1- Fâtihatu'l-Kitâb Hakkında Gelen Hadîsler Babı
2- "Gayr’l-Mağdûbi Aleyhim vela'd-dâllîn*' Babı
3- Yüce Allah'ın "Ve Âdem'e Bütün İsimleri
Öğretti.”(Âyet: 31) Kavli Babı
6- Bâb: Yüce Allah'ın "De Ki: Kim Cebrail'e Düşman Olursa...
** (Âyet: 97) Kavli
7- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
9- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
10- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
13- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
17- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
18- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
24- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
25- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
26- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
38- "Namazları Ve Orta Namazı Muhafaza Ediniz. (Âyet:
238) Babı
40- Azîz Ve Celîl Allah'ın Şu Kavli Babı:
43- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
46- Bâb: "Allah Ribâyı Mahveder" (Âyet: 276),
Onu Tamâmiyle Giderir
50- "(Göklerde Ne Var, Yerde Ne Varsa Hepsi Allah'ındır.)
69- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
79- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
82- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
83- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
86- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
91- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
94- Yüce Allah'ın Şu Kavli Bâbı:
95- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
99- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
101- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
102- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
103- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
105- Yüce Allah'ın 'Bütün yaralar birbirine kısastır... (Âyet:
45) Kavli Babı
107- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
108- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
109- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
111- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
112- Şu Kelâmfln Tefsiri) Babı:
114- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
116- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
118- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
119- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
120- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
123- Aziz Ve Celîl Olan Allah'ın Şu Kavli Babı:
127- Yüce Allah'ın: 'Hıtta Deyiniz" (Âyet:161) Kavli
Babı
131- "Hani bir zaman da: 'Yâ Allah, eğer bu, Sen'in katından
(gelme) hakkın kendisi ise, durma bizim
üstümüze gökten taş yağdır yâhud bize acıtıcı bir azâb getir'
demişlerdi" (Âyet: 32).
132- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
136- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
137- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
138- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
141- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
142- Azız Ve Celîl Olan Allah'ın Şu Kavli Babı:
143- Yüce Allah'ın Şu Kavlî Babı:
144- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
145- Yüce Allah'ın: "Kalbleri müslümânlığa
alıştırılmak istenenlere... " (Âyet: 60) Kavli Babı
146- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
147- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
148- Yüce ALLAH'IN: "Onlardan hiçbir kimseye ebedî
dua etme, kabrinin başında da durma" (Âyet: 84)
149- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
150- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
151- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
152- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
153- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
159- Yüce Allah'ın "O'nun Arşh Su Üzerinde İdi Kavli
Babı
160- Yüce -Allah'ın Şu Kavli Babı:
161- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
162- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
165- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
166- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
167- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
168- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
169- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
170- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
171- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
172- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
176- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
177- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
178- "Kur'ân’ı Parça Parça Ayıranlara... "
(Âyet: 91) Babı
179- Yüce Allah'ın: 'Sana Yakın Gelinceye Kadar Rabbhne
İbâdet Et (Âyet: 99) Kavli Babı
180- Rûhu'l-Kudüs, Cibril'dir Babı
181- "İçinizden Kimi En Aşağı Ömre Kadar Geri Götürülür"
(Âyet: 70) Kavli Babı
183- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
184- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
190- Yüce Allah'ın:'Sabah Namazını Da (Eda Et). Çünkü
Sabah Namazı Şâhidlîdir" (Âyet: 78) Kavli Babı
195- Azîz Ve Celîl Allah'ın Şu Kavli Babı:
197- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
198- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
199- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
200- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
19-Meryem Sûresi ("Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd")
201- Yüce Allah'ın: 'Sen Onları Hasret Günü İle Korkut...
" (Ayet: 39) Kavli Babı
202- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
203- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
204- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
206- Bâb: Azîz Ve Celîl Allah'ın Şu Kavli:
207- Yüce Allah'ın:'Ben Seni Kendim İçin Seçtim"
(Âyet: 41) Kavli Babı
208- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
209- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
213- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
214- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
216- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
217- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
218- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
220- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
223- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
226- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
227- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
228- Yüce
Allah'ın7 Şu Kavli Babı:
232- Bâb: "Kabirlerinden Kaldırılacakları Gün Beni
Rüsvây Etme" (Âyet: 87)
234- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
30- "Elif. Lam. Mîm. Gulibeti'r-Rûm" Sûresi
238- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
241- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
242- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
243- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
244- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
245- Bab: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
246- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
248- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
250- .Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
251- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
252- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
253- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
255- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
256- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
257- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
41- Hâmîm es-Sccde (Fussilet) Sûresi
259- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
260- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
261- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
42- Hâ Mîm Ayn Sîn Kaaf (eş-Şûrâ Sûresi)
262- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
263- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
266- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
272- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
275- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
278- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
281- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
282- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
285- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
54- "Ikterabeti's-sâatu" (yânî el-Kamer) Sûresi
297- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
299- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
301- Yüce Allah'ın "Ve uzatılmış bir gölge
içindedirler" (Âyet: 30) Kavlî Babı
302- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
303- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
306- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
310- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
311- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
313- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
315- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
317- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
318- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
319- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
320- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
325- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
326- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
67- "Tebâreke'llezî bi-yedihi'l-mülk" Sûresi
330- Bâb: Yüce Allah'ın "Kalk da inzâr et" Kavli
331- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
332- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:
333- Bâb: Yüce Allah'ın: Ve 'r-ricze fehcur' * Kavli
Ve Yüce Allah'ın Şu: "Onu acele etmen için dilini
onunla depretme" (Âyet: 16) Kavlinin Tefsiri
335- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
76- "Hel Etâ Ale'l-İnsâni" Sûresi
336- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
337- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
338- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
81- "İze's-semsu kuvvirat" Sûresi
82- "İze's-semâu infatarat" Sûresi
83- "Veylun li'1-mutaffifîne" Sûresi
84- "Ize's-semâu inşakkat" Sûresi
87- "Sebbih isme Rabbike'1-a'lâ" Sûresi
88- "Hel etâke hadîsü'l-gâşiye" Sûresi
90- "Lâ uksimu (Bi-hâze'1-beledi)" Sûresi
91- "Ve'ş-şemsi ve-duhâhâ" Sûresi
92- "Ve'1-leyli'izâ yağşâ" Sûresi
344- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
345- Yüce Allah'ın Ve O En Güzeli Tasdik Ederse (Âyet: 6)
Kavli Babı
347- Yüce Allah'ın "Amma Kim Cimrilik Eder,
Kendisini Müstağni Görürse" (Âyet: 8) Kavli Babı
348- Bâb: Yüce Allah'ın "Ve O En Güzeli Yalanlarsa Kavli
351- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
96- "İkra' bi'smi Rabbike'llezî halaka" Sûresi
353- Bâb: Yüce Allah'ın "İnsanı Bir Kan Pıhtısından
Yarattı" Kavli
354-Bâb: Yüce Allah'ın "Oku! Rabb'in Nihayetsiz
Kerem Sahibidir" Kavli
99- "İzâ zulziletfl-ardu zilzâlehâ" Sûresi
357- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
102- "Eihâkumu't-tekâsurıT Sûresi
104- "Veylun Li-Kulli Humezetin" Sûresi
106- "Li-iylâfi Kureyşin" Sûresi
108- "İnnâ a'taynâke'I-kevser" Sûresi
109-"Kul yâ eyyuha'l-kâfirûne" Sûresi
110- "İzâ câe nasrullâhi" Sûresi
111- "Tebbet yedâ Ebî Lchebin ve tebbe' Sûresi
361- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
362- Bâb: Yüce Allah'ın Şu Kavli:
112- "Kul huve'llâhu ahad" Sûresi
364- Bâb: Yüce Allah'ın: "O Allah Sameddir" Kavli
113- "Kul eûzu bi-Rabbi'I-felâk" Sûresi
114- "Kul Eûzu Bi-Rabbi'n-Nâsi" Sûresi
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle
(Kur'ân'in
Tefsiri Kitabı) [1]
"er-Rahmân",
"er-Rahîm"; "Rahmet" kökünden türemiş iki isimdir.
"er-Rahîm" ve "er-Râhim", "el-Alîm" ve
"el-Alim" gibi bir ma'nâyadır [2].
Bu sûreye, Mushaflarda
bunun yazılmasıyle başlanmakta ve namaz da bunun okunmasıyle başlanmakta olduğu
için "Ümmü'l-Kitâb" adı da verilmiştir.
'ed-Dîn",,
hayırda, şerrde karşılık demektir. Meselde "Kemâ tedînu tudânu"
denilir. Mucâhid: "Dîn", hesaba çekmektir, demiştir.
"Medînîn", "Hesaba çekilenler" demektir [3].
1-.......Ebû
Saîd ibnu'l-Muallâ (R) şöyle demiştir: Ben mescidde namaz kılıyordum.
Rasûlullah beni çağırdı. Ben icabet edemedim. (Namazdan sonra:)
— Yâ Rasûlallah, ben
namaz kılıyordum, diye Özür beyân ettim.
Bunun üzerine
Rasûlullah (S):
— ' 'A ilah Kur 'ân 'da: Ey îmân edenler, sizi
hayât verecek şeylere da'vet ettiği zaman Allah'a ve Rasûlü'ne icabet edin
(ei-Enfâi: 24) bu-yurmadı mı?" dedi.
Sonra bana:
— "Ey Sa'd, sen bu mescidden çıkmadan önce
sana muhakkak bir sûre öğreteceğim ki, o Kur'ân 'daki sûrelerin (sevâbca) en
büyüğüdür!" buyurdu.
Sonra elimi tuttu.
Mescidden çıkmak istediği sırada ben:
— (Yâ Rasûlallah!)
"Sana bir sûre öğreteceğim ki, o, Kur'ân'-daki sûrelerin en
büyüğüdür!" demedin mi? dedim.
Rasûlullah:
— "Osûreel-HamdutillâhiRabbVUÂlemîn'dirkU
namazlarda tekrar olunan yedi âyet ve bana ihsan olunan Büyük Kur'ân 'dır"
buyurdu [4].
2- Bize
Abdullah ibn Yûsuf tahdîs etti: Bize (İmâm) Mâlik, Su-meyy'den; o da Ebû Salih
Zekvân'dan; o da Ebû Hureyre(R)'den haber verdi. Rasûlullah (S): "İmâm
-namazda Fatiha okurken-Gayri H-mağdûbi aleyhim vela 'd-dâllîn dediği^ zaman,
siz de Âmîn deyiniz. Her kimin Âmîn demesi meleklerin Âmîn demelerine uyarsa,
onun geçmiş günâhları mağfiret olunur" buyurmuştur [6].
Rahman ve Rahîm olan
Allahhn ismiyle [7]
3-.......Enes(R)'ten,
Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: Müminler kıyamet gününde toplanırlar da:
— (Bir kimseden)
Rabb'imizin huzurunda bize şefaat etmesini istesek, dediler.
Akabinde Âdem'e
geldiler ve:
— Sen insanların
babası Âdem'sin. Allah seni kendi eliyle yarattı, meleklerini sana secde
ettirdi ve sana herşeyin isimlerini öğretti. Bulunduğumuz şu durumdan bizleri
rahata erdirmesi için Rabb'in katında bizlere şefaat et! derler.
Âdem, işlemiş olduğu
hatîesini ve bundan dolayı Rabb'inden utanmakta olduğunu zikreder ve:
— Ben buna ehil
değilim. Siz Nûh 'a gidiniz. Çünkü o, Allah 'in yer ahâlîsine peygamber
göndermiş olduğu ilk rasûldür, der.
Akabinde onlar Nûh
Peygamber'e gelirler. Nûh da Rabb'inden, hakkında hiçbir bilgisinin bulunmadığı
birşeyi istemesini ve bu sebeb-den utanmakta olduğunu zikrederek:
— Ben şefaat edecek
makaamda değilim. Siz Halîlu V -Rahman 'a
gidiniz, der.
Kitâbu't-Tefsfr/417I
Müteakiben onlar
İbrahim 'e gelirler. O da (hatîesini ve bu se-bebden Rabb'inden utanmakta
olduğunu zikrederek):
— Ben buna ehil
değilim. Siz Allah'ın kelâm ettiği ve kendine Tevrat verdiği bir kul olan
Musa'ya gidiniz, der.
Onlar da Musa'ya
gelirler. Mûsâ da bir nefis karşılığında olmaksızın insan öldürmüş olduğunu,
bu sebeble Rabb'inden utanmakta olduğunu zikrederek:
— Ben buna ehil
değilim. Siz Allah 'in kulu ve Rasûlü, Allah 'in Kelimesi ve Ruhu olan isa'ya
gidin, der.
îsâ da onlara:
— Ben buna ehil
değilim. Siz geçmiş ve geri kalmış günâhlarını Allah'ın mağfiret eylediği bir
kul olan Muhammed'e gidiniz, der.
Onlar bundan sonra
bana gelirler. Ben de Rabb'imin huzuruna izin istemek üzere giderim. Bana izin
verilir. Rabb'imi-görünce secdeye kapanırım. Allah beni dilediği kadar bu
vaziyette bırakır. Sonra Allah tarafından:
— Başını kaldır, iste;
sana verilir; söyle, sözün işitilir; şefaat et, şefaatin kabul edilir, denilir.
Ben başımı kaldırır ve
bana öğreteceği bir tahmîd ile Rabb'ime hamd eylerim. Sonra şefaat ederim.
Benim için bir hudûd ta'yîn buyurur. Ben de o mikdâr insanı cennete
girdiririm. Sonra tekrar Rabb 7-me dönerim. Rabb'imi görünce, bundan evvel
yaptığım gibi, secdeye kapanırım. Sonra şefaat ederim. Yine benim için bir
sınır ta'yîn eder. Ben o mikdâr insanı cennete girdiririm. Sonra üçüncü defa
Rabb'i-me dönerim, sonra dördüncü defa dönerim de:
— (Yâ Rabb!) Ateşte
Kur'ân'in habsettiklerinden ve üzerine hu-lûd vâcib olanlardan başka kimse
kalmadı, derim."
Ebû Abdillah el-Buhârî
şöyle dedi: Ancak Kur'ân'ın habsettik-leri, yânı Yüce Allah'ın kâfirler
hakkındaki "Hâlidîne fîhâ (- Orada devamlı kalıcılar olarak)'* sözünün
habsettikleri kaldı, dedi [8].
Mucâhîd: "İlâ
şeyâtînihim" demek "Münafıklardan ve müşriklerden olan
arkadaşlarına" demektir. "Muhîtun
bVl-kâfirîn",
"Allah onları toplayacaktır"; "Sıbğatun", "Dîn"dir.
"Ale't-hâşıîn", "Gerçek mü'minler üzerine"
demektir, demiştir.
Yine Mucâhid:
"Bi-kuvvetin" demek, "İçindekilerle amel ederek" demektir,
demiştir.
Ebû'l-Âliye de:
"Maraz",
"Şekk"tir demiştir. "Ve mâ halfehâ", "Hayâtta
kalanlara bir ibrettir" demektir. "Lâ şiyete", "Lâ
beyaza"; yânî "Hiç beyaz yok" demektir.
EhıH-Aliye'den
başkaları: "Yesûmûnekum", "Yûlûnekum"; yânî "Sizi
evirip çeviriyorlar" demektir, dediler.
"el-Velâye"
(vâv'ın fethâsıyle); "Besleyicilik, terbiyecilik, mâlikiyet ve
sâhibiyet" demek olan "Velâ"nın masdarıdır. Vâv kesre yapıldığı
zaman, yânî "Vilâye" dendiği zaman, bunun ma'nâsı "İmaret",
yânî "Emirlik, beylik ve buyuruculuk"tan ibaret olur.
Bâzıları: Yenmekte
olan taneli bitkilerin hepsi "FûnTdur, dedi.
Katâde:
"Fe-bâû", "Fe'n-kalebû" (yânî: Döndüler) demektir, dedi.
Ondan başkaları:
"Yesteftihûne" (yânî: Fetih istiyorlardı), "Meded ve nusrat
istiyorlardı" demektir;
"Şerav",
"Sattılar" demektir, dediler.
"Râınâ",
bönlük, ahmaklık ma'nâsma olan "Ruûnet" masdarındandır. Onlar bir
insanı ahmaklığa nisbet
etmek istedikleri zaman
"Râmâ" derlerdi. liLâ
yeczî", "Lâ yugnî" (yânı: Fayda vermez) demektir. "Hutuvât" ise, adım atmak ma'nâsına
olan "el-Hatv" masdarındandır.
Buna göre ma'nâ:
"Şeytânın izlerine, yollarına uymayın" demek olur. ilO hâlde kendiniz
bilip dururken, Allah'a eşler koşmayın" (ci-Bakara: 22),
4-.......Abdullah
ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber(S)'e:
— Allah katında hangi günâh en büyüktür? diye
sordum. Peygamber:
— "Allah seni yarattığı hâlde, Allah 'a
benzer bir eş uydurman-dır" buyurdu.
Ben:
— Hakîkaten bu elbette pek büyüktür! dedim.
— Sonra hangi (günâh büyüktür)? diye sordum.
Peygamber:
— ''Seninle beraber yemek yemesinden korkarak,
çocuğunu öldürmendir" buyurdu.
— Bundan sonra hangisi (büyüktür)? dedim.
Peygamber:
— "Komşunun zevcesiyle zina fiilini
iş/emendir" buyurdu [10].
Ve Yüce Allah'ın şu
kavli: ııVe üstünüze bulutu gölge yapmış, size kudret helvâsıyle yelve kuşunu
indirmiş, size rızk olarak verdiğimiz şeylerin iyilerinden, güzellerinden
yiyin (demiştik). Onlar (nan-körlükleriyle) bize zulmetmemişler, fakat kendi
kendilerine zulmetmişlerdi" (el-Bakara: 57) [11].
Mucâhid: "el-Menn
" samga (yânî zamk)'dır, "es-Selvâ" da kuştur, demiştir.
5-.......Saîd
ibn Zeyd(R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): "Kızılımtırak beyaz mantar,
kudret helvası nev 'inden birrızıktır. Suyu da göz ağrısına şifâdır"
buyurdu [12].
"Hani (Tîh'ten
çıktıktan sonra) şu kasabaya girip dilediğiniz yerde istediğinizi bol bol
yiyin. Kapısından secde ederek girin ve (dileğimiz) Hıtta'dır deyin,
kusurlarınızı örtelim; iyilik edenleri ise daha artıracağız,
demiştik" {Âyet:
58).
"Ragaden",
"Geniş, çok" demektir [13].
6-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: (Allah tarafından) İsrâîl oğullarına:
— Kudüs'ün kapısından
eğilirek (tevazu' ile) giriniz ve Hıtta ( = Yâ Rabb! Dileğimiz günâhımızı
indirmendir) deyiniz, denildi.
Onlar (tersine)
kıçları üzere emekleyerek girdiler ve (o kelimeyi) değiştirdiler de
"Hıttatun habbetun fî şaaratın" şeklinde söylediler [14].
Ve İkrime:
"Cebre" ve "Mîke" ve "Serâfi", "Abdun;
"ıl" ise "Allah"tir, demiştir [16].
7-.......Enes
(R) şöyle demiştir: Abdullah'ton Mâm bir arazîde hurma toplarken Rasûlullah'm
Medine'ye gelmesini işitmiş. Akabinde Peygamber'in yanına geldi ve:
— Ben sana üç şey
soracağım ki, bunların cevâblarım ancak peygamber olan bilebilir: Kıyamet
alâmetlerinin birincisi nedir? Cennet ehlinin ilk yemeği nedir? Çocuğu babasına
yâhud anasına çekip benzeten şey nedir? dedi.
Peygamber (S):
— "Bunların cevâblarını
biraz önce bana Cibril haber verdi" dedi.
Abdullah ibn Selâm:
— Cibril mi? dedi. Peygamber:
— "Evet" dedi. Abdullah;
— Cibril, melekler içinde Yahûdîler'in
düşmanıdır, dedi. Bunun üzerine Paygamber (yâhud râvî): liDe ki: Kim Cibril'e
düşman olursa
(kahrından gebersin)/ Çünkü kendinden evvelki ki-tâbları tasdik edici ve mü
'minler için aynen hidâyet ve müjde olan Kur'ân % Allah 'in izniyle senin
kalbinin üstüne o indirmiştir. Kim Allah % meleklerine, rasûllerine,
Cebrail'e, MîkâîVe düşman olursa, şüb-hesiz Allah da o (gibi) kâfirlerin
düşmanıdır'" (ei-Bakara: 97-98) âyetini okudu. Ve şöyle devam etti:
— "Kıyamet alâmetlerinin ilki, insanları
doğudan batıya sürecek bir ateştir. Cennet ehlinin ilk yemeği balık ciğerinin
(sarkmış olan) fazlasıdır. Çocuğun baba ve ana soylarına çekmesi şöyledir:
Cinsî münâsebet sırasında erkeğin suyu, kadının suyu önüne geçtiğinde, çocuğu
kendine çeker. Kadının suyu erkeğinkinin önüne geçtiği zaman çocuğu o kendine
çeker" buyurdu.
Bunun üzerine Abdullah
ibn Selâm:
— Eşhedu en tâ ilahe
ille'llah ve eşhedu enneke rasûlullah! dedi de şöyle devam etti:
— Yâ Rasûlallah! Yahûdîler insanı hayrette
bırakacak surette yalan söyleyen, asılsız iftiralarda bulunan bir kavimdir.
Eğer Sen beni onlardan sormadan önce benim müslümân olduğumu bilirlerse,
muhakkak bana iftira ederler. (Siz evvelâ beni onlardan sorunuz) dedi.
Akabinde bir Yahûdî
topluluğu geldi. Peygamber:
— "İçinizde Abdullah (ibn Selâm) nasıl
adamdır?" diye sordu.
Yahûdîler:
— O bizim hayırlımız
ve hayırlımızın oğludur. Seyyidimiz ve sey-yidimizin oğludur, dediler.
Peygamber:
— "Abdullah ibn Selâm İslâm 'a girerse ne
dersiniz? (Siz de müslümân olur musunuz?) diye sordu.
Bunun üzerine
Yahûdîler:
— Böyle şeyden Allah onu korusun! dediler.
Bunun üzerine Abdullah, Yahûdîler'e karşı çıktı da:
— Eşhedu enlâ ilahe
ille'llah ve eşhedu enne Muhammeden rasûlullah, diye iki şehâdet kelimesini
söyleyiverdi.
Bu şehâdetler üzerine
Yahûdîler:
— O bizim şerrlimizdir ve şerrlimizin oğludur,
dediler, ve Abdullah ibn Selâm'in değerini eksilttiler.
Abdullah:
— Yâ Rasûlallah! İşte korkmakta olduğum şey
budur, dedi [17].
"Biz
neshettiğimiz veya geri bıraktığımız bir âyetin yerine ya ondan daha
hayırlısını, yâhud onun benzerini getiririz* Allah'ın her şeye kemâliyle kaadir
olduğunu bilmedin mi?" (Âyet. 106) [18].
8-.......
İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Umer (R):
— Bizim en düzgün
Kur'ân okuyanımız Ubeyy ibn Ka'b'dır. En isabetli hüküm verenimiz de Alî ibn
Ebî Tâlib'dir. Şübhesiz biz, Ubeyy ibn Ka'b'm okuyuş usûlü ve edasından bir
kısmını terketmekteyiz. Bununla beraber Ubeyy: Ben Rasûlullah'tan işittiğim
hiçbirşeyi ter-ketmem (unutmam), diye iddia etmektedir. Hâlbuki Yüce Allah:
"Biz bir âyetten nesheder veya geri bırakırsak, ondan daha hayırlısını yâhud
onun benzerini getiririz... " (Âyet: 106) buyurmuştur, dedi [19].
"Onlar: 'Allah
kendine çocuk edindi' dediler. Hâşfiy O (bu gibi şeylerden) pak ve
münezzehtir... " (Âyet: ııe) [20].
9-.......Abdullah
ibn Abbâs(R)'tan: Peygamber (S) şöyle demiştir: "Allah şöyle buyurdu:
Bâzı Âdem oğlu beni yalanladı. Hâlbuki beni yalanlamak ona yakışmazdı. Bâzısı
da bana sövdü. Hâlbuki bana sövmek ona yakışmazdı. Âdem oğlunun beni
yalanlamasına gelince; o (öldükten sonra) benim onu eskisi gibi îâde edip
yaratmağa gücüm yetmez sanır. Bana sövmesi hususu da: Benim çocuğum olduğunu
söylemesidir. Hâlbuki ben zevce ve çocuk edinmekten uzak bulunuyorum" [21] .
"Siz de
İbrahim'in makaamından bir namaz yeri edinin..." (Âyet: 125).
"Mesabe",
insanların tekrar tekrar gidip dönmekte oldukları yerdir [22].
10- Bize
Müsedded Yahya ibn Saîd^den; o da Humeyd'den; o da Enes'ten tahdîs etti: Enes
ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Umer (R):
— Üç şey hakkındaki
dileğim Allah'ın vahyine uygun geldi, yâ-hud Rabb'im bana muvafakat etti. Ben:
Yâ Rasûlallah! Makaamu İbrahim'den bir namaz yeri edinseniz! dedim. (Bu lafızla
âyet indi.) Yine ben: Yâ Rasûlallah! Yanınıza iyi ve kötü kimseler giriyor.
Mü'-minlerin anaları olan kadınlarınızın örtünmelerini emretseniz! dedim. Bunun
üzerine Allah Hicâb (ei-Ahzâb: 59) âyetini indirdi.
Umer dedi ki:
— Bana Peygamber'in
bâzı kadınlarına darılması haberi ulaştı. Bunun üzerine kadınların yanma gittim
ve: Kadınlar! Ya bu hırçınlığa nihayet verirsiniz, yâhud iyi biliniz ki Allah,
sizin yerinize Rasû-lü'ne sizden daha hayırlı kadınlar verir, dedim. Nihayet
Peygamber'in kadınlarından birisinin yanma vardım. Kadın bana: Yâ Umer!
Rasû-lullah* kadınlarına öğüt vermez mi ki, sen onlara va'z vermeye kalkışıyorsun?
dedi. Bunun üzerine de Allah şu âyeti indirdi: "Eğer o sizi boşarsa,
yerinize -Allah'a itaatle teslim olan, Allah'ın birliğini tas-dîk eden, namaz
kılan, günâhlardan tevbe ile vazgeçen, ibâdet eyleyen, oruç tutan kadınlar,
dullar ve kızlar olmak üzere- Rabb 'inin ona sizden daha hayırlılarını vermesi
umulur" (et-Tahrîm: 5) [23].
İbnu Ebî Meryem şöyle
dedi: Bize Yahya ibnu Eyyûb haber verdi: Bana Humeyd tahdîs edip: Ben Enes'ten
işittim, o da Umer'den demiştir [24].
"Hani İbrahim o
BeytHn temellerini hmâîl ile birlikte yükseltiyordu (da ikisi şöyle duâ
etmişlerdi): Ey Rabb 'imiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur. Şübhesiz Sen
hakkıyle işiten, kemâliyle bilensin'" (Âyet: 127).
