut da .yaklaşınca birisine emretti
de o adam ezan okuyup kamet etti. (Ezan ve kamet bittikten) sonra İbn Mesûd
akşam namazını kıldı. Ondan sonra iki rekat daha kıldı. Sonra akşam yemeğini
istedi. Yemeğini yedikten sonra bir adama ezan okumasını emretti. O adam ezanı
okuyup kameti getirince İbn Mesûd iki rekat olarak yatsı namazını kıldı."[415] Ancak bu görüş, Peygamber (s.a.)'in
uygulamasına aykırı bir sahâbî sözü olduğundan iki cihetten reddedilmiştir:
1. Birleştirilerek kılınması
gereken akşam namazıyla yatsı namazlarının arasında yemek yemek ve nafile
namaz kılmak Resul-i Ekrem'in bu mevzudaki tatbikatına aykırıdır.
2. "Her iki namaz için de
ayrı'ayrı ezan okundu" sözü delil olma niteliğinden uzaktır.
İmam Şafiî'nin yeni mezhebine
ve İmam Ahmed'den gelen bir rivayete göre her iki namaz için sadece bir kamet
getirilir. Ezan okunmaz İmam Ahmed'in iki görüşünden sonuncusu budur.[416] Ancak bu görüş delilini teşkil eden
hadisin kısaltılarak rivayet edildiği iddiasıyla reddedilmiştir.
İmam Sevrî'ye ve Ahmed b.
Hanbel'den gelen diğer bir rivayete göre de Müzdelife'de akşam namazı ile yatsı
namazı sadece akşam namazı için getirilen bir kametle birleştirilerek kılimr.
Delilleri ise, "Resûlullah (s.a.) Müzdelife'de akşamla yatsıyı toptan
kıldı. Akşam üç yatsıyı da iki rekat olarak bir kaametle edâ etti"[417] anlamındaki hadis-i şeriftir. Sünen-i
Ebû Davud'un bazı nüshalarında musannif Ebû Davud'un, "Ahmed bana Hâ-tim'in
bu uzun hadiste -yani bir önceki hadiste- yanıldığını söyledi." dediği
kaydediliyorsa da, İmam Ahmed'in böyle bir sözü söylemesi, Ebû Dâ-vûd'un da onu
nakletmesi son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hâtım'-in rivayet ettiği bu
hadisi mütekadimînden ve müteahhirînden pek çok ilim adamı rivayet etmiş ve
hiçbirisi de Hatim b. İsmail'i yanılmakla itham etmemiştir. Şayet Hâtim'in bu
rivayetinde yanıldığı kabul edilse bile, bu hatâ hadisin tümüyle ilgili değil,
sadece, "Hz. Ali Kûfe'de iken şöyle derdi: ve Resûlullah (s.a.) namına
söylediklerini sormak için Resûlullah (s.a.)'a gittim. Fatıma'nın yaptıklarını
beğenmediğimi haber verdim de "doğru söylemiş , doğru söylemiş/'
buyurdu." cümleleriyle ilgilidir. Çünkü bu sözün hadisin aslında
bulunmadığı 1909 numaralı hadis-i şerifte açıkça ifâde edilmektedir. Yahut da
Hatim b. İsmail'in söz konusu hadisteki (yani bir önceki hadiste) yanılması,
"Nihayet Müzdelife'ye vardı ve orada akşamla yatsıyı bir ezan iki kametle
kıldı" anlamındaki cümlelerle ilgili olabilir. Çünkü bu cümle sözü geçen,
1909 numaralı Yahya b. Said eî-Kattân hadisinde yoktur.[418]
1. Arafat'ta öğle ile ikindi,
öğle vaktinde birlikte kılınabilir. Aralarında sünnet kılınmaz.Sözü
geçen namazların bu şekilde kılınmasıyla ilgili icmâ vardır.
2. Bu iki namazdan birincisi
için ezan okunur ve her ikisi için de ayrı ayrı kamet edilir.
3. Akşam ile yatsı namazları
Müzdelife'de yatsı namazı vaktinde birlikte ve aralarında sünnet kıhnmaksızın
edâ edilir. Bu namazları tarif edildiği şekilde kılmak Hanefî ulemâsına göre
vâcib, diğerlerine göre sünnettir.[419]
1907. ...Câbir
(r.a.)'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) sonra (şöyle) buyurdu:
"Ben (kurbanlarımı)
burada kestim. Minâ'nın her tarafı kesim yeridir." ve Arafat'da durdu da
(şöyle) buyurdu:
"Gerçekten ben şurada
vakfe yaptım. Arafat'ın her tarafı vakfe yeridir." Müzdelife'de de durdu
ve (şöyle) buyurdu:
"Gerçekten ben şurada
durdum, Müzdelife'nin her taraf (ında) durulabilir."[420]
Fahr-i Kâinat
Efendimizin Veda Haccıridan kurbanını Akabe
Cemresinin yanında kesmiş ve halkın, buranın
dışında kurban kesilemeyeceği kanaatine varmasını önlemek için "Gerçi ben
kurbanlarımı burada kestim ama Minâ'nın her tarafında kurban kesilebilir"
buyurmuştur. Bu bakımdan Mihâ vadisinin her tarafında kurban kesmek caiz
olmakla beraber kurbanı Hz. Peygamber'in kurbanlarını kestiği yer olan Akabe
Cemresi yakınında kesmek daha faziletlidir. Hz. Peygamber Arafat'ta Cebel-i
Rahme denilen dağda bulunan kayaların arasında vakfe yapmıştır ve;
"Gerçekten ben şurada vakfe yaptım (fakat) Arafat'ın her tarafı vakfe
yeridir" buyurarak, Arafat'ın her yerinde vakfe yapmanın caiz olduğunu
beyân etmiştir. Binaenaleyh Arafat'ın her tarafında vakfe yapmak caiz olmakla
beraber Resûl-i Ekrem'in vakfe yaptığı yer daha faziletlidir. Fakat fevkalâde
kalabalık hallerde bile sanki Arafat'ın diğer yerlerinde vakfe yapmak caiz
değilmiş gibi ille de Cebel-i Rah-me'de vakfe yapmakta ısrar etmek sünnete
aykırıdır. Arafat'tan Müzdelife'ye inince geceleyin yapılacak olan vakfe de
Müzdelife'nin her tarafında yapılabilir ancak bu vakfenin "Meş'ar-i
Haram" denilen "Kuzen" tepesi yanında yapılması daha
faziletlidir.[421]
1908. ...(Bir önceki
hadis oradaki) senediyle Cafer (b. Muhammed)'den de rivayet olundu (ve Cafer'şu
cümleyi de) ilâve etti: "-Siz konakladığınız yerde kurbanı kesin!"[422]
Resûl-i Ekrem Efendimiz
kendisi kurbanlarını halk arasında "Büyük Şeytan" diye bilinen Akabe
Cemresi yanında kestiği halde ümmetin Minâ sınırları içerisinde istedikleri
yerde kesebileceklerini bildirmesi onları izdihamdan, dolayısıyla sıkıntı ve
meşak-ketten kurtarmak içindir. Çünkü herkes kurbanını Akabe Cemresi civarında
kesmeye kalkışacak, orada kurbanı kesebilmek içiri günlerce sıra beklemek
icabedecekti. Resûl-i Ekrem ümmetine olan merhamet ve şefkati icabı Minâ
bölgesinin her tarafında kurban kesmeyi meşru kılmıştır. Fakat bir önceki
hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi kurbanı Akabe Cemresi yakınında
kesmek daha faziletlidir.[423]
1909. ...Yahya b. Said
el-Kattân şu (bir önceki) hadisi Cafer (b. Muhammed) ve Muhammed b. Ali
vasıtasıyla Câbir'den rivayet etmiş ve hadisteki "İbrahim'in makamını
namazgah edininiz!"[424] âyetinden sonra (şu cümleleri) ilâve etmiştir: (Cafer b.
Muhammed b. Ali) dedi ki:
O iki rekatde Tevhid
(İhlâs).ve Kâfirûn (surelerini) okudu ve (her ne kadar bu hadiste Hz. Âli
Kûfe'de dedi ki... (ifadesi) varsa da babam (Muhammed Hz. Ali'ye nisbet
edilen) bu "-Ben Fâtıma'-yı azarlatmak için gittim" sözünü.Gâbir'in
rivayet etmediğini ve (Câbir'in sâdece) Fâtıma (r.anhâ) ile ilgili hâdiseyi
anlattığını söyledi.[425]
Bu hadisi Yahya b. Said, Cafer
b. Muhammed b. Ali'den, O da babası Muhammed b. Ali'den, O da Hz. Câbir'den
rivayet
etmiştir.
Bilindiği gibi Câbir hadisi
1905 numarada tercümesini sunduğumuz hadistir. Ancak Yahya b. Sa'd'ın bu
rivayetinde 1905 numaralı hadise nisbetle bazı ayrıntılar vardır. Bu
ayrıntıları şöylece sıralamak mümkündür:
a. Bu hadisin metninde
"İbrahim'in makamım namaz yeri edinin" âyetinden sonra, "Bu iki
(rekat) te Tevhid (İhlâs) süresiyle Kâfirûn suresini okudu" cümlesinin
bulunduğu ifade edildiği halde Câbir hadisinde sözü geçen âyet-i kerimeden
sonra bu cümle yoktur.
b. Bu hadisi rivayet eden Yahya
b. Saîd'in rivayetine göre Cafer b. Muhammed kendisine şöyle demiştir:
"Her ne kadar Câbir hadisinde, Hz. Ali Küfe'de dedi ki: "...diye
başlayan bir söz varsa da, babam Muhammed'in bana bildirdiğine göre, aslında
Câbir hadisinde böyle bir söz yokmuş. Hz. Câbir o hadiste sâdece Hz. Fâtıma
ile ilgili hadiseyi anlatmış. Hz. Ali'nin Kûfe'de, "Bunun üzerine ben
Fâtıma'yı bu yaptığından dolayı azarlatmak ve Resûlullah (s.a.) adına
söylediklerini sormak için Resullah (s.a.)'e gittim. Fâtıma'nın yaptıklarını
beğenmediğimi O'na haber verdim de, "doğru söylemiş, doğru söylemiş"
buyurdu" dediğinden bahsetmemiştir.[426]
1910. ...Âişe
(r.anhâ)'dan; demiştir ki: Kureyş ile onların dinine tâbi olanlar Müzdelife'de
vakfe yaparlardı. Kendilerine "hums-kahraman" denirdi. Öbür.araplar
da Arafat'ta vakfe yaparlardı. İslâm gelince Allah, Peygamberine Arafat'a
giderek orada vakfe yapmasını, sonra oradan akın etmesini emretti. Bu Allah
Teâlâ'nın; "sonra insanların akın edip döndüğü yerden siz de akın
edin"[427] âyetidir.[428]
Arafat,[429] Urane vadisinden başlayarak karşıki
dağlara doğru uzanan sahadır. Ezrakî'nin Hz. İbn
Abbas'tan rivâyetine göre Arafat'ın sınırı Urane vadisine bakan dağdan
başlayarak Arafat dağlarına ve Vâsik denilen yere kadar uzanan sahadır. Urane
vadisi Arafât'dan sayılmaz. Bilindiğe gibi "vakfe yapmak" ibâdet
için durmak demektir. Arafat'ta vakfe yapmak, haccın en büyük
rükünlerindendir.
Hak yapmak isteyenler için
Arafat'ta durma zamanı Arafe günü zeval vaktinden kurban bayramının birinci
gününün fecrinin doğuşuna kadar olan herhangi bir zamandır. Bu süre içinde bir
an dahi durmakla vakfe yerine getirilmiş olur. Arafat ve Arafe günü hakkında
Hz. Peygamberin hadisleri vardır. Bunlardan birisi şöyledir: "Arafe
gününde olduğu kadar Allah'ın ateşten çok kul azad ettiği başka bir gün
yoktur. Şüphesiz ki o gün Allah Arafat'ta vakfe yapanlara yakınlaşır, sonra
onlarla Meleklere karşı iftihar ederek; "Bunlar ne istediler(ki bütün hac
işlerini bırakıp burada toplandılar)" buyurur."[430]
Mü/delile, Minâ ile Arafat
arasındadır. Aralarındaki mesafe iki saattir. Arafat yolu üzerinde Mekke'den
iki saat sonra Mina ve ondan iki saat sonra da Müzdelife ondan iki saat sonra
da Arafat bulunur. Bu yerde Minâ'ya yaklaşıldığı veya Allah'a yakınlık elde
edildiği için O'na Müzdelife denilmiştir.[431]
Arab kabilelerinden olan Nadr
kabilesi Harem dahilinde birbirleriyle karışıp toplandıkları için kendilerine
Kureyş denilmiştir. Çünkü "Kureyş" kelimesi "toplamak"
demektir.
Kureyş kabilesiyle onların
dinine tabi olan Kinâne'den ve Kays Kabilesinden bazı kimseler Müzdelife'de
vakfe yaparlardı. Kuvvet, cesaret ve kahramanlıkları sebebiyle de kendilerine
"Hums" denirdi. Gerçekten bu kabile dinlerine çok bağlı idi. Bu
hususta her türlü fedâkârlık ve feragat kendilerinde mevcuttu.
Hacca veya umreye niyet
ettikleri zaman et yemedikleri gibi kıldan yapılmış çadırlara da girmezlerdi.
Evlere de kapılarından girmezlerdi. Diğer Arab kabileleri de Arafat'ta vakfe
yaparlardı. Resul-i Ekrem (s.a.) ise, kendisine peygamberlik gelmeden önce
Arafe gününde Arafat'ta vakfe yapanlarla birlikte vakfe yaptığı gibi ertesi
günü sabahleyin de Kureyşli-lerle birlikte Müzdelife'de vakfe yapardı.[432]
Muhamed b. Cübeyr b. Mut'im'in
babasından rivayet ettiği bir hadis-i şerif şu anlamdadır: "Bir arafe günü
Arafat'ta devemi kaybetmiştim. Onun ararken orada vakfe yapmakta olan Hz.
Peygambere rastladım ve (kendi kendime) "Vallahi bu adam Hums (denilen Kureyşliler)
dendir. Burada işi ne?" dedim.[433] Bu hadise Hicret'ten önce vuku
bulmuştur. Hz. Cübeyr henüz o günlerde İsiâmiyyete girmemişti. Mekke'nin
fethinden sonra müslüman oldu ve Hayber günü vefat etti.
İslâmiyet gelince, Allah teâlâ
haccı farz kıldı haccın rüknü olarak Arafat'ta vakfe yapılmasını emretti.
Oradan da Müzdelife'ye akın edilmesini istedi.[434]
1. Arafat'ta vakfe
yapmak haccın rükünlerindendir. Çunku Abdurrahman b. Yamur’un rivâyet ettiği şu
hadis-i şerif bunu açıkça ifade etmektedir: "Peygamber (s.a.)'i Arafat'ta
vakfe hâlinde iken kendisine gelip "Ya Resulallah! Hac nasıl yapılır"
diye soran bazı Necidlilere:
"Hac Arafat'tır.
Müzdelife gecesinde, sabah namazından önce Mü-zedelife'ye gelmiş olursa hacca
yetişmiş olur" derken işittim."[435]
Tirmizî bu hadisle ilgili
olarak şunları söylüyor: "Peygamber (s.a.)'in ashabından ve sonrakilerden
ilim adamlarının ameli bu hadis üzeredir. Şöyle ki "Fecrin doğuşundan önce
Arafat'ta vakfeye durmayan kişi haccı kaçırmıştır. Fecrin doğuşundan sonra
gelmesi kâfi değildir. Onu umre olarak yapar ve seneye hacetmesi gerekir.
Süfyân es-Sevrî, Şafiî, Ahmed ve İshak'ın görüşü budur. Diğer ulemâ da bu
görüştedirler..."
2. Arafat'da durmanın vakti,
Arefe günü güneşin (batıya) kaymasıyla başlar, ertesi gün güneşin doğmasıyla
sona erer. Hanefî ulemâsı ile imâm-Mâlik, Şafiî ve ulemânın büyük çoğunluğu bu
görüştedir. Çünkü Peygamber (s.a.) ve Hulefâ-i Râşidînin Arafat'taki
vakfelerinin başlangıç noktasını arefe günü güneşin batıya kayması ânı teşkil
eder.
Hanefî ulemasıyla İmam
Şafiî'ye göre başlangıç ve sona eriş noktalarını verdiğimiz zaman suresi içerisinde
geceden veya gündüzden herhangi bir zamanda vakfe yapmak yeterlidir. Maliki
ulemâsından bir cemaat de bu görüştedirler. Ancak Hanefi ulemasıyla bazı
Malikilere göre vakfe gündüz yapılacak olursa, onu güneş batıncaya kadar
sürdürmek vâcib olur. İmam Şafiî'nin meşhur olan görüşüne göre, bu vakfeyi
geceye kadar sürdürmek sünnettir. İmam Mâlik'in meşhur olan görüşüne göre ise,
bu vakfenin kısa da olsa, geceleyin de bir süre devam etmesi gerekir. Eğer
gecenin bir kısmında devam etmeyecek olursa, o zaman hac bâtıl olur. Vakfenin
sadece gündüzün"yapılması yeterli değildir. Çünkü İbn Ömer'den gelen bir
hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: "Her kim Müzdejife gecesinde Arafat'ta
fecr doğmadan önce bir süre durmazsa haccı bâtıl olur., kim de Müzdelife gecesi
Arafat'ta fecrden önce bir süre durmaya yetişecek olursa, hacca yetişmiş
olur."[436]
Ulemânın büyük çoğunluğuna
göre ise, Hz. İbn Ömer bu' sözlerle "Arafe günü güneşin batıya kaymasıyla
başlayarak ertesi gün güneşin doğuşuna kadar devam eden herhangi bir süre
içerisinde vakfe yapılmayan hac bâtıldır" demek istemiştir.
"Geceleyin vakfe yapılmayan hac bâtıl olur" demek istememiştir.
Nitekim "Her kim daha önce gece veya gündüz Arafat'tan akın edip de şu
(sabah) namazı(nı) da.Müzdelife'de bizimle kılmaya yetişecek olursa, haccını
tamamlamış ve vazifesini yapmış olur" anlamındaki 1950 numaralı hadis-i
şerif de bunu ifâde eden İmamTirmizî bu hadis hakkında "Hasen-sahih"
demiştir.
İmam Alımed'e göre ise,
Arafat'ta vakfe yapmanın vakti Arafe günü fecrin doğmasıyla ertesi gün fecrin
doğması arasında geçen süredir. Bu süre içerisinde herhangi bir zamanda
yapılacak vakfe yeterlidir. Çünkü Peygamber (s.a.):
"Her kim daha önce gece
veya gündüz Arafat'tan akın edip de şu (sabah) namazı(nı) Müzdelife'de bizimle
kılmaya yetişecek olursa haccını tamamlamış, ve vazifesini yapmış olur."[437] buyurmuştur. İmam Ahmed'in beyânına
göre sözü geçen hadisteki "gece veya gündüz" sözü Arafe günü ile
Mü/delilc gecesinin tümüne şâmildir. Ulemânın çoğunluğuna göre ise, buradaki
yundu/den maksat, zev'alden güneşin batmasın? kadar süren zamandır Oıııkıı Hz.
Peygamber ve onun râşid halifeleri güneşin batıya kaymasından önce vakfe
yapmamışlar. Vakfeye ancak güneşin batıya kaymasından sonra
başlamışlardır.
Arafat'ta vakfe yapmak "o
gün gelince Allah'ın izni olmaksızın hic kimse konuşamaz. İçlerinde bedbaht
olanlar da mesud olanlar da vardır."[438] âyet-i kerimesinde tasvir edilidği
şekilde insanların ümit ve korku arasında Allah'ın huzurunda toplanacakları
günün bir simgesidir. Çünkü dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çeşitli insan
toplulukları ümit ve korku ile buraya toplanıp dua ederler.
Ayrıca burada toplanma
müslüman cemaatlerin bir araya gelip ietimâî bünyelerinde meydana gelen
çözülmelerin tamiri ve aralarında tesânü-dün te'mini için kararlar alma imkânı
bulurlar.[439]
1911. ...İbn Abbâs'tan;
demiştir ki: Resûlullah (s.a.) terviye günü öğle namazını (ve ertesi gün) sabah
namazını Minâ'da kıldı (sonra Arafat'a hareket etti).[440]
Minâ: Harem dahilinde
bulunan bir köydür.Mekke'nin kuzeyinde ve Babü's-selâm'dan
Terviye günü: Hacıların
Mekke'den Minâ'ya hareket ettikleri Zilhicce'nin 8. günüdür. Minâ'da su
bulunmadığı için de kendilerini ve hayvanlarını iyice suya kandırırlar. Bu
mânâ ile ilgili olarak bu güne "Terviye Günü" denmiştir.[441]
1. Zilmcce'nin 8. günü güneş
doğduktan sonra vasıtaya binip telbıye getirerek ve dua ederek Mekke'nin
kuzeyine yönelerek yola çıkmak ve bu istikamette ilerlerken sol kol üzerine
düşen ve Mekke'nin nihâyetinde bulunan Muallâ mezarlığına daha sonra sağ kol
üzerinde bulunan Abdulmuttalib köşküne uğramak müstehabtır. Bu köşkün güney
doğusunda "Cebelü'l-Hacûn" denilen bir dağ vardır ki,
"Muhassab" denilen düzlüğün Mekke tarafındaki sınırı o dağdan başlar.
Sonra doğuya doğru gidilip Nur dağına varılır. Bu dağ Mekke'nin kuzey doğsuna
düşer. Bu istikâmette bir süre daha gidilince sol kol üzerine düşen
sebili's-sitt'e varılır. Burası da Muhassab düzlüğünün Mina tarafına düşen
sınırını teşkil eder. Minâ'ya varınca şu dua okunur:
( ile- Allah'ım burası
Minâ'dır ve bu (ibadet) Senin bize göstermiş olduğun hac ibadetidir. Burada
dostun Hz. İbrahim'e ve habibin Muhammed'e lütfettiğin nimetlerle birlikte
bütün hayırları bize de lütfet!"
Bu duâ sona erdikten sonra
Hayf Mescidinde vakitleri gelince öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazını kılar
ve geceyi orada geçirir. Ertesi günü sabah namazını da orada kılıp Arafat'a
hareket eder. Bu şekilde hareket etmek sünnettir. Ama bugün hacıların ekserisi
Minâ'ya uğramadan Arafe günü doğrudan doğruya Arafat'a gidip bu sünneti terk
ediyorlar.
2. Zilhicce'nin 8. gününü 9.
gününe bağlayan geceyi Minâ'da geçirmenin sünnet olduğunda icmâ' vardır. Ancak
terkinden dolayı bir ceza lâzım gelmez. İbnu'l-Münzir'in Hz. Âişe'den rivayet
ettiğine göre, Hz. Aişe terviye günü akşam olup da gecenin üçte biri geçinceye
kadar Minâ'da kalmıştır. Bir hacı adayının Minâ'ya terviye gününden bir kaç
gün önce gelmesinde de herhangi bir sakınca yoktur. İmam Mâlik'e göre ise,
Minâ'ya terviye gününden Önce gelmek mekruh olduğu gibi Terviye gününü akşama
kadar Mekke'de geçirmek de mekruhtur. Ancak bundan cuma günü müstesnadır. Eğer
terviye günü cuma gününe tesadüf edecek olursa,, o zaman cuma namazını kılmadan
Minâ'ya hareket edilmez.[442]
1912. ...Abdulaziz b.
Râfî'den; demiştir ki: Enes b. Mâlik'e; Resûlullah (s.a.)'den anladığın bir
şeyibana haber ver! dedim ve şunu sordum;
Allah Rasûlü Terviye günü öğle
namazım nerde kıldı? Minâ'da; cevabını verdi.
Nefir (dağılma) günü ikindiyi
nerede kıldı?" dedim. Ebtah'da, cevabım verdi sonra; Âmirlerin ne
yapıyorsa sen de onu yap! buyurdu.[443]
"Nefr günü"nden
maksat cemreleri attıktan sonra Minâ'dan Mekke'ye inmek
demektir. Burada Zilhicce'nin 13. günü kast ediliyor. Bu güne
"İkinci Nefr günü"de denir. Her ne kadar Zilhicce'nin 12. gününde de
cemreleri taşladıktan'sonra Mekke'ye inmek caizse de-Resül-i Ekrem Efendimiz
efdal ile mal etmek için Zilhicce'nin 12. günü de Minâ'da durup 13. günü
taşlan attıktan sonra inmiştir.
Bu hadis-i şerif Ahmed b.
Hanbel'in Müsned'inde; "Resûlullah (s.a.) terviye günü öğle ve ikindi
namazlarını nerede kıldı? diye sordum" şeklinde geçiyor.
Ebtah; "Bathâ" ve
"Hayfü Beni Kinâne" adlarıyla da anılan bir yerdir. Burası aslında
Cebel-i Nur ile el-Hacûn arasında bulunan ve "el-İvluhassab" ismiyle
tanınan vadidir.
Metinde geçen ve Enes b.
Mâlik'e ait olan "âmirlerin ne yapıyorsa, sen de onu yap," sözü
terviye günü öğle namazını Minâ'da, Nefr günü de ikindi namazını Ebtah'da
kılmanın vâcib olmayıp sünnet olduğunu ve o zamanlar ümerânın bu sünnetleri
işlemekte olduklarını ifâde etmektedir.[444]
1. Hac adaylannm terviye günü
denilen zilhiccenin 8. gününde öğle, ıkındı, akşam
ve yatsı namazını ve Arafe gününün sabah namazını Minâ'da kılmaları
sünnettir. İbnu'l-Münzir'in beyânına göre bu sünneti terk etmekten dolayı
herhangi bir ceza gerekmez.
2. Zilhicce'nin 12. günü taşlan
attıktan sonra veda tavafı yapmak üzere Mekke'ye inmek meşrudur. Esasen Nefr
yani Mekke'ye inmek iki kısımdır:
a. Zilhiccenin 12.
bayramın üçüncü günü taşları attıkta nsonra veda tavafını yapmak üzere güneş
batmadan önce Mekke'ye inmek. İmam Malik'le Şafiî ve Ahmed'e göre bu günde
taşları attıktan sonra Mekke'ye inmek caizdir.
Hanefî ulemâsına göre ise,
Zilhiccenin 13. gününün fecri doğmadan önce Mekke'ye inmek caizdir. Ancak
Zilhiccenin 12. günü güneş battıktan sonra inilmesi mekruhtur. Güneş batmadan
önce inilmesinde bir sakınca yoktur. Eğer 13. günü fecr doğduktan sonra (o güne
ait taşlan atmadan) Mekke'ye inilecek olursa sünnet terk edilmiş olur.[445]
b. Zilhicce'nin 13. günü taşlan
attıktan sonra Mekke'ye inmeye (her iki nefr gününe) de şu âyeti kerimede
işaret buyrulmuştur: "Sayılı günlerde Allah'ı anın (tekbir alın), kim
hemen iki gün içinde (Minâ'dan Mekke'ye) dönerse ona günah yoktur. Kim geri
kalırsa, korunduğu takdirde ona da günah yoktur..."[446] Âyet-i kerimede emredilen zikr
tekbirdir, O'mın büyüklüğünü yad etmektir. Hacılar bayram günlerinde Minâ'da
şeytanı taşlarlar ve geceleri de orada geçirirler. Bayram gecelerini Minâ'da geçirmek
sünnettir. Burada birinci günü Akabe Cemresi'ne taş, diğer günler üç cemreye
yedişerden "yirmibir", toplam 70 (yetmiş) taş atılır. Acelesi olan
Zilhiccenin 12. günü taşlan atınca döner. Acelesi olmayan 13. günü taşları
atınca döner.[447]
3. Hacı adaylarının Zilhiccenin
13. günü Minâ'dan Mekke'ye inerlerken Ebtah'a inerek orada öğle ikindi, akşam
ve yatsı namazlarını kılmaları ve geceleyin orada bir süre uyuduktan sonra
Mekke'ye girip Veda tavafını yapmaları sünnettir. Çünkü Hz. Enes'ten rivayet
olunan bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: "Peygamber (s.a.) öğle,
ikindi ve yatsı namazlarını kıldı ve Muhassab denilen yerde bir süre uyudu
sonra hayvanına binip Beyt-i Şerife yöneldi ve Beyt'i tavaf etti."[448]
1913. ...İbn Ömer'den;
demiştir ki: Resûlullah (s.a.) Arafe günü sabahı sabah namazını kılınca
Minâ'dan (Arafat'a) hareket etti. Nemire'de konakladı. Burası Arafat
(yakının)da imamın konakladığı yerdir. Resûlullah (s.a.) öğle namazı vakti
olunca öğle sıcağında gidip öğle ve ikindiyi birleştirdi. Sonra halka hutbe
okudu, sonra gidip Arafat'ta vakfe yerinde vakfe yaptı.[449]
1905 numaralı hadis-i şerifte
de açıklandığı gibi Zilhiccenin 8. günü Minâ'ya varan Resûl-i Ekrem Efendimiz
ertesi günü sabah namazım kıldıktan sonra güneşin doğmasına kadar bekleyip
güneşin doğmasıyla Arafat'a hareket etmiştir. Arafat'a yaklaşınca
"Nemire" denilen yere inmiştir. Burası hac imamının inmesi sünnet
olan yerdir. Resul-i Ekrem Efendimiz burada öğle namazı vakti girinceye kadar
beklemiş vakit gelince öğle sıcağında devesine binerek Urane vadisine gelmiş
ve öğle ile ikindiyi birleştirerek bir ezan ve iki kametle ikişer rekat olarak
küdırmıştır. 1905 numaralı hadis-i şerifte de açıklandığı gibi bu iki namaz
arasında nafile cinsinden her hangi bir namaz kılmamıştır. Namaz bittikten
sonra halka bir hutbe okumuştur.