"el-Kavâid",
onun temelleridir. Bunun müfredi "KaaideturTdur. Kadınlardan olan "Kavâid"in
müfredi ise"Kaaid"dir [25].
11 -.......Abdullah,
ibn Muhammed ibn Ebî Bekr, Abdullah ibn Umer.'e, Peygamber'in zevcesi
Âişe(R)'den haber verdi ki (o şöyle demiştir): Rasûlullah (S) bana:
— "Kavmin Kureyş'in Ka'be'yi bina
ettiklerini ve İbrahim'in temellerinden kısalttıklarını görmedin mi (yânı
bilmedin mi)?" buyurdu.
Ben:
— Yâ Rasûlallah,
onların kısalttıkları temeli Sen İbrahim'in temelleri üzerine döndürmez misin?
dedim.
Rasûlullah:.
— "Kavmin küfür
zamanına yakın olmasaydı (muhakkak ben Ka'be'yi İbrahim'in temelleri üzerine
döndürürdüm) " buyurdu.
Abdullah ibn Umer,
Âişe'den bunu rivayet ettikten sonra: — Yemîn olsun Âişe bunu muhakkak
Rasûlullah'tan işitmiştir. Ben Rasûlullah'ın Hıcr'a yakın olan iki köşeyi
isti'lâm etmemesinin, ancak Beyt'in (bu iki köşesinin) İbrahim'in temelleri
üzerinde tamamlanmamış olmasından ileri geldiğini sanıyorum, demiştir [26].
"Deyin ki: Biz
Allah'a ve bize indirilene îmân ettik... " (Âyet: 136).
12-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Kitâb sahibi olanlar Tevrat'ı İbrânîce (metni) ile
okurlar, Arab dili ile de onu müslümân-lara tefsir ederlerdi. Rasûlullah (S) bu
hususta sahâbîlefine: "Sizler Ehli Kitâb'ı tasdik de etmeyin, tekzîb de
etmeyin. Sizler şunu söyleyin: Biz Allah'a, bize indirilene (Kur'ân'a),
İbrahim'e, İsmâîVe, Is-hâk 'a, Ya 'kûb 'a ve torunlarına indirilenlere, Mûsâ
yya, îsâ ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rabb 'leri katından verilenlere
îmân ettik. Onlardan hiçbirim diğerinden ayırdetmeyiz. Biz Allah 'a teslim olmuş
müslümânlarız" (Âyet: 136) [27].
"İnsanlardan
birtakım beyinsizler: Müslümanları, üzerinde durdukları eski kıbleden çeviren
(sebeb) nedir? diyecekler. De ki: Doğu da Allah 'in, batı da. O, kimi dilerse
onu doğru yola iletir" (Âyet: hi) [28].
13-.......el-Berâibn
Âzib(R)'den (şöyle demiştir): Rasûlullah (S) Medine'de onaltı ay yâhud onyedi
ay Kudüs'teki Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Fakat her zaman kıblesinin
Ka'be ciheti olmasını arzu ederdi. Rasûlullah, Ka'be'ye doğru ilk namazını
kıldı yâhud ikindi namazını kıldı. Bir cemâat de O'nunla birlikte kıldılar.
Ondan sonra, O'nunla birlikte namaz kılanlardan biri çıktı ve bir mescidde bulunan
bir cemâate, onlar namaz kılarlarken uğradı. Onlara:
— Peygamber ile
birlikte Mekke'ye doğru namaz kıldığıma Allah için şehâdet ederim, dedi.
Bu şehâdet üzerine o
cemâat namazlarını bozmadan oldukları gibi Ka'be'den tarafa döndüler. Kıble
değiştirilmeden evvel ilk kıbleye doğru namaz kılarak vefat etmiş, öldürülmüş
birtakım insanlar vardı. Biz bunlar hakkında ne diyeceğimizi (nasıl bir hüküm
vereceğimizi) bilemedik. O zaman Allah şu âyeti indirdi: "...Allah sizin
îmânınızı zâyV edecek değildir. Çünkü Allah insanlara çok şefkatli, çok
merhametlidir" (Âyet: 143) [29].
' 'Böylece sizi vasat
(orta) bir ümmet yapmışızdır. İnsanlara karşı şâhidler olasınız, bu Rasûl de
sizin üzerinize tam bir şâhid olsun diye'' (Âyet: 143).
14-.......Ebû
Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Kıyamet
gününde Nûh çağrılacak, Nûh:
— Lebbeyke ve sa
'deyke yâ Rabb (= Da'vetine icabet ettim, huzuruna geldim, emrine hazırım yâ
Rabb)/ diyecek.
Allah:
— (Emirlerimi ümmetine) tebliğ ettin mi? diye
soracak. Nûh da:
— Evet ettim! diyecek.
Bunun üzerine Nuh'un
ümmetine:
— Nûh size tebliğ etti
mi? diye sorulacak. Nuh'un ümmeti de:
— Bizi böyle âhiret
azabından korkutan bir peygamber gelmedi! diyecekler.
Bu cevâb üzerine
Allah:
— Ey Nûh, senin tebliğ
ettiğine kim şehâdeî eder? diye soracak. O da:
— Muhammed ve O'nun ümmeti, diye cevâb verecek.
Akabinde Muhammed ile ümmeti, Nuh'un, ümmetine Allah'ın
hükümlerini tebliğ
etmiş olduğuna şehâdet edecekler. Rasülünüz de sizin üzerinize bir şâhid
olacaktır. İşte şu beyânım, zikri ulu olan Allah 'in şu kavlidir: Böylece sizi
orta bir ümmet yapmışızdır. İnsanlara karşı şâhidler olasınız, bu Râsûl de sizin
üzerinize şâhid olsun diye (Âyet: 143)".
"el-Vasat",
"el-Adi" demektir [30].
15-.......Abdullah
ibnUmer(R)'den: İnsanlar Kubâ Mescidi'nde sabah namazı kılarlarken birisi geldi
de:
— Allah, Peygamber
üzerine Ka'be'ye yönelmesi için Kur'ân indirdi; siz de Ka'be'ye: yöneliniz!
dedi.
Onlar da namaz içinde
Ka'be'ye yöneldiler [31].
"Biz yüzünü çok
kerre göğe doğru evirip çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi seni herhalde
hoşnûd olacağın bir kıbleye döndürüyoruz- Yüzünü artık Mescidi Haram tarafına
çevir. (Ey Mü'minler!) Siz de nerede bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün.
Şübhe yok ki, kendilerine kitâb verilenler bunun Rabb Herinden gelen bir gerçek
olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yapacaklarından gafil değildir" {Âyet:
144).
16-.......Enes
ibn Mâlik (R) -ömrünün sonlarında-: İki kıbleye (yânı Kudüs'e ve Ka'be'ye)
doğru namaz kılanlardan benden başka kimse kalmadı, demiştir.
17-.......
îbn Umer(R)'den (şöyle demiştir): İnsanlar Küba'da sabah namazı içinde
bulundukları sırada bir adam geldi de:
— Bu gece Peygamber'e
Kur'ân indirilmiş ve Ka'be'ye dönmesi emredilmiştir. Dikkat edin! Siz de
Ka'be'ye yönelin! dedi.
İnsanların yüzü Şâm
tarafına yönelik bulunuyordu. Bu haber üzerine yüzlerini Ka'be tarafına
döndürdüler [32].
18-.......
Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: İnsanlar Kubâ'da sabah namazı içinde
bulundukları sırada bir kimse gelip:
— Şübhesiz bu gece
Peygamber'in üzerine Kur'ân indirilmiş ve kendisi namazda Ka'be'ye yönelmekle
emrolunmuştur! Bunun için sizler de Ka'be'ye yöneliniz! dedi.
Cemâatin yüzleri Şâm
cihetine yönelik iken, hemen Ka'be tarafına döndüler.
19-.......Ebû
İshâk şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibn Âzib(R)'den işittim, o: Biz Peygamber'le
birlikte onaltı yâhııd onyedi ay Beytu'l-Makdis tarafına doğru namaz kıldık.
Sonra Allah O'nu Ka'be yönüne döndürdü, dedi.
'Hangi yerden sefere çıkarsan namazda yüzünü
Mescidi Haram 'a doğru çevir. Bu emir, Rabb 'inden gelen mutlak bir haktır.
Allah, yapacaklarınızdan gâfİl değildir" (Âyet: 149).
"Onun şatrına",
"Onun yönüne" demektir [35].
20-.......Abdullah
ibn Dînârtahdîs edip şöyle demiştir: Ben İbn Umer(R)'den işittim, o şöyle
diyordu: İnsanlar Küba'da sabah na-mâzı içinde bulundukları sırada onlara bir
adam geldi de:
— Bu gece Kur'ân
indirildi ve Ka'be tarafına yönelmek emro-lundu, siz de Ka'be tarafına
yöneliniz! dedi.
Saff hâlindeki bu
insanlar hiçbir değiştirme yapmaksızın, oldukları gibi yerlerinde döndüler de
Ka'be tarafına yöneldiler; hâlbuki yüzleri Şâm cihetinde idi.
"Hangi yerden
çıkarsan (namazda) yüzünü Mescidi Haram'a doğru çevirir. (Siz de ey mü'minler)
nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yana döndürün. Tâ ki, aleyhinizde
insanların, içlerindeki zâlim olanlarından başkasının (tutunabileceği) hiçbir
hüccet kalmasın. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Tâ ki, size karşı
olan nV-metimi tamamlayayım. (Bu sayede) siz de hidâyete kavuşmayı ümîd edebilirsiniz"
(Âyet: 150) [36].
21- Bize
Kuteybe ibn Saîd, Mâlik'ten; o da Abdullah ibn Dî-nâr'dan tahdîs etti ki, îbn
Umer (R) şöyle demiştir: İnsanlar Kubâ'-da sabah namazı içinde bulundukları
sırada kendilerine bir adam geldi ve:
— Bu gece
Rasülullah'ın üzerine Kur'ân indirilmiş ve Ka'be tarafına yönelmesi
emredilmiştir. Siz de Ka'be'ye yöneliniz, dedi.
İnsanların yüzleri Şâm
tarafına yönelik iken hemen Ka'be cihetine döndüler.
"Şübhe yok ki,
Safa ile Merve Allah'ın şeâirindendir. İşte kim o Beyt 7 hacc veya umre kasdı
ile ziyaret ederse, bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir be's yoktur.
Kim gönlünden koparak bir hayır işlerse (mükâfatını görür). Çünkü Allah
tâatlerin ecrini veren ve hakkıyle bilendir" (Âyet: ıss).
"Şeâir",
"Alâmetler" demektir. Bunun müfredi "Şaîre'Mir. İbn Abbâs:
"Safvân", "Taş"tır, "Hıcâre" de denilir. Bunlar
öyle çıplak taşlardır ki, üzerlerinde hiçbirşey bitirmezler; bunun müfredi
"Safvâne"dir, bu da "Safa" ma'nâsınadır.
"es~Safâ" ise cemf içindir, demiştir [37].
22-.......Urve
şöyle demiştir: Ben Peygamber'in zevcesi Âişe*-" ye şunu sordum:
— Yüce Allah'ın şu
kavli hakkında ne dersin: "Şübhe yok ki Safa ile Merve A ilah Hn
şeâirindendir. İşte kim o Beyt H hacc ve um e kasdıyle ziyaret ederse, bunları
güzelce tavaf etmesinde üzerine bir günâh yoktur" buyurdu. Ben bu sözden o
iki tepe arasında tavaf etmemekten hiçbir kimse üzerine bir günâh olmadığını
düşünüyorum, dedim.
Âişe:
— Hayır öyle değil.
Eğer âyet senin söylemekte olduğun gibi (sa'y mubahtır demek) olsaydı, âyet:
"Safa ile Merve arasında sa'y etmemekte günâh yoktur" suretinde
olurdu. Şübhesiz bu âyet Ensâr hakkında indirilmiştir. Onlar İslâm'dan evvel
Kudeyd mevkiinin hizasında bulunan Menât putu için ihrama girerlerdi. Ensâr'dan
ihrama girenler (kendi putlarının karşısında üzerlerinde başkalarının Isâf ve
Naile putları bulunan) Safa ve Merve arasında sa'y etmeyi günâh sayarlardı.
İslâm Dîni gelince Ensâr: Safa ile Merve arasında sa'y etmek bize ağır
geliyor, diye bunun hükmünü Rasûlullah'tan sordular. Bunun üzerine Allah:
"Şübhe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın şeâirindendir. İşte kim o Beyt 7
hacc ve umre kasdıyle ziyaret ederse, bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine
bir günâh yoktur" âyetini indirdi.
23-.......Âsim
ibn Süleyman şöyle demiştir: Ben Enes ibn Mâlik(R)'e Safa ile Merve'den sordum.
Enes: Biz bunlar Câhiliyet işin-dendir (bunları tavafla ibâdet ederlerdi) diye
düşünürdük. İslâm'a giriş olunca bu iki tepe arasında sa'y etmekten kendimizi
tuttuk. Bunun üzerine Yüce Allah: "Şübhe yok ki, Safa ile Merve Allah 'in
şeâirindendir. İşte kim o Beyt 7 hacc veya umre kasdıyle ziyaret ederse, bunları
güzelce tavaf etmesinde üzerine günâh yoktur" âyetini indirdi [38].
"İnsanlar içinde
Allah'tan gayrisini O'na emsal edinen adamlar vardır ki, onları Allah'a olan
sevgi gibi severler. îmân edenlerin Allah'a sevgisi ise (herşeyden) sağlamdır.
(Allah'a eşler uydurarak nefislerine) zulmedenler azabı görecekleri zaman,
bütün kuvvetin hakîkaten Allah'ın olduğunu ve Allah'ın hakîkaten pek çetin
azâblı bulunduğunu bilselerdi" (Âyet: 165) [39].
"Endâden",
"Azdâden", yânî "Muhalif benzerler" demektir; müfredi
"Nidd"dir.
24-.......
Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) bir söz söyledi, ben de
diğer bir söz söyledim. Peygamber:
— 'Allah'in yarattıklarından herhangi birşeyi A
Hah 'a denk yapıp, ona dua ederek ölen kimse ateşe girer" buyurdu.
Ben de:
— Allah'a bir benzer
çağırmayarak ölen kimse cennete girer, dedim [40].
' 'Ey îmân edenler,
maktuller hakkında size kısas yazıldı. Hür, hür ile; köle, köle ile; dişi, dişi
ile (kısas olunur). Fakat kimin lehinde maktulün kardeşi tarafından cüz'î
birşey affolunursa (kısas düşer). Artık örfe uymak, onu
güzellikle ödemek
(lâzımdır). Bu, Rabb'inizden bir hafifletme ve rahmettir. O hâlde kim bufafv ve
edâ)dan sonra (kaatile) tecâvüzde bulunursa, onun için pek acıklı bir azâb
vardır" (Âyet: ns).
Uf iye ( = Affolunursa)",
"Terk olunursa" demektir [41].
25-.......Amr
ibn Dînâr tahdîs edip şöyle demiştir: Ben Mucâhid ibn Cebr'den işittim, şöyle
dedi: Ben İbn Abbâs(R)'tan işittim, şöyle diyordu: İsrâîl oğullan'nda kısas
vardı fakat onlarda diyet yoktu. Yüce Allah bu ümmete hitaben: "Üzerinize
maktuller hakkında kısas yazıîdu Hür, hür ile; köle, köle ile; dişi, dişi ile
(kısas olunur). Fakat kimin lehine maktulün kardeşi tarafından cüz T birşey
affolunursa (kısas düşer)".
"Afv",
kasden öldürmede (velînin affedilenden) diyeti kabul etmesidir.
Ma'rüfatâbi' olmak ve
güzellikle ödeme yapmak: Maktulün velîsi diyeti ma'rûfla yânî şiddet
göstermeden ister, kısastan affedilen kimse de diyeti güzellikle, yânî
bekletmeden ve eksiltmeden öder, demektir.
İşte bu (afv ve diyet
hükmü, sizden önceki milletler üzerine yazılmış olan hükümlerden) Rabb'iniz
tarafından yapılmış bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık bundan sonra (yânî
diyeti kabulden sonra) kim tecâvüz ederse ona acıklı bir azâb vardır.
26- Bize
Muhammed ibnu Abdillah el-Ensârî tahdîs etti: Bize Humeyd tahdîs etti ki onlara
da Enes, Peygamber(S)'in: "Allah'ın Ki-tâbı{nm) hükmü kısas
yapmaktır" buyurduğunu tahdîs etmiştir.
27-.......Abdullah
ibnu Ebî Bekr es-Sehmî şöyle demiştir: Bize Humeyd, Enes ibn Mâlik'ten tahdîs
etti ki, Enes'in halası olan Rubeyy', bir cariyenin ön dişlerini kırmış,
Rubeyy'in kavmi o cariyeden afv istediler. Cariyenin ailesi affetmediler.
Rubeyy'in ailesi onlara diyet arzettiler. Cariyenin kavmi diyeti de kabul
etmeyip kısasta direttiler. Akabinde Rasûlullah'a geldiler, O'nun huzurunda da
(afv ve diyeti kabul etmeyip) kısasta direttiler. Bunun üzerine Rasûlullah (S)
kısas ile emretti. (Rubeyy'in erkek kardeşi) Enes ibnu'n-Nadr:
— Yâ Rasûlallah!
Rubeyy'in ön dişi kırılacak mı? Seni hakk ile gönderen Allah'a yemîn ederim (ve
ümîd ederim) ki, Rubeyy'in dişi kırılmaz! dedi.
Rasûlullah:
— "Yâ Enes (ibne'n-Nadr)/ ^//a/z'm
Kitâbı(n\n hükmü) kısastır" buyurdu.
Hakîkaten da'vâcılar
bunun akabinde razı olup Rubeyy'den kısası affettiler. Bunun üzerine
Rasûlullah:
— "Allah'ın kullarından öylesi vardır ki,
o, Allah'a yemîn etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir" buyurdu
[42].
28-.......Abdullah
ibn Umer (R) şöyle demiştir: Âşûrâ günü Câhiliyet ahâlîsi oruç tutarlardı.
Ramazân orucu emri inince Peygamber (S): "isteyen âşûrâ günü oruç tutar,
isteyen de tutmaz" buyurdu.
29-.......Âişe
(R) şöyle demiştir: Âşûrâ günü, ramazân ayında oruç tutmak farz kılınmazdan
önce oruç tutulur idi. Ramazân ayı orucunu tutma emri inince Peygamber (S):
"Dileyen âşûrâ orucu tutar,
30-.......Bize
Ubeydullah ibn Mûsâ,îsrâîl ibn Yûnus'tan; o da Mansûr'dan; o da İbrahim
en-Nahaî'den; o da Alkame ibn Kays'tan haber verdi ki, Abdullah ibn Mes'ûd
yemek yerken yanma Eş'as ibn Kays girdi de:
— Bu gün âşûrâdir! dedi. İbn Mes'ûd da:
— Âşûrâ, ramazân orucu
inmezden önce oruç tutulur bir gündü. Ramazân orucu inince âşûrâ orucu
terkedildi. Onun için yaklaş da bizimle yemek ye! dedi.
31-.......Âişe
(R) şöyle demiştir: Câhiliyet devrinde Kureyş âşûrâ günü oruç tutardı.
(Hicretten önce) Peygamber (S) de âşûrâ orucu tutardı. Medine'ye hicret edip
gelince de bu orucu (âdeti üzere) tuttu. Sahâbîlerine de bu orucun tutulmasını
emretti, (ikinci sene şa'-bân ayında) ramazân orucu inince, ramazân orucu farîza
oldu, âşûrâ terkedildi. Artık dileyen âşûrâ orucunu tutar, dileyen de tutmaz oldu
[44].
Atâ ibn Ebî Rebâh:
Yüce Allah'ın buyurduğu gibi, mükellef kişi hastalıktan dolayı ayın hepsinde
oruç tutmaz, demiştir. el-Hasen el-Basrî ile İbrahim en-Nahaî, emzikli ve hâmile
kadın hakkında:
Eğer bunlar kendi
nefisleri yâhud çocukları üzerine bir zarar gelmesinden korkarlarsa oruç
tutmazlar, sonra kaza ederler, demişlerdir.
Yaşlı ihtiyar oruç
tutmaya güç yetiremezse (o da oruç tutmaz, üzerine kaza değil de fidye vâcib
olur). Enes ihtiyar olduktan sonra bir yâhud iki yıl ramazânda her gün bir
fakire ekmek ve et yedirip, oruç tutmamıştır. Âmmenin kıraati
"Yutîkûnehû" şeklindedir, bu ekserdir [46]
32-.......Amr
ibn Dînâr, Atâ ibn Ebî Rebâh'tan tahdîs etti. Atâ,İbn Abbâs'tan "Ve
ale'llezîneyutavvakûnehû fıdyetun taâmu miskine" şeklinde okurken
işitmiştir.îbn Abbâs:
— Bu âyet nesh edilmiş
değildir. Âyetteki kişiler yaşlı erkek ile yaşlı kadındır ki, bunlar oruç
tutmaya muktedir olamazlar; bu se-beble bunlar, her bir gün yerine bir fakiri
doyururlar, demiştir [47].
'İçinizden kim o aya
erişirse, onda oruç tutsun.,,(Âyet: 185)
33-.......Bize
Ubeydullah, Nâfi'den; İbn Umer'in "Fidyetu taamı mesâkîne" şeklinde
okuduğunu, "Ve aleHlezîneyutîkûnehu" âyeti neshedilmiştir, dediğini
tahdîs etti [48].
34-.......
Bize Bekr ibnu Mudar, Amr ibnu'l-Hâris'ten; o da Bukeyr ibnu Abdillah'tan; o da
Selemetu'bnu'l-Ekvâ'ın âzâdlısı olan Yezîd'den tahdîs etti ki, Seleme (R) şöyle
demiştir: "Oruca güç yeti-remeyenler üzerine de bir yoksul doyumu fidye
lâzımdır'' âyeti indiği zaman, oruç tutmamak ve fidye vermek isteyenler oldu.
Nihayet ondan sonraki "İçinizden kim o aya erişirse, onda oruç
tutsun"âyeti indi de (sağlam ve mukîmler hakkında) bu oruç tutmayıp fidye
vermek muhayyerliğini neshetti [49].
Ebû Abdillah
el-Buhârî: Bukeyr ibn Abdillah, üstadı Yezîd ibn Ebî Ubeyd el-Eslemî'den önce
vefat etti, dedi [50].
35-.......
Ebû İshâk Amr ibn Abdillah şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibn Âzib(R)'den işittim:
Ramazân orucu indiği zaman sahâbî-ler ramazânın hepsinde kadınlara
yaklaşmıyorlardı. Birtakım erkekler ise kendi nefislerine hıyanet ediyorlardı.
Müteakiben Allah: "Allah sizin nefislerinize karşı za'fgöstermekte
olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti, sizi bağışladı... *' âyetini indirdi
[51].
'Sâdık fecr olan ak
iplik kara iplikten size seçilinceye kadar yiyin için, sonra geceye kadar orucu
tamamlayın.
Mescidlerde Vtikâfta
bulunduğunuz zaman kadınlarınıza (geceleri de) yanaşmayın. Bu (hükümler)
Allah'ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah âyetlerini böylece
insanlara açıklar. Tâ ki korunsunlar" (Âyet: 187).
"el-Âkif",
"el-Mukîm"dir.
36-.......Ebû
Avâne, Husayn'dan; o daeş-Şa'bî'dentahdîs etti ki, Adiyy ibn Hatim bir beyaz,
bir de siyah ip edindi. Nihayet gece, gecenin bir kısmı olunca onlara baktı,
fakat bu iki ip kendisine açıkça belirmediler. Sabaha yaklaşınca:
— Yâ Rasûlallah! Ben yastığımın altına iki ip
koydum, dedi.
Rasûlullah (S):
— "Şübhesiz senin yastığın bu takdirde çok
genişmiş. Çünkü (bu âyette zikredilen) beyaz iple siyah ip, senin yastığının
altında olmuşlardır (yânî çok uyumuşsun)" buyurmuştur.
37-.......
Adiyy ibn Hatim (R) şöyle demiştir:
— Yâ Rasûlallah! Siyah
iplikten seçilecek beyaz iplik nedir? Bunlar hakîkaten iki ip midir? diye
sordum.
O:
— "Eğer sen bu iki ipe baktıysan, şübhesiz
sen elbette geniş kafalısın" buyurduktan sonra "Bunlar senin
düşündüğün gibi iki ip değildir. Biri gecenin karanlığı, diğeri de gündüzün
beyazlığıdır"^ buyurdu.
38-.......Sehl
ibn Sa'd (R) şöyle demiştir:' "Size beyaz iplik siyah iplikten
seçilinceye kadar yiyin için" âyeti indi, fakat "Mine'I-fecri"
beyânı inmemişti. Birtakım insanlar oruç tutmak istedikleri zaman, onlardan
birisi ayaklarına beyaz ip ve siyah ip bağladı da o ipler kendisine iyice
belirinceye kadar yemeğe devam etti. Akabinde Allah o kelâmın ardından
"MineH-fecri{Fecrden)" beyânını indirdi. Sahâbîler böylece Allah'ın
ancak gece ile gündüzü kasdetmekte olduğunu bildiler [52].
"... İyilik ve
tâat, evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyilik (Allah'tan)
sakınandır. Evlere kapılarından gelin. Allah'tan sakının. Tâ ki muradınıza
kavuşasınız" (Âyet: 189).
39-.......el-Berâ
ibn Âzib (R): Ensâr ve Kureyş'ten başka diğer Arablar Câhiliyet devrinde (hacc
ve umre niyetiyle) ihrama girdikleri zaman, evlerine (kapılarından değil de)
arka taraflarından gelirlerdi. Bunun üzerine Allah şu âyeti indirdi:
"İyilik ve tâat evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyilik
Allah'tan sakınandır. Evlere kapılarından geliniz* [53]
"Fitne kalmayıncaya,
dîn de yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse, artık
zâlimlerden başkasına hiçbir husûmet yoktur" (Âyet: 193) [54].
40-.......Bize
Ubeydullah, Nâfı'den; o da İbn Umer(R)'den tahdîs etti. (Yetmiş üçüncü senenin
sonunda Haccâc'ın Mekke'de) Abdullah ibnu'z-Zubeyr'i muhasara ettiği o fitne
zamanında iki adam Abdullah ibn Umer'e geldiler de, ona:
— Şübhesiz insanlar
helak edildiler (yâhud: Görmekte olduğun şu ihtilaflı işleri yaptılar). Sen ise
Umer'in oğlu ve Peygamber'in sa-hâbîsi olduğun hâlde bu savaşa çıkmandan seni
men' eden nedir? dediler.
İbn Umer onlara:
— Beni bundan,
Allah'ın kardeşimin kanını haram kılmış olması men' etmektedir, dedi.
O iki adam:
— Allah ' 'Hiçbir
fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın'' bu-yurmadı mı? dediler.