Her ne kadar hadisin
zahirinden Resûl-i Ekrem'in hutbeyi namazdan sonra okuduğu anlaşılıyorsa da
1905 numaralı hadis-i şerifte hutbeyi namazdan evvel okuduğu ifâde ediliyor.
Diğer bir hadis-i şerifte ise, bu konunun ayrıntılarına da temas eden şu ifâdeler
yer alıyor: "Resûlullah (s.a.) yürüdü, Arafat'a vardı ve Nemire denilen
yerde çadırının kurulduğunu görerek oraya indi. Güneş batıya dönünce Kasvâ
adındaki devesinin hazırlanmasını emretti ve hayvana semer vuruldu. Nihayet
Batnu'l-Vâdi'ye (Urane vadisine) gelince orada bir hitabede bulunduktan sonra
Hz. Bilâl ezan okudu ve kaamet etti. Öğleyi kılınca tekrar kamet etti. İkindi
namazım kıldı. Bu iki vaktin namazı arasında başka bir namaz kılmadı."[450]
Zikredilen iki farklı ifadenin
aralarını şu şekilde uzlaştırmak mümkündür: Aslında Fahr-i Kainat Efendimiz
mezkûr hutbeyi, namazdan önce okumuştur. Fakat namaz bittikten sonra da halka
bazı tavsiyelerde bulunmuş ve va'z-u nasihat etmiştir. Râvîlerden bazıları
Resûl-i Ekrem'in hutbesini kasd ederek, "Resul-i Ekrem halka namazdan
önce bir hutba irad etti" derken diğer bir kısmı da Resul-i Ekrem'in
namazdan sonraki va'z-u nasihatini kast ederek "Resul-i Ekrem namazdan
sonra halka hitab etti" demişlerdir. Bu iki hadisin arasım bu şekilde
uzlaştırmanın doğru olmadığı farz edilecek olursa, o zaman 1905 numaralı
hadisin konumuzu teşkil eden hadise tercih edileceğimi söylemek mümkündür.
Çünkü ilim erbabının tümü 1905 numaralı hadisle amel edegelmişlerdir. Hz.
Peygamber'in vakfe yaptığı yer ise, Cebel-i Rahme ismi verilen dağın eteğinde
bulunan kayalardır. Burada vakfesine güneş batıncaya kadar devam etmiştir.[451]
1. Hacıların Arafe günü güneş
doğduktan sonra M ma dan Arafat a hareket edip Nemire vadisine varınca
inmeleri ve güneş batıya dönünceye kadar orada kalmaları, sonra Nemire'den
kalkıp Urane vadisine gitmeleri müstehabtır. Bu konuda ulemâ arasında görüş
birliği vardır.
2. Urane vadisinde
öğle vaktinde öğle ile ikindiyi birleştirerek kılmak sünnettir. Bu konuda da
icmâ vardır. Hanefî ulemâsıyla İmam Şafiî'ye göre bu namazlardan birincisi için
bir ezan okunur. Her ikisi için de ayrı ayrı birer kamet getirilir. Bu görüş
İmam Ahmed'den de rivayet edilmiştir. İmam Ahmed'den her iki namazın da
ezansız olarak kılınacağına dair ayrı bir görüş daha rivayet edilmiştir. İmam
Mâlik'e göre ise, her iki namaz için ayrı ayrı ezan okunur ve kamet getirilir.
3. İmamın Urane vadisinde
cemaate hutbe okuması sünnettir. Bunda icmâ' vardır.
4. Daha Önce aldığımız 1905
numaralı Câbir hadisi söz konusu ezanın hutbeden sonra okunduğunu ifâde
etmektedir. İmam Mâlik ile İmam Ahmed de bu hadîsi esas alarak ezanın hutbeden
sonra okunacağı hükmüne varmışlardır. Yine bu iki imama göre hutbeler bittikten
sonra imam minberde otururken önce bir ezan okunur, hutbeden sonra öğle namazı
için bir kamet getirilir. Kametten sonra imam minberden inip öğleyi kıldırır.
Sonra bir ezan okunup bir de kamet getirilerek ikindi namazı edâ edilir.
İmam Ebû Hanife ve İmam
Muhammed'e göre ise, aynen cuma namazında olduğu gibi imam minbere çıktıktan
sonra daha hutbeyi okumadan önce bir ezan okunur, sonra imam ayağa kalkarak
hutbeyi okur. Daha sonra ikâmet edilip önce öğle namazı edâ edilir, sonra bir
kamet daha getirilerek ikindi namazı edâ edilir.
İmam Şafiî'ye göre ise, ezan
ikinci hutbe esnasında okunur. Delili ise, Hz. İmamın rivayet ettiği şu hadis-i
şeriftir: Peygamber (s.a.) Arafat'ta iken vakfe yerine gittj, önce halka
birinci hutbeyi okudu, sonra Hz. Bilâl ezan okumaya başladı. Peygamber
(s.a.)'de ikinci hutbeye başladı. Hz. Peygamber hutbeyi bitirirken Hz. Bilâl de
ezanı bitirmişti. Sonra Hz. Bilal kamet etti. Resül-i Ekrem de öğleyi kıldırdı.
Sonra Hz. Bilâl ikinci bir kamet getirdi, Resul-i Ekrem de ikindiyi kıldırdı.
Bu namazlarda mümkün olduğu
kadar kısa sûreler okunur ve iki namaz arasında nafile cinsinden bir namaz
kılınmaz. Bunda icmâ' vardır. Eğer iki farz namaz arasında başka bir namaz
kılınacak olursa veya başka bir işle meşgul olunursa, ikindi namazı için
yeniden bir ezan okunması gerekir. Çünkü asıl olan her farz namaz için ezan
okunmasının sünnet oluşudur. Bu namazlar Resûl-i Ekrem'in kıldığı gibi
fasılasız olarak kılındıkları zaman caizdir. Binaenaleyh iki namazın arasına
başka bir namaz yahut başka bir iş girdiği zaman ikindi namazı için ayrı bir
ezan daha gerekir.[452]
İmam Ebû Hanife (r.a.)'ye göre
öğle ile ikindi namazını Arafat'ta birleştirerek kılmanın caiz olması için bu
namazların hac imamı veya vekili tarafından kıldırılmış olması, kılan kimsenin
hac için ihrama girmiş olması ve ikindiden önce kıldığı öğle namazının sahih
olması şarttır. Eğer öğle namazı fasit olursa öğle namazını kendi vaktinde
ikindi namazını da yine kendi vaktinde ayrı ayrı kılmak gerek.
Öğleyi ikindiyle
birleştirmeden tek başına kılan Veya hac imamının dışında bir imamın arkasında
cemaatle kılan, veya hac için ihrama girmeksizin ikisini birleştirerek öğle
vaktinde kılan bir kimsenin kıldığı ikindi namazı sahih değildir. Çünkü kıyasa
aykırı olarak ikindi namazının vaktinden evvel kılınması ihramh kimse için ve
belli şartlar dışında caizdir. Kıyasa aykırı olarak nas ile sabit olan bir şey
nassın tayin ettiği sınırların dıışna çıkamaz. en-Nehaî ile İmam Sevrî de bu
görüştedirler.
Şâfiîler İmam Mâlik ve İmam
Evzâî'ye göre ise, sözü geçen namazların Arafat'ta birleştirilerek öğle
vaktinde edâ edilebilmeleri için sadece ihramh olmak yeterlidir. Cemaatle
kılmak da şart değildir. Çünkü Hem-mâm'ın Nâfi'den rivayet ettiği bir hadiste
ifâde edildiğine göre; İbn Ömer (r.a.) (Arafât'da) arafe günü cemaate
yetişemeyince Öğle ile ikindiyi, öğle vaktinde birleştirerek kılmıştır. Cumhura
göre ise, bu namazları birleşti-rebilmek için sadece müsâfir olmak da
yeterlidir.[453]
M. Zihnî Efendi Hanefî
ulemâsının bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: "Arafat'taki cem-i
takdîm âdete uyularak Nemire mescidinde kılınır. Burada büyük cemaatle kılınan
öğle ve ikindi namazları böylece cem'edilmiş olur. Bir ezan okunur iki kamet
alınır. İkinci kamet ikindinin zamanı henüz girmemiş olduğundan iki namazın
cemedileceğini hatırlatmak içindir. Bu iki farzın arasını nafile ile -müekked
sünnet bile olsa-ayırmak uygun olmaz. Molla Miskîn, Zahîre, Muhît ve Kâfi
kitaplarına uyarak yalnız öğle sünnetini istisna etmiştir. Hem belirtilen
cem'in (iki namazın öğle vaktinde kılınmasının) sahih olabilmesi, için hem
ihramın hem de büyük cemaatin şart kabul edilmesi imam Azam mezhebidir.
İma-meyne göre onun ihramda bulunmaktan başka şartı yoktur. Muhaşşî der ki,
eimme-i selâse (Şafiî, Mâlikî, Hanbelî) de böyle demişlerdir. Daha zahir olan
da budur."[454]
Ayrıca 1926 numaralı hadisin
şerhinde bu mevzuu tekrar ele alınacaktır.[455]
1914. ...İbn Ömer
(r.a.)'den; demiştir ki:
Haccâc, İbn'z-Zubeyr (r.a.)'i
öldürünce, İbn Ömer'e (bir adam) göndererek:
Resûlullah (s.a.) bu günde
hangi saatte hareket ederdi? diye sordu. (İbn Ömer de:)
O vakit gelince beraber
gideriz, diye cevap verdi.
İbn Ömer (vakfe yerine) gitmek
isteyince (Said b. Hassân'm) dedi(ğine göre İbn Ömer'in yanında bulunan
kimseler) "güneş (batıya) kaymadı" demişler. (Bir süre sonra İbn
Ömer);
Güneş (batıya) kaydı mı? diye
sorunca:
Kaymadı, diye cevab vermişler
(Said b. Hassan) dedi ki:
İbn Ömer'in yanında bulunan
kimseler kendisine; "güneş batıya) kaydı" dedikleri zaman hareket
etti.[456]
Bilindiği gibi Haccâc b. Yûsuf
Hz. Abdullah b. ez-Zübeyr'i Cumade'l-ahîre'nin ikinci yarısında ve hicretin 73.
yılında şehid etmiştir. Abdullah b. ez-Zübeyr hazretleri o zaman 72 yaşında
bulunuyordu. Haccâc kati haberiyle birlikte hac yapmak arzusunda olduğunu bir
mektupla Abdulmelik b. Mervân'a bildirerek fikrini almak isteyince Abdulmelik
de O'na bir mektup yazarak hac esnasında İbn Ömer'in görüşüne ve talimatına
eksiksiz olarak uymasını tavsiye etmişti. Bu hadise Nesâî'nin Sünen'inde şöyle
anlatılıyor:
Salim b. Abdillah b. Ömer
demiştir ki:
Abdulmelik b. Mervan Haccâc b.
Yusuf'a hacla ilgili konularda İbn Ömer'in emirlerine uymasını emretmişti.
Arefe günü güneş zeval vaktinde iken İbn Ömer geldi. Ben de beraberindeydim.
Çadırın yanına gelince, "Hac emîri nerede?" diye bağırdı. Üzerinde
sarı renkli bir güneşlikle Haccâc göründü. İbn
Ömer'e:
Ne var Ebû Abdirrahman! dedi.
İbn Ömer:
Sünnete uymak istiyorsan,
haydi vakfeye! deyince, Haccâc:
Bu saatte mi? dedi İbn Ömer
de:
Evet, cevabını verdi. Bunun
üzerine Haccâc:
Bir duş alayım hemen geliyorum
dedi. O gelinceye kadar İbn Ömer bekledi. Gelince benimle babam arasında
yürüyordu. Ben kendisine:
Eğer sünnete uymak istiyorsan
hutbeyi kısa oku, vakfede acele et, dedim. Bunun üzerine İbn Ömer'in birşey
söyleyip söylemeyeceğine baktı. Bunu gören İbn Ömer:
Doğru söylüyor, dedi.[457]
1. Hz. İbn Ömer'in fıkıh
ilmindeki salâhiyyeti herkes tarafından kabul edilmiş ve fetvaları, umumun
tasvibine mazhar olmuştur.
2. Arafat'da vakfe zevalden
sonra yapılır.[458]
1915. ...Damra
oğullarından bir adam, babasından yahut amcasından rivayetle demiştir ki:
Ben Resûlullah (s.a.)'i Arafe
günü minber üzerinde (hutbe okur) iken gördüm.[459]
Aslında minber mescidde hutbe
okunan basamaklı yerin adıdır.Peygamber efendimiz önceleri
hutbeleri mes-ciddeki bir hurma direğine dayanarak okurlardı. Sonraları cemaat
çoğalınca arkada ve uzakta olanların Hz. Peygamberi görebilmeleri için üç
basamaklı bir minber yapıldı. Sonraki devirlerde minber, mescid ve camilerin
diğer kısımları gibi sanatkârâne bir şekilde yapılmaya başlandı.
Metinde geçen minberin bu
anlamda bir minber olduğu düşünülemez. Esasen "minber" kelimesinin
yükselmek ve sesi yükseltmek anlamına gelen "ne-be-ra" kökünde
geldiği düşünülürse, buradaki minber sözüyle mutlak olarak "yerden
yükseklik" kasd edilmiş olduğu anlaşılır. Bir numara sonra tercümesini
sunacağımız hadis-i şerifte Resul-i Ekrem'in o günkü hutbesini deve üzerinde
irad ettiği ifade edildiğine göre burada "minber" sözüyle devenin
sırtı kast edilmiş olmalıdır.[460]
1. Arafat'ta vakfe yaparken
yüksekçe bir yerde bulunmak meşrudur.Ulemanın büyük çoğunluğuna göre yüksekçe
bir mekân üzerine çıkarak vakfe yapmak yerde ayak üstünde dikilerek vakfe
yapmaktan daha faziletlidir.
Şafiî ulemâsına göre ayakta
dikilmek kendisine zor gelen kimselerin bir hayvan üzerine binerek vakfe
yapmaları yerde ayak üstünde dikilerek vakfe yapmasından daha faziletlidir.
Yine Şafiî ulemâsına göre ayakta vakfe yapmak kendisine zor gelmeyen bir kimse
hakkında üç görüş vardır:
a. Peygamber Efendimizin
tatbikatına uygun olacağı için bir hayvan üzerine binerek veya yüksek bir yere
çıkarak vakfe yapmak daha faziletlidir.
b. Huşu, huduya ve tevâzuya daha
uygun olduğu için bir hayvan üzerine binmeyi veya yüksek bir mekân üzerine
çıkmayı terk ederek yerde ve ayak üzerinde vakfe yapmak daha iyidir, daha
faziletlidir.
c. Yüksek bir mekânda bulunmakla
yerde ayak üzerinde bulunmak arasında bir fark yoktur. Bu konuda Hanbelî
ulemâsı da Şafiî ulemâsının görüşünü aynen paylaşmaktadır. Nitekim İbn Kudâme,
Hanbelî ulemâsının bu konudaki görüşlerini şöyle ifâde ediyor: "Arafat'taki
vakfeyi deveye binerek yapmak daha faziletlidir. Çünkü Hz. Peygamber deveye
binerek vakfe yapmıştı. Bu şekildeki vakfe dua için daha elverişlidir. Yerde
ayak üstü vakl'e yapmanın daha faziletli olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu
şekildeki vakfe, hayvana yük olmaktan uzaktır. Her iki durum arasında
bir fark bulunmama ihtimali de vardır.[461]
1916. ...Nubayt'tan
rivayet edildiğine göre, kendisi Arefe günü Peygamber (s.a.)'i , kızıl bir
deve üzerinde konuşma yaparken görmüş.[462]
İmam Nesâî ve Ahmed (r.anhumâ)
bu hadisin senedinde Seleme ile babası arasında bir vasıta zikretmedikleri
halde Ebû Davud'un bu rivayetinde hadisi, doğrudan doğruya babası Nubayt'tan
değil de Hay kabilesinden bir adam vasıtasıyla aldığı ifâde edilmektedir. Hafız
İbn Hacer bu senedde aslında Seleme ile babası Nubayta arasında herhangi bir
kimsenin bulunmadığını söyleyerek İmam Nesâî ile İmam Ahmed'in verdikleri
senedi Ebû Davud'un bu senedine tercih etmiştir.
1905 numaralı Câbir hadisinde
Resül-i Ekrem'in Veda Haccında Arafat'ta Kasvâ isimli devesi üzerinde konuşma
yaptığı ifâde edildiği halde, burada "kırmızı bir deve üzerinde konuşma
yaparken gördüm" denilmesi, bu iki ifâde arasında bir çelişki bulunduğu
anlamına gelmez. Çünkü Nubayt, Hz. Peygamber'i uzaktan gördüğü için altındaki
devenin Kasvâ ismindeki dişi deve olduğunu fark edememiş, kızıl tüylü bir yük
devesi olduğunu zannetmiştir.[463]
1. Arefe günü Arafat'ta yüksekçe
bir yerde butbe okumak meşrudur. Bu hutbenin sünnet olduğunda icmâ' vardır.
Hanefî ulemâsiyla İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre Hac imamının Arefe günü öğle
namazından önce halka iki kısa konuşma yapması ve bu konuşmalarda Arafat'ta
Öğleyle ikindiyi birleştirerek öğle vaktinde kılmak, Arafat'ta vakfe yapmak,
Arafat'tan Müzdelife'ye akın etmek ve orada akşamla ikindiyi birleştirerek
yatsı vaktinde kılmak, orada geceleyip vakfe yapmak, Minâ'da cemrelere taş
atmak, Bayram günü kurban kesmek, haccın rüknü olan ziyaret tavafını yapmak
gibi hac menâsikiyle ilgili konulara temas etmesi ve halkı bu mübarek
mekânlarda bulundukları sürece bol bol duâ edip tehlîl ve telbiyede bulunmaya
teşvik etmesi müstehabtır. Resûlullah'm Veda hutbesinin metni 1905 numaralı
hadis-i şerifte bulunmaktadır.
jmam Ahmed (r.a.)'c göre ise,
sünnet olan hac imamının zevalden sonra tekbirlerle başlayan bir hutbe okuması,
bu hutbede halka hac menâsikini öğretmesi, sonra ezan okunmasını ve namazın
erkenden kılınmasını emretmesidir. İmam Ahmed'in bu konudaki delili 1914
numaralı hadis-i şerifin şerhinde de nakl ettiğimiz gibi; "Eğer sünnete
uymak istiyorsan hutbeyi kısa oku, vakfede acele et."[464] anlamındaki ifadeler Salim b. Abdullah
b. Ömer'in sözüdür. Hz. İmama göre sözü geçen hadisteki "hutbeyi kısa
oku" sözü "kısa bir hutbe oku" demektir.[465]
1917. ...Hâlid b.
el-Addâ b. Hevze demiştir, ki: Arafe günü Resulullah (s.a.)'i bir deve
üzerinde, özengiler üzerinde ayağa kalkmış olduğu halde halka hitab ederken
gördüm.[466]
Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi
Hennâdfın rivayet ettiği) gibi İbnu'l-alâ da Vekî'den rivayet etti.[467]
Hadisin senedinden de
anlaşılacağı üzere, Musannif Ebû Dâvud (r.a.) bu hadisi üç kişiden
almıştır.
1. Hennad İbn Seriyy,
2. Muhammed İbn el-Alâ,
3. Osman İbn Ebî Şeybe.
Bu üç râvîden Muhammed
İbn-ül-Alâ ile Hennâd İbn Seriyy, bu hadisi Abd-ül-mecid vasıtasıyla Hâlid
İbn-el-Addâ'dan aldıklarını söylerlerken, Osman İbn Ebi Seybe Abdülmecid
vasıtasıyla el-Addâ ibn Hâlid'den aldığım söyleyerek onlardan ayrılmıştır.
Doğru olanda Osman İbn Ebi Şeybe'nin dediğidir.
Bu hadis-i şerifte Arai'o günü
Arafat'ta deve üzerinde özengiler üzerine basıp ayağa kalkarak halka hitab
etmesinin caiz olduğu ifade edilmektedir.[468]
1918. ...Önceki hadisin
manası el-Addâ b. Hâlid'den de rivayet olunmuştur.[469]
İmam Şâfî'ye göre hac imamı,
hac esnasında dört hutbe okur:
1. Zilhicce'nin
yedinci günü Mekke'de;
2. Arefe günü Arafat'ta,
3. Bayramın birinci günü
Minâ'da,
4. Bayramın üçüncü Zilhicce'nin
12. günü Minâ'da, çünkü Câbir b. Abdullah'dan rivayet edilen bir hadis-i şerif
şu anlamdadır: "Resülullah (s.a.) Ci'râne'den döndükten sonra hac imamı
olarak Hz. Ebû Bekr'i hacca gönderdi. Beraberce Mekke'ye geldik, Terviye
gününden bir gün önce (yani Zilhicce'nin 7. günü) Mekke'de bir hutbe irad etti.
Bu hutbesinde halka hac ibadetini (ve nasıl edâ edileceğini) anlattı. Hutbe
bittikten sonra Hz. Ali'de Berâe Sûresini okudu. Sonra beraberce (Minâ'ya müteveccihen
yola) çıktık. Arafe günü gelince Ebû Bekr (r.a.) kalktı, halka hitaben bir
konuşma yaparak onlara hac ibâdetini anlattı. Konuşma bitince Hz. Ali halkın
huzurunda Berâe Sûresini sonuna kadar okudu. Bayram günü Minâ'ya akın ettik.
Hz. Ebû Bekr, Minâ'ya gelince halka Minâ'ya gelmenin önemi, kurban ve diğer hac
menasikiyle ilgili bir hutbe irad etti. Hutbeden sonra Hz. Ali kalktı ve Berâe
Sûresini sonuna kadar okudu. Nefr günü (denilen Zilhiccem 12. günü) gelince Ebû
Bekr (r.a.) bir hutbe daha irad edip bu hutbesinde halka Mekke'ye nasıl
döneceklerini ve cemrelere nasıl taş atacaklarını ve diğer hac menâsikini
anlattı. Hutbe sona erince Hz. Ali de Berâe Sûresini okudu."[470] Ancak Nesâî'nin rivayet ettiği bu hadisin
senedinde Abdullah b. Osman b. Huseyn vardır. Ali b. el-Medînî'ye göre bu zatın
naklettiği hadisler makbul değildir.
Hanefî ulemâsıyla İmam Mâlik'e
göre hacda üç defa hutbe okunur:
1. Zilhiccenin yedinci günü
Mekke'de irad olunur ki, bu hutbede halka Minâ'ya gidişin âdab ve ahkâmı
anlatılır.
2. Arafe günü Arafat'ta irad
olunur ki, bunda da Müzdelife'de yapılacak vakfe'nin, cemreleri atmanın,
kurbanın ve tavafın hükümleri anlatılır.
3. Minâ'da Zilhicce'nin
onbirinci günü irad olunur. Bunda Allah'a hamd edilerek hac menâsikinin
faziletinden bahsedilip halk ibâdete teşvik edilir, günahlardan sakındırılır.
İmam Züfer'e göre bu hutbeler
terviye, arafe, bayram günlerinde iradedilmelidir.[471]
İmam Ahmed'e göre birincisi
arafe günü ikincisi bayramın birinci günü, üçüncüsü de Zilhicce'nin onikinci
günü olmak üzere üç hutbe irad edilir. Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki
Hanefî ulemâsı ile İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre, imamın yahud hac emirinin
Zilhiccenin yedinci günü Mekke'de öğle namazından sonra bir hutbe okuması ve bu
hutbede hac menâsikinden Minâ'ya varıştan ve orada gecelemekten ve Arafat'ta
yapılacak görevlerden bahsetmesi sünnettir. Delilleri ise, İbn Ömer'den
rivayet olunan şu hadis-i şeriftir. "Peygamber (s.a.) Terviye gününden bir
gün önce halka hitabederek onlara hac ibâdeti hakkında açıklama yaptı."[472]
Eğer bu hutbenin irâd edildiği
Zilhicce'nin 7. günü cuma gününe tesadüf edecek olursa söz konusu hutbe cuma
namazından sonra okunur. Cuma hutbesinin okunmuş olmasından dolayı tyu hutbe
terk edilmez. Çünkü bu hutbenin namazdan sonra okunması sünnettir. Cuma hutbesi
ise, namazdan önce okunur. İmam Ahmed ise bu hutbeden bahsetmiyor. Çünkü O'na
göre bu hutbeye mesned teşkil eden İbn Ömer hadisi sahih değilidr. Gerçekte
ise, sözü geçen hadis hasen bir senetle rivayet olmuştur. Bilindiği gibi
Resul-i Ekrem Efendimizin Arafe günü Arafat'ta irad ettiği hutbenin metni
1905 numaralı hadis-i şerifte geçmiştir.[473]
1919. ...Yezîd b.
Şeybân'dan; demiştir ki: Biz Arafat'ta Amr (b. Abdullah b. Safvân)'ın imam(ın
vakfe yerin)den uzak saydığı bir yerde iken, İbn Mirba' el-Ensarî
yanımıza gelip:
Ben Resûlullah (s.a.)'iii size
(gönderilen) elçisiyim. (O size); "İbâdet yerlerinizin üzerinde olun.
Gerçekten siz atanız İbrahim'den kalma bir miras üzerinde bulunuyorsunuz"
buyuruyor, dedi.[474]
"Arafat'ta vakfe yaparken
imamın durduğu yer"den maksat, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in vakfe yaparken
bulunduğu yerdir. Gerçekte burası Arafat'ın ortasındaki Cebel-i Rahme'nin
eteğinde bulunan kayaların olduğu yerdir. Arafat'ın her yerinde vakfe yapmak
caiz olmakla beraber vakfeyi burada yapmak müstehabtır. Halkın başka yerde
vakfe yapılmaz zannıyla Cebel-i Rahme'nin tepesine çıkmaları doğru değildir.
Çünkü Arafat sınırlan içinde kalan her yerde vakfe yapılabilir.[475] Veda Haccında Arafat'ta vakfe yaparken
Resul-i Ekrem'in durduğu Cebel-i Rahme'den uzakta bulunan kimseler, Amr b.
Abdillah b. Safvân'ın; "Biz Resûlullah'ın bulunduğu yerden çok uzakta
duruyoruz," demesinden dolayı vakfelerinin kabul olunmayacağı endişesine
kapıldılar. Resûlullah (s.a.) onların bu endişesini gidermek için İbn Mirba'ı
kendilerine elçi olarak gönderip; Hz. İbrahim'in dininde Arafat'ın her
tarafında vakfe yapmanın caiz olduğunu müslümanların da Hz. İbrahim'in dini
üzerinde olduklarım bildirmiştir. VeyaHut da Resûlullah'ın kendilerine elçi
göndermesinin sebebi, bulundukları yerin ataları Hz. İbrahim'in vakfe yaptığı
yer olduğunu bildirmektir.[476]
Arafat'ın sınırları içinde
bulunan her yerde vakfe yapılabilir. Çünkü Resûlullah (s.a.); "Arafat'ın
her tarafı vakfe yeridir. Fakat (Urane Arafat'tan değildir). Urane'de
durmayınız" buyurmuştur.[477] İmam Mâlik'in dışında tüm ilim adamları
Urane vadisinde vakfe yapmanın caiz olmadığını söylemişlerdir.[478] İmam Mâlik'e öre burada vakfe yapan
kimsenin haccı sahihtir, fakat üzerine kurban lâzım gelir.[479]
1920. ...İbn Abbâs'tan;
demiştir ki: Resûlullah (s.a.) (hayvanının) arkasında Usâme (b. Zeyd) olduğu
halde (Arafat'tan Minâ'ya) ağır ağır indi ve;
"Ey İnsanlar! Yavaş
olunuz. Çünkü at(ları) ve develeri koşturmak hayır değildir" buyurdu.