İbn Umer de:
— Bizler onlarla harb
ettik, nihayet hiçbir fitne kalmadı ve dîn de yalnız Allah'ın oldu. Sizler ise
bir fitne olsun ve dîn de Allah'tan başkasına âid olsun diye harb etmek
istiyorsunuz, dedi.
Usmân ibn Salih şunu
ziyâde etti: Abdullah ibn Vehb şöyle dedi: Bana Fulân kişi (Mısır kaadısı ve
âlimi Abdullah ibn Luhey'a'dır denildi) ile Hay ve ibnu Şurayh, Bekr ibn Amr
el-Meâfirî'den haber verdi. Ona da Bukeyr ibn Abdillah, Nâfi'den şöyle tahdîs
etmiştir: Bir adam İbn Umer'e geldi de:
— Yâ Ebâ Abdirrahmân!
Azîz ve Celîl olan Allah yolunda cihâdı terkederek bir yıl hacc, bir yıl da
umre yapmana seni ne şevketti? Hâlbuki sen Allah'ın cihâda çok teşvîk ettiğini
bilmişsindir! dedi.
İbn Umer de ona:
— Ey kardeşim oğlu!
İslâm beş şey üzerine kuruldu: Allah'a ve Rasûlü'ne îmân etmek, beş namazı
kılmak, ramazân orucu tutmak, zekâtı ödemek, Ka'be'yi hacc yapmak dedi.
O zât:
— Yâ Ebâ Abdirrahmân!
Allah'ın kendi Kitâbı'nda zikrettiği şeyi işitmiyor musun: "Eğer
müzminlerden iki zümre birbiriyle dö-ğüşürlerse aralarım bulup barıştırın. Eğer
onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecâvüz ediyorsa, siz o tecâvüz edenle Allah
Un emrine dö'nün-ceye kadar savaşın..." (ei-Hucurât: 9)?
"Onlarla hiçbir
fitne kalmayıncaya kadar savaşın..." (d-Bakara: 193)! dedi,
İbn Umer:
— Biz Rasûlullah
zamanında bunu yaptık. İslâm ehli az idi.. îrnân-lı kişi dîni hakkında fitneye
uğratılırdı. Müşrikler onu ya öldürürler, yâhud da devamlı azâb ve işkence
ederlerdi. Nihayet müslümânlar çoğaldı ve hiçbir fitne (yânî dînî baskı)
kalmadı, dedi.
Bu sefer o zât İbn
Umer'e:
— Alî ve Usmân
hakkındaki görüşün, sözün nedir? dedi. İbn Umer:
— Usmân'a gelince,
(Uhûd'daki kaçışını) Allah ondan affetmiş gibidir. Amma sizler ondan bu suçunu
affetmeyi hiç istemediniz. Alî'ye gelince, o, Rasülullah'ın amcasının oğlu ve
kızı Fâtıma'nın kocası-dır. -Ve eliyle işaret ederek:- (Rasülullah'ın odaları
arasındaki) yerinde görüp durduğunuz şu ev, Alî'nin evidir, dedi [55].
'Allah yolunda
mallarınızı harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. (Dâima) iyilik edin. Çünkü
Aüah iyilik edenleri sever" (Âyet: 195). "Tehlüke" ve
"Helak" bir ma'nâyadır [56].
41-.......Bize
Şu'be tahdîs etti ki, Süleyman ibn Mıhrân şöyle demiştir: Ben Ebû Vâil'den
işittim; o da Huzeyfe'den. Huzeyfe (R): "Allah yolunda mallarınızı
harcayın ve kendinizi tehlikeye atmayın" âyeti nafakayı, yânî Allah
yolunda mal harcamayı terk hakkında indi, demiştir [57].
"Artık içinizden
kim hasta olur yâhud da başından bir eziyeti bulunursa, ona oruçtan yâhud
sadakadan yâhud da kurbândan biriyle fidye (vâcib olur)..." (Âyet: 196) [58].
42-.......Abdurrahmân
ibnu'l-Esbahânî şöyle demiştir: Ben Abdullah ibn Ma'kıl'dan işittim, o şöyle
dedi: Ben şu mescidin içinde, yânî Küfe Mescidi'nde Ka'b ibn Ucre(R)'nin yanma
oturdum da ona "Oruçtan bir fidye" âyetim sordum. Ka'b ibn Ucre şöyle
anlattı: (Hu-deybiye'de) bitler yüzüm üzerinde saçılıp dağılır hâlde ben
Peygam-ber'in yanma taşındım. Peygamber (S):
— "Ben meşakkatin sende bu dereceye
ulaştığını zannetmiyordum. Sen bir davar bulabilir misin?" diye sordu.
Ben:
— Hayır (bulamam), dedim. Peygamber:
— "Üç gün oruç tut, yâhud herbir fakire
yarım sâ' ölçeği buğday düşmek üzere altı fakiri doyur ve başını tıraş
et" buyurdu.
İşte bu âyet husûsî
olarak benim hakkımda indi, fakat bu umûmî olarak sizin hakkınızdadir, dedi [59].
'Kim hacca kadar umre
ile fâidelenmek isterse... (Âyet: 196) [60]
43-.......
îmrân ibn Husayn (R) şöyle demiştir: Allah'ın Kitâbı'nda mut'a âyeti, yânî
haccda temettü' yapma âyeti inmiştir. Akabinde biz de Rasûlullah'ın
beraberinde temettü' haccı yaptık. Temettü' yapmayı haram kılan Kur'ân
indirilmedi; ölünceye kadar Peygamber de bundan nehyetmedi. Bir adam kendi
re'yi ile istediği şeyi söylemiştir.
Muhammed el-Buhârî: O
adamın Umer olduğu söylenir, dedi [61].
(Hacc mevsiminde ticâretle) RabbHnizden rızk
istemenizde bir günâh yoktur1' (Âyet: i98).
44-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Ukâz, Mecenne ve Zu'l-Mecâz Câhiliyet devrinde
birtakım büyük pazarlardı. Müslümanlar hacc mevsimlerinde buralarda ticâret
yapmayı günâh saymışlardı. Bunun üzerine "Hacc mevsimlerinde (ticâretle)
RabbHnizden rızk istemenizde bir günâh yoktur..." âyeti indi [62].
"Sonra insanların
döndüğü yerden siz de dönün. Allah'tan mağfiret isteyin. Şübhesiz ki, Allah çok
mağfiret edicidir, çok merhamet eyleyicidir" (Âyet: 199).
45-.......Âişe
(R)'den (o, şöyle demiştir): Kureyş ile Kureyş'in dîninde olan müşrikler
(Câhiliyet devrinde) Muzdelife'de vakfe yaparlardı. Bunlara "Hums"
ismi verilirdi. Bunlardan başka olan Arab hacıları ise Arafat'ta vakfe
yaparlardı. İslâm gelince Allah, Peygam-ber'ine Arafat'a gitmesini, sonra orada
vakfe yapmasım, bundan sonra dâ oradan dönmesini emretti. İşte bu, Yüce
Allah'ın şu kavlidir: "Sonra insanların döndüğü yerden siz de
dönün.,." [63].
46-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Hacc niyetiyle ihrama girinceye kadar kişinin Beyt'i
(hacc aylarında umre için) tavaf etmesi halâl değildi. Bineğine binip Arafat'a
gittiğinde fidyesi deveden yâhud sığırdan yâhud koyundan kendisine kolay gelen
bir hediye hayvandır. Bunlardan kendisine kolay olandan hangisini isterse
kurbân eder. Şu kadar ki, böyle bir kurbanlık bulması kolay olmayan kişiye
arefe gününden önceki hacc günleri içinde üç gün oruç tutması vâcib olur. Eğer
bu üç günün sonuncusu arefe günü olursa, üzerine günâh yoktur. Bundan sonra
ikindi namazından tâ karanlık oluncaya kadar Arafat'ta vakfe yapmak için
gitsin. Vakfeden sonra Arafat'tan hareket etmeye davransınlar. Arafat'tan
hareket ettikleri zaman geceyi geçirecekleri yer olan Muzdelife'ye kadar
ilerlesinler. Sonra Allah'ı çok zikretsin(ler). Sabaha girmenizden önce tekbîr
ve tehlîli çok söyleyiniz. Sonra (oradan Minâ'ya doğru) hareket ediniz. Çünkü
insanlar da oradan hareket ediyorlardı. Ve Yüce Allah: "Sonra insanların
(hep beraber) döndükleri yerden siz de dönün. Allah'tan mağfiret isteyin.
Şübhesiz ki, Allah çok mağfiret edicidir, çok merhamet eyleyicidir" (Âyet:
199) buyurdu. En sonunda cemreyi taşlarsınız [64].
'İnsanlardan kimi de:
Ey Rabb 'imiz bize dünyâda da güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi o
ateş azabından koru der" (Âyet: 201).
47-.......Enes
ibn Mâlik (R): Peygamber (S) her zaman: "Yâ Allah! Ey Rabb'imiz, bize
dünyâda da güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi o ateş azabından
koru" diye duâ ederdi, demiştir [65].
"Hâlbuki o,
düşmanların en yamanıdır... " (Âyet: 204). Atâ ibn Ebî Rebâh: "Nesi",
"Hayavân"dır, demiştir [66].
48-.......Bize
Sufyân es-Sevrî, îbn Cureyc'den; o da Abdullah ibn Ebî Muleyke'den; o da
Âişe'den tahdîs etti. Âişe bu hadîsi Pey-gamber'e yükselterek "Allah'a
erkeklerin en çok nefretlisi, düşmanlığı en şiddetli olanıdır" buyurdu,
demiştir.
Ve Abdullah
ibnu'l-Velîd el-Adenî şöyle dedi: Bize Sufyân es-Sevrî tahdîs etti. Bana İbnu
Cureyc, tbnu Ebî Muleyke'den; o da Âi-şe'den; o da Peygamber'den senediyle
tahdîs etti [67].
49-.......İbn
Cureyc şöyle demiştir: Ben İbn Ebî Muleyke'den işittim, şöyle diyordu: îbn
Abbâs (R) şöyle dedi: "Hattâ o rasûller kavimlerinin îmânından ümîdlerini
kesip de onların va 'd edildikleri ilâhî yardım hususunda muhakkak yalana
çıkarıldıklarını zannettikleri Sirada... " (Yûsuf: 110).
îbn Ebî Muleyke dedi
ki: İbn Abbâs bu Yûsuf: 110. âyetinden anladığı "yardımın gecikmesi ve
yavaş gelmesi" ma'nâsım el-Bakara: 214. âyetinden de anladı da:
"Hattâ o rasül, maiyyetindekimüzminlerle birlikte; 'Allah hn yardımı ne
zaman?' diyordu. Gözünüzü açın! Allah'ın yardımı muhakkak yakındır"
(ei-Bakara: 214) âyetini okudu.
İbn Ebî Muleyke dedi
ki: Ben Urvetu'bnu'z-Zubeyr'e kavuştum da ona bu âyette "Kuzibû"
fiilindeki zâl harfinin şeddesiz okunmasını sordum. O şöyle dedi: Âişe, İbn
Abbâs* m bu fiildeki zâl'i şeddesiz okumasını inkâr ederek;
— Maâzallâhi ( =
Allah'a sığınırım). Yemîn ederim ki, Allah Ra-sûlü'ne her ne va'd ettiyse,
Rasûlü ölümünden önce o va'din muhakkak gerçekleşeceğini kat'î olarak
bilmiştir. Lâkin belâlar, rasûllerden hiç ayrılmayıp devam edip durdu da,
maiyyetinde bulunan mü'min-İerin, kendilerini yalanlayacak olmalarından
korkmuşlardır, dedi.
Âişe bu âyeti "Ve
zannû ennehum kadkuzzibû" şeklinde zâl'in şeddesiyle okur idi [68].
"Kadınlarınız
sizin (çocuk yetiştiren) tarlanızdır. O hâlde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin.
Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin. Bir de Allah'tan korkun ve bilin
ki, herhalde siz O 'na kavuşacaksınız. Îmân edenlere müjdele" (Âyet: 223).
50-.......Bize
Abdullah ibnu Avn haber verdi ki, Nâfi' şöyle demiştir: İbn Umer (R) Kur'ân okuduğu
zaman, okumasını bitirinceye kadar Kur'ân'dan başka birşey konuşmazdı. Bir gün
ben onun huzurunda Mushaf'ı tuttum, o da ezberden el-Bakara Sûresi'ni okudu.
Nihayet ondan bir yere ulaştığında, bana:
— Sen bu âyetin ne hakkında indirildiğini bilir
misin? dedi. Ben:
— Hayır bilmem, dedim. İbn Umer:
— Bu âyet şu şu
hususta (yânî kadınlara arka taraflarından gelmek sözleri hakkında) indirildi,
dedi ve sonra okumasına devam etti.
Ve Abdussamed'den (o
dedi ki): Bana babam Abdulvâris ibn Saîd tahdîs etti. Bana Eyyûb es-Sahtıyânî,
Nâfi'den; o da İbn Umer'den tahdîs etti. İbn Umer "Kadınlarınıza
istediğiniz gibi geliniz" kavli hakkında:
— Kocası kadına oradan gelir, demiştir.
Bu hadîsi Muhammed ibn
Yahya ibn Saîd, babası Yahya ibn Sa-îd'den; o da Ubeydullah ibn Umer'den; o da
Nâfi'den; o da İbn Umer'den olmak üzere rivayet etmiştir.
5l-.......Câbir
(R) şöyle demiştir: Yahûdîler: Erkek, kadın ile arka tarafından gelip cima'
ederse doğacak çocuk şaşı olur, derlerdi. (Bu bâtıl inancı yıkmak üzere)
"Kadınlarınız sizin bir ekinliğinizdir. O hâlde tarlanıza dilediğiniz
taraftan geliniz" âyeti indi [69].
"Kadınları
boşadınız da iddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşru' bir surette
anlaştıkları takdirde artık kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel
olmayın..." (Âyet: 232).
52-.......el-Hasen
el-Basrî şöyle demiştir: Bana Ma'kü ibnu Yesâr tahdîs edip: Benim bir
kizkardeşim vardı, onu benden istiyorlardı, dedi.
.........Buradaki
senedlerde Yûnus ibn Ubeyd, el-Hasen'den tahdîs etti ki, Ma'kıl ibn Yesâr'ın
kızkardeşini kocası boşamış ve kadım iddeti tamamlanıncaya kadar terketmiş.
Akabinde boşayıp iddeti tamamlanan bu kadını velîsinden tekrar istemiş. Velîsi
olan erkek kardeşi Ma'kıl bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine "Artık
kadınların kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel olmayın" âyeti
inmiştir [70].
"Sizden ölenlerin
geride bıraktıkları zevceler kendi nefislerini dört ay on gün bekletirler. İşte
bu müddeti bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında meşru' vech ile
yaptıkları şeyden dolayı size günâh yoktur. Allah, ne işlerseniz hakkıyle
haberdârdır" (Âyet: 234)
"Affederlerse''\
"Hibe ederlerse" demektir [71].
53-.......Abdullah
ibnu'z-Zubeyr şöyle dedi: "Sizden ölenlerin geride bıraktıkları zevceler
kendi nefislerini dört ay on gün bekletirler... " (234.) âyeti var, bir
de "Sizden zevceler bırakıp ölecek olanlar eşlerinin (kendi evlerinden)
çıkarılmayarak, yılına kadar fâidelen-melerini vasiyet etsinler. Bunun üzerine
onlar kendiliklerinden çıkarlarsa, artık onların bizzat yaptıkları meşru'
işlerden dolayı size meşrûtiyet yoktur..." (240.) âyeti var.
İbnu'z-Zubeyr dedi ki:
Ben Usmân ibn Affân'a şöyle dedim:
— Bu 240. nafaka
âyetini ondan önceki diğer âyet, yânî 234. (dört ay on gün bekleme) âyeti
neshetmiştir. Böyle iken hükmü neshedilen bu âyeti Mushaf'ta niçin yazıyorsun?
yâhud: Bu mensûh âyeti Mushaf'ta niçin bırakıyorsun? dedim.
Usmân da:
— Ey kardeşimin oğlu!
Ben Mushaf'tan hiçbirşeyi bulunduğu yerinden değiştirmem, dedi [72].
54- Bize
İshâk ibn Râhûye tahdîs etti. Bize Ravh ibn Ubâde tahdîs etti. Bize Şibl ibnu
Abbâd, Abdullah ibn Ebî Necîh'ten; o da Mucâ-hid ibn Cebr'den tahdîs etti.
Mucâhid şöyle demiştir: "Sizden ölenlerin geride bıraktıkları zevceler
kendi nefislerini dört ay on gün bekletirler. İşte bu müddeti bitirdikleri
zaman... " (234). Burada zikredilen dört ay on günlük iddet, kadının,
kocasının akrabaları yanında bekleyeceği iddettir ki, bu vâcib bir iddettir [73].
Yüce Allah: "Sizden zevceler bırakıp ölecek olanlar eşlerinin (kendi
evlerinden) çıkarılmayarak yılına kadar fâidelenmelerini, bakılmalarını vasiyet
etsinler. Bunun üzerine onlar kendiliklerinden çıkarlarsa, artık onların
bizzat yaptıkları meşru' işlerden dolayı size mes 'ûliyet yoktur..." 240.
âyetini indirdi.
Mucâhid dedi ki: Allah
evvelki âyette dört ay on gün iddet bekleyen kadına, bir vasiyet olarak yedi
ay yirmi gün daha ekleyip, senenin tamâmını tahsîs etti. O kadın isterse
kendine yapılmış olan vasiyeti içinde ikaamet eder, isterse oradan çıkar. İşte
bu Yüce Allah'ın: "Eşlerinin evlerinden çıkarılmayarak fâidelenmelerini
vasiyet etsinler, Bunun üzerine o kadınlar kendiliklerinden çıkarlarsa artık
onların bizzat yaptıkları meşru' işlerden dolayı size meşguliyet yoktur"
kavlidir. (Dört ay on günlük) iddet ise, olduğu gibi kadın üzerine vâcibdir. İbnu
Ebî Necîh, bunu Mucâhid'den olmak üzere söyledi.
Atâ ibn Ebî Rebâh da
dedi ki: İbn Abbâs şöyle dedi: Bu âyet, kadının kendi ailesi yanında iddet
beklemesini neshetti. Artık kadın istediği yerde (dört ay on günlük) iddetini
bekler. Bu, Yüce Allah'ın: "Çıkarılmayarak..." kavlidir.
Atâ (İbn Abbâs'tan
rivayet ettiğini tefsîr ederek) şöyle dedi: Kadın isterse kocasının ailesi
yanında iddet bekler ve kendine yapılan vasiyette ikaamet eder, isterse Yüce
Allah'ın: "Onların bizzat yaptıkları meşru'işlerden size meşguliyet
yoktur" kavlinden dolayı başka yere çıkar gider.
Yine Atâ: Sonra
(en-Nisâ: 11-12) mîrâs âyeti geldi de süknâ hakkım neshetti. Artık kadın (süknâ
hakkı olmayarak, vasiyeti terkedip) dilediği yerde iddetini bekler, dedi.
Ve Muhammed ibn Yûsuf
el-Feryâbî'den: Bize Verkaa ibn Amr el-Havârizmî, İbn Ebî Necîh'ten; o da
Mucâhid'den bu suretle tahdîs etti. Ve yine Abdullah ibn Ebî Necîh'ten; o da
Atâ'dan tahdîs etti ki, İbn Abbâs: Bu âyet, kadının, kendi ailesi içinde iddet
beklemesini neshetti, artık kadın istediği yerde iddetini bekler. Çünkü Yüce
Allah: "Çıkarılmayarak,.." buyurmuştur. Bu da yukarıda, Mucâhid'den
rivayet edilen tarzdadır [74].
55-.......Bize
Abdullah ibnu Avn tahdîs etti ki, Muhammed ibn Şîrîn şöyle demiştir: Ben bir
meclisde oturdum, orada Ensâr'dan büyük büyük adamlar vardı. İçlerinde
Abdurrahmân ibnu Ebî Leylâ da vardı. Ben, Abdullah ibn Utbe'nin, Haris kızı
Subey'a'nın durumu hakkındaki hadîsini zikrettim. Abdurrahmân ibn Ebî Leylâ:
— Lâkin onun amcası
olan Abdullah ibn Mes'ûd buna kaail olmazdı (yânı bu hükmü söylemezdi), dedi.
Bunun üzerine ben
(Abdullah ibn Utbe'yi kasdederek):
— Eğer Kûfe'nin yanı
başında ikaamet eden bir adama isnâden yalan söylediysem şübhesiz ben
cesaretli, yânı utanmaz bir kimseyim-dir, dedim.
Bu sırada İbn Şîrîn
sesini yükseltti de şöyle dedi:
— Sonra ben çıktım,
akabinde Mâlik ibn Âmir'e yâhud Mâlik ibn Avf'a kavuştum ve ona: Hâmile iken
kocası ölmüş olan kadının iddeti hakkında İbn Mes'ûd'un görüşü nasıl idi? diye
sordum. O da bana şöyle cevâb verdi: İbn Mes'ûd: Siz o kadına ruhsatı tatbik
etmeyerek, onun üzerine uzun olan iddeti mi tatbik ediyorsunuz? Yemîn olsun
kısa olan en-Nisâ Sûresi, yânî et-Talâk Sûresi, en uzun iddet olan bu el-Bakara
âyetinden sonra inmiştir, dedi.
Eyyûb es-Sahtıyâriî de
Muhammed ibn Sîrîn'den söyledi ki, İbn Şîrîn (şekksiz olarak):
— Ben Ebû Atıyye Mâlik
ibn Âmir'e kavuştum..., demiştir [75].
56-.......Buradaki
iki senedle Alî (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Hendek günü: "Müşrikler
bizi güneş batıncaya kadar orta namazından habsettiler. Allah onların
kabirlerini ve evlerini ateş doldursun" buyurdu.
Râvî Yahya ibn Saîd:
Yâhud Peygamber: "Allah onların kabirlerini ve içlerini ateş
doldursun" buyurmuştur, diye şekk ile rivayet etmiştir [76].
57-.......Zeyd
ibn Erkam (R) şöyle demiştir: Bizler namaz içinde kelâm söylerdik. Bizim
birimiz yanındaki kardeşine ihtiyâcı husûsunda söz söylerdi. Nihayet şu:
"Namazları ve orta namazı muhafaza ediniz. Allah 'in dâvânına tam huşu' ve
itaatle durun" âyeti indi de, bunun üzerine bize namazda sükût etmemiz
emredildi [77].
"Fakat
korkarsanız, o hâlde (namazı) yürüyerek yâhud süvârî olarak kılın (bırakmayın).
Tehlikeden emîn olduğunuz vakit ise yine Allah'ı, size bilmediğiniz şeyleri nasıl
öğretti ise öyle anın" (Âyet: 239).
Saîd ibn Cubeyr şöyle
dedi [78]:
"Kursiyyuhu",
"Onun ilmi" demektir. "Bastaten", ziyâde ve fazlaya
denilir. "Efriğ", "Boşalt" yânî "İndir";
"Velâ yeûduhû", "Ona ağır gelmez"; "Âdenf, "Bana
ağır gelip belimi büktü", "el-Âdu ve'l-Aydu" "Kuvvet";
"es-Sinetu", "Uyku başlangıcı, mızganma, uyuklama";
"Lem-yetesenneh", "Değişmedi, bozulmadı";
"Fe-buhıte", "Hücceti gitti", "Hâviye",
"İçinde hiçbir can yoldaşı, yânî hiçbir kimse yok";
"Urûşuhâ", "Binaları", "es-Sinetu", "Uyku
başlangıcı, uyuklama"; "Nûnşiruhâ", "Onu çıkarırız".
"Vsârun"; "içinde ateş bulunan kalın bir sütün gibi yerden göğe doğru şiddetle esip herşeyi koparan
rüzgâr, kasırga".
İbn Abbâs da:
"Salden", "Üzerinde hiçbirşey bulunmayan"demektir, dedi.
İkrime de:
"Vâbilun", "Şiddetli yağmur"; "et-Tallu",
"Hafif yağmur, çiğ, nem"dir dedi. İkrime'nin zekrettiği bu şeyler
mü'min amelinin meselidir [79].
58-.......Bize
Mâlik, Nâfi'den tahdîs etti ki, Abdullah ibn Umer (R) kendisine korku namazı
sorulduğu zaman şöyle der idi: İmâm Öne geçer, insanlardan bir taife de onun
arkasında saff durur. İmâm onlara bir rek'at namaz kıldırır. Bu sırada onlardan
bir taife namaz kılanlarla düşman arasında bulunur, namaz kılmayip, onları
korurlar, îmâm'ın beraberindekiler bir rek'at kıldıkları zaman selâm vermeyerek,
o namaz kılmayanların bulunduğu yere çekilirler. Bu sefer o namaz kılmamış
olanlar, imâmın arkasına geçip imâmla birlikte bir rek'at namaz kılarlar. Sonra
imâm İki rek'at kılmış olduğu hâlde selâm verip namazdan çıkar. İmâm namazdan
çıktıktan sonra o iki taifeden herbiri kendi başlarına birer rek'at daha namaz
kılarlar. Böylece iki taifeden her biri iki rek'at namaz kılmış olur. Korku
bundan da çok olursa, ister yaya olarak ve ayaküstü durarak (yânî rükû' ve sucûdu
terkederek), ister hayvan üzerinde olarak, kıbleye ister yüzle-yerek, ister
yüzlemeyerek (îmâ ile) kılarlar.
Nâfi': İbn Umer bu
ta'rîfi muhakkak Rasûlullah'tan; O'nun ta'-rîfi olmak üzere söyledi zannederim,
demiştir [80].
"Sizden
zevcelerini geride bırakıp Ölecek olanlar eşlerinin kendi evlerinden
çıkarılmayarak, yılına kadar fâidelenmelerini vasiyet etsinler. Onlar
kendiliklerinden çıkarlarsa artık onların bizzat yaptıkları meşru' işlerden
dolayı size meşguliyet
yoktur... " (Âyet: 240).
59-.......Bize
Habîb ibnu'ş-Şehîd tahdîs etti ki, İbnu Ebî Muleyke şöyle demiştir: Abdullah
ibnu'z-Zubeyr dedi ki: Ben Usmân ibn Affân'a:
— el-Bakara
Sûresi'ndeki şu "Sizden zevcelerini geride bırakıp ölecek olanlar
eşlerinin kendi evlerinden çıkarılmayarak, yılma kadar fâidelenmelerini
vasiyet etsinler... " (Âyet: 240) âyetini diğer (234.) âyet neshetmiştir. Böyle
iken sen o neshedilmiş âyeti niçin Mushaf'a yazıyorsun? dedim.
Usmân:
— Sen de onu yerinde
bırakacaksın, ey kardeşimin oğlu! Ben Mushaf'tan hiçbirşeyi bulunduğu yerinden
değiştirmiyorum, dedi. Humeyd ibnu'l-Esved: Bu metin tarzında demiştir [81].
*Hani İbrahim: 'Ey
Rabb Jim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demişti-.. " (Âyet: 200)
60-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Biz şekketmeye
İbrahim'den daha haklıyız: Hani İbrahim: Ey Rabb Hm, ölüleri nasıl dirilteceğini
bana göster, demiş, Allah da: İnanmadın mı yoksa? demiş; o da: İnandım, fakat
kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim) demişti" [82].
"Sizden herhangi
biriniz arzu eder mi ki, hurmalardan, üzümlerden onun bir bahçesi olsun,
altından ırmaklar aksın, orada kendisinin her çeşit meyveleri bulunsun, (fakat)
ona ihtiyarlık çöksün, âciz ve küçük çocukları da olsun, derken o bahçeye
içinde bir ateş bulunan bir bora isabet etsin de o yanıversin? İşte Allah size âyetlerini
böyle apaçık bildirir. Olur ki iyi düşünürsünüz" (Âyet: 266).
61-.......İbn
Cureyc şöyle demiştir: Ben Abdullah ibn Ebî Muleyke'den işittim; o, İbn
Abbâs'tan tahdîs ediyordu: Yine İbn Cureyc şöyle demiştir: Ben onun kardeşi
Ebû Bekr ibn Ebî Muleyke'den de işittim; o da Ubeyd ibn Umeyr (el-Leysî
el-Mekkî)'den tahdîs ediyordu. O şöyle demiştir: Umer ibnu'l-Hattâb (R) bir
gün Peygam-ber'in sahâbîlerine hitaben:
— Şu "Sizden
herhangi biriniz arzu eder mi ki..." âyeti hangi şey hakkında indi düşünürsünüz?
diye sordu.
Oradakiler:
— Allah en bilendir, dediler.
Bu cevâb üzerine Umer
öfkelendi de:
— Biliyoruz, yâhud bilmiyoruz deyiniz, dedi.
İbn Abbâs:
— Benim gönlümde o
âyetten birşey (bir ilim) var ey Mü'minle-rin Emîri! dedi.
Umer de ona:
— Ey kardeşim oğlu! Kendini küçük görmeyerek
söyle! dedi. İbn Abbâs:
— Bir amel için mesel
yapılmıştır, dedi. Umer:
— Hangi amel için? dedi.
İbn Abbâs yine
"Bir amel için" dedi. Umer:
— Azîz ve Celîl olan
Allah'ın tâatiyle amel eden zengin bir adam için ki, sonra Allah o adama
şeytânı yolladı, o da ma'siyetlerle amel etti. Nihayet Allah o adamın iyi
amellerini zayi' etti.
"Fe-surhunne",
''Onları parça parça kes" demektir [83].
"Onlar
insanlardan yüzsüzlük edip de birşey istemezler..," (Âyet: 273».
"Elhafe
aleyye", "Elahha aleyye" ve "Ahfâni bi'l-mes'ele";
bunların hepsi bir ma'nâya olup "İstekte aşın gitti" demektir.
"Fe-yuhfıkum",
"Israrla istemekte sizi yorar" elemektir.
62-.......Atâ
ibn Yesâr ile Abdurrahmân ibn Ebî Amre el-Ensârî; ikisi şöyle demişlerdir: Biz
Ebû Hureyre(R)'den işittik, o şöyle diyordu: Peygamber (S) şöyle buyurdu:
"Miskin, insanların verdiği bir hurma, iki hurma, bir lokma, iki lokmanın
geri çevirdiği şu dilenci kişi değildir. Hakîkî miskin (kendisini geçindirecek
nafakası olmadığı hâlde) insanlara el açıp istemekten çekinip iffetli kalmağa
çalışan kimsedir. İsterseniz okuyunuz."
Buhârî'nin üstadı Saîd
ibn Ebî Meryem: Yüce Allah'ın şu kavlini kasdediyor, dedi: "Onlar
insanlardan yüzsüzlük edip birşey istemezler..."[84].
'Hâlbuki Allah
alışverişi halâl, ribâyı (faizi) haram kılmiştir" (Âyet: 275).
"el-Mess"*
"Delilik"tir.
63-.......Bize
Müslim (ibnu's-Subayh el-Kûfî), Mesrûk'tan tahdîs etti ki, Âişe (R) şöyle
demiştir: el-Bakara Sûresi'nin sonundan ribâ hakkındaki âyetler indiği zaman,
Rasülullah (S) bu âyetleri insanlara karşı okudu. Sonra şarâb hususunda
ticâret yapmayı haram kıldı [85].
64-.......
Süleyman ibn Mıhrân şöyle demiştir: Ben Ebû'd-Duhâ'dan işittim; O, Mesrûk'tan
tahdîs ediyordu: Âişe (R) şöyle demiştir: el-Bakara Sûresi'nin sonlarındaki
âyetler indiği zaman Rasülullah çıktı da mescidde bunları okudu. Akabinde
şarâb hususundaki ticâreti haram kıldı.
'(Eğer böyle
yapmazsanız) Allah ve Rasûlü'nden mutlak bir harb olunacağını bilin'1'' (Âyet:
279) [87].
65-.......Şu'be,
Mansûr'dan; odaEbû'd-Duhâ'dan; o da Mesrûk'tan tahdîs etti ki, Âişe (R) şöyle
demiştir: el-Bakara Sûresi'nin sonundan o âyetler indirildiği zaman Peygamber
(S) onları mescidde okudu ve şarâb ticâretim haram kıldı.
"Eğer borçlu
darlık içinde bulunuyorsa, ona geniş bir zamana kadar mühlet verin. Sadaka
olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz"
(Âyet: 280).
Ve bize Muhammed ibn
Yûsuf, Sufyân es-Sevrî'den; o da Man-sûr'dan ve el-A'meş'ten; onlar da
Ebû'd-Duhâ'dan; o da Mesrûk'-tan söyledi ki, Âişe (R) şöyle demiştir: el-Bakara
Sûresî'nin sonundan o âyetler indirildiği zaman, Rasûlullah (S) mescidde ayağa
kalktı da, bu âyetleri bize karşı okudu. Sonra şarâb hakkında ticâret yapmayı
haram kıldı [88].
"Öyle bir günden
sakının ki, hepiniz o gün Allah*a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı
tastamam verilecek, onlara haksızlık edilmeyecektir" (Âyet: 28i>.
66-.......İbn
Abbâs (R): Peygamber (S)'in üzerine inen son hüküm âyeti, ribâ âyetidir,
demiştir [89].
Eğer siz içinizdekini
açıklar yâhud gizlerseniz, Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra kimi dilerse
ona mağfiret eder, kimi dilerse onu da azâblandırır. Allah herşeye
kaadirdir" (Âyet: 284).
67-.......Bize
Miskin (ibn Bukeyr el-Harrânî), Şu'be'den; o da Hâlid el-Hazzâ'dan; o da Mervân
el-Asfar'dan; o da Peygamber'in sahâbîlerinden olan bir adamdan -ki o, İbn
Umer'dir- bu "Eğer ne~ fislerinizdekini açıklar yâhud gizlerseniz...
" âyeti nesh edilmiştir, diye tahdîs etti [90].
"O Rasûl,
RabbHnden kendisine indirilene îmân etti...' (Âyet: 285-286).
İbn Abbâs:
"Isran", "Ahden" demektir; "Gufrâneke" denilir
ki, "Mağfiretini isteriz, bize mağfiret eyle" demektir, demiştir.
68-.......Bize
Şu'be, Hâlid el-Hazzâ'dan; odaMervânel-Asfar'dan; o da Rasûlullah'm
sahâbîlerinden olan bir adamdan onun -el-Asfar: Ben o mübhem adamın İbn Umer
olduğunu zannediyorum, demiştir 'Eğer siz nefislerinizdekini açıklar yâhud
gizlerseniz. " âyetini ondan sonraki âyet neshetti, dediğini haber verdi [91].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle [92]
"Tukaat" ve
"Takıyye" bir ma'nâya olup "Birşeyden sakınmak" demektir.
"Sırmn",
soğuğun şiddeti ve soğuk ma'nâsinadır.
"Şefâ
hufratin", çukurun ucu ve kenarı demektir; kuyunun kenarı gibi ki, o da
onun ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyışıdır.
"Tubevviu",
"Asker yeri ediniyordun" demektir.
(el-Musevvemu",
bir alâmetle yâhud beyaz yün ile yâhud alâmet olabilen şeylerle bir nişanı olan
demektir.
"Rıbbiyyûne"
cemi'dir; tekili "Rıbbiyy'Mir; "Rabbe mensûb âlim (veya cemâat)
ma'nâsınadır.
"Tehıssûnehum",
(Allah'ın sizi onlar üzerine saldırtması ve izni ile) "Siz onları öldürüp
köklerini kazıyordunuz" demektir.
"Guzzen";
tekili "Gazi" olup, gazve yapan, yânî düşmanla cenk ve kıtal etmeye
giden mücâhid 9,
ma'nâsınadır.
"Senektubu",
"Yazacağız" yânî "Onların söylediklerini ilmimizde muhafaza
edeceğiz" demektir.
"Nuzulen min indillâh
= Allah indinde bir sevâb olarak".
Bu,
"Nuzulen" masdarının "Ben onu konuk ettim" sözünde olduğu
gibi mefûl isim sîgası ile "Ve vt:
munzelun min indillâh", yânî "Allah yanında konuk edilmiş
olarak" ma'nâsına olması da caiz olur.
("Nüzul",
konuk için hazırlanan ikram olup, sonra genişletilip rızk ma'nâsına da
kullanılmıştır.)
Mucâhid:
"el-Haylu'l-musevvemetu", "İnce ve son derece güzel atlar"
ma'nâsınadır, demiştir. İbn Cubeyr: "Hasûran", Şehvetlere meyli ve
kudreti olmakla beraber kemâlinden dolayı nefsini men' edip kadınlara gitmeyen
ma'nâsınadır, demiştir. îkrime: "Min fevrihim", "Bedir günü
öfkelerinden" demektir. Mucâhid: "Yuhricu'l-hayye = Diriyi çıkarır"
sözünün tefsirinde:
"Nutfe (göz
görüşünde hareketsiz) Ölü gibi çıkar, hâlbuki ondan, yânî meniden canlı yavru
çıkar" demiştir.
"el-îbkâr",
fecrin evvelidir. "Aşıyy" ise güneşin meylidir. Ben onu güneşin batma
tarafına meylidir zannediyorum.
"Ondan bir kısmı
muhkem âyetlerdir". Mucâhid şöyle demiştir: Bunlar haram ve halâldir.
"Diğer bir kısmı
da müteşâbihlerdir". Bunlar da birbirlerini tasdîk ederler. Bunlar Yüce Allah'ın
şu kavilleri gibidir:
"... Allah onunla
birçoğunu şaşırtır, yine onunla birçoğunu yola getirir. Onunla /âşıklardan
başkasını şaşırtmaz" (el-Bakara: 26).
"Allah'ın izni
olmadan hiçkimsenin îmân etmesi mümkin değildir. O, akıllarını iyi
kullanmayanlara murdarlık verir" (Yûnus: ıoo).
"Hidâyeti kabul
edenlere gelince, Allah onların muvaffakiyetini artırmış, onlara (ateşten
nasıl) kaçınacaklarını ilham etmiştir" (Muhammed: n>.
"Zeyğ",
"Şekk" demektir. "Fitne istemek", müteşâbihleri aramak
demektir. "Râsihûn, yânî itimde üstün olanlar bilirler de: Biz O'na îmân
ettik, derler" [94]
69-.......Bize
Yezîd ibnu İbrâhîm et-Tusterî, Abdullah ibn Ebî Muleyke'den; o da el-Kaasım ibn
Muhammed'den tahdîs etti ki, Âi-şe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şu âyeti
okudu: "Sana Kitâb*ı indiren O'dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki,
bunlar Kitâbhn anasıdır (temelidir). Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte
kalble-rinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve onun te'vîline yeltenmek
için, onun müteşâbih olanına tâbi' olurlar. Hâlbuki onun te 'vttini Allah Han
başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erenler ise: Biz ona inandık. Hepsi Rabb
'imiz katındadır, derler. (Bunları) salim akıllılardan başkası iyice
düşünemez" (Âyet: 7).
Âişe dedi ki:
Rasûlullah: "Sen Kur'ân 'in yalnız müteşâbih âyetlerine uyan dalâlet
sahihlerini gördüğünde, işte onlar Allah 'in bu âyette isim ve sıfatlarını
söylediği kimselerdir, artık hepiniz onlardan sakınınız" buyurdu [95].
“Ben onu da,
zürriyetini de o taşlanmış şeytandan Sana ğdirinm" (Âyet: 36).
70-.......Bize
Ma'mer ibn Râşid, ez-Zuhrî'den; o daSaîdibnu'l-Müseyyeb'den; o da Ebû Hureyre(R)'den
haber verdi ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Doğumları hiçbir çocuk
yoktur ki, doğuru-lurken şeytân ona muhakkak dokunur olmasın. İşte şeytânın ona
bu dokunmasından dolayı çocuk çığrınarak ağlar. Şeytânın bu dokunmasından
Meryem ile oğlu İsâ müstesnadırlar."
Sonra Ebû Hureyre:
İsterseniz "Ben onu ve zürriyetini o taşlanmış şeytândan Sana ısmarlarım"
âyetini okuyunuz, dedi [96].
"Hakikat, Allah'a
olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az'bir bahâyı satın alanlar, işte onlar;
onlar için ahirette
hiçbir nasîb yoktur
-hiçbir hayır yoktur-... " (Âyet: ıi)
"Elîm",
"el-Elem" kökünden "Mu'lim" yânı "Elem verici,
acıtıcı" demektir. Bu "Elim" lafzı, mufîl yerindedir.
— O âyet benim
hakkımda indirildi: Amcamın oğlunun toprağında benim bir kuyum vardı. (O bunu
inkâr ediyordu.) Peygamber bana: "(O kuyunun senin olduğuna) Beyyinen
yâhud onun yemini lâzımdır" buyurdu. Ben: Yâ Rasûlallah, bu takdirde o
yemîn eder, dedim. Bunun üzerine Peygamber: "Her kim müslümân bir kişinin
malını koparıp almak için yalancı olarak sabr yemini yaparsa, o kimse Allah'ın
öfkesine uğrayarak Allah'a kavuşur" buyurdu [97].
72-.......
Bize el-Avvâm ibnu Havşeb, İbrâhîm ibn Abdirrahmân'dan; o da Abdullah ibn Ebî
Evfâ(R)'dan (şöyle dediğini) haber verdi: Bir kimse çarşıda bir malı satışa
çıkardı. Satıcı, müslümânlar-dan alıcı olan bir kimseyi kandırmak için bu mala
onun vermediği para verilmiştir diye yemîn etti. Akabinde şu âyet indi:
"Hakikat Allah 'a olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az bir bahâyı
satın alanlar, işte onlar; onlar için âhirette hiçbir nasîb yoktur. Allah
kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onlan temize çıkarmaz. Onlar için
pek acıtıcı bir azâb vardır" [98].
73-.......Abdullah
ibn Ebî Muleyke'den (o, şöyle demiştir): İki kadın bir ev içinde yâhud bir
hücrede deri işleri dikerlerdi. Bunlardan birisi avucuna biz batırılmış olarak
dışarı çıktı ve öbür kadın aleyhine da'vâ etti. Kadınların bu da'vâsı İbn
Abbâs'a arz olundu. îbn Abbâs:
— Rasûlullah (S):
"Eğer insanlara yalnız da'vâlanyle (delilsiz, şâhidsiz) istedikleri şeyler
verilecek olsaydı, kavmin malları ve kanları zayi' olup giderdi" buyurdu.
Aleyhine da'vâ edilen kadına, Allah adına yalan yere yemîn etmenin fenalığını
hatırlatınız ve şu âyeti de kendisine okuyunuz, dedi: "Allah 'in ahdini ve
yeminlerini az bir paraya değişenler, işte bunlar için âhirette hiçbir nasîb
yoktur..."
İbn Abbâs'ın bu emri
üzerine oradakiler da'vâlı kadına bunları hatırlattılar. Bunun üzerine da'vâlı
kadın suçunu i'tirâf etti. İbn Abbâs da'vâcı kadına da:
— Peygamber (S):
"Yemîn da'vâlıya düşer" buyurdu, dedi" [99].
"De ki: Ey
kitâbhlar, hepiniz bizimle sizin aranızda müsavi (ve âdil) bir kelimeye gelin:
Allah'tan başkasına tapmayalım..." (Âyet: 64).
"Sevâın",
"Kasdin" yânî "Adaletli" demektir [100].
74- Bana İbrâhîm
ibn Mûsâ, Hişâm ibn Yûsuf es-San'ânî'den; o da Ma'mer ibn Râşid'den tahdîs
etti.
Ve yine bana Abdullah
ibmı Muhammed el-Müsnidî tahdîs etti. Bize Abdurrazzâk tahdîs etti. Bize Ma'mer
haber verdi ki, ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Utbe
haber verip şöyle dedi: Bana îbnu Abbâs tahdîs edip şöyle dedi: Bana Ebû
Suf-yân, kendi ağzından benim ağzıma olmak üzere, yânî ağız ağıza tahdîs edip
şöyle dedi: Ben, benimle Rasûlullah arasında yapılmış olan sulh müddeti içinde
gittim.
Ebû Sufyân dedi ki:
Ben Şam'da bulunduğum sırada iken Pey-gamber'den Hırakl'e bir mektûb getirildi.
Ebû Sufyân dedi ki: Bu
mektubu Dıhye ibn Halîfe el-Kelbî getirmiş ve mektubu Busrâ ahâlîsinin
büyüğüne (Haris ibn Ebî Şemir el-Gassânî'ye) vermiş, Busrâ'nın büyüğü olan bu
zât da mektubu Hırakl'e vermişti.
Ebû Sufyân dedi ki:
Hırakl:
— Şu kendisinin
peygamber olduğunu söylemekte olan adamın kavminden burada kimse var mı? diye
sordu.
Yanındakiler:
— Evet vardır,
dediler.
Ebû Sufyân dedi ki:
Akabinde ben Kureyş'ten bir toplulukla beraber çağrıldım. Hırakl'in huzuruna
girdik ve Hırakl'in önünde oturtulduk. Hırakl:
— Peygamber olduğunu
söylemekte olan bu Zât'a neseb yönünden en yakın bulunanız hanginizdir? diye
sordu.
Ebû Sufyân dedi ki:
— Benim, dedim.
Kitâbu't-Tefsîr/4255
Beni HırakPin önünde
oturttular, arkadaşlarımı da benim arkamda oturttular. Sonra tercümanım
çağırdı da ona:
— Bunlara söyle ki,
ben, peygamber olduğunu söylemekte olan o Adam hakkında bu zâta bâzı şeyler
soracağım. Eğer bu zât bana yalan söylerse, sizler onu tekzîb ediniz de! dedi.
Ebû Sufyân dedi ki:
Allah'a yemîn ederim ki, arkadaşlarımın benim yalanımı ötede beride yaymaları
olmayaydı, muhakkak (Peygamber hakkında) yalan uydururdum. Bundan sonra
Hırakl, tercümanına:
— Bu adama: Sizin içinizde
O'nun hasebi (kıymeti, şerefi) nasıldır? diye sor! dedi.
Ebû Sufyân dedi ki:
— O içimizde haseb sahibidir, dedim [101].
— Babaları içinde bir melik var olmuş mudur?
dedi. Ebû Sufyân dedi ki: Ben:
— Hayır, dedim.
— Söylediğini
söylemesinden önce (yânî dav'vetten önce) siz O'nu hiç yalan söylemekle ittihâm
ettiniz mi? dedi.
Ben:
— Hayır, dedim. Hırakl:
— O'na insanların
eşrafı mı, yoksa zaîfleri mi tâbi' oluyorlar? dedi.
Ebû Sufyân dedi ki:
Ben:
— O'na halkın eşrafı değil, zaîfleri tâbi'
oluyorlar, dedim.
— O'na tâbi' olanlar
artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı? dedi. Ebû Sufyân dedi ki: Ben:
— Hayır onlar eksilmiyorlar, fakat artıyorlar,
dedim. Hırakl:
— İçlerinde O'nun
dînine girdikten sonra beğenmemezlikten dolayı dînden dönen kimse var mı?
dedi.
Ebû Sufyân dedi ki:
Ben:
— Hayır yoktur, dedim.
— O'nunla harb ettiniz mi? dedi. Ebû Sufyân
dedi ki: Ben:
— Evet harb ettik, dedim. Hırakl:
— O'nunla harbiniz(in sonucu) nasıl oldu? dedi.
Ebû Sufyân dedi ki: Ben:
— Bizimle O'nun
arasında harb nevbet nevbet olur: Bazen O bize zarar verir, bazen de biz O'na
zarar veririz, dedim.
Hırakl:
— O gadr ediyor mu (yânî ahdi bozuyor mu)?
dedi. Ebû Sufyân dedi ki: Ben:
— Hayır O gadr
etmiyor, ancak biz şimdi O'nunla bir müddete kadar mütâreke halindeyiz; bu
müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz, dedim.
Ebû Sufyân dedi ki:
Allah'a yeminle söylüyorum, bu sözden başka konuşma içine bir kelime sokmam
bana mümkin olmadı. Hırakl:
— Sizden bu sözü
O'ndan evvel söylemiş (yânî O'ndan evvel peygamberlik da'vâsına kalkışmış) bir
kimse var mı? dedi.
Ben:
— Hayır yoktur, dedim. Sonra tercümanına dedi
ki:
— Ona söyle: Ben sana
içinizde O'nun hasebini sordum. Sen içinizde O'nun haseb sahibi olduğunu
söyledin. Rasûller de böyle kavimlerin haseb sâhibleri içinden gönderilirler. Ben sana, O'nun babaları içinde bir melik var
mıdır diye sordum. Sen hayır yoktur dedin. Ben de babalarından bir melik
olaydı, bu da babalarının hükümdarlığını geri almak isteyen bir kimsedir diye
düşünürdüm dedim. Ve yine ben sana O'na tâbi' olanlar halkın zaitleri midir,
yoksa eşrafı mıdır? diye sordum. Sen: Hayır O'nun tâbi'leri halkın
zaîfle-ridir, dedin. Rasûllerin tâbi'leri de zâten onlardır. Ve yine ben sana,
o söylediği peygamberlik sözünü söylemesinden önce, sizler O'nu yalan
söylemekle ittihâm eder miydiniz diye sordum. Sen: Hayır, O'nun yalan
söylediğini görmedik, dedin. Ben de şu hakikati bildim ki: Önceden insanlara
karşı yalan söylememiş iken, sonradan gidip de Allah'a karşı yalan
söyleyemezdi. Ve yine ben sana, onlardan O'nun dînine girdikten sonra
beğenmemezlikten dolayı dînden dönen var mir dır diye sordum. Sen: Hayır dînden
dönen yoktur, dedin. îmân da mûcib olduğu neş'e ve gönül ferahı kalblere
karışıp kökleşince böyle olur. Ben sana, onlar artıyorlar mı, yoksa
eksiliyorlar mı diye sordum. Sen: Onlar artıyorlar, dedin. İşte îmân da
tamamlanıncaya kadar hep böyle bu minval üzere gider. Ben sana, O'nunla harb
ettiniz mi diye sordum. Sen: O'nunla harb ettiğinizi, harbin sizinle O'nun
arasında nevbet nevbet
olup bazen O'nun size zarar verdiğini, bazen de sizin O'na zarar verir
olduğunuzu söyledin. Rasûller de böyle imtihana tâbi' tutulurlar, sonra akıbet
onların lehine olur. Ben sana O zât gadr ediyor mu diye sordum. Sen, O'nun gadr
etmez olduğunu söyledin. Rasûller de böyledir, gadr etmezler. Ben sana, O'ndan
evvel bu peygamberlik sözünü söylemiş bir kimse var mı diye sordum. Sen: Hayır
yoktur, dedin. O'ndan evvel bu sözü söylemiş bir kimse olaydı, bu da
kendisinden evvel söylenilmiş bir söze uymuş bir kimsedir diyebilirdim diye
düşünürdüm, dedi. Ebû Sufyân dedi ki: Sonra Hırakl:
— O size ne emrediyor? dedi. Ebû Sufyân dedi
ki: Ben:
— O bize namaz
kılmayı, zekât vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi ve iffetli olmayı emrediyor,
dedim.
Hırakl:
— Eğer O'nun hakkında
söylemekte olduğun şeyler doğru ise, O muhakkak bir peygamberdir. Ben bir
peygamberin çıkacağını bilmekte idim, lâkin ben O'nun sizden olacağını
zannetmezdim. Eğer ben O'nun yajıına varabileceğimi bilseydim, elbette O'nunla
buluşmayı çok arzu ederdim. Eğer ben O'nun yanında olaydım (O'na hizmet
ederek) ayaklarım yıkardım. Yemîn ederim ki, O'nun hükümdarlığı şu ayaklarımın
bastığı yerlere muhakkak ulaşacaktır, dedi.
Ebû Sufyân dedi ki:
Bundan sonra Hırakl, Rasûlullah'ın mektubunu istedi ve onu okudu. Mektubun
içinde şunlar yazılmıştı [102]:
' 'Bismi İlâhi
'r-rahmâni 'r-rahîm.
Allah'ın Kulu ve
Rasûlü Muhammed'den Rûm'un büyüğü Hı-rakl'e: Hidâyet yoluna uyanlara selâm
olsun! Bundan sonra: Ben seni îsiâm da'vetine, yânî müslümânlığa da'vet
ediyorum. İslâm 'a gir ki selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah senin
ecrini iki kat versin! Eğer bu da'vetimi kabul etmezsen Hrıstiyan çiftçilerin
günâhı senin boynuna olsun! Ey kitâblılar (Yahudiler ve Hristiyanlar), hepiniz
bizimle sizin aranızda müsâvî (ve âdil) bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına
tapmayalım,, O'na hiçbirşeyi ortak tutmalıyım, Allah V bırakıp da kimimiz
kimimizi rabbler diye tanımayalım. (Buna rağmen) eğer kitâblılar bu da 'vetten
yüz çevirirlerse, siz de onlara: Şâhid olun, biz muhakkak müslümânlarız,
deyiniz. "
Hırakl mektubun
okumasını bitirdikten sonra yanında sesler yükseldi ye gürültü Çoğaldı. Bizim
dışarıya çıkarılmamız emredildi, biz de dışarıya çıkarıldık. Dışarıya
çıktığımız zaman ben arkadaşlarıma:
— îbnu Ebî Kebşe'nin
(yânı Peygamber'in) işi hakîkaten kuvvetlenip büyüyor. Şu da muhakkak ki,
Asfar oğullarının, yânı Rûm-lar'ın meliki O'ndan korkmaktadır, dedim.
Artık, Rasûlullah'm
işinin gâlib geleceğine tâ Allah kalbime İslâm'ı ve inkıyadı girdirinceye
kadar keşin bilici olmakta devam ettim[103].
ez-Zuhrî şöyle
demiştir: Nihayet Hırakl, Rûm büyüklerini da'-vet etti de, onları Hımıs'ta
bulunan bir sarayının içinde topladı ve onlara:
— Ey Rûm cemâati, (bu
Zât'a bey'at edip de) felaha ve zamanın sonuna kadar rüşde nail olmayı ve
mülkünüzün sizin için sabit olmasını istemez misiniz? diye hitâb etti.