(İbn Abbâs) dedi ki: Artık ben Müzdelife'ye varıncaya kadar (hayvanların)
şahlanıp koştuklarını görmedim.
(Diğer râvi) Vehb (de bu
hadise şunları) ilave etti: Sonra (hayvanının) arkasına el-Fadl b. Abbas'ı
bindirdi ve; "Ey insanlar, at(ları) ve deve(leri) koşturmak hayır
değildir. Yavaş olunuz" buyurdu. (İbn Abbâs) dedi ki: Artık ben Minâ'ya
varıncaya kadar (hayvanların koşmak için) ön ayaklarını kaldırdıklarını
görmedim.[480]
Buhârî'nin rivayetinden
anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) Veda Haccında Arafat'tan
Müzdelife'ye hareket edilirken arkadan gelmekte olan bazı hacıların
bağırıp çağırarak develerini döğdüklerini görünce bu sözü söylemiştir. Hanefî
ulemâsından Aliyyü'l-Kârî'nin beyânına göre Resul-i Ekrem Efendimiz bu sözüyle
"Hayvanlara eziyet etmek gibi dince yasak edilen hareketlerle ne kadar da
acele edilse hayra erişilemez. Aslında hayırda yarışmak ve hayra koşmak dince
makbul bir harekettir. Fakat bu hayra koşuş aynı zamanda bir günâhı irtikâbı
da beraberinde getirmemelidir" demek istemiştir.[481]
Resul-i Ekrem Efendimizin
hayvanları zorlayarak koşturmayı yasaklaması üzerine bu hayvanların bir daha
koştuklarının görülmemesinden, sürücülerinin onları bundan sonra zorlamadıkları
anlaşılıyor.
Metinde iki defa geçen
"Artık ben Müzdelife'ye varıncaya kadar hayvanların şahlanıp koştuklarını
görmedim" sözü tbn Abbas'a ait olabileceği gibi, Üsâme b. Zeyd'e ait de
olabilir. Çünkü Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde bu sözün Hz. Üsâme'ye ait
olduğu belirtiliyor.[482]
1. Arafat'tan Müzdelife'ye
giderken hacıların vakar ve sükunet içerisinde hareket etmesi sünnettir.
2. Kuvvetli hayvana iki kişinin
binmesi caizdir.[483]
1921. ...Kureyb'in haber
verdiğine göre, kendisi Üsâme b. Zeyd'e;
Resûlullah (s.a.)'ın
(hayvanının) arkasına bindiğin gece nasıl hareket ettiniz? -yahut- ne yaptınız?
diye sormuş. O da (şöyle) demiş:
Halkın gece istirahati için
develeri çöktürdükleri dağ yoluna geldiğimiz zaman Resûlullah (s.a.)'de
devesini çöktürdü, de küçük abdest bozdu.
Züheyr (Hz. Üsâme'den bu
hadisi naklederken); "su döktü" demedi, de "küçük abdest
bozdu" tabirini kullandı, Hz. Üsâme sözlerine şöyle devam etmiş.
Sonra abdest suyu isteyip
gayet hafif bir abdest aldı. Ben (kendisine):
Ya Resûlullah! Namaz (vakti
geldi), dedim,
"Namaz ilerdedir",
diye cevap verip (devesine) bindi. Nihayet Müzdelife'ye geldik. (Orada) akşam
namazı (için) ikâmet (edilmesini emr)etti (ve akşam namazını edâ etti). Sonra
halk konak yerlerinde develerini çökerttiler ama yüklerini çözmemişlerdi.
Nihayet yatsı namazı (için) ikâmet (edilmesini emr) etti ve (yatsıyı da ) edâ
etti. Sonra halk (yüklerini) çözdüler.
Muhammed (b. Kesîr) bu hadîse
(şunları da) ilâve etti: Ben (Üsâme'ye):
Sabahladığınız zaman ne
yaptınız" diye sordum. Üsâme: (Bu sefer) onun terkisine Fadl b. Abbâs
bindi. Ben yaya olarak Kureyş'in önden gidenleriyle birlikte yola düştüm, diye
cevap verdi.[484]
"Muarras" kelimesi
"yolcunun istirahat için indiği yer" anlamma gelir.Bu
hadis Müslim'in Sahih'inde, "halkın akşam namazı
için devlerini çöktürdükleri dağ yoluna geldik" anlamına gelen sözlerle
rivayet edilmiştir.
Buhârî'nin Sahih'ide ise,
"Atâ dedi ki: Peygambe r(s.a.) Usâme'yi terkisine aldı ve bugünkü halifelerin
akşam namazı kıldıkları yere geldi."[485] anlamına gelen lafızlarla rivayet
olunmuş ve Atâ "bugünkü halifeler" derken kendi devrindeki Emevî
halîfelerini kastetmiştir. Müslim'in bu rivayetinde geçen "akşam namazının
dağ yolunda kılınması" meselesi, önce konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd
hadisine aykırıdır. Çünkü konumuzu teşkil eden hadis-i şerifte geçen
"Namaz ilerdedir" sözü, Resûl-i Ekrem'in akşam namazım sözü geçen dağ
yolunda kılmadığını ifâde ediyor. Müslim'in rivayetinde ise, Emevî
halifelerinin akşam namazını burada kıldığı ifâde ediliyor.
Ayrıca müslim'in bu rivayeti
yine Buhârî tarafından nakledilen "Abdullah b. Ömer Resûl-i Ekrem'in
izlemiş olduğu dağ yolunu geçtikten sonra Müzdelife'de akşam ile yatsıyı
birleştirerek kılardı. Müzdelife'ye gelince orada cemreleri toplar, sonra
abdest alırdı. Müzdelife'ye girinceye kadar namaz kılmazdı."[486] anlamındaki hadis-i şerife de
aykırıdır, el-Fâkıhî'nin İbn Ebî Necih'den rivayetine göre Hz. İkrime akşam
namazını dağ yolunda kılan kimselerin bu uygulamasına karşı çıkarak onlara
"Re-sûlullah (s.a.) dağ yolunu kendisine hela olarak seçmişti, siz ise
orayı kendinize akşam namazı için mescid edindiniz."[487] demiştir. Sözü geçen dağ yolundan
maksat bugünkü hacıların Müzdelife'ye giderken tâkibettikleri yoldur. Hafız İbn
Hacer Buhârî'nin bu hadisini açıklarken "Müzdelife'de akşam namazı ile
yatsıyı birleştirerek kılmayan kimselerin bu hareketini de Resul-i Ekrem'in
sözlerine ve fiillerine aykırı olduğu için ben reddediyorum." demektir.
Metinde Hz. Züheyr'in
Usâme'den duyduğu sözü hiç değiştirmeden "küçük abdest bozdu" diye
nakletmesinden bahsetmesi, Hz. Züheyr'in bu hadisi işittiği gibi dikkatli bir
şekilde rivayet ettiğini bazı kelimeleri yumuşatarak nakletme yoluna
gitmediğini anlatmak içindir. Gerçekten işi-tileni aynen rivayet etmek ilke ve
prensibi bir tarafa atılacak olsaydı, "küçük abdest bozdu" tâbiri
yerine "su döktü" tâbirini kullanmak daha uygun olurdu.
Resûlullah'ın aldığı
"hafif abdesf'ten muradın ne olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır.
Bazılarına göre abdest organlarını birer kerre yıkayarak abdest
almıştır.
.
Bazıları "abdest"
kelimesini lügat mânâsında kullanarak "bazı uzuvlarını yıkamıştır"
demişlerse de, bu uzak bir ihtimaldir. Hele "Buradaki abdest almaktan
maksat taharetlenmektir," diyenlerin görüşü son derece uzak bir ihtimâldir.
Çünkü biraz sonra Hz. Usâme'nin "Ya Resûlullah namaz vakti geldi"
demesi, Resul-î Ekrem'in abdestli olduğunu ve birinci görüşün daha isabetli
olduğunu gösterir. Bununla beraber 1925 numaralı hadis Resûl-i Ekrem'in
Müzdelife'ye varınca yeniden bir abdest daha aldığını ifâde ediyor.
Resûlullah (s.a.)'in hafif
abdest almasını Müzdelife'ye hareket için acele ettiğine hamledenler de vardır.
1905 numaralı hadis-i şerifte de beyân edildiği gibi Veda haccında Peygamber
Efendimiz Müzdelife'ye varınca (orada akşamla yatsıyı birleştirerek bir ezan
ve iki ikametle kılmış ve bu iki namaz arasında hiçbir nafile nama?
kılmamıştır."
Bazıları birleştirilerek
kılınan bu iki vaktin arasında namaza aykırı bir işle meşgul olmanın namazı
bozacağı görüşünden hareket ederek metinde geçen "ama yüklerini
çözmemişlerdi" cümlesine "tamamen yerlerine yerleşmemişlerdi"
mânâsı vermişlerdir ki, bu mümkündür. Fakat metinde geçen "sonra halk
konak yerlerinde develerini çökerttiler" cümlesinin gerçek ve
zahirî-mânâsında kullanıldığı düşünülürse, Müzdelife'de birleştirilerek
kılmanın bu iki namaz arasında kısa süreli bir meşguliyette bulunmanın bu
namazları birleştirerek kılmaya engel teşkil etmediği anlaşılır.[488]
1. Hz. Peygamber Veda
Haccında Arafat'tan Müzdelife’ye giderken bir ara yolda def-ı hacet için
inmiştir. Bunun hac menasikiyle bir ilgisi yoktur. Tabiî ve beşerî bir ihtiyaç
olmaktan öte bir anlamı yoktur.
2. Hacıların Müzdelife'ye
varmadan akşam ve yatsı namazlarını kılmaları caiz değildir. Eğer kılacak
olurlarsa, İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre bu namazların iadesi
gerekir. Çünkü hadisle sabit olan vakit girmeden kılınmıştır.[489] Buı görüşten hareket ederek İmam Ebû
Ha-nîfe ile İmam Muhammed "Bu iki namazın birleştirilerek yatsı vaktinde
kılınmalarının caiz olabilmesi içiin Müzdelife'de kılınmaları ve
hacının,ih-ramlı olması şarttır," demişlerdir.
İmam Mâlik'e göre ise, bu .iki
namazı birleştirerek kılmanın caiz olması için, Arafat'ta imamla birlikte
vakfe yapılmış olması, özürsüz olarak imamla birlikte Arafat'tan hareket
edilmiş olması ve bu namazların Müzdelife'de yatsı vakti girdikten sonra
birleştirilerek kılınması şarttır. Eğer şafak kaybolmadan bir başka ifâd eyle
yatsı vakti girmeden kılınacak olurlarsa, yatsı namazı fasit olur. Bu bakımdan
yatsının yeniden kılınması icab eder. Akşamı da yeniden kılmak menduptür. Eğer
şafak kaybolduktan sonra fakat Müzdelife'ye varmadan önce kılınacak olurlarsa,
Müzdelife'ye varınca ikisini birden iade etmek mendup olur. Hanefî ulemâsından
imam Ebû Yusuf, İmam Şafiî ve İmam Ahmed'e göre ise, bu namazların
birleştirerek kılınabilmeleri için sadece müsâfir olmak yeterlidir. Binaenaleyh
şer'an yolcu sayılan bir kimsenin bu namazları akşam veya yatsı vaktinde
Müzdelife'de veya Müzdelife haricinde birleştirerek kılması caizdir. Netice
olarak imam Ebû Yûsuf, Şafiî ve îmam Ahmed'e göre bu iki namazı birleştirerek
kılmanın sebebi müsâfirliktir. Diğer imamlara göre ise, hac için ihrama girmiş
olmaktır.
3. Müzdelife'de akşamla yatsı
namazını birleştirerek yatsı namazı vaktinde kılmak caizdir.[490]
1922. ...Ali (r.a.)'den;
demiştir ki: Sonra Üsâme'yi terkisine aldı ve devesini âdi yürüyüşte sürmeye
başladı. Halk ise, develerin sağına-soluna vurmaktaydılar. Resülullah (s.a.)
onlara dönüp bakmadan:
"Ey insanlar! Sakin
olunuz" diyordu güneş batınca (Müzdelife'ye ) hareket etti.[491]
"Rasûlullah (s.a.) onlara
dönüp bakmıyordu" cümlesi Tirmizi, İmam Ahmed ve Beyhâkî'nin
rivayetlerinde "Resûlullah ı (s.a.) onlara bakıp diyordu:.." şeklindedir.
Bu durum rivayetler arasında çelişki bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü Resul-i
Ekrem bazan dönüp onlara bakmış bazan da hiç dönüp bakmamıştır. Resul-i
Ekrem'in onlara dönüp baktığını gören kimseler; "Resul-i Ekrem onlara
dönüp bakıyordu" diye rivayet ederlerken dönüp baktığını görmeyen kimseler
de "onlara dönüp bakmıyordu" şeklindedir. Bununla beraber metinde
geçen bu "Resülullah (s.a.) onlara dönüp bakmıyordu" cümlesine
"Resûlullah onların bu şekildeki acele yürüyüşlerine bakmadan ve aldırış etmeden
devesini normal yürüyüşle sürüyordu" şeklinde mânâ vermek de mümkündür.[492]
1. Arafat'tan Müzdelife'ye
giderken acele etmeden sükunet ve vakar içerisinde ve normal yürüyüşle hareket
etmek sünnettir.
2. İmam veya hac emiri cemaate
bu durumu hatırlatmalıdır.
3. Arafat'tan Müzdelife'ye güneş
batmadan hareket etmemelidir.[493]
1923. ...Urve'den;
demiştir ki: Ben (birgün Üsâme b. Zeyd ile) otururken Üsâme b.
Zeyd'e:
Resûlullah (s.a.) Veda
Haccında (Arafat'tan Minâ'ya) giderken nasıl yürüyordu? diye soruldu. O da:
Orta bir yürüyüşle yürürdü,
meydan buldu mu koştururdu, diye cevap verdi.[494]
Hişâm dedi ki: Nass (denilen
yürüyüş), anak (denilen yürüyüş)den daha hızlıdır.[495]
Bu hadis
1921 numaralı hadisin bir parçasıdır.Hadisin
bütününü görmek için 1921 numaralı hadise bakı-
labilir. "Anak"
kelimesi, hayvanın kendi halinde bırakıldığı zamanki tabii yürüyüşü için
kullanılır. "Nass" kelimesi aslında hayvanı kuvvetlice ve olanca
hızıyla koşturmak anlamına gelirse de burada İbn Hişam'ın da açıkladığı gibi
hayvanın normal yürüyüşünden daha hızlıca yürümesi anlamında kullanılmıştır.
Türkçemizde hayvanın bu tür yürüyüşünü ifâde etmek için "tırısa
kalkmak" tâbiri kullanılır. İbn Battâl'a göre, "Arafat'tan
Müzdeüfe'ye gidilirken acele edilmesinin sebebi vaktin darlığıdır. Çünkü
hacıların akşamla yatsı namazını Müzdelife'de kılmaları icabettiği halde Arafat
ile Müzdelife arasında üç millik bir mesafe vardır.[496]
1. Resûl-i Ekrem (s.a.)
Arafat'tan Müzdelife'ye girerken yolun durumuna göre bazan
yavaş, bazan orta, bazan da ortanın üstünde bir hızla hareket etmiştir.
İbn Abdilberr'in beyânına göre
bu yolculukta acele etmesinin sebebi Müzdelife'de yatsı vaktinde kılınacak olan
akşam namazıyla yatsı namazına yetişmektir. Bu yolculukta bu şekilde hareket
edilirken iki nokta gözetilir:
a. Kalabalık yerlerde yavaş
hareket etmekte sükûnet ve yakar gözetilir.
b. Meydan müsait
olunca da namaza yetişmek gayesiyle acele edilir.
2. Selef-i Salihîn kendilerine
örnek almak için Resûl-i Ekrem'in her hareketini araştırmaya büyük bir önem
verirlerdi.[497]
1924. ...Usâme
(r.a.)'den; demiştir ki: Ben (Arafat'tan Müzdelife'ye gidilirken) Peygamber
(s.a.)'in terkisinde idim. (O gün Peygamber Efendimiz) güneş batınca
(Arafat'tan Müzdelife'ye) hareket etti.[498]
1925. ...Abdullah b.
Abbas'ın azatlısı Kureyb, Usâme b. Zeyd'i şöyle derken işitmiştir:Resulullah
(s.a.) Arafat'tan (Miizdelife'ye) hareket etti. Dağ yoluna varınca inip küçük
abdestini bozdu ve hafif bir abdest aldı. Ben kendisine,
Namaz (kılacak mısın?) dedim.
"Namaz ilerdedir (namaza
daha var)" buyurdu ve hemen hayvanına bindi. Müzdelife'ye gelince inip
güzelce bir abdest aldı. Sonra namaz (için) ikâmet edildi. Hemen arkasından
akşam namazını eda etti. (Namazdan) sonra herkes devesini olduğu yere çökertti.
Sonra yatsı namazı (için) ikâmet edildi. Hemen arkasından yatsıyı edâ etti. Bu
iki namaz arasında başka bir namaz kılmadı.[499]
1921 numaralı hadis-i
şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Resul-i Ekrem'in 'hafif bir abdest
almasından mak-
sad abdestli bulunmak
gayesiyle abdest organlarım sadece birer kere yıkayarak abdest almasıdır. Her
ne kadar İbn Abdilberr "buradaki hafif abdest almaktan maksad, istilânı
mânâda abdest almak değil, sözlük anlamında temizlik yapmak, eli yüzü
yıkamaktır," demişse de, Buhârî'nin rivayet ettiği "küçük abdestini
bozdu, sonra ben abdest suyunu döktüm, hafifçe abdest aldı"[500] anlamındaki hadis-i şerif, Resul-i
Ekrem'in dağ yolunda aldığı abdestin, abdest organları birer kere yıkanarak
alınan bir abdest olduğunu ve buradaki abdest kelimesinin sözlük anlamında
değil, istilânı anlamda kullanıldığını ifâde eder.
"Namaz ileridedir"
sözü, "namazı Müzdelife'de kılacağım" demektir. Akşam namazı
kıldıktan sonra halkın develerini çöktürmeleri daha önce de ifâde ettiğimiz
gibi hayvanlara olan merhametlerinden ileri gelmiştir. Bu da gösteriyor ki,
Müzdelife'de akşam namazıyla yatsı namazını birleştirerek kılarken iki namaz
arasında kısa süreli olmak şartıyla bir işle meşgûlı olmak söz konusu
namazların sıhhatine zarar vermez. 1921 numaralı hadis~i şerifte "halkın
develerini çöktürmesinden sonra yatsı namazına durulup namazdan sonra develerin
yüklerini indirilmesi'nden bahsedil-memesinde Rasûl-i Ekrem'in bu namazlarda
kıraati kısa kestiğine bir işaret vardır. Çünkü ashabın develere olan merhameti
develerin.namaz süresince ayakta durmalarına dahi müsaade etmediğine göre bu
merhametin, develerin uzunca sürecek olan bir namaz boyunca yük altında
kalmalarına asla müsaade edemeyeceği aşikârdır. Ancak kıraatin çok kısa
olacağını ve dolayısıyla namazın kısa süreceğini bildikleri için develerin
namaz bitinceye kadar yük altında kalmalarında bir sakınca görmemişlerdir.
İki namaz arasında başka bir
namazın kılınmadığından bahsedilesi, bu namazları sanki bir namaz gibi arka
arkaya ve ara vermeden kılmanın vâcib olduğunu gösterir. Çünkü eğer bu iki
namaz arasında başka bir namaz kılmak bu namazların sıhhatine zarar vermeseydi,
Resul-i Ekrem müekked olan sünnetleri iki namaz arasında kılmayı terk etmezdi.[501]
1. Müzdelife'de birleştirilerek
yatsı vaktinde kılınan akşam ile yatsı namazlarını Muzdelıfe dışında kılmak
caiz değildir. Eğer kılınacak olursa iadesi gerekir. Çünkü metinde geçen
"namaz ileridedir" sözü, bunu ifâde eder. Biz bu konudaki ayrıntıları
1921 numaralı hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum
görmüyoruz.
2. Müzdelife'de akşam namazı ile
yatsı namazı birleştirilerek kılınırken iki namaz arasında kısa süreli bir iş
yapmak bu namazların sıhhatine bir zarar vermez.
3. Müzdelife'de kılınan söz
konusu namazlar için sadece bir ikâmetle yetinilebilir. Yeni kavlinde İmam
Şafiî ve İmam Ahmed de bu görüştedirler. Diğer mezhep imamlarının bu konudaki
görüşlerini 1906 numaralı hadisin şerhinde açıklamış bulunmaktayız.[502]
1925/1. ...Yâkub b. Asım
b. Urve, eş-Şerîd (r.a.)'ı şöyle derken işitmiştir: Ben (Arafat'tan
Müzdelife'ye) Resûlullah (s.a.) ile birlikte gittim. Müzdelife'ye varıncaya
kadar ayağı hiç yere değmedi.[503]
Ebû Dâvûd
nüshalarının pek çoğunda bulunmayan bu hadis Resul-i Ekrem'in
Müzdelife'ye varıncaya kadar hiç
hayvandan inmediğini ifâde
ediyor.[504]
Arafat'tan sonra ikinci bir
vakfe için halkın toplandığı bir yer olması bakımından Müzdelife'ye
"cem"' adı da verilir. Burası-vaktiyle Ebrehe ordusu'nun fillerinin
geçmekten âciz kaldığı, tehassür ve nedamete uğradığı "Muhassır"
denilen yerden başlayan, doğuda ise iki dağ arasında bir yoldan ibaret olan ve
"Mi'zemeyn vadisi" denilen yere kadar uzanan
1926. ...Abdullah b.
Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Resûlullah (s.a.) akşam ile yatsı namazlarını
Müzdelife'de birlikte kılmıştır.[506]
Bu hadis-i şerif Müzdelife'de
akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılmanın meşru olduğuna delâlet
etmektedir. İki namazı bu şekilde birinin vakti geçtikten sonra kılmaya
"cem-i te'hîr" denir.
Hanefî mezhebine göre, hacda
Arafe günü akşam ile yatsı namazlarını bir ezan ve kametle, yatsı vakti
girdikten sonra Müzdelife'de cem-i te'hîr ile kılmak vâcibtir. Cem-i te'hîrin
yapılabilmesi için-de şartlar vardır:
a. Hac İçin ihrama girmiş
olmak;
b. Arafeyi bayrama bağlayan gece
Müzdelife'de olmak,
c. Yatsı vakti girmiş olmak.
Cem'-i te'hirde cemaat şart
değildir. Cemaatle kılanların cem yapmaları vâcibdir. Birlikte kılınan söz
konusu iki namaz arasında başka bir namaz kılınması mekruhtur. Bu bakımdan
akşam namazının sünnetiyle yatsının ilk sünneti kılınmaz. Sevrî ile Dâvûd-ı
Zâhirî'ye göre de bu iki namazın birleştirilerek kılınması vâcibtir. Bunların
dışında kalan diğer ule-ma'ya göre ise, sözü geçen namazları Müzdelife'de
birleştirerek kılmak sünnettir. Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Hanefî
ulemâsından Ebû Yûsuf ile imam Şafiî ve İmam Ahmed'e göre bu namazları
birleştirerek kılmanın sebebi müsafirlik olduğundan, dinen müsâfir sayılmayan
bir kimsenin bu namazları bileştirerek ve kısaltarak kılması caiz değildir.
Bunların dışında kalan ilim adamları içinse bu namazları kısaltarak ve
birleştirerek kılmanın şartı müsafirlik (yolculuk) değil, hac için ihrama
girmiş olmaktır. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.) Müzdelife'de bu namazları
kısaltarak ve birleştirerek kılarken müsâfir olanlarla olmayanı
ayırdetmemiştir. Eğer müsafirlik şartı aransaydı, Resûl-i EKrem'in bu durumu
açıklaması icab ederdi.[507]
1927. ...(Önceki hadis
aynı) senediyle ve manasıyla Zührî'den de rivayet olunmuştur. İbn Ebî Zi'b dedi
ki:
(Resûlullah sallallahü aleyhi
ve sellem bu namazları) birer ikâmetle birleştirerek kıldı.
Ahmet (b. Hanbel) dedi ki:
Resûlullah (sallallahü aleyhi
ve sellem) her'(iki) namazı birtek ikâmetle kıldı.[508]
Bu hadis Buhârî ile Nesâî'de;
"Peygamber (s.a.) akşam ile yatsıyı Müzdelife'de her
biri için bir ikâmet getirtip birleştirerek kıl(dır)dı.
Aralarında ve arkalarında nafile bir namaz kılmadı şeklindedir. Bu hadisle
ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[509]
1928. ...(Bir önceki
hadisin) mânâsı Hammâd'dan da (rivayet olunmuştur. Hadisi rivayet eden Şebâbe
b. Süvâr) dedi ki:
(Resulullah sallalahu aleyhi
ve sellem akşam ve yatsı namazlarını) her birisi için bir ikâmet getirip
birleştirerek kıldı. Birincisi için ezan okunmadığı gibi hiç birisinin
arkasında tesbihât da okumadı.
Mahled (de şöyle) dedi:
Onlardan hiçbirisi için ezan
okumadı.[510]
“Birincisi için
ezan okumadı" sözünden maksat Müzdelife'de yatsı
namazı ile beraber kılınan akşam namazı için ezan okumadığını dolayısıyla söz
konusu namazların ezansız kılındığını ifâde etmektedir. Çünkü ilk defa eda
edilen akşam namazı için ezan okunmayınca onun arkasından kılınan yatsı için de
okunmadığını söylemeye lüzum yoktur. Zira ezan okunmuş olsaydı, ilk kılınacak
olan akşam namazından önce okunurdu.[511]
1. Müzdelife'de birleştirilerek
kılınan akşam ve yatsı namazları için sadece bir
ikamet getirilir, ezan okunmaz. Ancak bu hadis "Resûl-i Ekrem'in
Veda Haccında Müzdelife'de akşam namazı ile yatsı namazını bir ezan ve iki
ikâmetle birleştirerek kıldığım" ifâde eden 1905 numaralı hadise aykırı
olur. Bilindiği gibi manası olumlu bir hadis, olumsuz anlam taşıyan hadise
tercih edildiğinden 1905 numaralı hadis bu hadise tercih edilir.
2. Birleştirilerek kılınan
namazlar peşi-peşine edâ edilir, aralarında başka bir namaz kılınmaz. Bu
hususta ulemâ ittifak etmiştir. Yalnız namazların bu şekilde kılınması şart
mıdır, değil midir? meselesi ihtilaflıdır. Şâfiîlere göre, sünnettir. Bazılar
ma göre de şarttır, fakat cem-i takdim sünnetiyle Arafat'ta kılınan öğle ve
ikindi namazlarını aralıksız olarak peşi-peşine kılmak şarttır. Bu konuda
ittifak vardır. Şafiî mezhebine göre hacda akşamla yatsı namazını Arafat'ta
akşam namazı vaktinde birleştirerek kılmak caiz olduğu gibi, Müzdelife yolunda
veya herhangi bir yerde birleştirerek kılmak veya her ikisini de kendi
vaktinde kılmak da caizdir. Lâkin Müzdelife'de yatsı vaktinde birleştirerek
kılmak daha faziletlidir.[512] Bu mevzuyu 1921 numaralı hadisin
şerhinde açıkladık.[513]
1929. ...Abdullah b.