Râvî dedi ki: Bu hitâb
üzerine o topluluk, yaban eşekleri kadar sür'atle kapılara doğru kaçıştılarsa
da kapıları kapanmış buldular. Hırakl, (onların bu derece kaçışlarım görüp
îmânlarından ümîd kesince):
— Bunları benim
huzuruma getirin! deyip, onları çağırdı. Akabinde:
— Ben ancak sizin
dîniniz üzerindeki şiddetinizi denemişimdir. Şimdi ise sizlerden arzu ettiğim
dîninize olan şiddetli bağlılığınızı gözlerimle görmüş bulunuyorum, dedi.
Bu söz üzerine
oradakiler Hırakl'den razı olup ona ta'zîm için secde ettiler [104].
'Siz sevdiğiniz
şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş olmazsınız. Her
ne infâk ederseniz şübhesiz Allah onu bilir1" (Âyet: 92).
75-.......
Enes ibn Mâlik (R) şöyle diyordu: Ebû Talha Medîne'de hurmalık mal yönünden
Ensâr'ın en zengini idi. Kendisine mallarının en sevimlisi de
"Bîruhâ" (denilen bustânı) idi. Bîruhâ, Mescidin karşısında idi.
Rasûlullah (S) da Bîruhâ'ya girer ve'onun içindeki güzel sudan içerdi.
"Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harca-madıkça hâlis iyiliğe
ermiş olmazsınız" âyeti indirilince, Ebû Talha kalktı da:
— Yâ Rasûîallah!
Şübhesiz Allah "Siz sevdiğiniz şeylerden har-camadıkça hâlis iyiliğe ermiş
olmazsınız" buyuruyor. Mallarımın bana en sevimli olanı Bîruhâ'dır.
Bîruhâ, Allah için sadakadır. Ben bu sadakanın hayrını ve Allah katında bunun
âhiret zahîresi olmasını umarım. Yâ Rasûîallah, bu bustânımı Allah'ın Sana
gösterdiği uygun bir yere sarfet, dedi.
Rasûlullah:
— "Bu ne kadar büyük ve hoştur! Bîruhâ
sahibine kazanç getiren bir maldır, Bîruhâ kazanç getiren bir maldır. Ben
senin dediğini işittim. Ben bu bustânı hısımların arasında bölüştürmeni ve
onlara vermeni uygun görüyorum" buyurdu.
Ebû Talha:
— Ben de böyle yaparım yâ Rasûîallah, dedi.
Akabinde Ebû Talha, o
bustânı kendi hısımları ve amca oğulları arasında taksîm etti.
Abdullah ibn Yûsuf ile
Ravh ibn Ubâde "Zâlike mâlun râyı-hun ( = Bu gidici bir maldır)"
şeklinde ("ye" harfiyle) söylediler.
Bana Yahya ibn Yahya
tahdîs edip: Ben İmâm Mâlik'in huzurunda "Mâlun râbihun" şeklinde
("be" harfiyle) okudum, dedi[105].
76-.......Enes
ibn Mâlik (R): Ebû Talha o bustânı Hassan ibn Sabit ile Ubeyy ibn Ka'b'a tahsis
etti. Ben Ebû Talha'ya o ikisinden daha yakın olduğum hâlde o bustândan bana
birşey vermedi, demiştir [106].
“...De ki: Eğer doğru
söyleyenler iseniz Tevrat'ı getirin de onu okuyun" (Âyet: 93) [107].
77-.......
Bize Mûsâ ibn Ukbe, Nâfi'den; o da Abdullah ibn Umer(R)'den şöyle tahdîs etti:
Yahudiler, kendilerinden zina edişmiş bir erkek ile bir kadını Peygamber'e
getirdiler. Peygamber (S) onlara:
— "Siz kendinizden zina edenlere nasıl
ceza yaparsınız?" diye sordu.
Yahudiler:
— Biz zina eden erkek
ve kadının yüzlerine kömür sürüp karartır ve onları döveriz, dediler.
Peygamber:
— "Siz Tevrat'ta recmi (yânî taşlama
cezasını) bulmuyor musunuz?" dedi.
Yahudiler:
— Biz Tevrat'ta böyle birşey bulmuyoruz,
dediler. Bu sözleri üzerine Abdullah ibn Selâm onlara:
— Sizler yalan
söylediniz: Eğer doğru söyleyenler iseniz Tevrat'ı getirin de onu okuyun! dedi.
Onlardan, Tevrat'ı
okutan âlimleri elini recm âyeti üzerine koydu da, recm âyetini okumayarak,
ondan önceki ve sonraki âyetleri okumağa başladı. Abdullah ibn Selâm onun elini
recm âyetinin üstünden çekti de:
— Bu nedir? dedi. Yahûdîler bu âyeti görünce:
— İşte bu, recm âyetidir, dediler.
- Peygamber zina
edenlerin recm edilmelerini emretti, akabinde onlar mescidin yanında
cenazelerin konduğu yerin yakınında recm edildiler. Ben o zina eden kadının
erkek arkadaşını, kadını taşlardan korumak içiri, kadının üzerine doğru
meyledip kapanır hâlde gördüm [108].
'Siz insanlar için
çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz*.. " (Âyet: ııo) [109].
78-.......Ebû
Hureyre (R) "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz"
kavlinin tefsîri hakkında: Siz insanların bâzıları için insanların en
hayırlılarısınız. Çünkü sizler İslâm camiasına boyunlarında zincirler bulunan
esîr insanları getirirsiniz, nihayet bu esîr insanlar İslâm Dîni'ne girerler,
demiştir [110].
"O zaman
içinizden iki zümre za'f göstermişti. Hâlbuki onların yardımcısı Allah'tı.
Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" (Âyet: 122) [111].
79-.......Amr
ibn Dînâr şöyle demiştir: Ben Câbir ibn AbdilIah(R)'tan işittim, şöyle diyordu:
"O zaman içinizden iki zümre za'f göstermişti. Hâlbuki onların yardımcısı
Allah 'ti... " âyeti, bizim hakkımızda indi.
Câbir dedi ki: İki
taife bizleriz: (Evs'ten) Harise oğulları ve (Haz-rec'den) Selime oğulları. Ve
biz, Allah'ın "Hâlbuki onların velîleri Allah'tı" kavlinin inmemesini
arzu etmeyiz.
- Râvî Sufyân ibn
Uyeyne bir kerresinde:- "Hâlbuki onların velîleri Allah'tı" kavlinin
inmemiş olması beni sevindir mezdi, şeklinde söylemiştir [112].
'işten hiçbirşey sana
âid değildir... " (Âyet: 128).
80-.......ez-Zuhrî
şöyle demiştir: Bana Salim, babası Abdullah ibn Umer'den tahdîs etti. O
Rasûlullah'tan işitmiştir. Rasûlullah (S) Uhud'da yaralanıp dişi kırıldıktan
sonra) sabah namazının son rek'-atinde rükû'dan başını kaldırıp: Semiallâhu
limen hamideh. Rabbena leke'l-hamd dedikten sonra: "Yâ Allah, Fulân'a,
Fulân'a ve Fulân 'a la'net et!" der idi. Bunun üzerine Allah: "işten
hiçbirşey sana âid değildir. Allah ya onların tevbesini kabul eder, yâhud
onları kendileri zâlim kimseler oldukları için azâblandırır" âyetini
indirdi.
Bu hadîsi İshâk ibn
Râşid el-Harrânî de ez-Zuhrî'den rivayet etti.
81-.......Bize
İbnu Şihâb, Saîd ibnu'l-Müseyyeb ile Ebû Seleme ibn Abdirrahmân'dan; onlar da
Ebû Hureyre(R)'den olmak üzere tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) bir kimsenin
aleyhine beddua etmek yâhud bir kimsenin lehine hayır duâ etmek istediği vakit
rukû'dan sonra kunût yapardı.
Râvî bazen şöyle
demiştir: Rasûlullah:
— "Semiallâhu
limen hamideh Rabbena lekeH-hamd" dediği
zaman "Yâ Allah,
el-Velîdibnu'l-Velîd'i, Seleme ibnu Hişâm'ı, Ayyaş ibn Rabîa'yı kurtar! Yâ
Allah, Mudar'ı daha beterine, içinde bulundukları bu yılları Yûsuf Peygamber'in
o şiddetli yıllarına benzet!" der ve bunu açıktan söylerdi.
Yine Rasûlüllah bâzı
kerre sabah namazının bir kısmında:
— "Yâ Allah,
Fulân veFulân'a la'net et!" diye bâzı Arab kabilelerine beddua ederdi.
Nihayet Allah:
"İşten hiçbirşey sana âid değildir. Allah ya onların tevbesini kabul
eder, yâhud onları kendileri zâlim kimseler oldukları için azâblandinr"
âyetini indirdi (de Peygamber namazda beddua etmeyi bıraktı) [113].
"Peygamber ise
arkanızdan sizi çağırıyordu... " (Ayet: 153) "Uhrâkum" lafzı
"Ahırıkum" lafzının müennes
kılınmışıdır. ibn
Abbâs: İki güzelliğin biri fetih yâhud şehîdliktir, demiştir [114].
82-.......el-Berâibn
Âzib (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Uhud gününde okçu piyadelerin başına
Abdullah ibn Cubeyr'i kumandan yapmıştı. Müslümanlar bozulmuş hâlde yönelip
kaçtıkları zaman Ra-sûlullah onların arkalarından ("Ey Allah'ın kulları,
bana geliniz; ey Allah'ın kulları bana geliniz..." diye) çağırıyordu. O
sıra Peygam-ber'in yanında oniki kişiden başka kimse kalmamıştı [115].
83-.......Katâde
şöyle demiştir: Bize Enes ibn Mâlik tahdîs etti ki, Ebû Talha şöyle demiştir:
Bizler Uhud günü harb şaftlarımızda bulunurken bizleri uyku kapladı.
Ebû Talha dedi ki:
Kılıcım elimden düşerdi, ben onu alırdım. Kılıcım elimden tekrar düşerdi, ben
onu yine alırdım [117].
"el-Karh",
"Yara" demektir. "îstecâbû", "Ecâbû( = İcabet
etti)";
"Yestecîbu",
"Yucîbu( = İcabet eder)" ma'nâsınadır [118].
"Onlar öyle
kimselerdir ki, halk kendilerine: (Düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu
topladılar, o hâlde onlardan korkun dedi de, bu söz onların imânını artırdı ve:
Allah bize yeter, o ne güzel vekildir, dediler" (Âyet: 173) [119].
84-.......İbn
Abbâs (R): "Hasbunallâhu ve nVmel-vekîl=Allah bize yetişir, O ne güzel
vekildir'' cümlesini İbrahim Peygamber, Nem-rûd ateşi içine atıldığı zaman
söyledi. Ve yine bu cümleyi Muham-med (S) ile sahâbîleri de: "Halk kendilerine;
(Düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu topladılar, o hâlde onlardan
korkun, dedikleri zaman bu söz onların îmânını artırdı ve: Allah bize yeter, O
ne güzel vekildir, dediler".
85-.......İbn
Abbâs (R): îbrâhîm Peygamberdin ateşe atıldığı zaman söylediği son sözü
"Hasbiye'llâhu ve nVme*l-vekîl=Allah bana yeter, O ne güzel vekildir**
cümlesidir, demiştir [120].
'Allah'ın fazlından
kendilerine verdiğini (harcamakta) cimrilik edenler sakın bunun kendileri için
bir hayır olduğunu sanmasınlar..."
(Âyet: ıso)
"Seyutavvakûn",
"Boyunlarına halka yapılacak" demektir; "Boynuna halka
taktım" sözündeki gibi.
86-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Her kim ki
Allah kendisine mal verir de o malın zekâtını ödemezse, kıyamet gününde o
zekâtı verilmeyen mal, sahibi için çok zehirli erkek bir yılan suretine
konulur. Bunun iki gözü üstünde iki nokta vardır. Bu azgın yılan kıyamet
gününde mal sahibinin boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan (ağzı ile)
sahibinin çenesini iki tarafından yakalar da: Ben senin (dünyâda çok sevdiğin)
malınım, ben senin hazinenim! der.
Sonra Rasûlullah şu
mealdeki âyeti okudu: "Allah'ın fazlından kendilerine verdiğini
(sarfetmekte) cimrilik edenler sakın bunun kendileri için bir hayır olduğunu
sanmasınlar. BiVakis bu, onlar için bir şerrdir. Onların cimrilik ettikleri
şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı
Allah'ındır. Allah ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır" (Âyet: ist» [121].
"(And olsun ki,
mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz.) Sizden evvel
kendilerine kitâb verilenlerden ve Allah *a eş tanıyanlardan da herhalde incitici
birçok (lâflar) işiteceksiniz..." (Âyet: i86>.
87-.......ez-Zuhrî
şöyle demiştir: Bana Urve ibnu'z-Zubeyr haber verdi; ona da Usâme ibn Zeyd (R)
şöyle haber vermiştir: Rasû-lullah (S) Bedir vak'asından önce bir gün Fedek
dokuması kaplı, saçaklı bir palan vurulmuş bir merkeb üzerine bindi ve (henüz
çocuk bulunan) Usâme ibn Zeyd'i terkisine aldı da Haris ibn Hazrec
ma-hallesınde(kı evinde hasta bulunan) Sa'd ibn Ubâde'ye hasta ziyaretine
gitti.
Usâme dedi ki:
Giderken yolda Abdullah ibn Ubeyy ibn Selûl*-ün içinde bulunduğu bir meclise
uğradı. Bu vak'a Abdullah ibn Ubeyy müslümân olmazdan evvel idi. Bu mecliste
müslünıânlardan, puta tapan müşriklerden, Yahûdîler'den Karışık birtakım
kimseler vardı. Abdullah ibn Revâha da bu mecliste bulunuyordu. Merkebin
kaldırdığı toz meclisi kapladığı için Abdullah ibn Ubeyy, kaftamyle burnunu
kapadı. Sonra:
— Bizim üzerimizi tozutmayınız! dedi.
Rasûlullah onlara
selâm verdi. Sonra da durup merkebden indi ve onları İslâm'a da'vet etti ve
onlara Kur'ân okudu. Bunun üzerine Abdullah ibn Ubeyy:
— Ey kişi! Bu
söylediklerin hakk ve gerçekse, bunlardan güzel birşey olmaz. Fakat bizim meclisimize
gelip de bizi bununla ezâlan-dırma! Kendi menziline git, sana gelen olursa ona
anlat! dedi.
Bunun üzerine (büyük
şâir) Abdullah ibn Revâha:
— Yâ Rasûlallah, (İbnu
Ubeyy'e bakma) meclisimizde bizi Kur'ân ile ört, onun nûrlarıyle bürü! Biz
duanızı, Kur'ân okumanızı çok severiz! dedi.
Bunun üzerine
müslümânlarla müşrikler, Yahudiler sövüşmeye başladılar. Hattâ birbirlerine
saldırıp öldürmeye yaklaştılar. Rasûlullah ise onları devâmh sükûnete
kavuşturmaya çalışıyordu. Nihayet yatıştılar. Sonra Rasûlullah merkebine binip
yürüdü. En sonu Sa'd ibn Ubâde'nin evine varıp içeri girdi. Peygamber (S)
-Ensâr'ın Hazrec kolunun büyüklerinden olan- Sa'd'a:
— "Ey Sa'd! -Abdullah ibn UbeyyH
kasdederek- Ebû Hubâb'-ın ne söylediğini duymadın mı? (Duymuş ol ki) o şöyle
şöyle söyledi" (diye biraz önce geçen vak'ayı) anlattı.
Sa'd ibn Ubâde de:
— Yâ Rasûlallah! Sen İbn Ubeyy'in kusurunu
affet, biraz da onu ma'zûr gör! Sana Kur'ân indiren Allah'a yemîn ederim ki, Allah'ın
irâdesi Sen'in üzerine indirdiği hakkın gelmesi suretiyle (yânî Sana
peygamberlik gelmesi suretiyle) tecellî etmiştir. Hâlbuki şu bel-decik halkı
İbn Ubeyy'in başına tâc giydirmeye, üzerine de melike mahsûs sarık sarmaya (bu
suretle onu kendilerine melik edinmeye) hazırlanmışlardı. Allah Sana ihsan
buyurduğu peygamberlik hakkıyle onların tasavvurlarını imkânsız bir hâle
koyunca, bu mahrumiyetle İbn Ubeyy mahzun ve kederlenmiş oldu. Yâ Rasûlallah!
Abdullah ibn Ubeyy işte bu kederle, gördüğün çirkin harekette bulunmuştur (Siz
onu afv buyurun), dedi.
Rasûlullah (S) da onu
affetti. Esasen Rasûlullah ile sahâbîleri, Allah'ın emri veçhile, gerek
müşriklerin gerek ehli kitabın kusurları-
nı affedip, ezalarına
sabrediyorlardı. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurmuştur:
"And olsun ki,
mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz. Sizden evvel
kendilerine kitâb verilenlerden ve Allah'a ortak tanıyanlardan da herhalde
incitici birçok sözler işiteceksiniz. Eğer katlanır, sakınırsanız, işte bu,
hâdiselere karşı gösterilmiş bir azim-(ve metânet)ctentf/r" (Âyet: 186).
Ve Allah şöyle
buyurdu:
"Kitâb ehlinden
birçoğu, Hakk kendilerince belli olduktan sonra ruhlarındaki hasedden ötürü
sizi îmânınızdan sonra küfre döndürmek hevesine düştü. Allah'ın emri gelinceye
kadar şimdilik onları bırakın. Serzeniş de etmeyin. Şübhesiz ki Allah herşeye
hakkıyle kaadİrdîr" (el-Bakara: 109).
Peygamber (S) bu affı,
Allah'ın kendisine emrettiğine te'vîl ediyordu. En sonu Allah onlar hakkında
(savunma harbine) izin verdi. Bu izin üzerine Rasûlullah, Bedir gazvesine çıkıp
da, Allah İslâm ordusu eliyle Kureyş müşriklerinin büyüklerini öldürünce,
Abdullah ibn Ubeyy ibn Selûl ile onun müşriklerden ve puta tapanlardan olan
ma-iyyeti:
— Artık Bedir vak'ası,
müslümânlığa yönelip yüzünü göstermiş açık bir galebedir, dediler ve
Rasûlullah'a İslâm üzere bey'at edip müs-lümân oldular [122].
"Getirdikleriyle
sevinen, yapmadıklarıyle de övülmelerini arzu eden kimseler; onların azâbdan
kurtulacak bir yerde bulunacaklarını sakın sanma. Onlara pek acıtıcı bir azâb
vardır" (Âyet: iss)
88-.......Zeyd
ibn Eşlem, Atâ ibn Yesâr'dan; o da Ebû Sai'd ei-Hudrî(R)'den şöyle tahdîs etti:
Rasûlullah zamanında münafıklardan birtakım kimseler, Rasûlullah gazaya çıktığı
zaman O'ndan arkada kalırlardı ve Rasûlullah'tan geri kalıp evlerinde oturmalarından
fe-rahlanırlardı. Rasûlullah harbden dönüp geldiği zaman da çürük birtakım
özürler ileri sürüp yemîn ederler ve yapmadıkları işlerle övülmelerini
isterlerdi. İşte "Getirdikleriyle sevinen, yapmadıklarıyle Övülmelerini
arzu eden kimseler..." âyeti bunlar sebebiyle inmiştir.
89-.......İbn
Cureyc, Abdullah ibn Ebî Muleyke'den haber verdi ki, ona da Alkame ibn Vakkaas
haber vermiştir: (Medîne vâlîsi) Mer-vân ibnu'l-Hakem kendi kapıcısı Râfi'e:
— Yâ Râfi'! İbn
Abbâs'a git de şöyle sor: (Kur'ân'da bildirildiği üzere) kendisine verilen
dünyalıkla ferahlanan ve yapmadığı bir işle medh olunmaya sevinen her kişi azâb
olunacaksa, bütün müslümân-lar herhalde azâb olunacaklardır (demektir)?
İbn Abbâs bu soruya
şöyle cevâb vermiştir:
— Bu âyetle sizin aranızda
ne münâsebet var? (Bu âyet Yahûdî-Ier hakkında inmiştir.) Bir kerre Rasûlullah,
Yahûdîler'i çağırıp onlara (Tevrat'taki vasıflarına dâir) bir suâl sordu.
Onlar da suâlin hakîkî cevâbını sakladılar da ondan başkasını haber verdiler.
Bununla beraber verdikleri bu cevâb ile Rasûlullah yanında takdîr olunduklarını
sandılar ve hakîkati gizleyerek verdikleri cevâb ile de sevindiler.
Bundan sonra İbn
Abbâs:
— "Allah bir
zaman kendilerine kitâb verilenlerden onu muhakkak insanlara açıklayıp
anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz diye tey~ mînât almıştı. Onlar ise o sözü
sırtlarının arkasına attılar. Onun mukaabilinde az bir menfâati satın aldılar.
Müşteri oldukları o şey ne kötüdür. Getirdikleriyle sevinen, yapmadıklarıyle de
övülmelerini arzu eden o kimseler; işte onların azâbdan kurtulacak bir yerde
bulunacaklarını asla sanma. Onlara pek acıtıcı bir azâb vardır" (Âyet: 187-188).
Bu hadîsin râvîsi olan
Hişâm ibn Yûsuf'a İbn Cureyc'den rivayet etmesinde Abdurrazzâk mutâbaat
etmiştir.
90- İsmâîlî
onu ulaştırıp şöyle demiştir: Bize Muhammed ibn Mu-kaatil el-Mervezî tahdîs
etti. Bize el-Haccâc ibn Muhammed el-Mıssîsî el-A'ver, İbn Cureyc'den haber
verdi. Bana Ubeydullah ibn Ebî Mu-leyke, Humeyd ibn Abdirrahmân ibn Avf'tan
haber verdi ki, ona da .Mervân bu hadîsi haber vermiştir [123].
"Hakikat göklerin
ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde temiz akıl
sâhibleri için elbette ibret verici deliller vardır" (Âyet: 190).
91-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Ben bir gece teyzem Meymûne'nin yanında kaldım.
Rasûlullah (S) ailesi ile bir müddet konuştu. Sonra uyudu. Gecenin son üçte
biri olunca oturdu da gökyüzüne baktı
ve:
— "Hakikat
göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün arka arkaya gelişinde temiz
akıl sâhibleri için elbette ibret verici deliller vardır" ilâhî kelâmını
söyledi.
Bundan sonra kalktı ve
dişlerini misvâklayarak abdest aldı. Akabinde onbir rek'at namaz kıldı. Sonra
Bilâl ezan okudu. Rasûlulİah evde iki rek'at daha kıldı, sonra da çıkıp sabah
namazını kıldırdı [124].
92-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Ben bir gece teyzem Meymûne'nin yanında kaldım. Ve
kendi kendime: Ben muhakkak Rasû-lullah'ın (gece) namazına iyice bakacağım,
dedim. Rasûlullah için bir yastık atıldı. Akabinde Rasûlullah o yastığın
uzunlamasında uyudu. Uyandığında yüzünden uykuyu (gidermek için eliyle) yüzünü
meshet-meye başladı. Sonra Âhı İmrân Sûresinden son on âyeti okuyup bitirdi.
Sonra duvarda asılmış küçük bir su kırbasına geldi, onu alıp onun suyu ile
abdest aldı. Sonra namaza durdu. Ben de kalktım, O'-nun yaptığı gibi yaptım.
Sonra gelip O'nun yanıbaşında namaza durdum. Rasûlullah elini benim başımın
üzerine koydu. Kulağımı tuttu ve onu bükmeye başladı (yânî beni sağ tarafına
geçirdi). Sonra iki rek'-at namaz kıldı. Sonra yine iki rek'at, sonra yine iki
rek'at, sonra yine iki rek'at, sonra yine iki rek'at, sonra yine iki rek'at
namaz kıldı. Ondan sonra tek rek'atli bir namaz kıldı [125].
"Ey RabbHmiz,
hakikat Sen kimi o ateşe sokarsan, şübhesiz onu hor ve hakîr edersin. (Orada)
zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur" (Âyet: 192).
93-.......Abdullah
ibn Abbâs, hizmetçisi Kureyb'e, teyzesi ve Peygamberdin zevcesi olan
Meymûne'nin yanında bir gece geçirdiğini haber verip, şöyle demiştir: Ben
başımı yastığın enine koyarak uzandım. Rasûlullah (S) ile ehli de yastığın
boyuna başlarını koyarak uzandılar. Rasûlullah uyudu. Gece yarıyı bulduğunda
yâhud biraz evvelce yâhud biraz sonraca uyandı. Uykuyu (gidermek için) elleriyle
yüzünü silmeye başladı. Ondan sonra Âlu İmrân Sûresi'nin son on âyetlerini
okudu. Sonra kalkıp asılı duran küçük bir kırbaya uzandı. Oradan güzelce bir
abdest aldı. Sonra namaza durdu. Ben de kalkıp O'nun yaptığı gibi yaptım. Sonra
gittim, yanına (yânî sol tarafına) namaza durdum. Sağ elini başımın üzerine
koydu ve sağ kulağımı tutup büktü (yânî beni sağ tarafına geçirdi). Sonra iki
rek'at, sonra yine iki rek'at, sonra yine iki rek'at, sonra yine iki rek'at,
sonra yine iki rek'at, sonra yine iki rek'at namaz kıldı. Ondan sonra tek
rek'atli bir namaz kıldı. Sonra müezzin da'vete gelinceye kadar yine uzandı.
Müezzin gelince yine
kalktı, hafif iki rek'at namaz kıldıktan sonra odasından çıkıp sabah namazını
kıldırdı [126].
"Ey RabbHmiz,
doğrusu biz 'RabbHnize inanın* diye insanları îmâna çağıran bir da*vetçiyi
işidip hemen îmâna geldik. Ey Rabb 'imiz, artık bizim günâhlarımızı mağfiret
et, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al. Ey Rabb 'imiz, Sen Hn
rasûllerine karşı bize va 'd ettiklerini ver bize. Kıyamet günü yüzümüzü kara
çıkarma. Şübhe yok ki, Sen asla sözünden dönmezsin" {Âyet: 192-194).
94-.......îbn
Abbâs (R) hizmetçisi Kureyb'e, teyzesi ve Peygamber'in zevcesi olan Meymûne'nin
yanında gecelediğini haber verip şöyle demiştir: Ben başımı yastığın enine
koyarak uzandım. Rasûlullah ile ehli de yastığın boyuna başlarını koyarak
uzandılar. Rasûlullah uyudu. Nihayet gece yarıyı bulduğunda yâhud biraz evvelce
yâhud biraz sonraca uyandı. Oturdu da uykuyu (gidermek için) eliyle yüzünü silmeye
başladı. Ondan sonra Âlu İmrân Sûresi'nin son on âyetlerini okudu. Sonra kalkıp
asılı duran bir küçük kırbaya uzandı, ondan güzelce bir abdest aldı. Sonra
namaza durdu.