Mâlik'den; demiştir ki: İbn Ömer'le beraber (Müzdelife'de) akşam namazını üç
(rekat), yatsıyı da iki rekat olarak (birleştirip) kıldım. Mâlik b. el-Hâris
Abdullah b. Ömer'e:
Bu namaz da nedir? dedi. O da:
Ben bunları Resûlullah
(s.a.)'le birlikte burada (bu şekilde) bir ikâmetle kıldım, diye cevap verdi.[514]
Bu hadis Ahmed b. Hanbel'in
Müsned'inde; "Abdullah b. Ömer’e Hâlid b Mâlik dedi ki:” şeklinde rivayet
edilmiştir.[515] Ebû Davud'un rivayetinde "Mâlik b. el-Hâris" diye
geçen bu zat, Hz. İbn Ömer'e "Bu namaz da nedir?" diye sormakla
akşam namazıyla yatsı namazının bir ikâmetle birleştirilerek kılınmasını
yadırgadığını ifâde etmek istemişse de Hz. İbn Ömer sözü geçen namazları bu
şekilde kılmanın Resûl-i Ekrem'in sünnetiyle sabit olduğunu söyleyerek onu ikna
etmeye çalışmıştır.[516]
1. Hacı adayları
Müzdelife'de akşamla yatsı namazlarım yatsı namazı vaktinde akşam namazından
önce getirecekleri bir ikâmetle birleştirerek kılarlar. İmam Şevrî ile İmam
Ahmed bu görüştedirler. Ancak bir önceki hadisin şerhinde de ifâde ettiğimiz
gibi sözü geçen namazların bir ezan iki ikâmetle kılındığını ifâde eden 1905
numaralı hadis-i şerif bu hadise tercih edilir. Çünkü 1905 numaralı hadis bu
hadiste olmayan bazı fazlalıkları ihtiva etmektedir. Sika râvilerin rivayet
ettikleri ilâveler makbuldür. Ayrıca 1905 numaralı hadis müsbettir. Bu hadis
ise bir ezan ile ikinci bir ikâmetin varlığını nefyetmektedir. İsbat hadisleri
Nefy hadislerine tercih edilir
2. "Akşam namazını üç,
yatsıyı da iki rekat olarak kıldım" sözü bir hacı adayının dinen müsâfir
sayılamayacak kadar kısa bir yolculuğa çıkmış bile olsa, bayram gecesi
Arafat'ta akşamla yatsıyı birleştirerek kılacağına işarettir. İmam Mâlik ile
Evzâî ve İbn Uyeyne'nin görüşü budur. Sözü geçen imamlara göre bir hacı adayı
mukim olmadıkça Minâ'da, Mekke'de, Müzdelife'de ve Arafat'ta dört rekatlı
namazları kısaltarak kılar. Çünkü onlara göre buralarda sözü geçen namazları
kısaltarak kılmanın sebebi yolculuk değil, hac veya umre için ihrama girmiş
olmaktır. Delilleri ise konumuzu teşkil eden hadis-i şerîf ile İbn Ömer
(r.a.)'den rivayet olunan şu hadis-i şeriftir:
"Resülullah (s.a.)
Minâ'da namazı iki rekat kıldı, ondan sonra Ebû Bekir, Ebû Bekr'den sonra Ömer
ve hilâfetinin ilk zamanlarında Osman da hep ikişer rekat kıldılar. Bir müddet
sonra Osman, dört rekat kılmağa başladı. îbn Ömer imamla kıldığı vakit dört,
yalnız kıldığında iki rekat kılarmış."[517]
İbn Mesud (r.a.)'da şöyle
dermiş: "Ben Resülullah (s.a.)'la Minâ'da namazı iki rekat kıldım. Ebû
Bekr es-Sıddîk' ile Minâ'da namazı iki rekat kıldım. Ömer b. Hattâb'la da
Minâ'da namazı iki rekat kıldım"[518] Bu hadisle ilgili olarak İmam Tirmizî
şunları söylüyor: "İlim adamları Mek-kelilerin Minâ'da namazı kısaltmaları
meselesinde ihtilâf ettiler. Bazı ilim adamları şöyle diyorlar:
"Mekkeliler için Minâ'da namazı kısaltmak yoktur. Minâ'da ancak seferi
olanlar (namazı kısaltabilirler)" Bu İbn Cüreyc, Süfyan es-Sevrî, Yahya b.
Said el-Kattân, Şafiî, Ahmed ve İshak'ın görüşüdür. Kimi ilim adamları da
şöyle diyorlar: "Mekkelilerin Minâ'da namazı kısaltmalarında bir sakınca
yoktur" el-Evzaî, Malik, Süfyan b. Uyeyne ve Abdurrahman b. Mehdî de bu
görüştedir."[519]
İbnu'l-Münzir'e göre kısa
yoldan gelen kimselerin buralarda dört rekatlı namazları kısaltarak
kılmalarının hikmeti, Allah'ın buralarda bulunan kullarına özel olarak lütufta
bulunması ve fazlu ihsanını izhar etmesidir. Allah teâlâ bu özel lütfunun bir
neticesi olarak buralarda bulunan kullarının kısa yolculuklarını bile uzun
yolculukmuş gibi kabul etmiş ve buralara gelen kişilerin yolculuklarım, başlı
başına üç ayrı yolculuk olarak değerlendirmiştir:
a. Arafat bölgesinden olup da
Müzdelife'ye gelenlerin yolculuğu çok kısa olmasına rağmen, dört rekatli
namazları iki rekat olarak kılmayı gerektiren sefer kadar uzun olduğu kabul
edilmiştir.
b. Müzdelife halkının Minâ'ya
olan kısa yolculuğunu da sefer uzunluğunda kabul etmiştir.
c. Mina'dan Mekke'ye kadar olan
yolculuğu da kasr mesafesinde kabul etmiştir. Çünkü hac için buralara gelen
kimseler Allah'ın özel konukları olduklarından hepsi aynı derecede ikrama
lâyıktırlar.
Hanefî ulemasıyla İmam Şafiî
ve İmam Ahmed'in de içlerinde bulunduğu cumhûr-ı ulemâya göre ise kasr
mesafesinde bulunan memleketlerden gelen hacılar sözü geçen yerlerde dört
rekatli namazları iki kılarlar. Daha kısa mesafelerden gelen yolcular ise, bu
namazları tam kılarlar. Bir başka ifâdeyle, sözü geçen ulemâya göre bu
namazların iki rekât mı, dört rekât mı kılınacağı konusunda katedilmesi gereken
mesafe, hac yolculuğuyla diğer yolculuklar bakımından fark etmez. Hepsi aynı
hükme tâbidir. Bunlara göre Resul-i Ekrem (s.a.)'in Veda Haccında dört rekatli
namazları ikişer rekat olarak kılmasının sebebi şer'an müsâfir olmasıdır. Nitekim
Müslim'in rivayet ettiği şu hadis-i şerif de bunu ifâde etmektedir: Biz
Resûlullah ile birlikte Medine'den Mekke'ye (doğru yola) çıktık da Resûlullah
(s.a.) dönünceye kadar namazları ikişer rekat kıldı. (Yahya dedi ki:) Enes'e:
Resûlullah (s.a.) Mekke'de ne
kadar kaldı? diye sordum da:
On gün, diye cevap verdi.[520]
İmam Nevevî'ye göre ise,
Resûlullah (s.a.)'in bu hadisteki on günlük ikâmetinden maksat sadece
Mekke'deki ikâmeti değildir. Bu ikâmete Mekke ciyannda bulunan yerlerdeki
ikâmet de dahildir ve bu ikâmetle kastedilen Veda Haccındaki ikâmetidir. Çünkü
Resûl-i Ekrem (s.a.) Veda Haccında Zihhiccenin dördüncü günü Mekke'ye gelmiş 5,
6, 7. günlerde orada kalmış Zilhicce'nin 8. günü de Mekke'den Minâ'ya 9. günü
Minâ'dan Arafat'a, onuncu günü de Müzdelife'den Minâ'ya hareket etmiş 10. 11.
ve 12. günleri Minâ'da ikâmet etmiş, 13. günü de Mekke'ye 14. günü de Mekke'den
Medine'ye hareket etmiştir. İşte bunların toplamı on gün eder. Resûl-i Ekrem bu
günlerde dört rekatli namazları ikişer rekat olarak kılmıştır. Öyleyse sefere
çıkan bir kimse bir yerde dört günden daha az kalmaya niyy'et ederse, 4
rekatli namazların ikişer rekat olarak kılar. Giriş ve çıkış günleri de ikâmet
günlerinden sayılmaz.[521] Şafiî ulemâsından İmam Nevevî'nin de bu sözlerinden
anlaşıldığı gibi seferde dörtlü namazların ikişer rekat olarak kılınıp
kıhnmaması meselesinde, belli bir mesafenin katedilmiş olması şartının aranması
hususunda hac yolculuğuyla diğer yolculuklar arasında bir fark yoktur. Bu
görüşte olan ilim adamlarına göıe Resûl-i Ekrem'in Arafat'ta ve Mekke'de dörtlü
namazları ikişer rekat olarak kıldırırken Arafat ve Müzdelife halkına
namazlarını tam kılmalarını ihtar etmemesinin sebebi de budur. Nitekim
Mekke'nin fethi günü Mekke-lilere yaptığı bir konuşmasında bu hususu açıkça
ifâde etmiştir. Şöyle ki; İmrân b. Husayn'dan rivayet edildiğine göre, Hz.
Peygamber Fetih yılında Mekke'de kaldığı sürece namazlarını ikişer rekat
olarak kılmış ve; "Ey Mekkeliler, siz namazlarınızı dörder rekat olarak
kılınız. Biz (Medîneliler) seferî bir cemaatiz" buyurmuştur.[522]
1930. ...Said b. Cübeyr
ile Abdullah b. Mâlik'den; demişlerdir ki: Biz akşam namazıyla yatsı namazını
İbn Ömer ile birlikte Müz-delife'de bir ikâmetle (birleştirerek) kıldık.
(Daha sonra bu hadisi Ebû
Davud'a nakleden Muhammed b. Süleyman, önceki) Muhammed b. Kesîr hadisinin
mânâsını rivayet etti.[523]
Bu hadisin Müslim'deki metni
şu anlamdadır: "İbn Ömer'le birlikte Arafat'tan döndük
Müzdeüfe'ye gelince bize akşamla yatsıyı bir ikâmetle kıldırdı, sonra namazdan
çıktı ve;
Bu yerde Resûlullah (s.a.)
bize bu şekilde namaz kıldırdı, dedi."[524] Bu hadisle ilgili açıklama daha önceki
hadîsin şerhinde geçti.[525]
1931. ...Said
b.Cübeyr'den; demiştir ki: İbn Ömer'le birlikte (Arafat'tan Müzdelife'ye)
hareket etmiştik. Müzdelife'ye varınca akşam ve yatsı namaz(lar)im bize bir
ikâmetle üç ve iki (rekat) olarak kıldırdı. Namazdan çıkınca: "Burada
Resûlullah (s.a.) bize bu şekilde namaz kıldırdı" dedi.[526]
1. Seferde akşam namazı
kısaltılamaz. Bunda icmâ vardır.
2. Seferde dört rekatlı
namazları kısaltarak kılmak daha faziletlidir.[527]
1932. ...Seleme b.
Küheyl dedi ki: Ben Said b. Cübeyr'in Müzdelife'de ikâmet getirip akşam
namazını üç rekat, sonra yatsıyı iki rekat olarak kıldığım gördüm. (Said b.
Cübeyr namazdan) sonra da şöyle dedi:
Ben İbn Ömer'i burada böyle
yaparken ve; "Ben Resûlullah (s.a.)'i burada böyle yaparken gördüm"
derken gördüm.[528]
Bu hadis Müzdelife'de
akşam namazıyla yatsı namazının bir ikâmetle yatsı namazı
vaktinde birleştirilerek ve yatsı namazının kısaltılarak kılınacağını ifâde
etmektedir. Konu ile ilgili ayrıntılı açıklama 1929 numaralı hadisin şerhinde
verilmiştir.[529]
1933. ...Süleyman (b.
el-Esved)'den; demiştir ki: Arafat'tan Müzdelife'ye İbn Ömer'le birlikte
gitmiştim. (Müzdelife'ye kadar) yorulmadan tekbir ve tehlüe devam etti.
Nihayet Müzdelife'ye gelince, ezan okudu ve kamet getirdi. -Yahut da bir adam
emir verdi de o ezan okudu ve kamet getirdi- (ve İbn Ömer) bize üç rekat olarak
akşam namazını kıldırdı, sonra bize dönüp "(şimdi yatsı) namaz(ı)"
dedi ve bize yatsıyı iki rekat olarak kıldırdı. (Namazdan) sonra akşam
yemeğini istedi. (Bu hadisi Süleym'den nakleden Eş'as b. Sü-leym) dedi ki:
Babamın bu hadisinin bir benzerini bana İbn Ömer'den İlâç b. Amr de nakletti.
( İlâç) dedi ki: Bu (namaz) hakkında İbn Ömer'e (bazı sorular) soruldu da;
"Ben Resûlullah (s.a.) ile böyle kıldım." diye cevap verdi.[530]
Tekbîr: Kelime olarak
"ululamak" demektir. İstılahta ise, "Allahu ekber,
Allahu ekber, lâilâhe illallahu vellahu ekber, Allahu ekber,
velilâhi'1-hamd" cümlesini okumak demektir. Tehlîl: Kelimesi de bir terim
olarak "Lâilâhe illallahu vahdehû lâ şerike leh Iehu'l-mulku ve
lehu'1-hamd ve huve alâ küllî şey'in kadir" cümlelerini okumak demektir.
İbn Ömer'in akşam namazını
kıldırdıktan sonra "namaz" demesi iki anlamdadır:
a. Şimdi de yatsı namazını
kılınız.
b. Şimdi de yatsı namazı vakti
geldi.
Hz. İbn Ömer'in sadece
"namaz" demekle yetinmesi, yatsı namazı için ayrıca bir ezan ve
ikâmete lüzum olmadığını gösterir.
Musannif Ebû Dâvûd, hadîsin
sonuna Eşâs'ın, bu hadisin bir benzerini bir de İlâç b. Amr'dan rivayet
ettiğini ifade eden bir ta'Iik ilâve etmekle, bu hadisin başka rivayetlerle
takviye edildiğini ifâde etmek istemiştir.
Hz. İbn Ömer'e bu namaz
hakkında sorulan sorulardan maksat, Müzdelife'de yatsı vaktinde birleştirilerek
kılınan akşamla yatsı namazlarının tekbîr "ezan ve ikâmetle kılınmalarıyla
ilgili sorulardır. Hz. İbn Ömer, "Ben bu namazları Resûlullah'la birlikte
bu şekilde kıldım" diyerek bu konudaki kesin hükmünü ve delilini
açıklamıştır.[531]
Akşam namazı ile yatsı namazı
Müzdelife'de bir ezan ve bir kametle birleştirilerek
yatsı namazı vaktinde kılınır. Nitekim Hanefî mezhebinde de meşhur olan
görüş budur. Ancak bu hadis bu konuda İbn Ömer'den rivayet edilen ve Resûl-i Ekrem'in
Müzdelife'de bu namazları ezansız olarak sadece bir ikâmetle birleştirerek
kıldığını ifâde eden sahih hadislere aykırıdır.[532]
Ayrıca bu hadis Resûl-i Ekrem'in,
akşamla yatsıyı Müzdelife'de bir ezan, iki kametle birleştirerek kıldığını
ifâde eden 1905 numaralı Câbir hadisine de aykırıdır. Bu sebeple Hanefî
ulemâsından İmam Tahâvî, İbn Ömer'den gelen bu hadislerin arasını uzlaştırmanın
mümkün olmadığını bir başka tabirle bu hadislerin muzdarib olduğunu söyleyerek
bu konuda "Resul-i Ekrem'in sözü geçen namazları bir ezan ve iki ikâmetle
birleştirdiğini" ifâde eden 1905 numaralı hadis-i bunlara tercih.ettiğini
ifâde etmiştir.[533]
1934. ...îbn Mesûd
(r.a.)'dan; demiştir ki: Ben Resûlullah (s.a.)'in namazı(nı) namaz vaktinin
dışında kıldığını görmedim. Yalnız Müzdelife'deki müstesna. Çünkü orada akşamla
yatsıyı birlikte kıldı. Ertesi gün sabah namazını da vaktinden önce kıldı.[534]
Metinde geçen "sabah
namazını da vaktinden önce kıldı" sözünden maksat, sabah
namazını çok erken yani alaca karanlıkta kıldı, demektir. Yoksa "vakti
girmeden Önce kıldı" demek değildir. Çünkü hiç bir namaz, vakti girmeden
kılınamaz. Bunda icma vardır.
Nitekim şu hadis-i şerifde
buna delâlet eder: Abdullah b. Mesûd'la birlikte Mekke'ye sonra Müzdelife'ye
geldik. Akşamla yatsı namazlarından her birini başlı başına birer ezan ve
ikâmetle kıldı ve bu iki namazın arasını akşam yemeğiyle ayırdı. Bundan sonra
İbn Mesud Şafak söktüğü sırada (çok erken) sabah namazını kıldı. Öyle ki
kimisi, sabah oldu, kimi de olmadı diyordu. Sonra Abdullah b. Mesud Resûlullah
(s.a.)'in, "Akşamla yatsıdan ibaret olan bu iki namaz Müzdelife'de
(normal) vakitlerinden tahvil edilmişlerdir. Sakın halk yatsı vakti girmedikçe
Müzdelife'ye gelmeye çalışmasın. Sabah (namazının vakti)de (şafağın söküşüne
işaret ederek) "şu saattir" buyurduğunu haber verdi.[535] Buhârî'nin bu hadisinde "Kimisi
sabah oldu, diyordu..." cümlesi "sabah namazım sabah olur-olmaz,
alaca karanlıkta kıldı" anlamına gelmektedir.[536]
1. Müzdelife'de akşam namazıyla
yatsı namazını yatsı namazı vaktinde birleştirerek kılmak meşrudur. Bunda icmâ
vardır,
2. Müzdelife'de bayram günü
sabah namazını fecr doğar-doğmaz, alaca karanlıkta kılmak sünnettir. Bunda da
icmâ' vardır.
İmam Nevevî'nin beyânına göre
bu hadis "bayram günü Müzdelife'de kılınan sabah namazının dışında diğer
sabah namazlarının ortalık aydınlanınca kılınması müstehabtır" diyen İmam
Ebû Hanife'yi destekleyen bir delildir. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre ise,
senenin bütün günlerinde sabah namazını alaca karanlıkta kılmak kuvetli bir
müstehabdır.
Çoğunluğu teşkil eden ulemâya
göre Hz. Peygamber'in diğer günlerdeki sabajı namazını Müzdelife'de kılınan
sabah namazına nisbetle geciktirerek kılmasından maksat ortalık ağarıncaya
kadar geciktirerek kılması demek değildir. Çok kısa bir süre beklemesi ve yine
de alaca karanlıkta kılması demektir. Çünkü bayram günü cemrelere taş atma,
kurban kesme, traş olma, Beyt-i Şerifi tavaf etme gibi menâsikin ifası
gerektiğinden Resul-i Ekrem Bayram günü Özellikle Müzdelife'de sabah namazını
fecr doğar doğmaz kılmakta son derece acele etmiştir.
Hanefî ulemâsına göre bu hadis
Arafat ve Müzdelife'nin dışında diğer yolculuklarda iki namazı birleştirerek
kılmanın caiz olmadığına delâlet etmektedir. Çünkü İbn Mesûd (r.a.) Resûl-i
Ekrem'den hiç ayrılmayan bir sahabî olarak, "Hz. Peygamber'in Arafat ve
Müzdelife'nin dışında hiçbir namazı vaktinin dışında kılmadığını" ifâde
ediyor. Ulemânın büyük-çoğunluğuna göre ise, dinen sefer kabul edilen diğer
yolculuklarda da iki namazı birleştirerek kılmak caizdir. Her ne kadar Hanefî
ulemâsı İbn Me-sud hadisinden diğer yolculuklarda iki namazı birleştirerek
kılmanın caiz olmadığı hükmünü çıkarmışlarsa da, aslında onların çıkardığı bu
hüküm hadisin lafzından değil, mefhumundan çıkarılmıştır. Oysa lâfızları diğer
seferlerde de iki namazı birleştirerek kılmanıncâiz|olduğunu]ifade eden pek çok
sahih hadis vardır ve lâfızla mefhum arasında bir çelişki bulunduğu zaman, lâfız
mefhuma tercih edilir. Ayrıca Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını
birleştirerek kılmanın caiz olduğunda icmâ bulunduğundan Hanefî ulemâsının
dayanağı olan İbn Mesud hadisinin zahiri mânâsı terk edilmiştir.[537]
1935. ...Ali (r.a.)'den;
demiştir ki: Peygamber (s.a.) (Müzdeli-fe'de) sabahladı ve (orada) Kuzeh
(denilen yer)de vakfe yaptı ve;
"Burası Kuzeh'dir ve
vakfe yeridir. Müzdelife(nin) de her tarafı vakfe yeridir!" buyurdu.
(Minâ'ya varınca da şöyle buyurdu);
"Ben kurbanı şurada
kestim. Minâ(nın) her tarafı kesim yeridir. Binaenaleyh (kurbanlarınızı) konak
yerlerinizde kesiniz!"[538]
Kuzeh: Mekke civarında
Müzdelife'nin sonunda Meş'ar Haram'ın yakınında bir tepedir. Bir görüşe
göre Meş'ar-ı
Haram'la Kuzeh aynı yerdir.
Hacıların Müzdelife'dekı vakfeyi burada yapmaları daha faziletlidir. Çünkü Hz.
Peygamber vakfesini burada yapmıştır. Ancak Ebrehe ordusunun hazimete uğradığı
yer olan Muhassar vadisinde vakfe yapılamaz. Çünkü burası Müzdelife'den
değildir.
Minâ sınırlan içerisinde kalan
her yerde kurban kesmek caizdir. Ancak Minâ mescidinden sonra gelen Cemre-i
Ûla yanında kesmek daha faziletlidir. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz kurbanlığını
burada kesmiştir.[539]
1. Bayram sabahı Müzdeli.fe'de
yapılması vâcib olan vakieyı Kuzeh tepesinde yapmak daha laziletlidir.
2. Müzdelife sınırları
içerisinde kalan her yerde vakfe yapmak caizdir.Ancak Muhassar vadisinde vakfe
yapılamaz.
Nitekim Cübeyr b. Mutim'in
rivayet ettiği; "Arafat'ın her tarafı vakfe yeridir. Fakat Urane vadisi
müstesna. Oradan uzaklasınız. Müzdelife'nin de her tarafında vakfe
yapılabilir. Ancak Muhassar vadisine yaklaşmayınız" anlamındaki hadis de
bu gerçeği te'yid etmektedir.[540]
Müzdelife'de vakfe yapmanın
hükmü hakkında ulemâ ihtilâf etmiştir. Şöyle ki:
Hanefî ulemâsıyla İmam Ahmed,
İshâk ve Sevrî'ye göre, bayram günü fecrin doğmasıyla güneşin doğması arasında
Müzdelife'de bir süre vakfe yapmak vâcibdir. Bu görüş, İmam Şafiî'den de
rivayet edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin tatbikatı bu şekilde olmuştur ve
Urve b. Müderris et-Tâî'nin rivayet ettiği şu hadis de bu görüşü
desteklemektedir: "Bizimle birlikte Müzdelife'de sabah namazım kılan,
Minâ'ya hareketimize kadar bizimle birlikte vakfe yapan ve daha önce gece veya
gündüz Arafat'da vakfesini yapıp da Minâ'ya gelen kimse haccını
tamamlamıştır."[541]
Görüldüğü gibi bu hadiste
haccın kabulü Müzdelife'de vakfeye bağlanmıştır. Bu sebeble sözü geçen imamlar
Müzdelife'de vakfe yapmanın vâcib olduğuna ve terkinden dolayı kurban kesmek
lâzım geldiğine hükmetmişlerdir.
İmam Mâlik'e göre ise,
buradaki vakfe sünnettir. Terkinden dolayı herhangi bir ceza lâzım gelmez.
Esasen Şafiî mezhebinde meşhur olan görüş de budur. Hanefî ulemâsından Kâsânî
de hanefî ulemâsının bu konudaki görüşlerini şu sözlerle ifâde ediyor:
"Bizim Hanefî ulemâsı Müzdelife'de vakfe yapmanın hükmünde ihtilâf
ettiler. Bunlardan bazıları vâcib olduğunu söylerken Leys de farz olduğunu
ileri sürdü."[542]
Müzdelife'de yapılan vakfenin
rüknü hac edenin burada isbat-i vücud etmesidir. Bu konuda hacının uyanık
olmasıyla uykuda olması arasında bir fark olmadığı gibi ayık ve baygın olması
arasında da bir fark yoktur. Hatta buraya başkası tarafından taşınarak gelmesi
ile kendi gelmesi arasında da bir fark yoktur. Zira burada vakfe yapmak için
niyet şartı yoktur. Müzdelife'de durmaksızın geçip gitmek de vakfe yerini
tutar.
Müzdelife'de vakfe yapan bir
kimse için şunlar sünnettir:
a. Gecenin yarısından sonra
vakfe için yıkanmak, su yoksa teyemmüm etmek ve bu geceyi çeşitli ibâdetlerle
ihya etmek,
b. Vakfeyi zaman
kazanmak için sabah namazını kılmakta son derece acele etmek. (Nitekim 1934
numaralı hadis de bunu ifâde etmektedir.)
c. Vakfeye,Meş'ar-i Haram'ın
yanındaki Kuzeh tepesi üzerinde ve kıbleye karşı yönelip dua, zikir ve
telbiye'de bulunarak yapmak. Nitekim "Müz-delife'ye vardı, sabah olunca
bir ezan ve bir kaametle sabah namazını kıldı. Sonra Kasva'ya binerek Meş'ar-i
Haram'a geldi. Kıbleye karşı dönerek Allah'a dua etti. Tekbîr getirdi, tehlîl
ve tevhîdde bulundu ve ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfeye devam etti.
Sonra güneş doğmadan yola düştü" anlamındaki 1905 numaralı hadis-i şerifte
bunu ifade ediyor. Burada okunacak dualardan biri de şudur:
Ey Allah'ım, bize buralarda
vakfe yapmayı ve buraları görmeyi nasip ettiğin gibi bize öğrettiğin şekilde
seni zikretmeyi de nasib eyle ve bize "Arafat'tan indiğinizde, Allah'ı
Meşar-i haram'da anın, Onu size gösterdiği şekilde zikredin. Nitekim siz
önceleri hiç şüphesiz sapıklardandınız. Sonra insanların toplu olarak akın
ettiği yerden siz de akın edin. Allah'-dan mağfiret dileyin. Allah bağışlar ve
merhamet eder"[543] diyerek ettiğin va'de uygun bir şekilde merhamet et!"
diye duâ eder ve bol bol; duasını okur.[544]
1936. ...Câbir
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Ben Arafat'ta şurada
vakfe yaptım. Arafat'ın her tarafı vakfe yeridir. Müzdelife'de şuracıkta vakfe
yaptım. Müzdelife'nin de her tarafı vakfe yeridir. (Kurbanı) şurada kestim.
Minâ'nın her tarafı kesim yeridir. Binaenaleyh (kurbanlarınızı) konak
yerlerinizde kesiniz!"[545]
Resûl-i Ekrem (s.a.) Arafat'ta
iken halka Cebel-i Rahme'nin eteğinde bulunan kayaları göstererek; "Ben
vakfeyi işte şurada yaptım. Bununla beraber Arafat'ın her tarafında vakfe
yapılabilir" buyurmuştur. Ancak daha önce de açıkladığımız gibi Arafat
sınırlan içerisinde kaldığı halde Arafat'tan sayılmayan Urane vadisinde vakfe
yapmak caiz değildir. Çünkü îmam Mâlik'in dışında mezheb imamlarından
hiçbirisi orayı Arafat'tan saymamışlardır. Resûl-i EKrem Efendimiz
Müzdelife'de Kuzeh tepesini göstererek; "İşte ben vakfeyi şuracıkta
yaptım. Fakat Müzdelife'nin her tarafında vakfe yapılabilir" buyurmuştur.
Ancak bir önceki hadisin şerhinde tercümesini sunduğumuz Cübeyr b. Mut'im
hadisinde geçen; "Ancak Muhasser vadisine yaklaşmayınız"[546] cümlesine bakarak ulemâ, Muhasser
vadisini Müzdelife'den saymamış ve orada vakfe yapmanın caiz olmadığı hükmüne
varmıştır.
Fahr-i Kâinat Efendimiz
Minâ'da da kabe Cemresini göstererek; "Gerçi ben kurbanımı burada kestim
ama Minâ'nın her tarafında kurban kesilebilir. Siz şu anda Minâ sınırları
içerisinde bulunduğunuz için kurbanlarınızı bulunduğunuz yerde
kesebilirsiniz." buyurarak Minâ'nın istisnasız her tarafında kurban
kesilebileceğini ifâde etmiştir.[547]
1. Urane vadisinin
dışında Arafat'ın her yerinde vakfe yapılabilir.
2. Muhasser vadisinin dışında
Müzdelife'nin her tarafında vakfe yapılabilir.
3. Minâ'nın -istisnasız olarak-
her tarafında vakfe yapmak caizdir.[548]
1937. ...Câbir b.
Abdillah (r.al)'ın haber verdiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Arafat'ın her tarafı
vakfe yeridir. Minâ'nın her tarafı kesim yeridir. Müzdelife'nin her tarafı da
vakfe yeridir. Mekke'nin her yolu (Mekke'ye giriş-çıkış için uygun) bir yoldur
ve kesim yeridir."[549]
1886 numaralı hadis-i
şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Mekke'ye girerken
es-Seniyyetü'I-Ulyâ denilen yukarı yoldan girmek, çıkarken de
es-Seniyyetü's-Süflâ denilen aşağı yoldan çıkmak daha faziletlidir. Bununla
beraber Mekke'ye girip çıkarken diğer yollardan girip çıkmak da caizdir. Hatta
bütün bu yollarda kurban kesmek de caizdir. Çünkü buralar harem sınırları
içerisindedir.[550]
1. Mekke'ye girerken ve çıkarken
Resul-i Ekrem' in gırdıgı ve çıktığı yolları takip etmek daha taziletli olmakla
beraber, diğer yollardan giriş ve çıkış yapmak da caizdir.
2. Her ne kadar Umre yapan
kimselerin hedy kurbanlarım Merve'de kesmeleri daha faziletli ise de Mekke'nin
her tarafında kurban kesmek caizdir. Mirkatu'l-Mefâtlh'de beyân edildiğine göre
hac kurbanlarını kesmenin en faziletli olduğu yer Minâ'dır. Umre kurbanlarının
kesimi için en faziletli olan yer de Merve'dir[551]
1938. ...Ömer b.
el-Hattâb'dan; demiştir ki: Câhiliyye döneminin halkı Sebir (dağı) üzerine
güneşin doğduğunu görünceye kadar (Müzdelife'den) dağılmazlardı. Peygamber
(s.a.) onlara muhalefet ederek güneş doğmadan önce (Minâ'dan) hareket etti.[552]
Resûl-i Ekrem (s.a.) Allah'ın;
"Ey iman edenler, mü'-mini eri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi
aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?"[553] emrine sarılarak kâfirlere ait
belirgin bir özellik taşıyan meselelerde ve genellikle dinî bir karakter arz
eden hususlarda onlara benzemekten son derece sakınmış ve; "sizler
karış-karış, adım, adım, sizden önceki toplumların yolunu izleyeceksiniz
(Onlar bâtıl inançlarından ilham alacak bu inançlarından kaynaklanan faiz
müessesesi gibi sosyal durumlan ve ahlâk dışı yaşayışları ölçü edineceksiniz).
Hatta onlar (insanın giremeyeceği küçük) bir keler deliğine girecek olsalar,
bunların ardından gideceksiniz."[554] buyurarak ümmetini de sözü geçen
hususlarda kâfirlere benzemekten şiddetle sakıridirmıştır. Bu İslâmî esasın
gereği olarak Peygamber (s.a.) Müzdelife'den güneş doğmadan önce Minâ'ya
hareket etmek suretiyle câhiliyye döneminin müşriklerine muhalefet etmiştir.[555]
1. Bayram sabahı
hacıların Müzdelife'den Mina ya güneş doğmadan hareket etmeleri
meşru kılınmıştır.
2. Müzdelife'den Minâ'ya hareket
etmek için ortalığın iyice ağarmasını beklemek müstehabdır. Hanefîlerle,
Şâfiîler, İmam Ahmed ve cumhûr-ı ulemâ bu görüştedir. Çünkü 1905 numaralı
hadis-i şerifte, "Resûlullah (s.a.) sabah olunca bir ezan ve bir kametle
sabah namazını kıldı, sonra Kasvâ'ya binerek Meş'ar-i Harama geldi Kıbleye karşı
dönerek Allah'a duâ etti, tekbîr getirdi, tehlîl ve tevhîdde bulundu ve ortalık
iyice aydmla-mncaya kadar vakfeye devam etti. Sonra güneş doğmadan yola
düştü" denilmektedir.
İmam Mâlik (r.a.);
"Ortalık iyice aydınlanmadan Minâ'ya hareket edilir" demişse de
birinci görüşün daha isabetli olduğu açıktır.[556]
1939. ...Ubeydullah b.
Ebî Yezîd b. Abbâs'ı,şöyle derken dinlediğini haber vermiştir: Ben Resûlullah
(s.a.)'in Müzdelife gecesinde ailesinin zayıfları arasında önden
gönderdiklerindenim.[557]
Resûl-i Ekrem Efendimiz Bayram
gecesi Müzdelife'de iken kalabalığa tahammülü olmayan kadınlara ve çocuklara
ortalığın ağarmasını beklemeden Minâ'ya gidip sabah namazım orada kılmalarına
ve halk Akabe'de yığılmadan önce gidip orada, cemrelerini rahatça atmalarına
izin vermiştir.
Hanefî ulemâsından Tahâvfnin
rivayetine göre Atâ (r.a.) ihtiyarlayıp da acze düştükten sonra devamlı böyle
yaparmış.[558]
Zavıflık, acizlik kalabalıkta
telef olma veya arkadaşları bir daha bulamayacak şekilde kaybetme tehlikesi
gibi mazeretler sebebiyle bir kimsenin Müzdelife'de gecelemeyi terk ederek
sabah namazını Minâ'da kılması ve ortalık tenha iken Akabe Cemresini taşlaması
caizdir. Tîbî'ye göre acizlerin ye zayıfların önden gönderilmesi müstehabtır.
Zayıfların önden gönderilmelerine ruhsat bulunduğunda ittifak vardır.[559] İbn Hazm'a göre ise, bu izin sadece
kadınlara ve çocuklara aittir. Fakat hadisin zahirine bakılırsa, kadınlar ve
çocuklarla birlikte bu hükmün içerisine ihtiyarlar, âcizler ve hastalar da girmektedir.[560]
1940. ...İbn Abbâs
(r.a.)'tan; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) Müzdelife gecesinde Abdulmuttalib
oğulları(ndan) biz(im gibi) çocukları (Minâ'ya) eşeklerle önden gönderdi. (O
esnada) uyluklarımıza hafifçe vurarak; "-Ey yavrularım, güneş doğuncaya
kadar Cemre(-i Aka-be)'ye (taş) atmayınız."[561] diyordu.
Ebû Dâvûd dedi ki: (kelimesi)
hafifçe vurmak demektir.[562]
Burada
"yavrularım" kelimesiyle çocuklar ve kadınlar kast
edilmiştir.Çünkü bayram gecesi Resul Ekrem'in Müzdelife'den erkence gönderdiği çocuklar
arasında kadınlar da vardı. Çocuklara hitab edilmiş, fakat tağlib yoluyla
kadınlar da kast edilmiştir.[563]
1. Çocukların ve kadınların
sabahın olmasını beklemeden Müzdelife’yi terk edip Mına ya gitmeleri caizdir.
2. Bayram günü güneş doğduktan
sonra Akabe Cemresini taşlamak caizdir. Çünkü güneşin doğmasıyla buraya taş
atma vakti girmiş olur. Ancak bu konu ulemâ arasında tartışmalıdır. Bu sebeple
inşallah bu konuya 73 numaralı bâbta yine döneceğiz.[564]
1941. ...İbn Abbâs
(r.a.)'dan; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) ailesinin zayıflarını gece
karanlığında (Minâ'ya) önden gönderirdi ve onlara güneş doğuncaya kadar
Cemre(-i Akabe)'ye taş atmamalarını emrederdi."[565]
İbn Abbâs Resûl-i Ekrem'in
gece yarısı Minâ'ya gönderdiği kadın ve çocuklara o anda verdiği emri kelime
kelime hatırlayamadığından bu emri mânâ olarak nakletmiştir.[566]
1. Geceleyin ihtiyarlar ve
çocuklar gibi zayıf kimselerin sabahın olmasını beklemeden Mına ya hareket
edip kalabalık çökmeden önce usûlüne uygun olarak Minâ'daki görevlerine
başlamaları caizdir.
2. Resûl-i Ekrem'den
vârid olan bir hadisi kelime kelime nakletmmek mümkün olmadığı zaman mânâ
olarak nakletmek caizdir.
Manâyı koruyarak başka ifâde
ve kelimelerle hadis nakletme konusu ulemâ arasında tartışmalıdır. Şöyle ki:
a. Bazılarınca Hadisin mânâsına
kelimeler arasındaki ince farklara, hadiste gözetilen maksada tam manâsıyla
âşinâ olmayan bir kimsenin hadîsi duyduğu gibi aynı ifâde ile nakletmesi şart
koşulmuş, aksi caiz görülmemiştir.
b. Bütün bunları iyiden iyiye
bilen kimseye gelince:
Hadis, fıkıh ve usûl
âlimlerinden çoğu, bunun da mânâ yoluyla hadis nakl etmesini caiz
görmemişlerdir.
İmam Mâlik Resûlullah'a nisbet
edilen merfû hadislerde bunun caiz olmadığını, başkalarında olabileceğini ileri
sürmüştür.
Bazıları da ancak bir
kelimenin başka bir kelimeyle yer değiştirebileceğini söylemişlerdir.[567]
Bütün bunlara rağmen,
hadislerin manen rivayetinin caiz olduğu görüşünde olanlar da vardır... Nitekim
Ebû Said el-Hudrî şunları söylemiştir: "Hadis dinlemek için 8-10 kişi Hz.
Peygamberin etrafında oturur, onu dinlerdik. İçimizden ondan dinlediklerimizi
aynen tekrar eden belki iki kişi çıkmazdı. Fakat hepimizde tekrar ettiğimiz
zaman mânâlarda hiçbir fark olmazdı." Tanınmış tabiî el-Hasen el-Basrî
kendisine; "Bugün bize bir hadis rivayet ediyorsun, ertesi gün aynı hadisi
başka lâfızlarla naklediyorsun" diyen birine şu cevabı ermiştir:
"Mânâda isabet etmişsem bunda hiç bir mahzur yoktur."
Yine Meşhur tâbiîleren
Muhammed b. Şîrîn şöyle demiştir:
"On kadar sahâbîden
hadis, işittim. Hepsi de lâfızlarda ihtilâf ederlerdi, fakat mânâ aynı
idi."[568]
Görülüyor ki konumuzu teşkil
eden Ebû Dâvûd hadisi de "bu konuda öngörülen şartlara uymak kaydıyla bir
hadisi mana olarak nakletmek caizdir," diyenlerin görüşünü
desteklemektedir.[569]
1942. ...Âişe (r.anha)
dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) Kurban (bayramında) geceleyin Ümmü
Seleme'yi (Müzdelife'den Minâ'ya) gönderdi de (Ümmü Selme) fecirden önce (Akabe
Cemresine) taş(lar)ı attı, sonra (Mekke'ye) gidip ifâza tavafım yaptı. O gün
Resûlullah (s.a.)'in Ümmü Seleme'nin yanında olacağı (nöbet) gün(ü) idi.[570]
Bu hadis "Bayram günü
fecir doğmadan önce Akabe Cemresine taş atılabilir" diyen Şafiî ulemâsının
delilidir. İmam Ahmed'in meşhur olan görüşü de budur. Sözü geçen imamlara göre
bu görüşün aksini ifâde eden 1940 ve 1941 numaralı hadis-i şerifler bayram günü
fecr doğmadan önce cemreleri atmanın caiz olmadığını değil, bu cemreleri güneş
doğduktan sonra atmanın müstehab. olduğunu ifâde etmektedirler.
İmam Mâlik ile Hanefî
ulemâsına göre ise, bayram günü güneş doğmadan önce Akabe Cemresine taş atmak,
hacıların develerini gütmekle görevli kimselerin dışında hiç bir kimse için
caiz değildir. Çünkü İbn Ab-bâs'dan rivayet edilen bir hadiste ifâde edildiğine
göre; "Peygamber (s.a.) ailelerine ve hacıların eşyalarım taşıyan
kimselere sabahleyin alaca karanlıkta Minâ'ya gitmelerini fakat güneş doğmadan
taşları atmamalarını emretmiştir."[571] Nitekim İbn Ömer (r.a.)'den rivayet
edilen bir hadiste de; "Peygamber (s.a.) cemreleri geceleyin atmaları için
deye çobanlarına izin verdi"[572] denilmektedir.
Cemrelerin güneş doğmadan
atılabileceği görüşünde olan ilim adamlarına göre de bayram günü Minâ'da fecr
doğmadan önce cemreleri atmayı yasaklayan hadisler o gün cemreleri güneş
doğmadan önce atmanın caiz olmadığını değil, onları güneş doğduktan sonra
atmanın müstehab olduğunu ifade eder. Yine sözü geçen ilim adamlarına göre
konumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisindeki "Ümmü Seleme cemreleri fecrden
önce attı" sözüyle "sabah namazından önce attı" denilmek
istenmiş de olabilir. Fakat gerçekten de söz konusu cümlelerle bu ulemânın
anladığı mânâ kast edilmiş olsa bile, bu söz, «güneş, doğmadan önce cemreleri
atmanın caiz olduğuna delâlet etmez. Ayrıca Hz. Ümmü Seleme'nin bu
uygulamasının Resûl-i Ekrem'in 'izniyle olduğuna dâir bir delil de mevcut
değildir.
Bu bakımdan Hz. Ümmü
Seleme'nin bu fiili bir delil niteliği taşımaktan uzaktır.
Hz. Ümmü Seleme'nin bu
tatbikatının kendisine ait özel bir tatbikat olması ihtimali de vardır.[573]
1943. ...Esma
(r.anhâ'nın haccın)'dan bahseden (bir râvi) O'nun (Akabe Cemresine) taş(ları
fecrden Önce) attığını haber verdi (ve) dedi ki: Ben (kendisine);
Biz taşları geceleyin attık,
dedim de; "Biz Resûlullah (s.a.) zamanında böyle yapardık" diye
cevap verdi.[574]
Resûl-i Ekrem (s.a.)'in
baldızı olan Hz.Esmâ'mn bu haccı, Veda Haccından ve Resûl-i
Ekrem'in Dâr-ı Bekâ'ya irtihalinden sonra yapmış olduğu bir hacdır. Esma
(r.anhâ) Akabe Cemresine bayram günü atılacak olan taşlan güneşin doğmasını
beklemeden geceleyin (yahutta alaca karanlıkta) attığı için hürriyetine
kavuşturduğu kölesi Abdullah b. Keysân kendisine; "biz bu taşlan vaktini
beklemeden geceleyin attık" diyerek ondan bu hareketinin açıklamasını
istemiştir. Esma (r.anhâ) da -kadınları ve acizleri kasdederek, "Biz
Resûlullah (s.a.) zamanında böyle yapardık" diye cevap vermiştir. "Hz.
Esma (r.anhâ'nın haccm)dan bahseden "(ravî)" sözüyle, Hz. Esmâ'mn
hürriyetine kavuşturduğu eski kölesi Abdullah b. Keysan kasd edilmiştir.[575]
1. îmam Sâfiî'ye ve Ahmed b.
Hanbel'in meşhur olan görüşüne göre bayram günü Akabe Cemresine atılacak olan
taşlan sabah olmadan geceleyin atmak caizdir, delilleri ise metinde geçen;
"biz taşlan gece yarısı attık" sözüdür.
Ulemânın büyük çoğunluğuna
göre ise bu taşlan güneş doğmadan önce atmak asla caiz değildir. Delilleri ise,
Buhârî'nin. rivayetinde geçen "biz bu taşlan alaca karanlıkta attık"[576] cümlesidir. Daha önce de açıkladığımız
gibi 1940 no'lu hadis gibi güneş doğmadan önce cemreleri atmayı yasaklayan
hadislerin cemreleri güneş doğduktan sonra atmanın müstehab olduğu anlamına
geldiği, bu taşların alaca karanlıkta atıldığını ifade eden Buhârî hadisi gibi
hadislerin de sözü geçen taşlan alaca karanlıkta atmanın caiz olduğu anlamına
geldiği de söylenmektedir. Bu görüşler için 1942 numaralı hadisin şerhine
bakılabilir.[577]
1944. ...Câbir
(r.a)'den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) (Müzdelife'den Minâ'ya) ağır ağır
gitti ve ashabına da fiske taşı gibi (küçük çakıl taşlan) atmalarını ve
Muhassır vadisinden de hızlıca geçmelerini emretti.[578]
Bilindiği gibi kelimesi
şehâdet parmağı ile baş-parmak arasına konularak, başparmağın ileri doğru sert
bir hareketiyle fırlatılabilen küçük taşlar için kullanılır. Buna Türkçemizde
"fiske taşı" denir. Resul-i Ekrem Efendimiz Müzdelife'den Minâ'ya
inerken yavaş yavaş sükûnet ve vekar içerisinde hareket ettiği gibi, İmâm Ahmed
ve îbn Mâce'nin rivayetlerine göre ashabına da aynı şekilde hareket etmelerini
tavsiye etmiştir. Cemrelere atılacak taşların da fiske taşı büyüklüğünde
olmasını emretmiştir ve Ebrehe'nin ordusunun hezimete uğradığı vadiden
geçerken de sür'atlice geçmiştir. İmâm Mâlik ve Beyhakî'nin ifâdesine göre,
Resûl-i Ekrem'in bu vâdîden geçerken hızla geçtiği yer bir taş atımlık
mesafedir.[579]
1. Müzdelife’den Mına'ya
giderken yavaş yavaş sükunet ve vekar içerisinde gitmek ve Muhassır vadisinde
hızlanmak müstehabdır. Muhassır vadisinden geçmekte olan yayalar Resûl-i
Ekrem'e uymuş olmak için koşarlar. Binitli olanlar da hayvanlarım veya
vasıtalarını süratlendirirler. Câhiliyye döneminde hıristiyanlar burada vakfe
yaparlardı, Resûl-i Ekrem Efendimiz de onlara muhalefet etmek için buradan
geçerken sür'atlice geçmiştir.[580]
1945. ...İbn Ömer
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Resûlullah (s.a.), Veda haccında:
"Bu(gün) hangi
gündür?" diye sordu. (Ashâb-ı kiram da): Kurban (bayramı) günüdür diye
cevap verdiler. (Bunun üzerine): "Bu(gün) Hacc-i Ekber günüdür"
buyurdu.[581]
Cemre: Mekke'ye
iki saat mesafede Minâ'da bulunan üç taş yığınına
verilen isimdir. Bunlar Cemre-i Ülâ, Cemre-i Vustâ ve Cemre-i Akabe'dir.
Buralarda yapılan taş atma işi haccın vâciblerindendir.
Atılan taşların adedi
yetmiştir. Yedisi kurban bayramının birinci günü kalanları iki, üç ve dördüncü
günleri atılır, Taşların teker teker her atılışında tekbîr getirilmesi gerekir,
ileride bu konuya tekrar dönülecektir.
Hac fiillerinin çoğu nahr
gününde yani bayramın birinci gününde toplandığı için bu güne "Hacc-ı
Ekber" denmiştir. Şöyle ki akabe Cemresi, tıraş, kurban kesmek, tavaf-i
ziyaret ve daha başka vazifeler bugün yapılır. Halk arasında yaygın olan
"arafe günü cumaya rastlarsa, hacc-i ekber olur" rivayetinin aslı
yoktur. Ancak arafe günü cumaya rastlarsa, o haccın yetmiş haccdan efdal
olduğuna dair Cemü'I-fevâid isimli eserde mürsel olarak rivayet edilen bir
hadis vardır.[582]
İbn Sîrîn'in beyânına göre
Hacc-ı Ekber gününden maksat, Resul-i Ekrem'in Veda Haccındaki birinci bayram
günüdür. Resûl-i Ekrem Efendimiz Veda hutbesini irâd etmiş ve o hutbede
İslâm'ın anahatlarıyla bir özetini vermiştir. Kıymetli âlimlerimizden M.Zihnî
Efendi de bu konuda şunları söylüyor: "Hac iki kısımdır: Hacc-i Ekber,
Hacc-i asgar. Birincisi, İslam hacadır yani müslümanlara farz olan hacdır.
İkincisi ise, umredir. Hacc-ı Ekber'in cuma gününe rastlaması dolayısıyle özel
bir durum alması yoktur. Ancak cumaya rastlayan Arafe gününün fazlaca sevabı
vardır. "Günlerin en üstünü Arefe günüdür. Bu gün cumaya rastlarsa, cuma
günü dışında yapılan yetmiş hacdan efdaldir." mealindeki hadis-i şerîfle
bu husus açıklanmıştır."[583]
1. Genel olarak
kurban bayramının birinci günü hacc-ı ekber günüdür. Ulemanın büyük çoğunluğu
ile birlikte dört mezhep imamı bu görüştedir. Nitekim bir numara sonra gelecek
olan hadis-i şerif de bu görüşü desteklemektedir. Bu mevzu-daki hadislerden
bazıları şunlardır:
a. Ali (kerremallahu vecheh)'den
rivayet edilmiştir. Dedi ki: resûlullah (s.a.)'a hacc-ı ekber'in gününü sordum
da, "Nahr günüdür” diye cevap verdi.[584]
b. "Kurban (Bayramının
birinci) günü hacc-ı ekber günüdür. O günde kurbanların kanları akıtılır,
tıraş olunur ve temizlik yapılır."[585]
c. "Resûlullah(s.a.)
Arafat'ta bir hutbe okudu da Allah'a hamd ü senâ'dan sonra "İmdi gelelim
sadede; bugün hacc-ı ekber günüdür" buyurdu."[586]
Bu son hadisle ilk iki hadis
arasında bir çelişki bulunduğu zannedil-memelidir. "Hac arafat'ta vakfeden
ibarettir" anlamındaki 1949 numaralı hadisin, "Arafat'ta vakfe
yapmak haccın önemli bir rüknüdür" şeklinde te'vil edildiği gibi bu son
hadis de "Cuma gününe rastlayan arafe gününün fazileti çok büyüktür"
şeklinde te'vil edilmiştir.;
2. Hac imamının 1. Kurban
bayramı günü bir hutbe okuyarak o hutbede hacılara o günde ve daha sonraki
günlerde hacıların Minâ'da ve Mekke'de yapacakları hacla ilgili görevleri
anlatması sünnettir. İmam Şafiî ile Ahmed bu görüştedirler. İnşallah ileride bu
konuyu etraflıca ele alacağız.[587]
1946. ...Ebû Hüreyre
(r.a.) demiştir ki: Eb'" Bekr, kurban bayramı günü Minâ'da;
Bu seneden sonra hiçbir müşrik
hac etmesin ve hiçbir çıplak kimse de (çıplak olarak Kabe'yi) tavaf etmesin.
Hacc-ı ekber günü, kurban bayramı günüdür. Hacc-i ekber, Hac(dan ibâret)tir,
diye ilân edecek olan kimseler arasında beni(de) gönderdi.[588]
Müşriklerin Mescid-i Haram'a
girmelerinin yasaklandığını ifâde eden bu hadis-i şerifin hükmü, "Ey
inananlar, doğrusu puta tapanlar pistirler. Bu sebeple bu yıllarından sonra
Mescid-i haram'a yaklaşmasınlar"[589] âyet-i kerimesiyle de
desteklenmektedir. Mescid-i Haram'dan maksat, Mekke ve etrafında bitkileri
koparılmamak ve hayvanları avlanmamak üzere sınırlan belirlenmiş olan Harem
bölgesinin tümüdür. Bilindiği gibi harem bölgesinin sınırları Cibril (s.a.)'in
göstermesiyle Hz. İbrahim tarafından belirlenmiş bu sınırları gösteren işaretler,
Resülullah (s.a.) tarafından yenilenmiştir.
İşte bu sınırlar içerisine
elçilik göreviyle dahi gelmiş olsa, her hangi bir müşrikin girmesine izin
verilemez. Şayet herhangi bir müşrik bu bölgeye gizlice girmeye muvaffak
olduktan sonra orada hastalanıp ölecek olsa, cenazesinin oraya gömülmesine izin
verilmediği gibi kabre gömülmüş bile olsa, kabri açılarak cenaze, harem bölgesi
dışına çıkarılır. Hicretin dokuzuncu senesinde Resûl-i Ekrem'in müşriklerin
Mescid-i Harama gelip Beyt-i Şerîfi çırıl çıplak tavaf ettiklerinden
bahsedilince, "bu hâl sona erinceye kadar haccetmek istemiyorum"
buyurdu ve o sene Hz. Ebû Bekr-i hac emîri tayin etti. Hz. Ali'yi de Tevbe
sûresi'nin baş taraflarını halka okumak üzere görevlendirdi. Zilhiccenin 7.
günü Hz. Ebû Bekir bu görevini yerine getirmek üzere Harem-i Şerifte bir hutbe
irâd ederek halka menâsik-i hacla ilgili görevleri ve ahkâmı anlattı. Bayram
günü de Hz. Ali Minâ'da ayağa kalkıp Berâe Sûresi'nin baş tarafındaki âyetleri
okuyarak görevini yerine getirdi. Yezid b. Yüsey' diyor ki: "Ali
(kerremallahü veche)'ye:
Hangi şey (talimat)
ile(mekke'ye) gönderildin?" diye sordum, (O da:)
Dört şey ile:
a. Cennete ancak müslüman olan
kimse girecektir,
b. Hiçbir çıplak kimse
Beytullah'ı tavaf edemeyecektir,
c. Bu yıldan sonra Müslümanlar
ve müşrikler (Harem-i Şerifte) bir araya gelemeyeceklerdir.
d. Peygamber (s.a.)
ile aralarında ahd(andfaşma) bulunanların ahdi, müddeti dolana kadar geçerlidir
ve müddeti belli olmayanların müddeti de dört ay olarak belirlenmiştir; diye
cevap verdi."[590]
İbn İshâk'm rivayet ettiğine
göre Kureyş, kendilerinin dışında Kabe'yi tavaf etmek üzere Mekke'ye gelen bir
kimsenin kendi elbisesiyle tavaf etmesine izin.vermemek, ancak Kureyş'ten bir
kimsenin elbisesiyle hac yapmasına izin vermek üzere karar almışlardı. Yine bu
karar gereğince Ku-reyşli bir kimseden elbise alamayan kimse, Beyti çıplak
olarak tavaf edecekti. Şayet kendi elbiseleriyle tavaf edecek olursa, bu
elbiseler bir daha kullanılmamak üzere bir tarafa atılacaktı. Fil yılından önce
veya sonra alman bu kararla Kureyşliler, güya kendisiyle günâh işlenen
elbiselerle tavaf yapmayı önlemek istiyorlardı. İbn Abbâs(r.a.)'dan rivayet
edildiğine göre, câhiliyye döneminde kadınlar da beyitler ve kasideler
söyleyerek çıplak halde Beyt'i tavaf ederlermiş. Bu hâdise Müslim'de şöyle
anlatılıyor: "Vaktiyle kadın Beyt'i çıplak olarak'tavaf eder, "bana
kim ödünç bir tavaf elbisesi verecek?" derdi. Onu Tercinin üzerine koyar
'"Bugün bir kısmı ya da hepsi görünür ama, onun görünen kısmını helâl etmem"
derdi. Bunun üzerine "Her Mescide giderken zînetinizi alınız"[591] âyet-i kerimesi nazil oldu."[592]
1. Müşrikin Harem
bölgesine ve dolayısıyla Mescid-i Haram a girmesine izin verilemez, imam Malik
ile Şafiî'lerden Müzeni bu görüştedirler. Buna göre müşrikin Harem bölgesi
dışındaki mescidlere de ihtiyaç duyulmadıkça girmesine izin verilemez. Biz bu
konuyu 487 numaralı hadîsin şerhinde açıklamış bulunmaktayız. 2. Tavafta
avret mahallini örtmek gerekir. Bu konuda ulemâ ihtilâf etmiştir. İmam Mâlik,
Şafiî ve bir rivayette Ahmed b. Hanbel, "Beyt-i Şerifi çıplak kimse tavaf
edemez" cümlesiyle isdidlâl ederek tavaf esnasında avret yerini örtmenin
şart olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife ile ikinci rivayete göre İmam Ahmed
çıplak tavaf eden kimsenin kurban kesmek suretiyle haccını tamam
edilebileceğine fakat Kabe'yi çıplak olarak tavafından dolayı günahkâr
olacağına hükmetmişlerdir.[593]
1947. ...Ebû Bekre
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) (Veda) haccında (halka)
bir hutbe irad edip (şöyle) buyurmuştur:
(Takvim düzeni açısından)
zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki (ilk) durumuna dönmüştür.