İbn Abbâs dedi ki: Ben
de kalktım, O'nun yaptığı gibi yaptım. Sonra gittim, yanına (yânî sol tarafına)
durdum. Sağ elini başımın üzerine koydu ve sağ kulağımı tutup büktü. Sonra iki
rek'at, yine iki rek'at, yine iki rek'at, yine iki rek'at, yine iki rek'at,
yine iki rek'at namaz kılıp, ondan sonra tek (rek'atli bir namaz) kıldı. Sonra
müezzin da'vete gelinceye kadar yine uzandı. Ondan sonra yine kalktı, hafif
iki rek'at namaz kıldıktan sonra odasından çıkıp sabah namazını kıldırdı127.
127 Bu hadîs de bundan
önce gelen iki bâbdakİ hadîslerin benzeridir.
"' İşte o temiz akıllılar "Ey
Rabb'imiz, sen bunları boşunayaratmadın"dan
buraya kadar devam
eden bu duaları söyleyerek tefekkür ederler. Kendilerinin Rabbâniyyûn
olduklarını anlatan bu dualar onların tefekkür zamanındaki hâlleri ve
tefekkürlerinin hâkim başlangıçlarıdır. Son dört bâbdan beri başlıklarda
yazılagelen bu âyetler Yüce Allah'a edilecek tazarru' ve niyazın ilâhî bir
Örneği ve öğretilmesidir.
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismivle
İbn Abbâs şöyle
demiştir: tYestenkifû{= Çekinir)", "Yestekbiru{ = Büyüklenmek ister)"
demektir. "Kıvâmen", "Yaşayışlarınızı doğrulttuğunuz şey";
"Lehunne sebîlen", "O kadınlar için bir yol ta'yîn edinceye
kadar". Bununla zinâkâr evli için recm'i, bekâr için de deynekleme
cezasını kasdeder.
İbn Abbâs'tan başkası
(yânî Ebû Ubeyde) de şöyledemiştir: "Mesnâ" ve "Sülâse" ve
"Ruba"' ile "iki", "Üç" ve "Dörd"ü
kasdeder. Arab dörtten öteye geçmez [127].
Eğer yetim kızlar
hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkar sanız..." (Âyet: 3)
95- Bize,
İbrâhîm ibn Mûsâ tahdîs etti. Bize Hişâm ibn Yûsuf haber verdi ki, İbn Cureyc
şöyle demiştir: Bana Hişâm ibn Urve, babası Urve ibnu'z-Zubeyr'den; o da
Âişe(R)'den haber verdi (o şöyle demiştir): Bir adamın yanında babası ölmüş
yetîm bir kız vardı. Bu adam o yetîm kızla evlendi. Yetîm kızın bir hurmalığı
vardı. O adam kız için gönlünde bir arzusu olmadığı hâlde, bu yetîm kızı sırf o
hurmalık sebebiyle tutuyordu. "Eğer yetîm kızlar hakkında adaleti yerine
getiremeyeceğinizden korkarsanız, sizin için halâl olan diğer kadınlardan
ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Şayet (bu suretle de) adalet
yapamayacağınızdan endîşe ederseniz, o zaman bir (tane ile) yâhud mâlik
olduğunuz câriye (ile yetinin). Bu (tek zevce veya câriye) sizin (haktan)
eğritip sapmamanıza daha yakındır" âyeti, işte bu zât hakkında indi.
Râvî Hişâm ibn Yûsuf:
Ben Urve'nin:
— O yetîm kız bu
hurmalıkta ve adamın malında ortağı idi, dediğini sanıyorum, demiştir [128].
96-.......Ibn
Şihâb şöyle demiştir: Bana Urve ibnu'z-Zubeyr haber verdi ki, kendisi Âişe'den
Yüce Allah'ın "Eğer yetîm kızlar hakkında adaleti yerine
getiremeyeceğinizden korkarsanız... " kavlinin tefsîrini sormuş. Âişe (R)
de şöyle demiştir:
— Ey kizkardeşimin
oğlu, bu âyetteki yetîm kız, velîsinin velayet ve vesayeti altında bulunup
malında erkeğe ortak yapar. Kızın malı ve güzelliği, velîsi olan erkeğin hoşuna
gider. Bu sebeble velîsi onunla evlenmek ister. Fakat kızın mehrinde adalet
etmek ve başkasının vereceği kadar mehr vermek istemez. İşte (bu âyette) o
çeşit velîlerin velayeti altındaki yetîm kızları -haklarında adalet ve onların
mehirlerini en yüksek mikdârına yükseltmedikçe- nikâh etmeleri neh-yolunup,
bunlardan başka kendilerine halâl olan kadınlardan nikâh etmeleri
emrolunmuştur.
Âişe devamla dedi ki:
— Bu âyet indikten
sonra insanlar Rasülullah'a sorup fetva istediler. Bunun üzerine Allah şu
âyeti indirdi: "Senden kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: Onlara
dâir fetvayı size Allah veriyor; Kendileri için yazılmış olanı (mîrâsı) onlara
vermediğiniz ve nikâhlarını da beğenip istemediğiniz yetîm kızlar ve (henüz
ergin olmayan) küçük çocuklar hakkında, bir de yetimlere karşı adaleti ayakta
tutmanız (onlara iyi bakmanız) hususunda işte Kitâb'da okunup duran âyetler
(2., 3., 6., 9., 10. ve 11. âyetleri kasdediyor). Hayırdan daha ne yaparsanız
şübhesiz Allah onu da hakkıyle bilicidir" (Âyet:i27).
Âişe dedi ki:
— Yüce Allah'ın bu
diğer âyetteki "Ve tergabûne en-tenkıhû-hunne" kavli de herhangi
birinizin himayesinde bulunan yetîm kıza, mal ve güzelliği az olduğu zaman
onunla evlenmeye rağbet göster-memesidir.
Âişe dedi ki:
— Bu mal ve güzelliği
az olan yetîm kızlara rağbet etmediklerinden dolayı malına ve güzelliğine
rağbet ettikleri yetîm kızları -adalete riâyet etmedikçe- nikâh etmekten yetîm
velîleri nehyolundular [129].
"(Velîlerden) kim
zengin ise (yetimin malını yemekten) kaçınsın. Kim de fakır ise, o hâlde örfe
göre yesin. Artık onlara mallarını teslim ettiğiniz vakit karşılarında şâhid
bulundurun. Tam bir hesâb sorucu olmak bakımından ise Allah yeter" (Âyet:
6).
"Bidâran",
"Mubâdereten" (yânı: Hacet yokken, bulûğlarından önce çabuk
davranarak) demektir [130].
"A'tednâ",
"A'dednâ" (yânı "Aded"in ifâl babından) "Hazırladık"
demektir. "A'tâd'T'Hazırlık" masdann)dan olan "Efalnâ"
(yânı A'tednâ) da aynı ma'nâyadır [131].
97-.......Âişe
(R); *'(Velîlerden) kim zengin ise yetimin malından yemekten kaçınsın. Kim de
fakir ise, o hâlde örfe göre yesin.."
kavli hakkında: Bu
âyet yetîm malı hususunda indi. Yetîmin velîsi fakîr olduğu zaman, o malın
işlerini iyilikle bakıp yerine getirmesi karşılığında (hizmet ücreti ve zarurî
olan ihtiyâcı kadar) o maldan yer, demiştir [132].
Miras taksim olunurken
(mirasçı olmayan) hısımlar, yoksullar da hazır bulunursa kendilerini ondan
(birşey vererek) rızıklandırın, (gönüllerini alacak) güzel sözler de söyleyin*'
(Âyet: 8).
98-.......îkrime'den:
İbn Abbâs (R): *'Miras taksim olunurken (mîrâsçı olmayan) hısımlar, yetimler,
yoksullar da hazır bulunursa..." âyeti muhkemdir, neshedilmiş değildir,
demiştir.
Bu hadîsi İbn
Abbâs'tan rivayet etmekte İkrime'ye Saîd ibn Cu-beyr mutâbaat etmiştir [133].
"Allah size mîrâs
taksimini şöyle tavsiye eder; Çocuklarınızda erkeğe iki dişinin payı
mikdârıdır... (Âyet: 11).
99-.......Câbir
ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Peygamber ile Ebû Bekr beraberce yürüyerek
Benû Selime yurdundaki evim,de beni hasta ziyaretine gelmişlerdi. Peygamber
beni birşey düşünemez derecede baygın bulmuştu. Bunun üzerine Peygamber abdest
suyu isteyip abdest almış, sonra abdest suyundan bir mikdârını benim üzerime
serpmişti. Ben ayıldım ve:
— Yâ Rasûlallah!
Malımda (veraset hususunda) ne yapmamı (ne suretle tasarruf etmemi) emredersin?
diye sordum.
Bunun üzerine şu
mealdeki âyet indi: "Allah size miras taksimini şöyle tavsiye eder:
Çocuklarınız hakkmda(k\ hüküm) erkeğe iki dişinin payı mikdârıdır. Fakat
çocuklar ikiden fazla kadınlar iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi
onlarındır. Dişi çocuk bir tek ise, o zaman terikenin yarısı onundur. Ölenin
çocuğu varsa, ana-babadan her-birine terîkenin altıda biri verilir. Çocuğu olmayıp
da ona ana ve babası mîrâsçı olduysa üçte biri anasınındır. Erkek, dişi
kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır. (Fakat bütün bu hükümler ölenin)
edeceği vasiyetten veya borc(unun ödenmesinin sonradır. Siz babalarınızdan ve
oğullarınızdan hangisinin faide cihetinden size daha yakın olduğunu
bilmezsiniz- (Bu hükümler ve hisseler) Allah Han birer farizadır. Şübhesiz ki,
Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" [134].
"Zevcelerinizin
çocuğu yoksa terîkesinin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size
terîkesinden (düşecek hisse) dörtte birdir..." (Âyet: 12) [135].
100-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: İslâm'ın başlangıcında kişinin malı, öldüğü zaman
mîrâs olarak oğluna kalırdı. Vasiyet de ana ile babanın hakkı idi (yalnız
ebeveyne vasiyet edilirdi). Bilâhare Allah bundan irâde ettiği kısmını (mîrâs
âyetiyle) neshetti de mîrâsı erkeğe, iki dişi payı kadar ta'yîn buyurdu. Ana
ile babadan her birisine de (eğer çocuk varsa) altıda bir verdi, çocuk yoksa
üçte bir verdi. Yine kadına (çocuk bulunduğu surette) sekizde bir, çocuksuzsa
dörtte bir verdi. Zevceye de (çocuk yoksa) yarı, (çocuk varsa) dörtte bir hisse
verdi [136].
"... Kadınlara
zorla mirasçı olmanız ve onları -kendilerine verdiğiniz mehirden birazını giderebilmeniz
için- tazyik etmeniz size halâl olmaz*.." (Âyet: 19)
Ve İbn Abbâs'tan:
"Lâ ta'dulûhunne", "Onları kahretmeyin"; "Hüben",
"Günâh"; "en-Teâtû", "Meyletmeniz";
"Nıhleten", "en-Nıhletu", "el-Mehru" demektir,
diye tefsir ettiği zikrolunuyor [137].
101-.......Bize
(Ebû İshâk Süleyman ibnu Feyrûz) eş-Şeybânî, İkrime'den; o da İbn Abbâs'tan
tahdîs etti. eş-Şeybânî şöyle dedi: Bu hadîsi Ebü'l-Hasen Atâ es-Suvâî de
zikretti ki, ben onun bunu muhakkak İbn Abbâs'tan zikrettiğini düşünüyorum:
"Ey îmân edenler, kadınlara zorla mîrâsçı olmanız ve onları -kendilerine
verdiğiniz mehirden birazını gider(\p elinize geçirebilmeniz için- tazyik etmeniz
size halâl olmaz. Meğer ki arayı açacak bir fuhuş işlemiş olsunlar. Onlarla
iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki birşey sizin
hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur" (Âyet:
19).
İbn Abbâs dedi ki:
Câhiliyet halkının şu âdetleri vardı: Bir adam vefat ettiği zaman, onun
velîleri kalan zevcesini de mîrâs almaya herkesten haklı olurlardı. Velîlerden
bâzısı isterse ilk mehri ile o kadınla evlenir, isterlerse onu başka birisiyle
evlendirip mehrini alırlardı. Yine isterlerse o kadını kimseyle evlendirmezler
(fidye vermesi için hab-sederler, ölünce mîrâsını alırlar)dı. Ölenin velîleri o
kadına, kadının ailesinden daha haklı olurlardı. İşte bu âyet, bunlar hakkında
(bu kötü âdetleri kaldırmak hususunda) indi.
'(Erkek ve dişiden)
herbiri için baba ve ananın, yakın hısımların terîkelerinden de vârisler
yaptık. Akd ile yeminlerinizin bağladığı kimselere de hisselerini verin. Allah
herşeyin üstünde hakîkî bir şâhiddir" (Âyet: 33) [138].
"Mevâlî",
"Velîler", "Mirasçılar" demektir. Ma'mer de şöyle demiştir:
"Evliya", "Mevâlf'dir, yine "Evliya", "Mirasçılaradır.
"Yeminlerinizin
karşılıklı muâhade akdettiği kimseler..."; bu, yemîn mevlâsıdır ki,
yeminle bağlanan kişiden ibarettir. "el-Mevlâ", yine "Amcaoğlu";
"el-Mevlâ'1-mu'tıku", "Kölesine hürriyet veren kişi";
"el-Mevlâ'1-mu'taku", "Kendisine hürriyet verilen kimse";
"el-Mevlâ'1-meliku", "İnsanların işlerini (yürütmeyi, idare
etmeyi) üzerine alan kimse", bir de dînde olan "Mevlâ" vardır [139].
102-.......İbn
Abbâs(R)'tan (o, şöyle demiştir): "Erkek, dişi; herbiri için mevtalar
kıldık ", "Mirasçılar kıldık" demektir. "Karşılıklı
yeminlerinizin bağladığı kimseler", Muhâcirler'le Ensâr'dır ki, Muhacirler
Medine'ye geldikleri ilk zamanlarda Peygamber'in bunlarla Medîneli Ensâr
arasında kurduğu kardeşlik akdleri sebebiyle Zevu'l-Erham'dan evvel (hısımlık
sahihlerinden evvel) mirasçı olurlardı. Fakat sonra "Erkek, kadın;
herbiri için mirasçılar kıldık"âyeti inince, akidleşme ve kardeşlik
akdiyle kurulmuş olan mîrâsçılık nesholundu.
Sonra İbn Abbâs,
"Karşılıklıyeminlerinizin bağladığı kimseler" kavli hakkında: Artık
bu yalnız yardım etmek, ihsan etmek, nasîhat etmekten ibaret kaldı. Akidleşen
iki kişi arasında mîrâsçılık gitmiş oldu. Ancak yeminli dostu için vasiyet
edebilir.
(Buhârî dedi ki:) Bu
hadîsi râvî Ebû Usâme, İdrîs ibn Yezîd'den işitti. İdrîs de Talha ibn Musarnf
tan işitti.
"Şübhesiz ki,
Allah zerre kadar haksızlık etmez- Bir iyilik olursa onu kat kat artırır. Kendi
canibinden pek büyük bir mükâfat verir'1'' (Âyet: 40).
103- Bana
Muhammed ibnu'l-Abdilazîz tahdîs etti. Bize Ebû Umer Hafs ibnu Meysere, Zeyd
ibn Eslem'den; o da Atâ ibn Yesâr'-dan; o da Ebû Saîd el-Hudrî(R)'den şöyle
tahdîs etti: Peygamber (S) zamanında birtakım insanlar:
— Yâ Rasûlallah! Biz
kıyamet gününde Rabb'imizi görecek miyiz? dediler.
Peygamber:
— "Evet (kıyamet gününde Rabb'inizi
göreceksiniz); Güneşin ziyâını öğle vakti önünde hiçbir bulut yokken görmek
için itişip kakışmaya', birbirinize zahmet vermeye hacet görür müsünüz?"
diye sordu.
Sahâbîler:
— Hayır görmeyiz, dediler.
Peygamber:
— "Ayın ondördüncü gecesi önünde hiç bulut
yok iken görmek için birbirinize zahmet vermeye hacet görür müsünüz?' dedi.
Onlar:
— Hayır görmeyiz, dediler. Peygamber:
— "İşte bu iki kürreden herhangi birisinin
ziyâını (sıkışmadan, meşakkatsiz, tam bir açıklıkla) gördüğünüz gibi, kıyamet
gününde Azız ve Celîl olan Allah 'ı, birbirinize meşakkat ve zahmet vermeden
açıkça göreceksiniz" buyurdu.
Ve şöyle devam etti:
— "Kıyamet günü olduğu zaman bir dellâl:
Her ümmet neye ve kime tapıyor idiyse onun ardına düşer (yânî düşsün)/ diye
i'lân edecek. Bunun üzerine Allah'tan başka şeylere: putlara, heykellere, dikili
taşlara tapagelen ne kadar müşrik varsa, onlardan hiçbiri geri kalmaksızın
cehennemin içine dökülecekler. Artık ortalıkta yalnız Allah 'a ibâdet eden
gerek sâlih, gerek fâcir kimselerle (müşrik olmayan) kitâb ehli
bakıyyelerinden başka kimse kalmayınca, Yahûdîler'-den geri kalanlar
çağırılacak ve onlara:
— Siz kime ibâdet ederdiniz? diye sorulacak.
Onlar:
— Biz Allah'ın oğlu
Uzeyr'e ibâdet ederdik! diye cevâb verecekler.
Bunun üzerine onlara:
— Siz yalan
söylüyorsunuz. Allah hiçbir eş ve oğul edinmedi! denilecek.
— Şimdi siz ne
istersiniz? diye sorulacak. Onlar da:
— Ey Rabbimiz, çok
susadık, bize su ihsan et! diyecekler. Bunun üzerine onlara:
— Haydi su başına
gelmez misiniz? diye işaret olunacak.
Akabinde onlar bir
araya getirilip cehenneme doğru sevk olunacaklar. O cehennem ateşine ki,
onların görüşünde yalımları birbirini kırıp geçiren serâb gibi görünecek ve onu
su zannedip birbiri ardınca ateşin içine dökülecekler. Sonra Nasrânîler{in bir
taifesi) çağrılacak. Onlara da:
— Siz kime tapardınız? diye sorulacak. Onlar
da:
— Biz Allah'ın oğlu isa'ya ibâdet ederdik,
diyecekler. Onlara da:
— Siz yalan
söylüyorsunuz. Allah hiçbir eş ve hiçbir oğul edinmiş değildir, denilecek ve:
Ne istiyorsunuz? diye sorulacak.
Onlar da kendilerinden
evvelki Yahûdîler'in su isteyip cehenneme sevkolunmaları gibi cehenneme
sevkolunacaklar.
Artık meydanda sâlih
veya fâşık olarak Allah 'a ibâdet eden mü min muvahhidlerden başka kimse kalmayınca,
Âlemlerin Rabbı onlara evvelden bildikleri en yakın bir sıfatta gelecek, yânî
tecellî edecek ve Allah tarafından bu muvahhidlere [140]:
— Sizler ne
bekliyorsunuz? (Görüyorsunuz) her ümmet ibâdet etmekte bulunduğu şeyin ardına
düşüp gidiyor! buyurulacak.
Onlar da:
— Ey Rabb'imiz, biz
dünyâda iken (seni tanımayan, sana ibâdet etmeyen) şu insanlardan kendilerine
en ziyâde muhtâc olmamıza rağmen ayrılıp ayrı yaşadık, Sen 'in rızân için
bunlarla arkadaşlık yapmadık. Biz şimdi kendisine kulluk edegeldiğimiz
Rabb'imizi (O'nun kerem ve inayetini) bekliyoruz! diyecekler.
Bunun üzerine Yüce
Allah onlara iki yâhud üç kerre:
— Ben sizin Rabb'inizim! buyuracak.
Onlar da her
seferinde:
— Biz Allah'a
hiçbirşeyi ortak kılmayız! diyecekler" [141].
"Her ümmetten
birer şâhid, onların üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman nice
olur?" (Âyet: 41).
"el-Muhtâl"
ve "el-Hattâl" birdir.
'Birtakım yüzleri
silmemizden önce", "Onları enseleri gibi oluncaya kadar dümdüz
yapmamızdan önce"demektir.
"TamaseH-kitâbe{
= Kitabı sildi)", "Onu mahvetti" demektir. "Saîran",
çok yanıcı ateş demektir [142].
104-.......(Buradaki
iki senedde) Abdullah ibnMes'ûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) bana hitaben:
— "Bana karşı Kur'ân oku!" diye
emretti. Ben de O'na:
— Kur'ân Senin üzerine
indirildiği hâlde, ben onu Sana karşı mı okuyacağım? dedim.
Peygamber:
— "Şübhesiz ben Kur'ân'ı kendimden
başkasından işitmeyi severim" buyurdu.
Ben de kendisine
en-Nisâ Sûresi'ni okumağa başladım. "Her ümmetten birer şâhid, onlar
üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman nice olur!" âyetine
ulaştığımda Peygamber bana:
— "Okumayı tut (yânı durdur)/"
buyurdu.
O sırada gördüm ki,
Peygamber'in iki gözü yaş döküyordu [143].
"... Eğer hasta
olur, ya bir sefer üzerinde bulunursanız yâhud sizden biriniz ayak yolundan
gelirse,.." (Âyet: 43) [144].
"Saîden",
"Yeryüzü" demektir.
Ve Câbir şöyle
demiştir: Câhiliyet'te kendileri önünde muhakeme olmak istedikleri tâğûtlar,
Cuheyne kabilesinde bir tâğût, Eşlem kabilesinde bir tâğût ve Arab
kabilelerinden herbirinde birer tâğût idi. Bunlar birtakım kâhinlerdir ki,
üzerine şeytânlar müstakbel hakkında kâinattan haberlerle inerler. Umer
ibnul-Hattâb da:
'el-Cibtu",
"es-Sıhr"; "et-Tâğûtu", "eş-Şeytân"dır, demiştir.
İkrime de:
"et-Cibt", Habeşe dilinde "Şeytân", "et-Tâğût" ise
"Kâhin" demektir, demiştir [145].
105-.......Âişe
(R) şöyle demiştir: Esmâ'yaâid olan bir gerdanlık kayboldu. Peygamber (S) onun
aranması için birtakım adamlar yolladı. (Kendisi ve ordu bekledi.) Bu sırada
namaz vakti geldi. Hâlbuki bir su başında değillerdi, bir su da bulamadılar.
Akabinde abdestsiz oldukları hâlde namaz kıldılar. Bunun üzerine Yüce Allah
şunu, yâ-nî Teyemmüm âyeti'ni indirdi [146].
"Ey îmân edenler,
Allah'a itaat edin. RasûVe ve sizden olan emir sahihlerine de itaat edin...
" (Âyet: 59).
106-.......Abdullah
ibn Abbâs (R): "Ey îmân edenler, Allah 'a itaat edin, RasûVe ve sizden
olan emir sahihlerine de itaat edin. Eğer birşey hakkında çekişirseniz, onu Allah
'a ve RasûVe döndürün, eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız. Bu hem
hayırlı, hem netice Vtibâriyle daha güzeldir" âyeti, o zaman Peygamber'in
kendisini bir seriyyede (askerî birlikte) kumandan yaparak gönderdiği Abdullah
ibn Huzâfe ibn Kays ibn Adiyy hakkında indi, demiştir [147].
'Öyle değil, Rabb 'ine
and olsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga
ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç
sıkıntı duymadan tam teslimiyetle teslim olmadıkça îmân etmiş olmazlar"
107-.......Urve
ibnu'z-Zubeyr şöyle dedi: ez-Zubeyr, Harre mevkiinde hurmalıkları suladıkları
su yolundan (su nevbetinden) dolayı Ensâr'dan bir adamla nizâlaştı.
Peygamber (S):
— "Yâ Zubeyr! Tarlanı sula, sonra suyu habsetme
de komşuna doğru salıver!" buyurdu.
Bunun üzerine Ensârî
zât:
— Yâ Rasûlallah,
Zubeyr halanın oğlu olduğu için mi? diye ta'-rîz etti.
Bu sözden dolayı
Peygamber'in yüzü değişti. Sonra:
— "Yâ Zubeyr, tarlanı sula, sonra suyu tâ
hurma ağaçlarının köklerine dönüp erişinceye kadar habseî. Sonra suyu komşuna
doğru salıver!" buyurdu.
Peygamber, Ensârî
kendisini öfkelendirdiği zaman apaçık hükümde Zubeyr'in hakkını tastamam
aldırttı. Hâlbuki birinci emirde onlara» içinde genişlik bulunan bir işle
emretmişti.
ez-Zubeyr şöyle dedi:
Ben şu âyetlerin muhakkak bu hâdise hakkında indiğini zannediyorum: "Öyle
değil, RabbHne and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem
yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç sıkıntı duymadan, tam teslimiyetle
teslim olmadıkça îmân etmiş olmazlar" [148].
"(Kim Allah'a ve
Rasûl'e itaat ederse, işte onlar) Allah'ın kendilerine nVmetler verdiği
peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne
iyi arkadaştır!" (Âyet: 69).
108-.......Âişe
(R) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah'tan "Hasta olan herbir peygamber
muhakkak dünyâ ile âhiret arasında muhayyer kılınır" buyururken işittim.
İçinde ruhunun alındığı hastalığında kendisini bir boğaz kısılması ve şiddetli
bir ses kalınlaşması yakalamıştı. İşte o zaman ben kendisinden şu âyeti
söylerken işittim: "... Allah'ın kendilerine nVmetler verdiği
peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, iyi adamlarla beraberdirler, onlar ne
iyi arkadaştır!" Artık ben de bundan, Rasûlullah'ın bu iki dilek arasında muhayyer
kılındığını bildim [149].
"Size ne oluyor
kiy Allah yolunda -ve acz ve ıztırâb içinde bırakılıp: 'Ey Rabb 'imiz, bizi
ahâlîsi zâlim olan şu memleketten çıkar, bize tarafından bir sâhib gönder, bize
katından bir yardımcı yolla' diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda-
düşmanla çarpışmıyorsunuz?" (Âyet: 75) [150]
109-.......Ubeydullah
(ibn Ebî Yezîd): Ben İbn Abbâs'tan: Ben, annem (Ümmü'1-Fadl Lubâbe
bintu'l-Hâris el-Hilâliyye, Mekke'de) zaîf kılınmak istenenlerden idim,
dediğini işittim, demiştir.
110-.......İbnu
Ebî Muleyke'den (o şöyle demiştir): İbn Abbâs: "Erkeklerden, kadınlardan,
çocuklardan za'fve acz içinde bırakılıp da hiçbir çâreye gücü yetmeyen ve
(hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna" (Âyet:98) kavlini okudu da:
— Ben ve annem,
Allah'ın ma'ziretli saydığı kimselerden idik, dedi.