(Artık) sene on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır, (ve) üçü peşi
peşinedir ki, Zilka'de, Zilhicce ve Muharremdir. Bir de Cümade'l- (âhir) ile Şaban
arasında yer alan Müdar'in Receb'i dir."[594]
Yukarıdaki dört aya Kur'ân-ı
Kerimde "el-Eşhuru’l-Hurum= Yasak ayları" adı verilmiştir, ki bu
aylarda harp ve kıtal haramdır. Araplar câhiliyye döneminde bu aylardan
bazılarının, meselâ Muharrem'in haramlığını Safer ayına naklederlerdi. Sebebi
de çapulculuktu. Şöyle ki, bu yasak aylarında mal ve can dokunulmazlığı harp,
kıtal yasaklığına güvenerek tacirlerin ticâret mallarını alıp Ukaz, Zülmecâz,
Mecenne gibi meşhur Panayır ve pazarlarda satmak üzere yola çıktıkları sırada
çapulcular tarafından o ayın haramhğımn, meselâ Şaban'a nakledildiği ilân
edilir ve o günlerde vurgunculuk ve soygunculuk yapmak mübâh sayılırdı.
Arapları buna zorlayan en büyük sebeb onların geçimlerini soygunculuk ve
çapulculukla te'min etmeleri idi ki, üç haram ayın peşi peşine gelmesi ve üç ay
vurgunculuk yapmadan beklemeleri onlara çok zor geliyordu. Kurtuluşu ancak bu
aylardaki vurgunculuk, harp ve soygun yasağım ilerideki aylardan birine
kaydırmakta buluyorlardı.
Kur'ân dilinde buna (Nesî) denilmiştir.
Zemahşerî bunu "Bir ayın hürmetini öbür aya te'hirdir" diye tefsir
etmiş ve şöyle açıklamıştır: Bu suretle Arablar haram ayları helâl sayarlar ve
onun yerine helâl ayları da haram sayarlardı. Çok defa da on iki aya bir iki ay
ilâve ederek seneyi onüç, ondört aya çıkarırlardı. Peygamberimizin, Veda
Haccından bir sene önce Hz. Ebû Bekr'in Hac emiri olarak yapmış olduğu hac,
Zülka'de, ayına, Resûlullah'ın Veda haccı ise, Müşriklerin o sene Haram ayı
olarak ilan ettikleri zülhicce'ye tesadüf ve tevâfuk etmişti. Fahr-i Kâinat
Efendimiz bu haccında Arafat dağında deve üzerinde irâd ettiği hutbelerinin birinde
bir cümlesi de "yıl ve ay hesabı Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı
zamanki ilk hâline dönüp eski yerini bulmuştur. Sene on ki aydır"
buyurmasıyla bu câhiliyye âdetinin kökünü kazıdığını bildirmiştir. "Esasen
daha önce de; "sapıtmak için hürmetli ayların yerlerini değiştirip
geciktirmek, küfürde gerçekten ileri gitmektir."[595] âyetiyle de bu durum nehyedilmiş
bulunduğundan bu bâtıl câhiliyye âdeti kaldırılmış oldu. "Bunlardan dördü
haram aylardır" denilmekle, o aylarda bu gibi ma'siye(leri işlemek büsbütün
haramdır. Binaenaleyh "O aylarda kendinize Zulmetmeyiniz"[596] denmek istenmiştir.
Hadîsin sonunda "Mudar
kabilesinin Receb ayı” denilerek, bu ayın Mudar'a nisbet olunması, Mudar
kabilesinin Receb ayma öbür kabilelerden daha çok hürmet göstermesindendir.
Receb ayının Cumadelâhir ile
Şaban ayının arasında olduğunun ifâde edilmesi ise kamerî takvim yılı
içerisinde ayların sıralanışını açıklığa kavuşturarak bir daha yanlışlığa
düşülmesini önlemek içindir. Bu duruma göre Kamerî aylarının birincisini
Muharrem ayı teşkil ederken, Receb ayı ayların ortasında, Zilka'de ile Zilhicce
de senenin en sonunda yer almaktadır. Bazılarına göre ayların bu şekilde
sıralanışında şöyle bir nükte vardır: Haram ayların diğer aylar yanında ayrı
bir değeri olduğuna göre, en uygun olanı senenin bu aylardan birisiyle
başlamasıdır. İşte bu sebeple Muharrem ayı senenin birinci ayı olmuştur. Yine
bu ayların diğer aylara nisbetle daha büyük bir değer taşımaları sebebiyle
haram aylardan biri olan Receb ayı da senenin ayları arasında orta yeri almıştır.
Aynı zamanda hac aylarından olan diğer iki haram ayı da yani Zilkade ve
Zilhicce aylan da senenin ayları içerisinde en son yeri almışlardır. Nitekim bu
aylarda edâ edilen Hac ibadeti de İslâm'ın üzerinde yükseldiği esaslar arasında
son sırayı alır.[597]
1. Hac imamının, kurban
bayramının birinci günü Mina da hutbe okuyarak hac ibadeti ile ilgili
konularda halkı aydınlatması sünnettir. İmam Şafiî ile İmam Ahmed(r.a.) bu
görüştedirler. İnşallah bu konu ileride daha ayrıntılı olarak yeniden ele
alınacaktır. ,
2. Haram aylarında savaşmak
yasaklanmıştır. Ulemâ bu konuda ittifak etmişlerdir. Ancak bu hükmün
neshedilip edilmediği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Ulemânın büyük çoğunluğuna
göre, "sana haram ayından, onda savaştan, soruyorlar. De ki: Onda savaş
büyük günahtır"[598] âyet-i kerimesi "topyekûn sizinle savaşan
putperestlerle siz de topyekûn savaşın"[599] âyet-i kerimesiyle neshedilmiştir.
Atâ'ya göre, haram aylarında savaşı yasaklayan âyet-i kerime muhkemdir,
dolayısıyla neshe ihtimâli yoktur. Binâenaleyh "sizinle savaşanlarla
Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez"[600] âyet-i kerimesine uygun olarak düşman
saldırıya geçmedikçe haram aylarında savaşa girişmek caiz değildir. Fakat
savaşı düşmanlar başlatacak olursa, o zaman nefis müdafaası için savaşa girmek
vâcib olur.
Bu konuda Süleyman Ateş Bey
şunları söylüyor: "Sana haram ayından, onda savaştan soruyorlar. De ki:
Onda savaş büyük günahtır."[601] âyet-i kerimesi haram ayında savaşmanın
caiz olup olmadığı hakkındaki bir soru üzerine indirilmiştir. Peygamber (s.a.)
halasının oğlu Abdullah b. Cahş'ı muhacirlerden yedi-sekiz kişilik bir bölüğün
başında yola çıkarmış, gönüllü olmayanın götürülmemesini kendisine emretmiş ve
bir mektub vererek bu mektubu açan Abdullah şöyle yazıldığını görmüştür:
"Mekr tubumu okuyunca Mekke ile Taif arasındaki Nahle'ye kadar ilerle,
buradan Kureyş'i gözetle ve bize onlardan haber getir.”
Abdullah ile arkadaşları
Nahîe'ye vardılar. Bu sırada Kureyş'e ait bir ticaret kervanı oradan geçiyordu.
Recebin birinci günü idi. Fakat müslümanlar, Cumad el-âhir'in son günü olduğunu
sanıyorlardı. Eğer o gün, onlara bir şey yapmazlarsa, ertesi gün Haram ayı
girer, hiç birşey yapamazlar, diye düşündüler. Kureyşlilerin kendilerine
yaptıkları fenalıkları hatırlayınca, dayanamayıp kervana saldırdılar. Kervanın
başkam Abdullah el-Hadramî'yi öldürüp iki kişiyi de esir aldılar, bir adam da
kaçtı. Kervanı sürüp Medine'ye getirdiler. Allah'ın Resulü: "Ben size
haram ayında savaşmayı emretmem iştim" dedi ve ganimetten kendisine
ayrılanı almadı. Ashâb-i kiram tarafından da kınanan savaşçılar, çok üzüldüler.
Receb ayı savaşmanın yasak olduğu, haram ayların en saygılısı idi. Kureyş,
olayın Receb ayının başında olduğunu iddia edip "Muhammed haram ayını
helâl saydı" diye aleyhte propaganda yapmaya başladılar. Savaşa katılan
müslümanlar ise, Cumada'l-âhir'in sonunda savaştıklarını söylediler. Nihayet
inen Bakara Sûresi'nin 217 ve 218. âyetler, Seriyye savaşçılarının fitneye
karşı baskınlarını haklı çıkardı. Onların Allah'a inanan, hicret eden, Allah
yolunda savaşan faziletli insanlar olduğunun Allah'ın rahmetini.uman insanlara
karşı Allah'ın bağışlayan ve esirgeyen olduğunu bildirdi. Bunun üzerine
Peygamber (s.a.) kabul etmeyip beklettiği ganimeti aldı ki, İslâm'da alınan
ilk ganimet budur. İki esir de müşriklerin yakalayıp esir almış oldukları Sa'd
b. Ebî Vakkas ve Utbe İbn Gazvân ile değiştirildi.
Müfeasirler Bakara Sûresinin
217. âyetini haram ayında savaşmanın haram olduğuna delil sayarlar. Fakat
neshedilip edilmediği konusunda ihtilâf vardır. Atâ, bu âyetin
neshedilmediğini söyler ve bu hususta yemin edermiş. Diğer bilginlere göre âyet
mensûhtur. Ancak nâsihi üzerinde ihtilâf vardır. Tevbe Sûresi'nin 5, 29. veya
36. âyetlerinin nâsih olduğunu söyleyenler yanında, Peygamber'in uygulamasının
âyeti neshettiğini söyleyenler de vardır. Çünkü Allah'ın Resûlu (s.a.)
huneyn'de Hevâzin kabilesiyle Tâif'te Sakîf kabilesiyle haram ayında savaşmış
Ebû Âmir'i de yine haram ayında müşriklerle savaşması için Evtâs'a
göndermiştir.
İbnu'l-Arabî'ye göre bu âyet,
müşriklerin yukarıda sözü edilen haram ayında vuku bulmuş savaştan dolayı Hz.
Peygamber ve müslümanları şiddetle kınamalarını reddetmektedir. Yüce Allah
onlara diyor ki: "Allah yolundan men'etmek, Allah'ı inkâr etmek, halkını
Mescid-i Haram'dan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günâhtır. Haram
ayında fitne çıkarmak yani küfre sapıp ortalığı karıştırmak, adam öldürmekten
daha ağır bir suçtur." Siz bunları yaptığınız için sizinle savaşmak
gerekmiştir. Buna göre âyet, haram ayında savaşmayı yasaklamıyor, tersine savaş
kaçınılmaz hale gelince, o aylarda da savaşmanın günah olmayacağını anlatmış
oluyor. Zaten âyetin sözlerinden de bu anlaşılmaktadır. Artık âyette bir nesh
aramanın mânâsı yoktur. Davet hürriyetini korumak, saldırıyı püskürtmek,
saldırganlarla savaşmak her zaman ve şartta vâcibtir."[602]
1948. ...İbn Ebî Bekre
(r.a.), Peygamber (s.a.)'den (önceki hadisin) mânâsını rivayet etmiştir.
Ebû Dâvûd dedi ki: İbn Avn,
İbn Ebî Bekre (diye bilinen Râvijnin ismini bu hadisfin senedinde açıkladı.
Dedi ki: (Bu hadis) Abdurrahman b. Ebî Bekre'den rivayet olunmuştur. O da Ebû
Bekre'den rivayet etmiştir.[603]
Bu hadisin senedinde
kendisinden İbn Ebî Bekre künyesiyle bahsedilen râvînin asıl adından
bahsedilmemektedir. Bu sebeple Ebû Dâvûd bu râvînin kimliğini tanımak
maksadıyla "Abdullah b. Avâne isimli râvinin bu hadisi naklederken İbn Ebî
Bekre künyesiyle anılan zâtın ismini Abdurrahman b. Ebî Bekre olarak kaydederek
lîbnj Ebî Bekre'nin esas isminin Abdurrahman olduğunu açıkladığım"
söylemiştir. Bu hadis Müslim'de şu anlama gelen lafızlarla rivayet olunmuştur:
"O gün gelince Peygamber (s.a.) devesinin üzerine oturdu. Birisi de
devenin yularından tuttu:
"Bilir misiniz bugün
hangi gündür?" buyurdu. Ashâb: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler.
Biz ö güne esas adından başka bir isim verecek sanmıştık. Sonra:
"Kurban (bayramı) günü
değil mi?" buyurdu.
Evet, evet (öyledir) ya
Resûlullah, dedik.
"Ya bu ay nedir?"
diye sordu.
Allah ve Resulü daha iyi bilir
dedik.
"Zülhicce değil
midir?" buyurdu.
Evet, evet (öyledir) ya
Resûlallah dedik.
"Ya şu belde
neresidir?" diye sordu.
Allah ve Resulü daha iyi
bilir, dedik. Hatta ona başka bir isim verecek sandık.
"Malûm belde değil
mi?" buyurdu.
Hay, hay (öyledir) ya
Resûlallah, dedik.
"İşte sizin kanlarınızı
mallarınız ve ırzlarınız birbirinize şu beldenizde, şu ayınızda, şu gününüzün
haram olduğu gibi haramdır. Burada bulunan bulunmayana iletsin"
buyurdular.[604] İşte Müslim'in bu rivayetinde de İbn Ebî Bekre'nin adı
Abdurrahman b. Ebî Bekre diye zikredilmiştir.[605]
1949. ...Abdurrahman
b.Ya'mur ed-Deyl(em)î'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) Arafat'ta iken yanına
varmıştım. Necid halkından da bazı kimseler ^Yahut bir grup- geldiler. (İçlerinden)
birine (Hz. Peygamber'e hacla ilgili sorular sormasını) emrettiler. (O da)
Resûlullah (s.a.)'e, (Arafat'ta vakfeye yetişemeyen kimsenin) hacc(ı) nasıldır?
diye sordu. Resûlullah (s.a.) de birisine emretti. (O adam da aldığı emre
uyarak)
"Hac, hac, Arafe günü
(vakfe yapmak) demektir, kim Müzdelife gecesi sabah olmadan (Arafat'a) gelirse
haccı tamdır. Minâ günleri üçtür, kim acele eder de iki gün de (Mekke'ye
dönerse) ona bir günah yoktur. (Minâ'da) geciken de günahkâr olmaz" diye
yüksek sesle bağırdı. Sonra (o bağıran adamın) arkasından bir başka adam
gönderdi. O da aynı şeyleri yüksek sesle ilân etmeye başladı.[606]
Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi
Mihrân da Süfyân'dan (hac kelimesini) -iki-defa tekrarlayarak- "Hac, hac
(Arafat'ta durmaktır)" dedi, (şeklinde) rivayet etti. Yahya b. Safd
el-Kattân ise Süfyân 'dan (hac kelimesini) bir kerre (söyleyerek) "hac
(Arafat'ta durmaktır) ded”, (şeklinde rivayet etti).[607]
Minâ günlerinden maksat,
kurban bayramının 2, 3, 4 üncü günleridir.Bir başka tâbirle Zilhicce'nin
11, 12, 13 üncü günleridir. Bayramın ilk günü (10 Zilhicce)
yalnızca Akabe cemresine yedi taş atılır. Diğer iki cemereye taş atılmaz.
Bayramın 2, 3 ve 4 üncü günleri ise her üç cemreye de yedişerden yirmibir taş
atılır. Böylece atılan taşların sayısı 70 olur. Ancak bayramın 4. günü şafak
sökmeden önce Minâ'dan ayrılanlara dördüncü günün taşlarım atmak vâcib olmaz.
Bu durumda atılan taş sayısı 49 olur. Hadis-i şeriften de anlaşıldığı gibi Zilhiccenin
12. günü taşları attıktan sonra Minâ'yı terk ederek Mekke'ye gitmekte herhangi
bir sakınca yoktur. Buna ruhsat verilmiştir. Bu ruhsatı terk etmekten dolayı da
bir günah yoktur. Fakat bayramın dördüncü günü de Minâ'da beklemek ve o gün
cemrelere 21 taş atmak, daha faziletlidir. Musannif Ebû Dâvûd bu hadisin
sonuna ilâve ettiği talikte, metinde geçen "hac hac, Arafat'ta vakfe
yapmaktır" cümlesini Mihrân'ın "hac" kelimesini iki defa
tekrarlayarak rivayet ettiğini fakat Yahya b. Saîd'in bu cümleyi rivayet
ederken "hac" kelimesini sadece bir kere söylediğini ifâde etmek
istiyor.[608]
1. Arafat'ta vakfe yapmak haccın
rükünlerindendir. Binaenaleyh vakte yerine getirilmedikçe hac farizası ifâ
edilmiş olmaz.
2. Arafat sınırlan içerisinde
çok kısa bile olsa bir süre vakfe yapmakla bu rükün ifâ edilmiş olur.
Ulemâ'nın büyük çoğunluğunun görüşü de budur. İmam Sevrî'den geceleyin vakfe
yapmanın caiz olmadığı ve vakfeyi geceleyin yapan bir kimsenin haccının kabul
olmayacağı rivayet olunmuşsa da bu görüş sahih hadislere aykırıdır.
3. Arafat'ta vakfe
yapma vakti Bayram gecesi fecrin doğmasıyla sonra erer. Mezhep imamlarının bu
konudaki görüşlerini 1910 numaralı hadisin şerhinde nakletmiş olduğumuzdan
burada tekrara lüzum görmüyoruz.
4. Zilhiccenin 12. günü Minâ'yı
terkederek veda tavafı yapmak üzere Mekke'ye hareket etmek caizdir. Ancak
Minâ'yı bugünde terk edebilmek için. şu şartların bulunması gerekir:
a. Zevalden sonra yola çıkılması
gerekir.
b. Güneşin batmasından
önce Minâ'yı terk etmiş olmak gerekir. Eğer Minâ sınırları içeriside iken güneş
batacak olursa, o geceyi de Minâ'da geçirmek ve ertesi gün de cemrelere taş
atmak icabeder. Ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir, tmam Şafiî ile imam
Mâlik ve Ahmed'in görüşü de budur. Hanefî ulemâsına göre ise, zilhiccenin 13.
günü fecir doğmadan önce Minâ'yı terk etmek caizdir. Çünkü fecr doğmadıkça
cemrelere taş atma vakti girmiş olmaz. Fakat bununla beraber, Minâ sınırları
içerisinde bulunan bir kimsenin güneş battıktan sonra Minâ'yı terk etmesi
mekruh olur. Çünkü güneş battıktan sonra Minâ sınırları içerisinde bulunan bir
kimsenin geceyi orada geçirmesi sünnettir. Bu bakımdan güneş battıktan sonra Minâ'yı
terkeden bir kimse sünneti terk etmiş olur, fakat sünneti lerk etmekden dolayı
üzerine kurban kesmek gerekmez.[609]
1950. ...Urve b.
Mudarris et-Tâî'den; demiştir ki: Ben Resûlullah (s.a.)'a geldim (ve):
Ya Resûlullah, ben Tayy
dağlarından geliyorum. Hayvanımı da kendimi de yordum. Vallahi (yol boyunca)
üzerinde vakfe yapmadık tek bir kum yığını bırakmadım. Benim için hacdan (bir
nasib) var mıdır? dedim. Resûlullah (s.a.):
"Kim bizimle beraber şu
(sabah) namaz(ın)a yetişecek olursa ve bundan önce de gündüzün veya geceleyin
Arafat'a gelmiş olursa, haccı tamam olur ve (ihramdan çıkış) temizliğini
yapar." buyurdu.[610]
Tayy dağlarından maksat Medine
civarında bulunan iki dağdır. Bunlardan birisi Medine'nin doğusunda bulunan ve
Selmâ adıyla anılan dağdır. Diğeri de Medine'ye üç konaklık mesafede ve Mekke
yolu üzerinde bulunan ve "Ece" ismiyle anılan bir dağdır. Metinde
geçen " = Habl" kelimesi çölden kum yığınlarının oluşturduğu tepe
anlamına gelir ki, bu kelime Tirmizî, Tahâvî ve Dârekutnî'nin rivayetlerinde
" = Cebel = dağ" şeklinde geçmektedir.
Bu hadis-i şerîfte gündüzün
veya geceleyin Arafat'ta vakfe yapıp da bayram günü Müzdelife'de kılınan sabah
namazına yetişebilen, bir başka tabirle, sabah namazı vakti girmeden önce
Arafat'ta vakfe yapmaya muvaffak olan bir kimsenin haccın daha sonraki
vecibelerini de yerine getirmek şartıyla hac farizasını yaptığından emin
olabileceği ifade edilmektedir. "Ve (ihramdan çıkış) temizliğini
yapar" şeklinde tercüme ettiğimiz cümlesiyle "artık usulüne uygun
olarak ihramdan çıkıp tırnakları kesmek, bıyıkları kırpmak, kasıkları ve
koltuk altlarını tıraş etmek veya yolmak gibi temizlikleri yapabilir"
denmek istenmiştir. Mezhep imamlarının bu mevzudaki görüşleri 1910 numaralı
hadiste açıklanmıştır.[611]
1. îmam Ahmed,
metinde geçen "kim bizimle beraber şu namaza
yetişecek olursa ve bundan önce de gündüzün veya geceleyin Arafat'a
gelmiş olursa, haccı tamam olur" cümlesini delil getirerek, Arafat'ta
vakfe vaktinin Arefe günü fecrin doğmasıyla başlayıp ertesi gün fecrin
doğmasına kadar devam ettiğini, çünkü metinde geçen "gece" ve
"gündüz" kelimeleri mutlak olarak kullanıldıkları için gece ve
gündüzün sadece bir bölümüne değil, tümüne şâmil olduklarını söylemiştir,
ulemânın büyük çoğunluğuna göre ise, metinde geçen "gündüzün ve
geceleyin" sözünden maksat, Arafe günü zevalden sonra başlayıp ertesi gün
fecrin doğuşuna kadar devam eden vakittir. Çünkü Hz. Peygamber'in ve onun Râşid
halifelerinin tatbikatı böyle olmuştur ve ayrıca fahr-i Kâinat Efendimiz:
"Ey cemaat! Haccın
menâsikini iyi öğreniniz. Çünkü belli olmaz, belki bu hacdan sonra,, daha hac
yapamam"[612] buyurarak, Veda haccındaki tatbikatının örnek alınmak ve
esas ittihaz edilmek üzere iyice bellenmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.[613]
1951. ...Ashab'dan
birinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Peygamber (s.a.) Minâ'da halka
bir hutbe irad edip onları (Kendileri işin/tayin ettiği) yerlerine yerleştirdi
(ve yine bu maksatla kıble (cihet)nin sağına işaret ederek,
"Muhacirler buraya
konsun";
Kıble (jbîhetı)nin soluna
işaret ederek:
"Ensâr da buraya konsun,
(diğer) halk onların çevresine yerleşsinler" buyurdu.[614]
1951 numaralı hadiste de ifade
edildiği gibi Fahri Kâinat Efendimiz Minâ'da halka bir hutbe irad ederek
Muhacirlerin "Mescid-i Hayf" denilen Minâ Mescidinin ön tarafına,
Ensar' ın da bu mescidin arka tarafına yerleşmelerini bu iki cemaatin dışında
kalan kimselerin de Muhacir ve Ensar'ın çevresine dağılıp yerleşmelerini
emretmiştir.
Resul-i Ekrem, Muhacirleri bir
yere, Ensârı bir başka yere, diğer halkı da onların çevresine yerleştirirken
ümmete, Muhacirlerle Ensar'ın bu dindeki hizmetlerinin büyüklüğünü, dolayısıyla
bu ümmetin diğer fertlerinin onların kadir ve kıymetlerini bilmeleri
gerektiğini öğretmek maksadını gözetmiş olabilir. Bunun yanında her kesimin
iman bağı ile birlikte mevcut olan akrabalık bağı dolayısıyla birbirleriyle
daha kolay yardımlaşa-caklarını da düşünmüş olabilir.[615]
1. Hac imamının bayramın birinci
günü halka bir hutbe irad ederek onları hac menasıkı ile ilgili konularda
aydınlatması sünnettir.
2. İdareci durumunda olan bir
kimsenin emri altında bulunan kimselerin maddi-mânevî çıkarlarım gözetmesi
gerekir.[616]
1952. ...Bekroğullarından
iki kişiden; demişlerdir ki: Biz Resûlullah (s.a.)'i teşrik günlerinin
ortasında hutbe okurken gördük. Biz onun hayvanının yanında idik. Bu hutbe
Resülullah'ın Minâ'da irad ettiği hutbe idi.[617]
"Teşrik",
eti güneşletip kurutmak demektir.
Arablarca Zilhiccenin onbirinci, on ikinci ve on üçüncü günleri kurban
etlerini güneşe sererek kurutmak âdettir. Onun için bu üç güne "teşrik
günleri" denilmiştir .Teşrik günleri üç gün olduğuna göre ikinci teşrik
günü bunların ortasında yer alır. Bu durumda, metinde "teşrik günlerinin
ortasında" cümlesinden maksat, kurban bayramının üçüncü, Zilhiccenin on
ikinci günüdür.
Bu hadisi rivayet eden
Bekroğullarından iki sahâbîdir. Bunların isimlerinin bilinmemesi, hadisin
sıhhatine bir zarar vermez. Çünkü sahâbîlerin hepsi güvenilir kimselerdir.
Sözü geçen sahabiler,
"biz onun hayvanının yanında idik" sözüyle, "Resûl-i Ekrem'in bu
hutbesini çok yakından, net olarak ve eksiksiz olarak dinleyebildik"
demek istemişlerdir.[618]
Hac imamının Minâ'da bayramın
üçüncü gününde bir hutbe irad ederek Mina da yapılacak hac görevleri ile ilgili
konularda halkı aydınlatması müstehabtır. İmam Şafiî ile İmam Ahmed de bu
görüştedirler. Hanefî ulemâsı ile İmam Mâlik'e göre ise, hac hutbeleri üçtür:
a. Bunlardan birincisi
Zilhiccenin 7. günü Mekke'de Harem-i Şerif de okunur. Bu hutbede hac hükümleri,
özellikle terviye günü Minâ'ya çıkılaması ve orada geceledikten sonra Arafat'a
çıkılacağı meseleleri anlatılır. Hutbenin arasında oturulmaz. Tek hutbe olarak
okunur.
b. İkinci hutbe Arefe günü
Arafat'ta Nemire mescidinde cem-i takdîm ile kılınan öğle ve ikindi
namazlarından önce okunur.
Cuma hutbesinde olduğu gibi
arasında oturulup iki hutbe hâlinde okunur. Bu hutbelerde hac hükümleri
özellikle Arafat ve Müzdelife vakfeleri cem-i takdim, cem-i te'hîr....
anlatılır.
c. Üçüncü hutbe Bayramın ikinci
günü (11 Zilhicce) öğle namazından sonra Minâ'da okunur. Bu hutbenin de
arasında oturulmaz. Tek hutbe hâlinde okunur. Nitekim Nevevî'nin
"Şerhü'l-menâsik" isimli eserinde İbn Sa'd'ın Tabakât'ından naklen,
Resûl-i Ekrem'in Minâ'daki bu hutbeyi bayramın ikinci günü irad ettiği ifâde
ediliyor.[619] Şafiî ulemâsına göre ise hac hutbeleri dörttür:
Birincisi Zilhiccenin yedinci
günü Mekke'de, ikincisi Arafe günü Arafat'ta, üçüncüsü Bayramın birinci günü
irad edilir. Dördüncüsü de bayramın üçüncü günü okunur. Bayramın birinci günü
hac imamının hutbe okumasının müstehap olduğuna dair Şafiî ulemâsının delili
ise 1945 numaralı hadistir. Hanefî ulemâsından Tahâvî'ye göre 1945 numaralı
hadis-i şerifte söz konusu edilen konuşma, ümmet-i Muhammedi'n istikbali ile
ilgili bir vasiyyet niteliği taşıdığından o konuşmaya bir hutbe gözüyle
bakılamaz.[620] Daha fazla bilgi için 1956 numaralı hadisin açıklamasına
bakılabilir.[621]
1953. ...Câhiliyye döneminde
(puthanelerden) bir evin sahibesi olan Serrâ bint Nebhân dedi ki: Başlar
gününde Resûlullah (s.a.) bize bir hutbe irad ederek "bu hangi
gündür" dedi. Biz de:
Allah ve Resulü daha iyi
bilir, dedik. (Bunun üzerine):
"Teşrik günlerinin ortası
değilimdir?" buyurdu.
Ebû Dâvûd dedi ki: EbûHarre
er-Rekâşî'nin amcası da aynı şekilde (Resûlullah bize:) "Teşrik günlerinin
ortasında hutbe irad etti" diye rivayet etti.[622]
Bir önceki hadisin
açıklamasında da ifade ettiğimiz gibi Zilhiccenin İl, 12 ve 13, üncü günlerine
"leşrîk günleri" denir. Metinde "teşrik günleri" yerine
"başlar günü" denilmesinin sebebi teşrik günlerinde kurban
kellelerinin bol bol yenmesidir.
Hadisin sonunda bulunan taliki
İmam Ahmed Müsned'inde Resûl-i Ekrem'e kadar ulaşan bir senedle rivayet
etmiştir. Hadîs "Hac imamının Zilhiccenin 12 nci günü Minâ'da hutbe
okuması sünnet dir" diyen İmam Şafiî ile İmam Ahmed'in görüşünü te'yid
etmektedir. Mezhep imamlarının bu mevzu ile ilgili görüşlerini bir önceki
hadiste açıklamış bulunmaktayız.[623]
1954. ...el-Hirmâs b.
Ziyâd el-Bâhilî (r.a.)'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)'i kurban bayramı
'günü Minâ'da Adbâ isimli devesi üzerinde halka hitâb ederken gördüm.[624]
el-Esmâî'nin beyânına göre
" = Adbâ" kelimesi ku-lağının dörtte birinden fazlası kesik olan
hayvanlar için kullanılır. Ebû Ubeyd'e göre ise, bu kelime kulağının yansı veya
daha fazlası kesik olan hayvanlar için kullanılır. İmam Halil'e göre, kulağı yarık
olan hayvanlara verilen isimdir.
Aslında Resûl-i Ekrem'in bu
devesinin kulakları kesik ya da yarık değildi. Fakat doğuştan kulakları çok
küçük olduğıs için "el-Adbâ" diye isimlendirilmişti. Bu hadis
"kurban bayramının birinci günü hac imamının Minâ'da hutbe okuması
sünnettir" diyen Şafiî ulemâsının ve imam Ahmed'in delilidir. Biz bu
konuyu 1952 numaralı hadiste açıkladık.[625]
1955. ...Süleym b. Âmir
el-Kilâ'î dedi ki: Ben Ebu Ümâme'yi, "Resûlullah'ın kurban bayramı günü
Miriâ'daki hutbesini dinledim" derken işittim.[626]
Bu hadisle ilgili açıklama
1952 numaralı hadisin şerhinde geçti.[627]
1956. ...Râfi b. Amr
el-Müzenî dedi ki: Ben Resûlullah (s.a.)'ı Minâ'da kuşluk vakti boz bir dişi
katır üzerinde halka hitab ederken gördüm. AH (r.a.) da O'ndan (işittiklerini
yüksek sesle uzakta-kilere) aktarıyordu. Halkın kimisi ayakta kimisi de
oturmakta idi.[628]
1954 numaralı hadis-i
şerifte Resûlullah (s.a.)'in, bayramın birinci gününde irad ettiği hutbesini
"el-Adbâ" isimli devesi üzerinde irad ettiği ifâde edilirken bu
hadiste o günkü hutbeyi boz bir dişi katır üzerinde irad ettiğinin ifâde
edilmesi bu iki hadis arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez. Çünkü o gün
Resûlullah'ın birden fazla hutbe irad etmiş olması mümkündür. Zira o sene
Minâ'da 130.000 hacı adayı bulunuyordu ve hac tatbikatıyla ilgili açıklamalara
her zamankinden daha çok muhtaçtılar. Her ne kadar Resül-i Ekrem'in konuşmasını
belli aralıklarla yerleştirilen görevliler anında tekrarlayarak dalga dalga
daha uzaklara iletiyorlar idiyse de, bu kadar büyük bir kalabalığın bütün
konuşmaları eksiksiz olarak işitmeleri mümkün değildi. Bu sebeple o gün
hutbelerin tekrar tekrar okunmasına şiddetle ihtiyâç vardı. Bu bakımdan Resûl-i
Ekrem'in birçok defalar hutbe okumuş olması ve her hutbeyi de ayrı bir hayvan
üzerinde okuması gayet tabiîdir.
Metinde geçen "kuşluk
vakti" kelimesi Hz. Peygamberin bu hutbesini zeval vaktinden önce
okuduğunu gösterir ki bu da "Hutbeler ancak öğle namazından sonra
okunabilir, bundan sadece Arafe günü Nemire Mescidinde okunan hutbe
müstesnadır. Çünkü o mescidde biri öğle namazından önce biri de sonra olmak
üzere iki hutbe okunur" diyen Şafiî ulemasının aleyhine bir delildir.[629]
1. Hac imamının
bayramın birinci günü hutbe okuması müstehabtır. Bilindiği
gibi Şahı uleması ile Hanbelî ulemâsının büyük bir kısmı bu görüştedirler.
İmam Mâlik ile Hanefî ulemâsına ve bazı Hanbelîlere göre ise, bayramın birinci
günü hutbe okunmaz. Resûl-i Ekrem'in halka o günkü hitabı bir hutbe niteliğinden
ziyâde bir vasiyyet ve hacla ilgili bir fetva özelliği taşımaktadır. Ancak
Bezlu'l-mechûd yazarının beyânına göre Hanefî ulemâsı "Hac imamının,
birincisi Zilhiccenin yedinci günü Mekke'de, ikincisi Arefe günü Arafat'da,
üçüncüsü de bayramın ikinci günü Minâ'da olmak üzere üç defa hutbe okuması
müstehabtır" derken, "bu üç hutbeden fazla hutbe irad etmek caiz
değildir, bid'attir." demek istememişlerdir. Aslında Hanefî ulemâsı hac
mevsiminde hac imamının sık sık hutbe okumasının lüzumuna inanmakla beraber,
başta Resûl-i Ekrem'in uygulamasını ve halkın kalabalık bir zamanda hergün
hutbe dinlemelerindeki zorluğu göz önünde bulundurarak üç hutbenin kâfi
geleceğini söylemişlerdir.[630]
2. Kurban bayramının birinci
günü okunacak hutbe kuşluk vakti okunur. İmam Nevevî'nin beyânına göre, bu
hutbeleri dinlemek ve hutbe dinlemeye ihramdan çıkıp yıkanarak ve güzel
kokular sürünerek gitmek mustehabtır.[631]
3. Hutbeyi hayvan üzerinde
okumak caizdir.
4. Hatibin sesi duyulmadığı
zaman konuşmalarının münâdiler tarafından yüksek sesle daha uzaklara
iletilmesi caizdir. İhtiyaç duyulduğu zaman aynı şekilde namaz kıldırırken
imamın sesinin daha arkada bulunanlara duyurulması maksadıyla münâdîler
tarafından tekrarlanması da caizdir.[632]
1957. ...Abdurrahman b.
Muâz et-Teymî'den; Biz Minâ'da iken Resûlullah (s.a.) bize bir hutbe irâdetti
de işitme gücümüz (öyle) genişledi ki söylediği şeyleri evlerimizin içinde
iken bile işitebiliyorduk. Halka hacla ilgili görevlerini anlatmaya başladı. Nihayet
(söz sırası) cemrelere geldi. (Bu sırada sesinin daha uzaklara erişmesini sağlamak
maksadıyla) şehâdet parmaklarının uçutarını kulak deliklerine) koydu, sonra
(onlara); "fiske taşları (büyüklüğünde taşlar atınız)" dedi. Sonra
Muhacirlere emretti, bu emir üzerine (muhacirler) Mescidin ön tarafına
indiler; Ensâra da emir verdi. Onlar da Mescidin arkasına konakladılar. Bundan
sonra da diğerleri yerlerini aldılar[633] demiştir.[634]
Veda Haccında Resûl-i Ekrem
Efendimiz'in Minâ'da halka hitaben yaptığı bir konuşması bir özür sebebiyle bu
konuşmayı dinlemeye gidemeyip de çadırlarında kalan kimseler tarafından bile
rahatça işitilip dinlenebilmiştir. Bu durum Resul-i Ekrem için bir mucizedir.
Söz konusu hutbenin Zilhiccenin 8. günü irâd edilmiş olması ihtimali bulunduğu
gibi, bayramın birinci gününde veya daha sonraki teşrik günlerinde irad edilmiş
olması ihtimali de vardır. Bu hutbenin bayram günlerinde okunduğu kabul
edilirse metinde geçen "Nihayet (söz sırası) cemrelere geldi"
cümlesini “Resul-i Ekrem'(s.a.) cemrelerin yanına geldi" şeklinde
düzeltmek gerekir.
Sünen-i Ebü Davud'un bazı
nüshalarında "şehâdet parmaklarını kulaklarına koydu" ifâdesi vardır
ki, bu ifade Resûl-i Ekrem'in sesini daha uzaklara eriştirebilmek için parmak
uçlarını kulak deliklerine koyup bu hususta ellerinden de yararlandığını
gösterir. Nitekim Hz. Bilâl de ezan okurken böyle yapardı. Beyhakî'nin
rivayetinde ise bu cümle: şehâdet parmaklarının birini diğeri üzerine
koydu"[635] şeklindedir ki "cemrelere atılacak olan taşların
büyüklüğünü parmaklarıyla gösterdi" anlamına gelmektedir. Metinde geçen
"fiske taşlan (büyüklüğünde taşlar atınız) dedi" şeklinde tercüme
etmek de mümkündür.
Bir başka tâbirle
cümlesindeki fiili, "attı" anlamında kullanılmıştır.Buna göre
bu cümle, Resûl-i Ekrem Efendimizin cemrelere taş atışım beyan eden ve râviye
ait bir cümle olur.[636]
1. Hac imamının Müıâ'da
bir hutbe okuyarak hacla ilgili görevlerinde halkı
aydınlatması sünnettir.
2. Resûl-i Ekrem'in Minâ'da
okuduğu hutbeyi, yakında bulunanlar gibi tâ uzakta bulunanlar da rahatça
dinleyebilmişlerdir.
3. İdareci durumunda bulunan
kimseler, idaresi altında bulunanların maddî ve manevî çıkarlarını
düşünmelidir.[637]
[1] Buhârî, hac 21.
Cezau's-sayd 13, 15, libâs 8, 13, 15; Müslim, hac 1, 2; Tirmizi, hac 18; Nesâî,
hac 30, 33, 34, 35; ibn Mâce, menâsik 19; Dârimî, menâsik 9; Muvatta', hac 8;
Ahmed b. Hanbel, II, 29, 32, 34, 54, 63, 65, 77, 119.
[2] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/131-132.
[3] Nesâî, menâsik 35.
[4] Beyhâkî,
es-Sünenü'1-kübrâ, V, 49.
[5] Buhârî,
cezâü's-Sayd
16.
[6] İbn Hacer,
Fethü'1-Bârî, IV, 144, 145.
[7] İbn Hacer,
Fethu'1-Bârî, IV, 145.
[8] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/132-133.
[9] Davudoğlu A.,
Sahilı-i Müslim Tercüme ve Şerhi, VI, 277, 280.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/134-135.
[10] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/135.
[11] bk. Muvatta', hac
8.
[12] Muvatta', hac 8.
[13] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/135.
[14] Buhârî,
cezâu's-sayd 13; Tirmizî, hac 18; Nesâî, menâsik 33, 39; Muvatta, hac 15;
Ah-med b. Hanbel, VI, 119; Beyhaki, es-Sünenü'1-kübra, V, 47.
[15] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/135-136.
[16] Buhârî,
cezâu's-Sayd 13.
[17] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/136-137.
[18] Beyhâkî,
es-Sünenii'1-kübrâ V, 47.
[19] Bedâiu's-Sanâi1,
II, 186.
[20] Buhârî,
cezâü's-Sayd, 13.
[21] Nesâî, menâsik 39.
[22] bk. Beyhâkî,
es-Sünenü'1-Kübrâ, V, 46, 47.
[23] Beyhâkî,
es-Sünenü'1-Kübrâ, V, 46,
47.
[24] bk. Buhârî,
cezâü's-Sayd 13.
[25] Bu ta'lîkin diğer
rivayetleri İçin bk. Buhârî,.cezâüVSayd 13.
[26] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/137-140.
[27] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/140.
[28] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/140-141.
[29] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/141.
[30] Beyhâkî,
es-Sünenii'l-kübrâ, V, 59.
[31] İbn Hacer,
Fethu'l-Bârî, IV, 149.
[32] Beyhâkî,
es-Sünenü'l-kiibrâ, V, 59.
[33] Zürkânî,
Şerhü'l-muvaUa', IH, 17; Beyhâkî es-Sünenül-kübrâ, V, 60; Muvatta' hac 9.
[34] İbnu'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, II, 144.
[35] el-Fethü'r-Rabbânî,
XI, 194.
[36] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/141-143.
[37] Buhârî, hac 21;
Nesâî, menâsik 34.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/144.
[38] Beyhâkî,
es-Sünenü'1-kübrâ, V, 52.
[39] el-Fethu'r-Rabbânî,
XI, 196; Beyhâkî, es-Sünenü'l-Kübra, V, 52.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/144.
[40] Buhârî, haç 6;
Müslim, hac 4; Nesâî, Menâsik 32; Tirmizî, hac 19.
[41] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/144-145.
[42] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/145-146.
[43] Ahmed b. Hanbel,
VI, 79.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/146.
[44] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/146.
[45] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/146.
[46] el-Fetlıu'r-rabbânî,
XI, 196.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/147.
[47] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/147.
[48] Buharı, sulh 6, 7,
umre 3, cezâü's-sayd 17, megâzî 43; Müslim, cihâd 90, 92; Ahmed b. Hanbel, IV,
289, 291, 302.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/148.
[49] Sünen-i Ebû Dâvûd,
Kitabu'l-Cihâd, bab, 194.
[50] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/148-149.
[51] Müslim, hac 449.
[52] Nevevî, Şerhu
Müslim, IX, 131.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/149.
[53] İbn Mâce menâsik
23; Ahmed b. Hanbel, VI, 30; Beyhaki; es-Sünenii'1-kübrâ, V, 48.
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/150.
[54] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/150.
[55] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/150-151.
[56] Müslim, hac 312;
Nesâî, İydeyn 17; Ahmed b. Hanbel V, 417; VI, 402.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/151-152.
[57] Beyhâkî,
es-Sünenü'l-kübrâ, V, 70.
[58] Beyhâkî,
es-Sünenu'l-kübrâ, V, 70.
[59] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/152-153.
[60] Buhârî,
cezau's-sayd 11, savm 22, tıb 12, 14, 15; Müslim, hac 87, 88; Tirmm, hac 22,
savmöO; Nesâî, hac 92, 93, 95; İbn Mâce, siyanı 18, menâsik 87, tıb 21; Dârİmî,
menâ-sik 60; Muvatta', hac 74; Ahmed b. Hanbel, I, 215, 221, 222, 236, 244,
248, 249, 250, 258, 260, 280, 283, 286, 292, 299, 305, 306, 315, 333, 344, 346,
351, 372, 374; III, 164,
267,305,357,363,382.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/153-154.
[61] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/154.
[62] el-Bakara (2), 196.
[63] Zürkânî,
Şerhü'l-Muvatta', III,. 85.
[64] Zürkânî,
Şerlıü'l-Muvatta', III, 85.
[65] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/154-155.
[66] Nesâî, hac 94;
Ahmed b. Hanbel, III, 164, 267.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/155.
[67] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/155.
[68] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/156.
[69] el-Fethu'r-rabbânî,
XI, 208; Hakîm, el-Müstedrek, I, 453.
[70] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/156.
[71] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/156.
[72] Nubeyh b. Vehb b.
Osman el-Abderî el-Medenî. Güvenilir bir tabiîdir. Eban b. Osman, Saîd b.
el-As'm azadhsı Ka'b, Muhammed b. el-Fanefiyye ve Ebû Hureyre'den hadis rivayet
etmiştir. Kendisinden de Nâfi', Muhammed b. İshak, Ebu'z-Zinâd ve Eyyub b. Musa
el-Kureşî hadis rivayet etrfiişlerdir. H. 126 tarihinde vefat etmiştir.
Hadisleri Müslim ve dört sünen'de yer almıştır. [Bilgi için bk. İbn Sa'd,
Tabakât', IV, 113].
[73] Müslim, hac 89, 90;
Tirmizi, hac 104, Nesâî, menâsık 45; Dârimi, menâsik 83; Müs-ned, Ahmed b. Hanbel,
I, 60, 65, 68, 69.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/157.
[74] Nevevî, Şerhu
Müslim, VIII, 124.
[75] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/157-158.
[76] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/158.
[77] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/158.
[78] Buhârî,
cezâu's-sayd 14; Müslim, hac 91; Nesâî, menâsik 27; İbn Mâce, menâsik 22,
Muvatta', hac 4; Ahmed b. Hanbel, V, 418.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/159-160.
[79] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/160.
[80] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/160-161.
[81] Müslim, nikâh 41,
45; Tirmizî, hac 23; Nesâî, menâsik 91, nikâh 38; îbn Mâce, nikâh 45; Dârimî,
nikâh 17; Muvattâ',-hac 70, 73; Ahraed b. Hanbel, I, 57, 64, 65, 68, 73.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/161-162.
[82] el-Fethü'r-Rabbânî,
XI, 226, 227.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/162.
[83] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/162.
[84] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/163.
[85] Nevevî, Ştyhu
Müslim, IX, 193; Tahâvî, Şerhu, Meâni'1-Asâr, II, 268. Beyhâkî, e;
Sünenü'l-kübrâ, V, 65.
[86] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/163.
[87] bk. 275.
Müslim, hac 48; Tirmîzî, hac 23; Ahmed b. Hanbel, VI, 333, 335.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/163.
[88] Tahâvî, Şerhu
Meâni'l-asâr, II, 270.
[89] Tahâvî, Şerhu
meâni'1-âsâr, II, 270.
[90] bk. 1844 numaralı
hadis.
[91] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/164.
[92] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/164.
[93] Buhârî,
Cezâu's-sayd 12, nikâh 30, megazî 43; Müslim, nikâh 46, 48; Tirmizî, hac 24;
Nesâî, menâsik 90; Dârimî, menâsik 21; Ahmed b. Hanbel, I, 245, 266,270, 275,
283, 285, 286, 324, 330, 333, 336, 346, 351, 354, 360, 361.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/164.
[94] Tahâvî, Şerhu
Meâni'l-âsâr, II, 269.
[95] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/165.
[96]
el-fethu'r-rabbanî, XI, 229; Beyhâkî, es-Sünenü'1-kübrâ, V, 66; Tahâvî, Şerhu
mean'i âsâr, II, 270; Mübârekfurî, Tuhfel-ül-ahvezî, III, 579.
[97] Tirmizî, hac 23.
[98] bk. Tirmizî, hac
23.
[99] Nevevî, Şerhu
Müslim, IX, 194.
[100] bk. Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta' III, 80, 81.
[101] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta' III, 81.
[102] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta' III, 81.
[103] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta1, III, 83.
[104] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/165-167.
[105] Sadece Ebû Dâvûd
rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/167-168.
[106] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta' III, 81.
[107] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/168.
[108] Buhârî,
Cezau's-sayd 7; bedu '1-halk 16; Müslim, hac 66 69, 71, 77, 79: Tirmizî, hac
21; Nesâî, hac 82, 84, 86, 88, 113, 114, 116, 119; Ibn Mâce, menâsik 91 Dârimî,
menâsik 19; Muvatta', hac 88, 90; Ahmed b. Hanbel, II, 3, 8, 30, 32, 37, 48,
50, 54, 56, 77, 138; III, 3, 80; VI, 98, 164, 203, 231.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/169.
[109] el-Mâide (5),
96.
[110] el-Enâm (6), 38.
[111] Hûd (11), 6.
[112] en-Nûr (24), 45.
[113] Müslim, hac 75.
[114] el-Bakara (2). 158.
[115] Münavi,
Feyzu'l-kadîr, V, 270.
[116] İbn Hacer,
Fethu'l-Bârî, IV, 28.
[117] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/169-171.
[118] bk. Müslim, hac 67.
[119] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/172.
[120] Tahâvî, Şerhu
meâni'1-âsâr, I, 384; Beyhakî, es-Sünenu'l-kübrâ, V, 210.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/172-173.
[121] Davudoğlu, Sahih-i
Müslim Tercüme ve Şerhi, VI, 350, 355.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/173-177.
[122] Tirmizî, hac 21;
İbn Mâce, menâsik 91; Ahmed b. Hanbel, III, 3.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/177.
[123] Tahâvî, ŞerhuI
Meâni'1-asâr, II, 166, 167.
[124] Zürkâni,
Şerhu'l-Muvatla', III, 102.
[125] Müslim, hac 69;
Bühârî cezaü's-sayd 7; Tirmizî, hac 21.
[126] el-Kehf (18), 50.
[127] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/177-179.
[128] Tahâvî, Şerhu
meâni'1-âsâr, I, 386.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/179-180.
[129] el-Fethu'r-rabbâni,
XI, 237; Buhârî, cezâu's-sayd 6; Nesâî, hac 80.
[130] Müslim, hac 65.
[131] Müslim, hac 59.
[132] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvaîta', III,'88, Fethu'r-rabbânî, XI, 246; Nesâî, hac 78; Beyhâkî
es~Sünenü'l-kübrâ, V, 188.
[133] Buhârî,
cezau's-sayd 6
[134] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/180-181.
[135] Müslim, hac 55;
Nesâî, hac 79.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/181-182.
[136] el-Mâide (5), 96.
[137] hadis için bk.
Nesâî, hac 80; Buhârî, cezau's-sayd 6.
[138] Müslim, hac 60;
Buhârî, cezau's-sayd 5.
[139] el-Mâide (5), 95.
[140] el-Mâide (5), 96.
[141] el-Enam (6). 145.
[142] bk. Tahâvî, Şerhu
Meâni'1-âsâr, II, 174.
[143] Müslim, hac 65.
[144] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta' III, 88; Nesâî, hac 78.
[145] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/182-185.
[146] Tirmizî, hac 25;
Nesâî, menâsik 81; Ahmed.b. Hanbel, III, 362.
[147] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/185.
[148]
Tekmiletu'l-Menhel, I, 173.
[149] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/185-186.
[150] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/186.
[151] Buhârî, cihâd 88,
zebâih 10-11; Müslim, hac 57, Tirmizî, hac 25; Nesâî, menâsik 78; Dârimî, ferâiz
21; Muvatta, hac 76; Ahmed b. Hanbel, V, 301.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/186-187.
[152] Buhârî,
cezau's-sayd 5; Müslim, hac 60.
[153] Beyhakî;
es-Sünenu'l-kübrâ, V, 189.
[154] İbn Hcer,
Fethu'1-Bârî, IV,
400.
[155] Müslim, hac 60.
[156] İbn Hacer,
Fcthu'1-Bâri, IV, 395.
[157] Müslim, hac 56.
[158] el-Mâ'ide (5), 96.
[159] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/187-188.
[160] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/188.
[161] Beyhakî,
es-Siinenıı'1-kübrâ, V, 207.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/189.
[162] İbn Mâce, sayd 9.
[163] Zürkânî
Şerhü'l-Muvatta, III, 91.
[164] Avnu'l-Ma'bûd, V,
307.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/189-190.
[165] Beyhakî,
es-Sünenii'1-kübrâ, V, 206.
[166] bk. 1855. no'Iu
hadis.
[167] Beyhakî
es-Sünenü'1-kübrâ, V, 206.
[168] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/190.
[169] Tirmizî hac-27.
[170] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/190-191.
[171] el-Mâide, (5) 96.
[172] Mübârek-fûrî,
Tuhfetü'l-ahvezî, 111, 586.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/191.
[173] bk. Beyhakİ,
es-Sünenü'1-kübrâ, V, 207.
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/192.
[174] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/192.
[175] Buhârî, mııhsar 5,
6, 8, meğâzî 35, merdâ 16, tıb 16, keffârat 1; Müslim, hac 80-84; Tirmizî, hac
105; tefsîr sûre (2), 21; Muvatta', hac 238; Ahmed b. Hanbel, IV, 241-243.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/192-193.
[176] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/193.
[177] el-Bakara (2), 196.
[178] Aynî,
Umdetu'l-kaarî, X, 152.
[179] Tekmiletu'l-Menhel,
I, 180-181.
[180] bk. Davudoğlu,
Sahih-i Müslim Terecine ve Şerhi, VI, 362-363.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/193-197.
[181] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
7/197.
[182] Buhârî, muhsar,
8.
[183] Müslim, hac 73.
[184] İbn Hacer,
Fethu'1-Bârî, IV, 391.
[185] Mecmeu'z-zevâid,
III, 234.
[186] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/197-198.
[187] el-Bakara (2), 196.
[188] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/198.
[189] bk. İbn Hazm,
el-Muhallâ, VII, 209 (Mes'ele 874).
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/198-199.
[190] Mecmeu'z-zevâid,
IV, 235.
[191] Müslim, hac 85.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/199-200.
[192] İbn Hazm,
el-Muhallâ, VII, 211 (mesele; 874).
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/200.
[193] İbn Hacer,
Fethu'l-Barî, IV, 389.
[194] bk. İbn Hacer,
Fethu'l-Bari IV, 389.
[195] Müslim, hac
83.
[196] Müslim, hac, 85.
[197] İbn Hacer,
Fcthü'I-Bârî, IV, 13; Aynî, Umdetü'l-kaari, X, 156; İbn Hazm, el-Muhalla, VII,
211, (mesele 874).
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/201.
[198] el-Bakara (2) 196.
[199] Beyhaki,
es-Sünenü'l-kübrâ, V, 55.
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/201-202.
[200] el-Fethü'r-rabbânî,
XI, 221.
[201] İbn Hacer,
Fethu'l-Bârî, IV, 388-389.
[202] Müslim, hac 85;
Fethü'r-rabbânî, XI, 221.
[203] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/202-203.
[204] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/203.
[205] Buhârî, muhsar 6;
Müslim, hac 82; Muvatta', hac 237.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/204.
[206] Zürkanî,
Şerhü'l-Muvalta', III, 246.
[207] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/204.
[208] Tirmizî, hac 94;
Nesâî, menâsik 102; İbn Mâce, menâsik 85; Dârimî, menâsik 57; Ahmed b. Hanbel,
III, 450.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/205.
[209] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/205-206.
[210] el-Bakara (2) 196.
[211] Taberî,
Câmiü'l-beyân, II, 124.
[212] el-Bakara (2), 196.
[213] Beyhakî,
es-Sünenü'l-kübrâ, V, 219.
[214] Zürkâni,
Şerhu'i-Muvatta, II, 113; Muvatta, hac 100.
[215] Zürkânî,
Şerhu'l-Muvatta, II, 203.
[216]
el-Fetlıu'r-rabbanî, II, 135.
[217] el-Muhallâ, VIII,
203, (mesele 872).
[218] Buhârî, muhsar 2;
Nesâî, mcnâsik 61.
[219] Buhârî, muhsar 1.
[220] Büyük İslam
İlmihali, s. 401-402.
[221] Ateş, Hac Rehberi,
59-60.
[222] el-Bakara (2), 196.
[223] İbn Cerir,
Câmi'ül-beyân, II, 130.
[224] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/206-212.
[225] Tirmizî, hac 94;
Nesâî, menâsik 102; İbn Mâce, menâsik 85; Dârimî menâsik 57; Ahmed b. Hanbel,
III, 450.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/212.
[226] Sadece Ebû Dâvûd
rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/213.
[227] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/213-214.
[228] el-Bakara (2), 196.
[229] Tahâvî, Şerlıu
Meâni'l-âsar, 11, 242.
[230] Teysîru'l-Vusûl, I,
288; Tahavî, Şerhu meâni'1-asâr, II, 242.
[231] el-Mâide
95.
[232] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/214-215.
[233] Buhari, hac 39, 42,
29, 38, 148-149; Müslim, hac 226-227; Dârimî, menâsik 80; Muvatta', hac 6;
Ahmed b. Hanbel, VI, 14, 16, 48.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/216.
[234] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/216.
[235] Nesâî, menâsik 104;
Tirmizî, hac 90; el-Fethur-rabbanî, II, 28.
[236] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/216-217.
[237] Buhrani, hac 40-41;
Müslim, hac 223-225; Nesâî, menâsik 105; İbn Mâce, menâsîk 26.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/217-218.
[238] Davudoğlu, Sahİh-i
Müslim Terceme ve Şerhi VI, 517.
[239] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/218.
[240] Müslim, hac 223.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/218-219.
[241] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/219.
[242] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/219.
[243] Buharı, hac 41;
meğâazî 49; Müslim, hac 224; Tirmizî, hac 30; Nesâî, menâsik 26; Ahmet b.
Hanbel, II, 14, 21.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/219-220.
[244] Buharî, hac 41.
[245] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 6.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/220.
[246] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/220.
[247] Buhârî, hac 40-41,
Müslim, hac 224; Tirmizî, hac 30; Nesâî, menâsik 105; İbn Mâce, menâsik 26;
Ahmed b. Hanbel, II, 14, 21.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/221
[248] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/221.
[249] Tirmizî, hac 32;
Nesâî, hac
122.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/221-222.