İbn Abbâs'tan:
"Hasırat", "Daraldı"; "Telvû elsinetekum
bVş-şehâde", "Eğer şâhidlikte dillerinizi eğip bükerseniz"
ma'nâsınadır, dediği zikrolunuyor.
İbn Abbâs'tan başkası
da: "el-Murâğam", "Hicret edilecek yer"-dir;
"Râgamtu", "Kavmimden hicret ettim" demektir.
"Mevkuten", "Vakitleri belli edilmiş" demektir; "Allah
mü'minler üzerine namaz vakitlerini ta'yîn etti" demiştir [151].
"Siz hâlâ niçin
münafıklar hakkında -Allah onları kazandıkları (günâhlar) yüzünden tepesi aşağı
getirdiği hâlde- iki zümre oluyorsunuz?*.." (Âyet: 88).
İbn Abbâs:
"Erkesehum", "Beddedehum( = Onları dağıtıp parçaladı)",
"Fietun", "Cemâat" demektir, demiştir.
111-.......Zeyd
ibn Sabit (R), ' 'Siz hâlâ niçin münafıklar hususunda iki zümre
oluyorsunuz?" kavli hakkında şöyle demiştir: Pey-gamber'in sahâbîlerinden
birtakım insanlar Uhud'dan geri döndüler. Peygamber'in sahâbîleri o dönenler
hakkında iki fırkaya ayrıldılar da bir fırka: "O dönekleri öldür";
diğer fırka ise: "Hayır, onları öldürme" diyorlardı. İşte bunun
üzerine "Siz hâlâ niçin münafıklar hususunda -Allah onlan kazandıkları
(günâhlar) yüzünden tepesi aşağı getirdiği hâlde- iki zümre oluyorsunuz? Allah
'in saptırdığım siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa,
artık onun için hiçbir yol bulamazsın" âyeti indi.
Peygamber (S):
"Medine Taybe'dir. Medine, ateşin gümüşün pisliğini gidermesi gibi, pis
insanları giderir (dışına atar)" buyurdu [152].
'Onlara emînlik veya
korku haberi geldiği zaman, onu yayıverirler (yânı ortaya çıkarırlar) "
(Âyet: 83) [153].
"Yestaribitûnehu",
"Onu meydana çıkarırlar"; "Hastben", "Kâfî
gelici"; "İllâ inâsen", "Onlar Allah'ı bırakırlar da yalnız dişilere taparlar; yânî
ölülere, ruhsuz varlıklara, taşlara yâhud özlü çamura ve buna benzer
şeylere"; "Merîden", "Mütemerriden( =İsyanda ve kötülükte
çok ısrarlı)"; "Fe-le- yubettikunne", "Muhakkak
kesecekler". "Bettekehû", "Kattaahû(= Onu kesti, parça
parça etti)"; "Kilen" ve "Kavlen" bir ma'nâyadır;
"Söz söylemek" demektir; "Tubia", "Mühür basıldı"
demektir [154].
"Kim bir mü'mini
kasden öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere cehennemdir... "
(Âyet: 93).
112-.......Bize
Mugîre ibnu'n-Nu'mân tahdîs edip şöyle dedi: Ben Saîd ibn Cubeyr'den işittim,
şöyle dedi: Bir âyet var ki, onun hükmü hakkında Küfe âlimleri ihtilâf ettiler.
Bunun üzerine ben onun hükmü (yânî tefsiri) hakkında bineğime binip İbn Abbâs'a
gittim. Ona bu âyetin hükmünden sordum. İbn Abbâs (R), şu "Kim bir mü
'mini kasden öldürürse, cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere cehennemdir.
Allah ona gadâb etmiştir, ona la'net etmiştir ve ona çok büyük bir azâb
hazırlamıştır"(93.) âyeti indi. Bu âyet bu konuda inen son âyettir ve bunu
hiçbirşey neshetmemiştir, dedi [155].
"Size
(müslümânca) selâm verene, 'Sen mü'min değilsin' demeyin... " (Âyet: 94).
es-Silmu ve's-Selemu
ve's-Selâmu" bir ma'nâyadır.
113-.......
Bize Sufyân ibn Uyeyne, Amr ibn Dinar'dan; o da Atâ ibn Ebî Rebâh'tan; o da İbn
Abbâs(R)'tan "Size selâm verene 'Sen mü'min değilsin' demeyin... "
kavli hakkındaki hadîsini tahdîs etti.
Atâ dedi ki: İbn Abbâs
şöyle dedi: Bir adam kendine âid küçük bir davar sürüsünün başında bulunuyordu.
Bir seriyyede bulunan müs-lümanlar ona kavuştular. Adam onlara es-Selâmu
aleykum diye selâm verdi. Bu selâma rağmen onlar da bu adamı Öldürüp sürüsünü
aldılar. İşte Allah bu hâdise hakkında "Dünyâ hayâtının geçici menfâatini
arayarak., »"kavlini ihtiva eden bu âyeti indirdi. O dünyâ hayâtının
geçici menfâati, bu küçük davar sürüşüdür.
Atâ ibn Ebî Rebâh: İbn
Abbâs (fethalı lâm'dan sonra elifle) "es-Selâme" şeklinde okudu,
demiştir [156].
"Müzminlerden
özür sahibi olmaksızın (evlerinde) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyle,
canlarıyle savaşanlar bir olmaz... " (Âyet: 95) [157].
114-.......İbn
Şihâb şöyle demiştir: Bana Sehl ibn Sa'd es- Sâidî (R) mescidde Mervân
ibnu'I-Hakem'i gördüğünü haber verip şöyle tahdîs etti: Ona doğru geldim,
nihayet yanma oturdum. O bize haber verdi ki, ona da Zeyd ibn Sabit (R) şöyle
haber vermiştir: Rasûlullah (S) bana: "Müzminlerden (evlerinde)
oturanlarla Allah yolunda savaşanlar bir olmaz" âyetini yazdırmak istedi
de, tam bana yazdırdığı sırada yanına İbnu Ümmi Mektûm çıkageldi ve:
— Yâ Rasûlallah!
Vallahi^cihâda gücüm yetseydi, ben de muhakkak gider, düşmanlarla harb
ederdim, dedi.
İbnu Ümmi Mektûm
gözleri kör bir kişi idi. Bunun üzerine Allah kendi Rasûlü'ne vahy indirdi. Bu
sırada O'nun uyluğu benim uyluğum üzerinde bulunuyordu. Vahyin (Rasûlullah
üzerindeki) ağırlığı bana o kadar ağır bastı ki, sonunda ben dizimin ufalanıp
dağılmasından korktum. Sonra Rasûlullah'tan vahy hâli sıyrıldı da, Allah
"Gayra ulVd-dararı{= Zarar sahibi olanlar başka)" diye bir istisna
gönderdi [158].
115-.......el-Berâ
ibn Âzib (R) şöyle demiştir: "Mü'minlerden oturanlarla» Allah yolunda
savaşanlar bir olmaz..." âyeti indiği zaman, Rasûlullah (S) Zeyd ibn
Sâbit'i çağırdı (da bunu yazmasını emretti). Zeyd de bu âyeti yazdı. Bu sırada
İbnu Ümmi Mektûm geldi ve Rasûlullah'a, kendine isabet eden noksanlığından
şikâyet etti. Bunun üzerine Allah "Zarar sahihleri müstesna19 kaydını
indirdi.
116-.......el-Berâ
ibn Âzib (R) şöyle demiştir: "Mü'minlerden oturanlarla, Allah yolunda
savaşanlar bir olmaz'' âyeti indiği zaman, Peygamber (S):
— "Fulân kimseyi
(yânî Zeyd ibn Sâbit'i) çağırın" buyurdu.
(Onu çağırdılar.)
Zeyd'in beraberinde devât (yânî yazı yazacak âlet) ve levh yâhud kürek kemiği
vardı. Rasûlullah:
— "Yaz: Müzminlerden oturanlarla, Allah
yolunda savaşanlar bir olmaz..!" buyurdu.
Peygamber'in arka
tarafında İbnu Ümmi Mektûm vardı. O:
— Yâ Rasûlallah! Ben çok zarardayım, dedi.
Bunun üzerine derhâl o
yazım işinin yerinde (daha yazı kurumadan): "Müzminlerden özür sahibi
olmaksızın oturanlarla, Allah yolunda savaşanlar bir olmaz" şeklinde bir
istisna kaydı nazil oldu [159].
117-.......(Buradaki
iki senedde) İbn Curyec haber verip şöyle demiştir: Bana Abdulkerîm el-Cezerî
haber verdi. Ona da Abdullah ibnu'l-Hâris'in âzâdlısı Mıksem haber vermiş; ona
da İbn Abbâs (R) haber verip: "Müzminlerden oturanlar", Bedir harbine
çıkmayanlardır; "Savaşanlar" ise Bedir harbine çıkanlardır, demiştir
[160].
"Öz nefislerinin
zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: 'Ne işte
idiniz?' Onlar: 'Biz yeryüzünde (dînin emirlerini uygulamaktan) âciz kimselerdik!'
derler. Melekler de: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de orada hicret
edeydiniz yâ!' derler.
İşte onlar (böyle);
onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir" (Âyet: 97).
118-.......Muhammed
ibnu Abdirrahmân Ebû'l-Esved tahdîs edip şöyle demiştir: (İbnu'z-Zubeyr'in
Mekke üzerindeki halifelik günlerinde) Medine halkına (Şâmlılar'la harbetmek
için) bir ordu çıkarmaları kesinleşti. Ben de bu orduya yazıldım. Akabinde İbn
Abbâs'm âzâdlısı İkrime'ye kavuştum. Ona bu orduya yazıldığımı haber verdim.
İkrime beni bu işten şiddetle nehyetti. Sonra şöyle dedi: Bana İbnu Abbâs şöyle
haber verdi:
— Müslümanlardan
(Mekke'de kalıp hicret etmeyen) birtakım insanlar, Rasûlullah zamanında
müşriklerle beraber olarak onların camiasını çoğaltıyorlardı. Bedir harbi
sırasında düşman saffları arasında bulunan bu kişilere ok atılıyor ve atılan
ok, varıp bunlardan birisine isabet ediyor ve onu öldürüyordu, yâhud kılıçla
vurulup öldürülüyordu. Bunun üzerine Allah: "Öz nefislerinin zâlimleri
olarak... " âyetini indirdi.
Bu hadîsi Leys ibn
Sa'd da Ebû'l-Esved'den; o da İkrime'den olmak üzere rivayet etmiştir [161].
"Erkeklerden,
kadınlardan, çocuklardan za'f ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çâreye gücü
yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna" (Âyet: 98).
119-.......Abdullah
ibnEbîMuleyke'den, İbn Abbâs (R) Yüce Allah'ın "İlle 1-mustad'afin"
kavli hakkında:
— Annem Ümmü'1-Fadl
Lubâbe bintu'l-Hâris, Allah'ın ma'zi-retli saydığı kimselerdendi, demiştir [162].
'İşte onlar (böyle).
Allah'ın onları affedeceğini umabilirler. Allah çok affedici, çok mağfiret
eyleyicidir" (Âyet: 99).
120-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) yatsı namazını kıldırırken Semiallâhu
limen hamideh dediği zaman, bundan sonra secdeye varmazdan evvel şöyle deyip
duâ etti:
— "Yâ Allah,
Ayyaş ibn Ebı Ralna'yı kurtar!
Yâ Allah,
Selemetu'bnu'l-Hişâm'ı kurtar!
Yâ Allah, el-Velîd
ibnu'l-Velîd'i kurtar!
Yâ Allah, kâfirler
elinde bunalıp zaîf ve âciz görülen (diğer) mü '-mirileri de kurtar! „
Yâ Allah, Mudar'ı
(Mudar'ın evlâdı olan Kureyş'e ukubetini artır) daha beterciğine; (içinde
bulundukları); bu yılları Yûsuf Peygamber'in o şiddetli yıllarına benzet!"
[163].
"... Eğer size yağmurdan
bir eziyet olursa, yâhud hasta bulunursanız silâhlarınızı koymanızda üzerinize
vebal
yoktur -fakat yine
bütün ihtiyat tedbîrlerini alın. Şübhe yoktur ki, Allah kâfirlere hor ve hakir
edici bir azâb hazırlamıştır-" (Âyet: 102).
121-.......İbn
Cureyc şöye demiştir: Bana Ya'lâ ibn Müslim ibn Hürmüz, Saîd ibn Cubeyr'den
haber verdi ki, İbn Abbâs (R) Yüce Allah'ın "Eğer size yağmurdan bir
eziyet olursa, yâhud hasta bulup nursanız... " kavli hakkında: Addurrahmân
ibn Avf yaralı idi (işU bu âyet onun hakkında indi), demiştir [164].
"Senden kadınlar
hakkında fetva isterler. De ki: Onlara dâir fetvayı size Allah veriyor... Yetim
kızlar... hususunda Kitâb'da size karşı okunup duran âyetler..." (Âyet:
127).
122-.......Âişe
(R), "Senden kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: Onlara dâir fetvayı
size Allah veriyor: Kendileri için yazılmış olan mîrâsı onlara vermediğiniz ve
nikâhlarım da beğenip istemediğiniz yetim kızlar ve küçük çocuklar
hakkında..." âyeti konusunda şöyle demiştir: Bu şu adamdır ki, yanında
yetîm kız bulunur, kendisi o kızın işlerini gören velîsi ve kızın
mîrâsçısıdır. Kız bu adamı, adamın malında hattâ hurmalığında ortak etmiştir.
Adam o kızla nikâh olmayı istemez ve o kızı başka bir adamla da evlendirmek
istemez. Çünkü bu takdirde o kızla evlenecek olan başka adam, velîsi bulunan
adamın malında velîsine ortak olacaktır. Zîrâ kız velîsinin malında ortaktır.
Bundan dolayı kızı evlenmekten men' eder dururdu. İşte bu âyet bu sebeble indi [165].
"Eğer bir kadın
kocasının uzaklaşmasından yâhud kendisinden yüz çevirmesinden endîşe ederse...
" (Âyet: 128).
İbn Abbâs:
"Şikaak", "Bozuşma"dır. "Zâten nefislerde kıskançlık hazırlanmıştır...":
Bu, onun herhangi birşey
hususundaki hevâsi,
yânî aşırı isteğidir. O şeye karşı şiddetle arzu duyar, üzerine düşer.
"Kel-muallakati (= Askıya alınmış gibi)": O bekâr da değil, eş sahibi
de değil vaziyette; "Nuşûzen", "Buğz" demektir, demiştir [166].
123-.......Hişâm
ibn Urve, babası Urve'den haber verdi ki, Âişe (R), Yüce Allah'ın "Eğer
bir kadın kocasının uzaklaşmasından yâ~ hudyüz çevirmesinden endîşe
ederse..." kavli hakkında şöyle demiştir: Bir erkeğin yanında, yânî nikâhı
altında bir kadın olur, erkek bu kadına sevgi ve beraberliği çoğaltmak
istemez, kadından ayrılmak ister. Bunu hisseden kadın, kocasına hitaben: Ben
senin beni boşamak-sızın nikâhın altında bırakman için (nafaka, giyim, yanımda
geceleme ve diğer) haklarımdan bir kısmını sana geri vereyim mi, der;
(kan-koca bu şartla sulh olup evliliklerini devam ettirirler). İşte bu âyet, bu
hususta indi [167].
"Şübhesiz
münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar..." (Âyet: 145).
İbn Abbâs:
"Ateşin en aşağısında" demektir; "Nafakan",
"Seraben" (yânî baca) demektir, demiştir [168].
124-.......el-Esved
(ibn Yezîd en-Nahaî) şöyle demiştir: Bizler Abdullah ibn Mes'ûd'un ders
halkasında bulunuyorduk. Huzeyfe ibnu'l-Yemân geldi, nihayet başımıza dikildi
de selâm verdi. Bundan sonra:
— Yemîn olsun ki, münafıklık sizlerden daha
hayırlı olan bir topluluk üzerine indirilmiştir, dedi.
el-Esved (Huzeyfe'nin
bu sözünden hayret ederek):
— Siibhânallah!
Muhakkak ki Allah "Şübhesiz münafıklar cehennemin en aşağı
tabakasındadırlar" buyuruyor, dedi.
Abdullah ibn Mes'ûd
(Huzeyfe'nin sözünden, hakk söz getirmesinden ve sakındırmasından hoşlanarak)
gülümsedi. Huzeyfe de mescidin bir kenarına oturdu. Bunun akabinde Abdullah
ibn Mes'ûd kalktı ve beraberinde bulunan sahâbîleri de dağıldılar.
el-Esved dedi ki: Bu
sırada Huzeyfe beni çağırmak için bana bir çakıl attı. Ben de yanına geldim.
Huzeyfe:
— Ben söylediğimi
iyice bilmiş olduğu hâlde Abdullah ibn Mes'-ûd'un gülmesinden (yânî sâdece
gülmekle yetinmesinden) hayret ettim. Yemîn olsun ki, siz(tâbiî)lerden daha
hayırlı olan bir topluluk üzerine münafıklık indirilmiş, sonra onlar bu
hâllerinden tevbe edip döndüler, Allah da onların tevbelerini kabul buyurdu,
dedi [169].
Nûh 'a, ondan sonraki
peygamberlere vahyettiğimiz ve İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Ya'kûb'a,
evlâdlarına, îsâ 'ya, Eyyûb 'a, Yûnus 'a, Hârûn 'a ve Süleyman 'a Vahyeylediğimiz
ve Davud'a Zebur verdiğimiz gibi şübhesiz sana da vahyettik biz" (Âyet:
163) [170].
125-.......Sufyân
es-Sevrî şöyle demiştir: Bana el-A'meş, Ebû Vâil'den; o da Abdullah ibn
Mes'ûd'dan tahdîs etti ki, Peygamber (S): "Hiçbir kimse için: 'Ben Yûnus ibnu
Metîâ'dan hayırlıyım' demesi lâyık olmaz" buyurmuştur.
126-.......Hilâl
ibn Alî, Atâ ibn Yesâr'dan; o da Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Çeygamber
(S): "Her kim ben Yûnus ibn Met-tâ'dan hayırlıyım derse, yalan
söylemiştir" buyurmuştur [171].
"Senden fetva
isterler. De ki: Allah, babası ve çocuğu olmayanın mîrâsı hakkındaki hükmü
şöylece açıklar: Eğer evlâdı ve babası olmayan bir erkek ölür, onun bir tek
kızkardeşi kalırsa, terîkesinin yarısı onundur. Eğer mirasçı erkek kardeş ise,
çocuksuz (ve babasız) ölen kızkardeşinin bıraktığıfnm tamâmını alır)"
(Âyet: 176).
"el-Kelâle",
kendisine baba yâhud oğul vâris olmayan kimsedir. Bu
"Tekellelehu*n-nesebu( = Neseb onu çepçevre kuşattı)"dan masdardır [172].
127-.......el-Berâ
ibn Âzib (R): En son inen sûre Berâetun'dur. En son inen âyet de "Senden
fetva isterler..." âyetidir, demiştir [173].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
"Hurum":
Tekili "HarâmurT'dur. "Fe-bimâ nakzıhım mîsâkahum":
"Bi-nakzıhım
mîsâkahum" (Âyet: i3)"Onlar verdikleri o kesin te'mînâtı çözüp bozmuş
oldukları için" (demektir; "Mâ" kelimesi zâiddir).
"Allah'ın sizler
için yazdığı: Yânî Allah'ın sizler içiriş takdir ettiği Mukaddes Arz'a
girin" (Âyet: 2i>; "Tebûu",
"Yüklenip
taşırsın"; "Dâire", devlet, yânî dolaşan felâket demektir
(es-Suddî böyle tefsîr etmiştir). (Suddfden) başkası da: "el-Iğrâ",
"Musallat kılma, saldırtma'Mır, dedi.Sufyan es-Sevrî: Kur'ân içinde bana
"Ey Kitâb ehli,
Tevrat % İncîVi ve
Rabb'inizden size indirilen Kur'ân'ı (onun hükümlerini) dosdoğru tatbik ve icra
edinceye kadar siz hiçbirşey üzerinde değilsiniz" (Âyet: 68) kavlinden
daha şiddetli bir âyet yoktur, demiştir.
"Mahmasa",
"Son derece açlık"; "Kim bir nefsi kurtarırsa bütün insanları
diriltmiş gibi olur" (Âyet: 32), yânî: Haklı olarak öldürmek müstesna, kim
bir nefsi öldürmeyi haram kılarsa, bu haram kılmadan dolayı insanlar diri
kalır, demektir.
"Şir'aten ve
minhâcen", "Bir yol ve bir sünnet"; "Kadınların
ücretleri" kadınların mehirleridir. "el-Muheymin", "Emîn ve
şâhid" demektir; Kur'ân, kendinden önceki her kitâb üzerine bir emîn ve şâhiddir
[174].
"... Bu gün sizin
dîninizi kemâle erdirdim..." (Âyet: 3)
İbn Abbâs:
"Mahmasa", "Son derece açlık"tır, demiştir.
128-.......Sufyân
es-Sevrî, Kays ibn Müslim'den; o da Târik ibn Şihâb'dan (bu zât Peygamber'i
görmüştür) olmak üzere şöyle tahdîs etmiştir: Yahûdîler, Umer ibnu'l-Hattâb'a:
— Sizler bir âyet
okumaktasınız ki, eğer o âyet biz Yahûdîler'e inmiş olaydı, biz o âyeti, yânî
indiği günü muhakkak bir bayram edinirdik, dediler.
Bunun üzerine Umer:
— Şübhesiz'ben o âyetin nerede indirildiğini,
ne zaman indirildiğini ve Rasûlullah'm onun indirildiği zaman nerede
bulunduğunu kesin olarak bilmekteyim: Bu âyet Arafe gününde ve bizler de Allah'a
yemîn olsun Arafe'de (vakfede) bulunurken indirilmiştir, dedi.
Sufyân es-Sevrî: Ben
Umer'in "Cumua günü idi" deyip demediğinde şübhe ediyorum, demiş
(âyeti okumuştur): "Bu gün sizin dîninizi kemâle erdirdim..."[175].
"Su
bulamamışsanız, o vakit tertemiz bir toprakla teyemmüm edin., " (Âyet: 6)[176].
"Teyemmemû",
"Kasdediniz"; "Âmmîne", "Âmidîne", yânî
"Kasdediciler olarak" demektir. "Emmemtu" ve "Teyemmemtu"
bir ma'nâyadır.
İbn Abbâs:
"Lemestum (=
Dokundunuz)", "Temessûhunne ( = Kadınlara dokunursunuz)";
"Vellâtî dahaltum bihinne
(= Kendilerine dâhil
olduğunuz kadınlar)'* (en-Nisâ: 23) ,,tve "el-İfdâ"' (en-Nisâ: 21);
bunların hepsi nikâh, yânî cinsî münâsebet ma'nâsınadır, demiştir [177].
129-.......Peygamber'in
zevcesiÂişe (R) şöyle demiştir: Bizler Rasûlullah'in yaptığı seferlerin birinde
O'nunla birlikte yola çıktık. Nihayet ya el-Beydâ'ya yâhud Zâtu'l-Ceyş'e
vardığımızda (yanımda ariyet olan) bir gerdanlığım koptu (kayboldu). Aransın
diye Rasû-lullah o yerde bekledi. İnsanlar da O'nunla beraber beklediler. Hâlbuki
bir su başında değillerdi, yanlarında da su yoktu, insanlar Ebû Bekr
es-Sıddîk'a gelip:
— Âişe'nin yaptığını
görmüyor musun? Rasûlullah'ı da, insanları da yollarından alıkoydu. Su başında
değiller, beraberlerinde de su yok, dediler.
Bunun üzerine Ebû Bekr
(benim yanıma) geldi. Rasûlullah da başını benim dizimin üstüne koyup uyumuştu.
Ebû Bekr bana:
— Seri'Rasûlullah'ı
da, insanları da yollarından alıkoydun. Su başında değiller, beraberlerinde de
su yok, dedi.
Âişe dedi ki: Ebû Bekr
be.m azarladı ve Allah'ın söylemesini istediği sözleri söyledi. Eli ile de
böğrüme vurmaya başladı. Beni kıpır-damaktan, Rasûlullah'ın dizim üstünde
bulunmasından başka hiçbirşey men' etmiyordu (yânî başı dizimde olduğu için hiç
kıpırdamadım). Sabah olunca Rasûlullah kalktı, hiç su yoktu. Allah Teyemmüm
Ayeti'ni indirdi (herkes teyemmüm etti).
Useyd ibn Hudayr (R):
— Ey Ebâ Bekr
hanedanı! Bu sizin ilk bereketiniz değildir, dedi.
Âişe dedi ki: (Sonra
gideceğimiz sırada) üzerine bindiğim deveyi kaldırdık. Bir de gördük ki,
gerdanlık onun altında imiş [178].
130-.......Abdurrahmân
ibnu'I-Kaasırn, babası el-Kaasım ibnu Muhammed ibn Ebî Bekr es-Sıddîk'tan; o da
Âişe(R)'den (şöyle dediğini) tahdîs etmiştir: Benim bir gerdanlığım, bizler
Medîne'ye gi-!rerken el-Beydâ'da düştü. Bunun üzerine Peygamber (S) devesini
çöktürüp indi. Müteakiben başını kucağıma koyup uyudu. Ebû Bekr geldi de
göğsümü eliyle şiddetli bir itişle itti ve:
— İnsanları bir
gerdanlık yüzünden burada habsettin, dedi.
Beni acıtmış olduğu
hâlde, Rasûlullah'ın kucağımda bulunmasından dolayı bende ölüm
(hareketsizliği) vardı. Sonra Peygamber uyandı, sabah namazı vakti de geldi.
Etrafta su arandı, fakat su bulunamadı. Bunun üzerine "Ey îmân edenler,
namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi ve
başınıza meshedip her
iki topuğa kadar
ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüb olduysanız boy ab-desti alın. Eğer hasta
olmuşsanız yahud bir sefer üzerindeyseniz veya içinizden biri ayakyolundan
gelmişse yâhud da kadınlara dokunmuş-sanız ve bu hâlde su da bulamamışsanız, o
vakit tertemiz bir toprakla teyemmüm edin, bunun için (niyetle) ondan
yüzlerinize ve ellerinize sürün..." âyeti indi. Bunun üzerine Useyd ibn
Hudayr (R):
— Ey Ebâ Bekr ailesi,
yemîn olsun ki, Allah sizin sebebinizle insanlara bereket vermiştir, sizler
insanlar lehine muhakkak bir be-.reket olmuşsunuzdur, dedi [179].
Artık sm Rabb'inle beraber git! Bu suretle
ikiniz harbedin! Biz muhakkak burada oturumlarız (Âyet: 24) [180].
131-.......(Buradaki
iki senedde) Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: el-Mıkdâd ibnu'l-Esved,
Bedir gününde:
— Yâ Rasûlallah! Biz
Sana, İsrâîl oğulları'nın Mûsâ Peygamber'e ''Artık sen RabbHnle beraber git.