[250] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/222.
[251] Beyhakî-,
es-Sünenül-kübrâ, V, 72; Tahavî, Şerhu meâni'1-asâr, II, 176.
[252] Beyhakî,
es-Sünenü'l-kübrâ, V, 73.
[253] Tahâvî, Şerhü
meâni'l-asâr, II, 178.
[254] Aliyyü’l-Kârî,
Mirkatu'l-Mefâtîh, III, 208.
[255] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/222-223.
[256] Sadece Ebû Dâvûd
rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/224.
[257] Şerhü
fethi'l-Kadîr, II, 153.
[258] el-Bakara (2) 125.
[259] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/224.
[260] Müslim, cihad ve
siyer 84.
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/224-225.
[261] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/225.
[262] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/225-226.
[263] Buharî, hac 50, 60;
Müslim, hac 248-251; Tirmizî, hac 37; Nesâî, menâsik 147; İbn Mâce, menâsik 27;
Muvatta', hac 115; Ahmed b. Hanbel, 1, 17, 26, 34-36, 53-54.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/226.
[264] el-Fethu’rrabbânî,
XII, 25; Hâkim, el-Müstedrek, I, 457; İbn mâce menâsik 27; Tirmizî, hac 111;
Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 111, 242.
[265] İbn Mâce, menâsik
27; Hâkim, el-Miistedrek, I, 454.
[266] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/226-227.
[267] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 28; Hâkim, el-Müstedrek, I, 456.
[268] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 26.
[269] Nesâî, menâsik 145.
[270] İbn Hacer,
Felhu'l-Bârî, IV, 208-209.
[271] bk. 1889 numaralı
hadisin şerhi.
[272] Erkan, Arif, Gurer
ve Dürer tercemesi, I, 378.
[273] Buradaki dua kabul
olan dualardandır. Hesaba tabi tutulmadan cennete girmeyi istemek en Önemli
dualardan biridir. "Borçtan, fakirlikten, gönül sıkıntısından ve kabir
azabından bu Beyt'in sahibine sığınırım" demek sünnettir.
[274] M. Zihnî, Ni'met-i
İslâm, 643.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/227-229.
[275] Buharı, hac 60;
Müslim, hac 242; İbn Mâce, menâsik 27.
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/229.
[276] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/229-230.
[277] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/230.
[278] Buharı, hac 42;
Müslim, hac 39.
Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/230-231.
[279] Müslim, hac 401.
[280] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/231.
[281] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/231.
[282] Nesâî, hac 156.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/232.
[283] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/232.
[284] Buhârî, hac 58;
Müslim, hac 253-254, 257; Nesâî, mesâcid, 21, 140, 159; İbn Mâce, me-nâsik 28;
Ahmed b. Hanbel, I, 214, 237-238, 304; III, 413.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/232-233.
[285] bk. 1880 no'lu
hadis.
[286] bk. 1881 no'lu
hadis.
[287] İbn Hacer,
Fethu’l-Bârî, IV, 236
[288] Buhârî, hac 62.
[289] el-Fethu'r-rabânî,
XII-34.
[290] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/233-234.
[291] Buhârî, hac 58;
Müslim, hac 253-254, 257; Nesâî, mesâcid 21, 140, 159; İbn Mâce, menâ-sik 28;
Ahmed b. Hanbel, I, 214, 237, 238, 304; III, 413; V, 454.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/234.
[292] el-İsrâ (17), 81.
[293] Müslim, cihâd 87;
Buharı, meğâzî 48.
[294] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/234-235.
[295] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/235.
[296] İbn Mâce, menâsik
28, Müslim, hac 255.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/235.
[297] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/236.
[298] Nesâî, menâsik 173;
Ahmed b. Hanbel III, 317,
334.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/236.
[299] Müslim, hac 256.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/236.
[300] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/236-237.
[301] Ahmed b. Hanbel, I,
237; Tirmizî, hac 40; İbn Mâce, menâsik 28; Dârimî, menâsik 30; Müslim, hac
254-255.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/237.
[302] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/237-238.
[303] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/238.
[304] Buhârî, lıac 64,
71, 74; edcb 68; tefsîr 52; Müslim, hac 258; Nesâî, hac 138; Ibn Mâce,
mukaddime 11; Muvatta', hac 123.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/238-239.
[305] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/239
[306] Tirmizî, hac 36;
îbn Mâce, menâsik 30; Darimî, menâsik 28; Ahmed b. Hanbel, IV, 222-224,
Bcyhâkî, es-Sünenü'l-Kübrâ, V, 79.
Sünen-i
Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/239.
[307] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/239-240.
[308] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/240.
[309] Ahmed b. Hanbel, I,
306, 371; Beyhâki, es-Sünenü'1-Kübrâ, V, 79.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/240-241.
[310] el-Fethü’r-rabbanî,
II, 68; Ebû Dâvûd 1996 no'lu hadis.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/241.
[311] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/241.
[312] Müslim, hac 237.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/241-243.
[313] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/243.
[314] Nevevî, Şerhü
Müslim, IX 10.
[315] el-Fethur-rabbânî,
XII, 17.
[316] Beyhakî,
es-Sünenu'l-kübrâ, V, 84.
[317] Müslim Hac 230,
231; el-fethü'r-Rabbânî, XII,18.
[318] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/243-244.
[319] Buhârî hac 55:
meğâzî 43; Müslim, hac 240; Nesâî, menasik 155; Ahmed b. Hanbel, I,290,
306,-373.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/244-245.
[320] el-Haşr (59),
9.
[321] el-Münâfikûn (63),
8.
[322] Müslim, hac 488;
Buharî, fedailü'l-Medine 2.
[323] Mecmeu'z-zevâid,
III, 300.
[324] Münâvî,
Feyzu'I-Kadîr, VI, 156.
[325] Yûsuf (12), 92.
[326] Nevevî, Şerhu
Müslim, IX, 150.
[327] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/245-247.
[328] Buhârî, hac 56.
[329] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/247.
[330] Buhârî, hac 57; İbn
Mâce, menâsİk 29; Ahmed b. Hanbel, I, 45.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/247-248.
[331] Buhârî, hac 57.
[332] İbn Hacer,
Fethu'I-Bârî, IV, 217.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/248.
[333] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/248-249.
[334] Tirmizî, hac 64;
Dârimi, menâsik 36; Ahmed b. Hanbel, VI, 64, 75, 139.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/249.
[335] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/249.
[336] İbn Mace, hac 29.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/249-250.
[337] Mevkufâl, I, 182.
[338] Cevhere, I,
197-198.
[339] Bilmen Ö. N. Büyük
İslam İlmihali s. 369; Ayrıca bk, 1873 no'lu hadisin şerhi.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/250-251.
[340] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/251.
[341] İbn Mace, hac 29.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/251-252.
[342] Müslim, hac
233-236; Tirmizî, hac 34; Nesâî, hac 154; İbn Mace, menâsik 29; Darîmî, menâsik
28, 34 Muvatta, hac 107, 108; Ahmed b. Hanbel. II, 40, 59, 71, 100, 114, 123,
125, 157; V, 455, 456.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/252.
[343] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/252.
[344] el-Bakara (2), 102.
[345] Ahmed b. Hanbel,
III, 411.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/253.
[346] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/253.
[347] Buhârî, hac 63;
Müslim, hac 23); Nesâî, menâsik 151; Ahmed b/Hanbel, II, 30.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/254.
[348] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/254.
[349] el- Bakara (2),
125.
[350] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/254.
[351] Tirmizî, hac 42;
Nesâî, mevâkît 41; İbn Mâce, mukaddime 2; Dârimî menâsik 79; Ah-med b. Hanbcl,
IV, 80.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/255.
[352] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/255.
[353] Fethür'r-rabbânî,
II, 299; Dârekutnî Sünen, I, 425; Beyhakîes-Sünnenü'l-kübrâ, II, 461.
[354] Hadisler için bk.
Zeylaî, Nasbur-râye, I, 250; İbn Hümam, Fethu'l-Kâdîr, I, 161.
[355] Tirmizî, hac 41.
[356] M. Zihnî, Ni'met-i
İslâm, 165.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/255-257.
[357] Müslim, hac 140,
265; İbn Mâce, menâsik 39; Ahmed b. Hanbel, I.II, 317.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/257.
[358] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/257-258.
[359] bk. Beyhakî,
es-Süncnü'i-kübrâ, V, 106.
Sünen-i Ebu
Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/258-259.
[360] Bu rivayetler için
bk. 1781, 1783, 1788, 1788, 1789, 1792 no'lu hadis-i şerifler.
[361] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/259-260.
[362] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/260-261.
[363] bk. 1785 no'lu
hadis.
[364] bk. 1791 no'lu
hadis.
[365] Müslim, hac 128.
[366] Münâvî,
Feyzü'l-kadîr, II, 105.
[367] et-Tayalisî,
Müsned, s. 39,
40.
[368] Feyzu'l-Kadir, II,
281.
[369] Takıyyüddîn
es-Sübkî, Tabakatü'ş-Şaffiyyeti’I-Kübrâ, I, 104, 105.
[370] bk.
Tekmiletu'l-Menhel, I, 236.
Sünen-i
Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/261-263.
[371] el-Fethü'r-rabânî,
XI, 154; Nevevî, Şerhu Müslim, VIII, 214; Ibn Mâce, menâsik 118.
[372] Zeylâî,
Nasbu'r-râye, III, 111; Tahavî, Şerhu meâni'1-âsâr, II, 205.
[373] Zeylaî,
Nasbu'r-râye, III, 111; Tahavî, Şerhu mâni'I-âsâr, II, 205.
[374] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/263-264.
[375] Ahmed b. Hanbel,
III, 431.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/264-265.
[376] Mecmeu’z-zevâid,
III, 246.
[377] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/265.
[378] Mecmeu'z-zcvâid,
III, 293; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, V, 92.
[379] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/265-266.
[380] İbn Mâce, mıînâsik
35.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/266.
[381] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/266.
[382] Beyhâkî,
es-Sünenü'1-kübrâ, V, 164.
[383] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/267.
[384] Nesâî, menâsik 133.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/267-268.
[385] Felhu’r-rabbânî,
XII, 73.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/268.
[386] Buhârî, hac 79;
umre 10, tefsir (2), 21; Müslim, hac 259-264; Tirmizî, tefsir (2) 12; Nesâî,
menâsîk 169; İbn Mâce, menâsîk 43; Muvatta, hac 129; Ahmed b. Han'bel, VI, 144,
162,
227.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/269-270.
[387] Müslim, hac 263.
[388] Müslim, hac 259.
[389] Buhârî, tefsîr (53)
3.
[390] el-Bakara (2), 158.
[391] Süleyman Ateş, Kur'an-ı
Kerim'in Yüce Meali ve Çağdaş Tefsir I, 146.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/270-272.
[392] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 77; Mecmeu'z-zevâid III, 247; Dârekulnî 270; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ,
V, 98.
[393] Mecmeu'z-zevâîd,
III, 247.
[394] Müslim,.hac 310.
[395] el-Bakara (2),
158.
[396] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/272-273.
[397] Buhârî, Hac 53;
Müslim, hac 397 tbn Mace, menâsik 44.
Sünen-i
Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/274.
[398] Müslim, hac
388-396.
[399] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/274.
[400] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/275.
[401] Buhârî, umre 11;
hac 53; meâzî 35, 43, Müslim, hac 397; İbn Mâce, menâsik 44.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/275.
[402] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/275.
[403] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/275-276.
[404] Tirmizî, hac 39;
Nesâî, menâsik 174; İbn Mâce, menâsik 43; Ahmed b. Hanbel, II, 53, 60, 61, 119,
120.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/276.
[405] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/276-277.
[406] Müslim, hac 147;
Nesâî, menâsik 178, Muvatta, hac 131; el-Fethu'r-rabbani, XII, 80.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/277.
[407] el-Bakara (2), 125.
[408] el-Bakara (2), 158.
[409] Müslim, hac 147;
Nesâî, menâsik 46; İbn Mâce, menâsîk 84; Dârimî, menâsik, 34.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/279-289.
[410] en-nisa (4),
3.
[411] en-Nur (24), 32.
[412] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/289-291.
[413] Davudoğlu, A.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi; VI, 431, 441.
Sünen-i Ebu Davud Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/291-297.
[414] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/298.
[415] Buhârî, hac 97.
[416] Bk. Ebû Dâvûd bu
cilt. Hadis No, 1925.
[417] Müslim, hac 290.
[418] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/298-300.
[419] Sünen-i Ebu Davud
Tercemem ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/300-301.
[420] Müslim, hac 149;
İbn Mâce, menâsik 55, 73; Nesaî, menâsik 202; Dârimî, menâsik 50; Muvatta, hac
166-167; Ahmed b. Hanbel, I, 72, 75, 76, 81, 157; III, 321, 326; IV, 82.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/301.
[421] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/301-302.
[422] Müslim, hac 149.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/302.
[423] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/302.
[424] el-Bakara (2), 125.
[425] Ahmed b. Hanbel,
III, 320.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/302-303.
[426] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/303.
[427] el-Bakara (2), 199.
[428] Buhârî, tefsir sûre
(2), 35; hac 91; Müslim, hac 151; Nesaî, menâsik 202.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/304.
[429] Buraya Arafat
denmesinin sebebi olarak ileri sürülen görüşlerden bazıları şunlardır:
a. insanlar burada gerçek
manada kulluklarını gösterdikleri için buraya bu isim verilmiştir.
b. Hz. Âdem ile Havva burada
buluştukları için buraya bu isim verilmiştir.
c. Çeşitli ülkelerden gelen
hacı adayları burada toplanıp tanıştıkları için buraya bu isim verilmiştir.
d. Cebrail (a.s.) Hz.
Peygamber'e hac ibâdetini burada öğrettiği ve sonunda "Earifte hazâ:
Öğrendin mi?" dediği için,
e. Allah teâlâ'nın kullarına
ikramını, affını ve mafiretini burada tanıttığı için bu isim verilmiştir.
Nitekim "Onları kendilerine anlattığı Cennete koyar" (Muhammed (47),
6) âyet-i kerimesi de bunu ifâde eder.
[430] Müslim, hac
436.
[431] M. Zihni Efendi,
Nimet-i İslâm s. 622.
[432] Fethü'l-Bâri, IV,
263.
[433] Fethü'r-rahbânî,
XII, 123.
[434] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/304-306.
[435] bk. 1949
no'Iu hadis.
[436] Zürkanî,
Şehru'l-Muvaîîâ, III, 178; Muvattâ, hac 169.
[437] bk. 1950 numaralı
hadis.
[438] Hûd
(11), 105.
[439] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/306-307.
[440] Tirmizî, hac 50.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/308.
[441] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/308.
[442] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/308-309.
[443] Buhârî, hac 83,
146; Müslim, hac 336; Tirmizî, hac 112; Nesâî, menâsik 190; Dârimî, menâsik 46;
Ahmed b Hanbel, III, 100.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/309-310.
[444] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/310.
[445] Kasanı,
Bedâyiü's-sanâyi', II, 159.
[446] el-Bakara
(2), 203.
[447] S. Ateş, K.
Kerimîn Yüce Meali ve Çağdaş Tefsiri, I, 209.
[448] Buhârî, hac 146;
Beyhakî, V, 160.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/310-311.
[449] Ahmed b. Hanbel,
II, 129.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/312.
[450] Nesâî, mevâkît 48.
[451] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/312-313.
[452] Kâsânî,
Bedâyiü's-sanayi', II, 152.
[453] İbn Hacer,
Fethu'1-Bârî, IV, 260.
[454] M. Zihnî, Ni'met-i
İslâm, 155, 645.
[455] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/313-315.
[456] İbn Mâce, menâsİk
54; Ahmed b. Hanbel II, 25.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/315-316.
[457] Buhârî, hac 87,
Nesâî, menâsik 196.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/316-317.
[458] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/317.
[459] Ahmed b. Hanbel, V,
430.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/317.
[460] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/317-318.
[461] İbn Kudâme,
el-Muğnî III, 410.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/318.
[462] Nesâî, menâsik 199;
Ahmed b. Hanbel, IV, 306.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/318-319.
[463] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/319.
[464] Buhârî, hac 87;
Nesâî, menâsik 196.
[465] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/319-320.
[466] Ahmed b. Hanbel, V,
30.
[467] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/320.
[468] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/320.
[469] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/321.
[470] Nesâî, menasik 188;
Beyhaki, es-Sünenü'1-kübrâ, V, 111.
[471] Miras, Tecrid Tercemesi,
VI, 172.
[472] Beyhakî,
es-Sünenü'l-kübrâ V, 111.
[473] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/321-322.
[474] Tirmizî, hac 53;
Nesâî, menâsik 202; tbn Mâce, menâsik 55; Ahmed b. Hanbel, IV, 137.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/322-323.
[475] el-Fethu'r-rabbânî
XII, 115.
[476] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/323.
[477] Mecmeu’z-zevâid,
III, 251.
[478] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 153.
[479] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/323.
[480] Buhârî, hac 94;
Ahmed b. Hanbel, I, 269, 277.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/324.
[481] Aliyyu'1-Kârî;
Mirkâtu'l-Mefâtîh, III, 222.
[482] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/324-325.
[483] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/325.
[484] Buhârî, vudû 6, 35,
hac 93, 95; Müslim, hac 266, 276, 278, 281; Nesâî, menâsik 206; tbn Mâce,
tahâre 23, menâsik 59; Muvatta', hac 197; Ahmet b. Hanbel, II, 125.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
7/325-326.
[485] Buhârî hac 93.
[486] Fethu'1-Bâri, IV,
267.
[487] Fethu'1-Bâri, IV,
267.
[488] Şemsü'l-Hak
Azimâbudî, Avnu'1-Ma'bûd, V, 400.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/326-328.
[489] İbnu'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, II, 171.
[490] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/328-329.
[491] Tirmizî hac 54;
Ahmed b. Hanbel, I, 75, 157; Beyhakî, es-Sünenü'1-kübrâ, V, 122.
Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/329.
[492] Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/329-330.
[493] Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/330.
[494] Buhârî, hac 92;
cihâd 136; Müslim, hac 284; Nesâî, mçnâsik 205; İbn Mâce, menâsik 58; Dârimî,
menâsik 51; Muvatta, hac 176; Ahraed b. Hanbel, V, 205, 210.
[495] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/330.
[496] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/330-331.
[497] Bilgi için bk. İbn
Hacer, Felhu'l-Bfirî, III, 336.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/331.
[498] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/331.
[499] Buhârî, vudû 6, 35,
hac 93, 95; Müslim, hac 266; Nesâî, menâsik 206; Muvatta, hac 198; Ahmed b.
Hanbel, II, 125.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/331-332.
[500] Buhârî, hac
93.
[501] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/332-333.
[502] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/333.
[503] Ahmed b. Hanbel,
IV, 389.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/333-334.
[504] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/334.
[505] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/334.
[506] Buhârî, hac 96;
Müslim, müsâfirîn 42-48, hac 286; Nesâî menâsik 207.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/334.
[507] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/334-335.
[508] bk. Fethu'l-Bârî,
III, 339; Nesâî, menâsik 207; Beyhaki, es-Sünenü'I-kübrâ, V, 120.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/335.
[509] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/336.
[510] Ahmed b. Hanbel,
II, 157.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/336.
[511] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/336.
[512] Neveî, Şerlıu
Müslim, VIII, 187.
[513] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/336-337.
[514] Tirmizî, hac 56;
Ahmed b. Hanbel, I, 280.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/337.
[515] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 146.
[516] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/337-338.
[517] Müslim,
Müsâfirîn 17; İbn Hacer, Fethu'I-Bârî, II, 381.
[518] Müslim,
müsâfirîn 19.
[519] Tirmizî, hac 52.
[520] Müslim, müsâfirîn
15.
[521] Nevevî, Şerhü
Müslim, V, 202.
[522] bk. 1229
no'lu hadis.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
7/338-340.
[523] Buhârî, hac 96;
Müslim hac 291; Nesâî, ezan 20, salât 20, menâsik 207; Ahmed b. Hanbel, I, 418,
449; II, 18, 33-34, 56, 59, 62, 78, 152; V. 421.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/340-341.
[524] Nevevî, Şerhu
Müslim, IX, 36.
[525] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/341.
[526] Müslim, hac 291;
Tirmizî, hac 56; Nesâî, menâsik 207; Ahmed b. Hanbel, I, 418; II,
18, 33-34, 56, 62, 78, 152, V, 421.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/341.
[527] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/341.
[528] Müslim, hac 291;
Tirmizî, hac 56; Nesâî, menâsik 207; Ahmed b. Hanbel, I, 418; II, 18,
33-34, 56, 62, 78, 152, V, 421.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/341-342.
[529] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/342.
[530] Sadece Ebû Dâvûd
rivayet etmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/342-343.
[531] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/343.
[532] Sözü. geçen
hadisler için bk. Buhârî hac 96; Nesâî, menâsik 207.
[533] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/343-344.
[534] Buhârî, hac 99;
Müslim, hac 292; Nesâî, menâsik 207; Ahmed b. Hanbel, II, 4, 7-8, 34, 51, 54,
77, 80, 106, 120, 148, 150, 152, 157.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/344.
[535] Buhârî, hac 99.
[536] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/344-345.
[537] Nevevî, Şerhu
Müslim, IX, 37.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/345.
[538] Tirmizî, hac 54;
Ahmed b. Hanbel, I, 75, 157.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/346.
[539] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/346.
[540] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 122; MecmeuVzevaîd, III, 251.
[541] Nesâî, menâsik 211;
el-Fethu'r-rabbânî, XII, 120.
[542] Kâsânî, Bedâyi',
II, 135.
[543] el-Bakârâ
(2), 198-199.
[544] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/346-348.
[545] İbn Mâce, menâsik
55.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/348.
[546] el-Fethu'r-rabbânî,
XII, 122.
[547] Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/348-349.
[548] Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/349.
[549] İbn Mâce, menâsik
55.
Sünen-i
Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/349.
[550] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/349-350.
[551] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/350.
[552] Buhârî, hac 100,
menâkıbul-ensâr 26; Tirmizî, hac 60t Nesâî, menâsik 213 İbn Mâce, menâsik 61;
Ahmed b. Hanbel, I, 29, 39.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/350.
[553] en-Nisâ (4),
144.
[554] Mansûr Ali Nâsıf,
et-Tâc, I,
43.
[555] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/350-351.
[556] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/351.
[557] Buhârî, hac 98;
Müslim, hac 301, 302, Nesâî, menâsik 208, 214; İbn Mâce, menâsik 62; Ahmed b.
Hanbel, I, 221-222.
Sünen-i Ebu
Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/351.
[558] Tahâvî, Şerhu
Me'ani'1-âsâr, II, 215.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/352.
[559] AIiyyü'1-Kârî,
Mirkâtü'J-Mefâtih, III, 223.
[560] Fethu'r-rabbânî,
XII, 164.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/352.
[561] Tirmizî, hac 58,
Nesâî, menâsik 222, ibn Mâce, menâsik 62; Ahmed b. Hanbel, I, 311, 326, 343.
[562] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/352-353.
[563] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/353.
[564] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/353.
[565] Nesâî, menâsik 222;
îbn Mâce, menâsik 62; Ahmed b. Hanbel I, 311, 326, 343.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/353.
[566] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/353.
[567] H. Karaman, Hadis
Usûlü, 36.
[568] bk. M. Uğur, Hadis
Dersleri, (Lise IV), 117.
[569] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/353-354.
[570] Nesâî, menâsik 223.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/354-355.
[571] Tahavî, Şerhü
meâni'1-âsâr II, 216; Beyhaki, es-Siinenü'1-Kübrâ, V, 132.
[572] Mecmeu'z-zevâid,
III, 260.
[573] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/355-356.
[574] Buhârî, hac 98;
Müslim, hac 297; Ahmed b. Hanbel. VI, 347, 351.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/356.
[575] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/356.
[576] Buhârî, hac 98.
[577] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/356-357.
[578] Nesâî, menâsik 204,
İbn Mâce, menâsik 61; Dârimî, menâsik 59; Ahmed b. Hanbel, III, 332, 367,.391.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/357.
[579] Zürkânî,
Şerhu'1-Muvatta, III, 183; Beyhakî es-Sünenü'1-kübrâ, V, 126.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/357.
[580] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/358.
[581] Buhârî, hac 132;
cizye 16, tefsîr süre (9) 4; Tirmizî, fiten 2; Ibn Mâce, menâsik 76; Ahmed b.
Hanbel, III, 473; V. 412.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve
Şerhi, Şamil Yayınları: 7/358.
[582] Mübârekfârî,
Tufetu'l-ahvezî, IV, 31.
[583] M. Zihnî, Ni'met-i
İslâm,, 612.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/358-359.
[584] Tirmizî hac,
110.
[585] Teysîru'l-vüsûl,
I, 125.
[586] Aynî Umdetü'1-Kârî,
X, 83.
[587] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/359-360.
[588] Buhârî, saİat 2,
10; hac 67; cizye 16, meğâzî 66, tefsir sûre (9) 2-4; Müslim, hac 435; Tirmizî,
hac 44, tefsir sure (9) 6-7; Nesâî, menâsİk 161; Dârimî, salât 140; siyer 62;
menâsik 74; Ahmed b. Hanbel, I, 3, 79; VI-299.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları:
7/360.
[589] et-Tevbe (9), 28.
[590] Tirmizî, hac 44.
[591] el-A'râf (7) 31.
[592] Müslim, tefsir 2.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/360-361.
[593] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/362.
[594] Buhârî, tefsir (9)
8; bed'ü'1-Halk 2; meğâzî 77; edâhî 5: tevhîd 24: Müslim, kasâme 29; Ahmed b.
Hanbel, V, 37, 73.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/362.
[595] et-Tevbe (9), 37.
[596] et-Tevbe (9), 36.
[597] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/363-364.
[598] el-Bakârâ (2), 217.
[599] et-Tevbe (9), 36.
[600] el-Bakârâ (2), 190.
[601] el-Bakârâ (2), 217.
[602] Ateş Süleyman
Kur'an-ı KerimMn Yüce Meali ve Çağdaş Tefsiri, I, 225, 226.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/364-366.
[603] Buhârî, ilim 9;
Müslim, kasâme 30; Ahmed b. Hanbel, V, 37.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/366.
[604] Müslim, kasâme 30.
[605] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/366-367.
[606] Tirmizî, hac 57,
tefsir sûre (2), 22; İbn Mâce, menâsik 57; Nesâî, menâsik 211, Ahmed b. Hanbel
IV, 309-310, 335; Beyhakî,
es-
Sünenu'1-kübrâ,
V, 116; Hâkim, el-Müstedrek, I, 464; İbn Hıbbân, Sahih, VI, 76.
[607] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/367-368.
[608] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/368-369.
[609] Kâsânı,
Bedâyi'ü's-sanâyi, II, 159.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/369.
[610] Tirmizî, hac 57; nesaî,
hac 211; İbn Mâce, menâsik 57; Ahmet b. Hanbel, IV, 15, 261, 262.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/370.
[611] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/370-371.
[612] bk. 1970 numaralı
hadis.
[613] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/371.
[614] Ahmet b. Hanbel,
IV, 61.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/371-372.
[615] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/372.
[616] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/372.
[617] Beyhaki,
es-Siinenu'1-kübrâ, V, 151.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/373.
[618] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/373.
[619] bk. Sehârenfûrî,
Bezlu'l-mechûd, IX, 265.
[620] FethıTr-rabânî,
XII, 215, 216; Ahmet b. Hanbel, de Şafiî'nin görüşündedir, bk. İbn Küdâme,
el-Mugnî, III, 445.
[621] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/373-374.
[622] Ahmet b. Hanbel, V 72; Beyhaki, es-Sünenu'1-kübrâ,
V, 151.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/374-375.
[623] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/375.
[624] Ahmet b. Hanbel, V,
7; Beyhakî, es-Sünenu'1-kübrâ, V, 140.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/375-376.
[625] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/376.
[626] Beyhakî,
es-Sünenu'l-kübrâ, V, 140.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/376.
[627] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/376.
[628] Beyhakî,
es-Sünenu'l-kübrâ, V, 140.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/377.
[629] Sehârenfûrî,
Bezlu'l-mechûd, IX, 269.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/377-378.
[630] Seharenfûrî
Bezlu'l-mechûd, IX, 269.
[631] Neveî, Şerhu’-l
Mühezzeb, VIII, 219.
[632] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/377-378.
[633] Nesâî, menâsik 189;
Ahmet b. Hanbel, V, 374.
[634] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/379.
[635] Beyhakî,
es-Sünenu'l-kübrâ, V, 127.
[636] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/379-380.
[637] Sünen-i Ebu Davud
Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/380.