Bu suretle ikiniz harbedin. Biz muhakkak burada oturucularız" dedikleri
gibi demeyiz. Fakat biz Sana: "(Düşman üzerine) yürü, biz de Sen'inle
beraberiz" deriz,, dedi.
Bu sözü ile Mıkdâd,
Rasûlullah'tan bütün gamları giderdi.
Bu hadîsi Vekî'
ibnu'l-Cerrâh da Sufyân es-Sevrî'den; o da Mu-hânk'tan; o da Târik ibn
Şihâb'dan rivayet etti. Bunda: el-Mıkdâd, bu sözü Peygamber'e hitaben söyledi,
ziyâdesi vardır [181].
"Allah'a ve
Rasûlü'ne harb açanların, yeryüzünde fesâdçılığa koşanların cezası, ancak
öldürülmeleri, ya asılmaları yâhud elleriyle ayaklarının çapraz olarak kesilmesi
yâhud da (bulundukları) yerden sürülmeleridir..." (Âyet: 33).
Allah'a muharebe, O'na
küfretmektir [182]
132-.......Abdullah
ibn Avn tahdîs edip şöyle demiştir: Bana Ebû Kılâbe'nin himayesinde bulunan
Süleyman Ebû Recâ', Ebû Kı-lâbe'den tahdîs etti ki, Ebû Kılâbe, Umer
ibnu'l-Abdilazîz'in sırtının arkasında oturuyordu. Huzuruna giren insanlar
"Kasâme"yi zikrettiler. Umer, "Kasâme" hakkında istişare
yapınca, ona "Kasâme"-nin şânmı zikredip:
— Biz kasâme hususunda
kısasa kaail oluruz, senden önceki halîfeler de kısasla, yânî kaatilin
öldürülmesiyle hükmetmişlerdir, dediler.
Bunun üzerine Umer
ibnu'l-Abdüazîz, sırtının arka tarafında bulunan Ebû Kılâbe'ye döndü de:
— Sen ne dersin yâ
Abdallah ibne Zeyd, yâhud da: Sen ne dersin yâ Ebâ Kılâbe? diye sordu.
Ben:
— İslâm'da evlendikten
sonra zina etmiş yâhud bir nefis mukaa-bilinde olmaksızın bir insan öldürmüş
yâhud da Allah'a ve Rasü-lü'ne harb açmış bir adamdan başka, hiçbir nefsin
öldürülmesinin halâl olduğunu bilmiş değilim, dedim.
Bunun üzerine Anbese ibnu
Saîd: Bize Enes ibn Mâlik şöyle şöyle (yânî Urenîler hadîsini) tahdîs etti,
dedi.
Ebû Kılâbe şöyle dedi:
Ben dedim ki: Bana da Enes tahdîs edip şöyle dedi: Bİr topluluk Peygamber'in
huzuruna geldiler de (İslâm üzere bey'atlaştıktan sonra) kendisiyle kelâm edip
konuştular. Akabinde:
— Bizler bu Medîne
toprağını (yânî havasım) ağır bulduk, dediler.
Peygamber de:
— "Şunlar bize
âid birtakım develerdir, (sadaka develeriyle beraber güdülmek için)
çıkıyorlar, siz de bunlar içinde çıkın, bunların sütlerinden ve sidiklerinden
için" buyurdu.
Bunun üzerine o
kimseler, o deve sürüsü içinde çıkıp gittiler. Onların sidiklerinden ve
sütlerinden içtiler ve eski sağlıklarına kavuştular. Çobanın üzerine hücum
edip onu öldürdüler, develeri de sür'atle sürüp götürdüler. Artık bunlardan
hangi şey geri bırakılır? Bunlar insan öldürdüler, Allah'a ve Rasûlü'ne harb
açtılar, ve Allah'ın Ra-sûlü'nü endişelendirdiler.
Râvî Anbese, Ebû
Kılâbe'den hayret ederek:
— Subhânallah, dedi.
Ebû Kılâbe şöyle dedi:
Ben de Anbese'ye:
— Sen benim Enes'ten
rivayet ettiğim hadîs hususunda beni itti-hâm mı ediyorsun? dedim.
Anbese de:
— (Hayır ittihâm
etmiyorum, lâkin sen hadîsi gereği gibi getirdin.) Bize bunu Enes böyle tahdîs
etti, dedi.
Ebû Kılâbe şöyle dedi:
Ve Anbese:
— Yâ buranın ehli (yânî: Ey Şâm ehli)! Şübhesiz
sizler, Allah içinizde bunu (yânî Ebû Kılâbe'yi) ve bunun benzeri olanları
bıraktığı müddetçe muhakak hayırla beraber olmakta devam edeceksiniz! Dedi [183].
133-.......Enes
ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: er-Rubeyy' -ki o, Enes ibn Mâlik'in halasıdır-
Ensâr'dan bir cariyenin ön dişini kırmıştı. Cariyenin kavmi er-Rubeyy'den kısas
istediler. Akabinde (aralarında hüküm vermesi için) Peygamber'e geldiler.
Peygamber (S) de kısas ile emretti. Bunun üzerine Enes ibnu Mâlik'in amcası
olan Enes ibnu'n-Nadr:
— Hayır vallahi yâ Rasûlallah, er-Rubeyy'in ön
dişi kırılmaz, dedi.
Rasûlullah da:
— "Yâ Enes! Allah'ın Kitabı kısastır"
buyurdu.
Akabinde hakîkaten da'vâcı
olan topluluk er-Rubeyy'den kısası terketmeye razı oldular da diyeti kabul
ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah:
— "Allah'ın kullarından öyle kimse vardır
ki, o Allah'ayemîn etse, Allah onun yeminini muhakkak yerine getirir"
buyurdu [185].
'Ey Rasûl, RabbHnden
sana indirileni tebliğ et... (Âyet: 67).
134-.......Sufyân
es-Sevrî, İsmâîl ibnu Ebî Hâlid'den; o da eş-
Şa'bî'den; o da
Mesrûk'tan tahdîs etti ki, Âişe (R) Mesrûk'a şöyle demiştir: Her kim sana
Muhammed, kendisine indirilenlerden herhangi birşeyi sakladı (teblîğ etmedi)
derse, muhakkak ki, o yalan söylemiştir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: "Ey
Rasûl, Rabb 'inden sana indirileni teblîğ et. Eğer yapmazsan A Hah yın Elçiliği
yni teblîğ (ve îf â) etmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
Şübhesiz ki, Allah kâfirler güruhunu muvaffak etmez* [186].
'Allah sizi
yemînlerinizdeki lağvdan dolayı sorumlu " (Âyet: 88) [187].
135-.......Hişâm
ibn Urve, babası Urve ibnu'z-Zubeyr'den lahdîs etti ki, Âişe (R): Şu
"Allah sizi yemînlerinizdeki lâğvdan dolayı sorumlu tutmaz..." âyeti
insanın "Hayır vallahi, evet vallahi" sözü hakkında indi, demiştir.
136-.......
Hişâm ibn Urve şöyle demiştir: Bana babam Urve ibnu'z-Zubeyr, Âişe'den haber
verdi ki, Âişe'nin babası Ebû Bekr, Allah yemîn keffâreti âyetini indirinceye
kadar hiçbir yemînde döneklik etmezdi. Ebû Bekr: Ben edilen yeminin zıddını,
ondan daha hayırlı görürsem, muhakkak Allah'ın verdiği ruhsatı kabul eder, o hayırlı
işi yaparım, demiştir [188].
'Ey îmân edenler,
Allahhn size halâl ettiği o en temiz ve güzel şeyleri (nefsinize) haram
kılmayın..." (Âyet: 87) [189].
137-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Biz Peygamber(S)'in
beraberinde gazveye giderdik. Bizim yanımızda kadınlar bulunmazdı. (Cinsî
münâsebete şiddetle ihtiyâç duyardık.) Bu durumda biz:
— Erkeklik
yumurtalarımızı çıkartıp hadım olalım mı? diye sorduk.
Peygamber bizi hadım
olmaktan nehyetti. Bundan sonra bize (belli bir müddete kadar) elbise (ve
benzeri bir ücret) mukaabilinde kadın eş almamıza ruhsat verdi.
(Râvî Kays ibn Ebî
Hazım dedi ki:) Bundan sonra Abdullah ibn Mes'ûd şu âyeti okudu: "Ey imân
edenler, Allah'ın size halâl ettiği o en temiz şeyleri (nefsinize) haram
kılmayın. Haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez'*) [190].
"Ey îmân edenler,
içki, kumar, dikili taşlar, fal okları ancak şeytânın amelinden birer
murdardır. Onun için ı bunlardan kaçının ki, muradınıza eresiniz" (Âyet:
90) [191].
Ve İbn Abbâs:
"el-Ezlâm", (Câhiliye Arabları'nın) ; mühim işlerde kendisiyle fal
açıp kısmet istemekte oldukları yelesiz oklardır. "en-Nusub" ise
müşriklerin ihtiram için diktikleri birtakım dikili taşlardır ki, yanlarında
kurban keserler (kanları bu taşlara sürerlerdi), demiştir.
İbn Abbâs'tan başkası
da:
"ez-Zelem",
henüz yele geçirilmemiş oktur, bu "el-Ezlâm"ın tekilidir. (Yele
geçirilirse ona "Sehm" denir.) "el-İstiksâm", fal oklarını
falcının torba içinde döndürmesidir. Eğer ok (çekildiğinde, "Rabb'im beni nehyetti"
çıkmak suretiyle) o işi nehyederse, kişi o işi terkeder; ("Rabb'im bana
emretti" çıkmak suretiyle) o işi emrederse, okun emrettiği işi yapar.
"Yucîlu", "Döndürür" demektir. O fâl oklarına, kısmetini istemekte
oldukları çeşitli işlerin adlarını üzerlerine yazıp, birçok alâmetlerle alâmet
ve nişan yaparlardı. (Kısmet isteme falı çektiğini haber vermek isteyen kişi)
"Faaltu minhu( = Ben bundan yaptım)" yerine "Kasemtu" der.
"Kusûm" da (üç harfli ve "Kendisinden haber vermek" demek
olan) masdardır [192].
138-.......İbn
Umer (R): Şarâbın haram kılınması indi. O gün(yânî haram kılınmasından önce)
Medine'de beş çeşit içki vardı, bunlar arasında üzüm şarâbı yoktu, demiştir.
139-.......Enes
ibn Mâlik (R) şöyle dedi: (İçkinin haram kılındığı sırada) bizde
"Fadîh" ismini vermekte olduğumuz (hurma koruğundan ateşte
kaynatılmadan yapılan) içkiden başka hiçbir haram yoktu. O gün ben ayakta
(babalığım Ebû Talha'mn evinde) Ebû Tal-ha ile Fulân ve Fulân kişilere fadîh
içkisi dağıtıyordum. O sırada hemen birisi geldi ve:
— Haber size ulaştı mı? dedi. Mecliste
bulunanlar:
— Ne haberi? diye sordular.
O da:
— Hamr (yânî içki) haram kılındı, dedi.
Meclistekiler bana:
— Yâ Enes! Şarâb testilerini dök! diye
emrettiler. (Ben de emirlerini yerine getirdim.)
Enes dedi ki: Bu bir
adamın sözü üzerine mecliste bulunanlar
râbın nasıl ve ne
zaman haram kılındığını araştırıp soruşturmadılar (buna lüzum görmediler) ve o
adamın haberinden sonra bir daha dönüp şarâb içmediler.
140-.......
Câbir ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Birtakım insanlar Uhud harbi gecesi
sabaha kadar hamr içmişlerdi. O gün bunların hepsi şehîd olarak öldürüldüler.
Bu, şarâbın haram kılınmasından önce idi [193].
141-.......İbn
Umer şöyle demiştir: Ben Umer ibnu'l-Hattâb'dan işittim, Peygamber'in minberi
üzerinde hutbe yaparken şöyle diyordu:
— Amma ba'du: Ey
insanlar, şu muhakkak ki, hamrm haram kılınması emri inmiştir. Hamr beş şeyden
yapılır: Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan, arpadan. Hamr, aklı örten (düşünmeyi
gideren) her içkidir! [194].
"imân edip de
güzel güzel amellerde bulunanlar, (bundan sonra haramlardan) sakındıkları,
îmânlarında
sebat ile iyi iyi
işlere devam ettikleri, sonra dâima sakınıp iyice inandıkları ve yine
sakınmakta devam ve
ısrar ile güzel
işlerle uğraştıkları takdirde (Haram kılınmazdan önce) tattıklarında üzerlerine
hiçbir suç yoktur. Allah, iyi ve güzel hareket eden muhsinleri Sever"
(Âyet: 93).
142-.......Bize
Sabit el-Bunânî, Enes(R)'ten tahdîs etti (ki şöyle demiştir):
"Fadîh" denilen şu hurma şarâbının döküldüğü gün; -(Buhârî dedi ki:)
Ve bana Muhammed (ibn Selâm el-Beykendî), Ebu'n-Nu'mân'dan rivayetinde şunu
ziyâde etti:- Eries dedi ki: Ben o gün Ebû Talha'nın evinde içki içmekte olan
bir topluluğa sâkîlik ediyordum. Hamrın haram kılındığı hakkındaki kelâm indi.
Rasûlullah bir nidâcıya emredip i'lân ettirdi. Bu sesi işitince Ebû Talha bana:
— Çık bak, bu ses nedir? dedi.
Enes dedi ki: Ben de
çıktım, sonra dönüp:
— O nidâcı: Ey
mü'minler! Biliniz ki, şarâb haram kılınmıştır! diye nida edip i'lân ediyor,
dedim.
Bunun üzerine Ebû
Talha bana:
— Haydi git, o şarâbı dök! dedi.
Enes dedi ki: (Döktüm,
herkes de evindeki şarâbını döktü.) Me-dîne sokaklarında su gibi şarâb aktı.
Enes dedi ki: O zaman
Medîneliler'm hamrı "Fadîh" idi. Bu sırada halktan bâzı kimseler:
— (Uhud günü mücâhidlerden)
bir topluluk, karınlarında şarâb olduğu hâlde öldürüldüler (bunlar ne olacak)?
dediler.
Enes dedi ki: Bunun
üzerine Allah: "îmân edip de iyi işler yaparak Ölenlerin üzerine, daha
evvel tattıkları şeyler hususunda günâh yoktur... " âyetini indirdi [195].
Ey îmân edenler, size
açıklanırsa fenanıza gidecek şeyleri sormayın..." (Âyet: ıoı>.
143-.......Enes
ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Bir kerresinde Rasûlullah (S) bir hutbe yaptı ki,
ben Rasûlullah'ın o hutbesi kadar te'-sîrli bir hutbe hiç işitmedim. O
hutbesinde Rasûlullah:
— "(Ey
sahâbîlerim!) Eğer benim bilmekte olduğum şeyleri sizler bilir olaydınız,
muhakkak az gülerdiniz ve hiç şübhesiz çok ağlardınız" buyurdu.
Enes dedi ki: Bu
hitabe üzerine Rasûlullah'ın sahâbîleri yüzlerini elbiseleriyle örttüler;
onlar, içten gelen bir inleme ile ağlıyorlardı.
Bu sırada birisi:
— Yâ Rasûlallah, benim babam kimdir? diye
sordu.
Rasûlullah:
— "Baban Fulân kimsedir" diye cevâb
verdi.
Bunun akabinde şu
"Ey îmân edenler, size açıklanırsa fenanıza gidecek şeyleri
sormayın..." âyeti indi.
Bu hadîsi Nadr ibnu
Şumeyl ile Ravh ibn Ubâde de Şu'be'den rivayet etmişlerdir [196].
144-.......îbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Bir topluluk Rasûlullah'a saygısızca ehemmiyetsiz
şeyler sorarlardı. Bir kimse:
— Babam kimdir? der,
diğer biri de devesini kaybettiğini söyleyip:
— Devem nerede? der idi.
Bunun üzerine Allah o
kimseler hakkında şu âyeti indirdi: "Ey îmân edenler, açıklanırsa hoşunuza
gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kur 'ân indirilirken onları sorarsanız,
size açıklanır. (Açıklanmadığına göre) Allah onlan af/etmiştir. Allah çok
mağfiret edicidir, cezada da aceleci değildir" (Âyetrioi) [197].
"Allah ne Bahiri
dan, ne Sâibe'den, ne Vasilerden, ne de Hâm'dan hiçbirini meşru' kılmamıştır...
" (Âyet: 103)
ve "İz kaale'Mhu
(= Allah dedi)", "Allah der" ma'nâsınadır. "İz
kaale'ttâhu" kelâmı da "Kaalellâhu" demektir. Buradaki
"İz" sıladır, yânî fazladan gelmiştir. "el-Mâide", faile
vezninde ise de, bunun aslı mefüle veznidir ki, "Mâide",
"Menyûde ( = Hazırlanmış sofra)" ma'nâsınadır.
"lyşetin
râdiyetin" ve "Tutlîkatin bâinetin" ta'bîrlerinde olduğu gibi.
(Lügat yönünden) ma'nâsı: Onu hayırdan, yânî yiyecek olarak sahibi hazırladı, demektir.
(İştikaak yönünden de) "Madenî yemîdunî" denilir ki: "Benim için
yiyecek kazandı, hazırladı" demektir.
Ve İbn Abbâs:
"Seni vefat ettireceğim", "Seni öldüreceğim" ma'nâsınadır,
demiştir '" [198].
145-.......Saîd
ibnu'I-Müseyyeb şöyle demiştir: "el-Bahîra", sütü tâğûtlara âid olmak
üzere, sütünden insanların faydalanması men' olunan devedir ki, artık onun
sütünü hiçbir insan sağmaz. t(es-Sâibe" ise Câhiliyet Arabları'nın
taptıkları putlara adamakta olup serbest salıverdikleri, üzerine hiçbir yük
yükletilmeyen devedir.
Yine Saîd ibnu'l-Müseyyeb
şöyle demiştir: Ebû Hureyre (R) de dedi ki: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:
— "Ben (kusûf
namazı kılarken) cehennemde Amr ibnu Âmir el-Huzâî'yi kendi bağırsaklarım ateş
içinde sürükler hâlde gördüm. Çünkü o, develeri salma adak yapanların ilki (yânî
önderi) idi."
Yine Saîd
ibnu'l-Müseyyeb şöyle dedi: "el-Vasîle" o genç devedir ki, deve
yavrularının ilkinde dişi doğurmakla başlar. Sonra bunun ardından ikinci
dişiyi doğurur. İşte Arablar, iki dişiden birini aralarında hiç erkek olmadan
diğer dişiye ulayıp eklediğinden dolayı, böyle deveyi tâğûtlan için adayıp
serbest kılarak salı verirlerdi, "el-Hâm" ise, dişi deveyi birçok
sayıda aşıp dölleyen, develerin puhûru, yânî döl hayvanıdır ki, bu
döllemelerini bitirdiği zaman Arablar, bunu tâğûtlan için terkederler ve onu
yük taşımaktan affedip, artık üzerine hiçbir yük yüklenmez olur. işte böyle
salıverilmiş yaşlı puhûr deveye "el-Hâmî (= Sırtını yükten koruyan)"
diye isim verirler.
Ebû'l-Yemân el-Hakem
ibn Nâfi' şöyle dedi: Bize Şuayb ibn Ebî Hamza haber verdi ki, ez-Zuhrî: Ben
Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den işittim, o bu ta'rîfleri haber veriyordu, dedi. Saîd
ibnu'l-Müseyyeb dedi ki: Yine Ebû Hureyre: Ben Peygamber'den bu ta'rîflerin
benzerini işittim, dedim.
Bu hadîsi İbnu'1-Hâd,
İbnu Şihâb'dan; o da Saîd ibnu'l-Müsey-yeb'den; o da Ebû Hureyre'den rivayet
etti ki, Ebû Hureyre (R): Ben, Peygamber(S)'den işittim, demiştir [199].
146-.......Yûnus
ibn Yezîd el-Eylî, ez-Zuhrî'den; o da Urve'den tahdîs etti ki, Âişe (R) şöyle
demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "(Ben husuf namazında) cehennemi
de gördüm, onun bâzısı bâzısını (şiddetli hararetle) kırıp yiyordu. Ben Amr ibn
Luhayy'ı da kendi bağırsaklarını çekip sürükler hâlde gördüm. Çünkü bu Amr,
(putlar adına) develeri adak olarak salıverenlerin ilkidir" [200].
“... Ben içlerinde
bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat Sen beni vefat
ettirip içlerinden
alınca, üstlerinde
görüp gözetici yalnız Sen oldun. Zâten Sen herşeye hakkıyle şâhidsin"
(Âyet: 117).
147-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bir hutbe yaptı da:
— "Ey insanlar! Şübhesiz sizler (kıyamet
gününde) Allah 'in huzuruna yalınayaktılar, çıplaklar ve erlik yerleriniz
sünnetsiz olarak toplanacaksınız" buyurdu.
Bundan sonra şu âyeti
okudu: "(O günü biz göğü, kitâblann sa-Mfesini dürüp büker gibi
düreceğiz.) tik yaratışa nasıl başladıksa, üzerimize hakk bir va 'd olarak,
yine onu iade edeceğiz. Hakikatte failler
biziz'*
(el-Enbiyâ:lO4).
Ve şöyle devam etti:
— "Kıyamet günü yaratıklardan ilk elbise
giydirilecek olan kişi îbrâhîm 'dir. Dikkat edin! Şu muhakkak ki, o gün
ümmetimden birtakım adamlar getirilir de onlar tutulup sol tarafa
götürülürler. Ben hemen; Yâ Rabb! Onlar benim sahâbîlerimdir, derim. Bana:
Şübhesiz sen, onların senin ardından dînde ne bid'atler çıkardıklarını bilmiyorsun,
denilir. Buna cevaben ben de, Allah'ın sâlih kulunun (Meryem oğlu îsâ'nm)
dediği gibi söylerim: Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir
kontrolcü idim. Fakat Sen beni vefat ettirip içlerinden alınca, üstlerine görüp
gözetici yalnız Sen oldun... derim. Yine bana: Şübhesiz bunlar, sen
kendilerinden ayrıldığından
beri ökçeleri üzerine
basarak geri dönmüş mürtedlerdir, denilir" [201].
"Eğer kendilerine
azâb edersen, şübhe yok ki, onlar Senin kullarındır. Eğer onları mağfiret
edersen, şübhesiz
Sen mutlak gâlib,
yegâne hüküm ve hikmet sahibi (Âyet:
118).
148-.......Saîd
ibn Cubeyr, İbn Abbâs'tan tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:
"Yine kıyamet günü birtakım insanlar yakalanıp sol tarafa sevkedilirler.
Ben de, sâlih kul Meryem oğlu isa'nın dediği gibi derim: Ben içlerinde
bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat Sen beni vefat
ettirip içlerinden alınca, üstlerinde görüp gözetici yalnız Sen oldun. Zâten Sen
herşeye hakkıyle şâhidsin. Eğer kendilerine azâb edersen, şübhe yok ki onlar
Senin kullarındır. Eğer onları mağfiret edersen mutlak gâlib, yegâne hüküm ve
hikmet sahibi olan da hakîkaten Sen'sin Sen" [202].
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle İbn Abbâs şöyle demiştir:
"Sonra onların
fitnesi,.. " (Âyet: 23) "Onların ma'zireti" demektir;
"Ma'rûşât ( = Çardaklanmışlar)", (Âyet: 145) üzümden ve başkasından
çardak yapılan meyveler; "Hamûleten( = Yük taşıyacak)" (Âyet: i42),
üzerine yük yükletilip taşınan hayvanlar; "Ve le-lebesnâ... " (Âyet:
9):
"Ve onları
elbette düşmekte oldukları şübheye düşürürdük"; "Yen'evne
anhu.." (Âyet: 26), (Onlar hem insanları bundan vazgeçirmeye çalışır) hem
kendileri ondan uzaklaşırlar"; "Ve tubselu... " (Âyet: 7i)
"Ayıbı ortaya çıkarılır, rezîl edilir"; "Ubsilû" (Âyet:
70), "Rezîl ve rüsvây edildiler"; "Bâsıtû eydihim" (Âyet:
93), "Melekler ellerini uzatırlar"; "el-Bast",
"Dövmektir.
"isteksertum"
(Âyet: 128), "Ey cinn cemâati, insanlardan birçoğunu saptırdınız";
"Mimmâ zeree mine'l-harsi" (Âyet: 136), "Onlar meyvelerinden ve
mallarından Allah için bir hisse, şeytân ve putlar için de bir hisse ayırdılar";
"Ekinneten" (Âyet: 25): Tekili "Kinân ( = Perde,
kılıf)"dır; "Amma iştemelet aleyhi.. " (Âyet: 142143),
"Yoksa bu iki
dişinin rahimlerini bürüdüğü yavruları mı haram etti?", yânî: Rahimler
erkek yâhud dişi yavrudan başkasını bürür mü? Öyleyse niçin bâzısını haram
kılıyor, bâzısını halâl kılıyorsunuz? "Demen mesfûhan" (Âyet: 145),
"Dökülmüş kan"; "Sadefe" (Âyet: 156), "Yüz
çevirdi"; "Ublisû" (Âyet: 44), "Ümîdsiz oldular";
"Ve ublisû" (Âyet: no), "Helake teslim edildiler";
"Sermeden" (ei-Kasas: 7i) "Fasılasız, devamlı" (bunu burada
"Geceyi bir sükûn kıldı" kavli münâsebetiyle zikretti, denildi).
"îstehvethu"
(Âyet: 71) "Şeytânlar onu saptırıp şaşkın hâlde çöle düşürmek
istediler"; "Yemterûn" (Âyet: 2),
"Şübhe ederler
(sonra da sizler yeniden diriltilme hakkında şübhe edersiniz)";
"Vakrun" (Âyet: 25),
"Sağırlık"
(Kulaklarının içine de sağırlık koyduk); "el-Vikru" ise, o
"Yük"tür; "Esâtiru", (Âyet: 25) tekili
"Ustûre" ve
"İstâre"dir, bu da "Turrehât", yânî bâtıllar ve faydadan
boş sözler, masallar demektir; "e/-Be'sâu" (Âyet: 42),
"Şiddet" ma'nâsına olan "el-Be's"ten de zarar, kötü hâl ve
fakirlik ma'nâsına olan "el- BuV'tan da olabilir; "Cehreten"
(Âyet: 42), göz görüşü ile açıktan açığa demektir; (Sâd harfiyle)
"es-Suveru",
(Âyet: 72)
"Sûret"in cem'idir, sîn ile "Sûre"nin cem'i "Suver"
olduğu gibi; "Melekût" (Âyet: 75), "Mülk" demektir.
"Rahabût hayrun nün rahamût (= Korkmak merhamet edilmekten
hayırlıdır)" meseli veznindedir.
Sen "Turhabu
hayrun min en turhame" dersin ki, "Sana dâima korkmak ve endişeli
olmak haleti, rahmet ve şefkat edilme mevkiinde olmak haletinden
hayırlıdır", demektir (Kaamûs Ter.)
"Cenne
aleyhi" (Âyet: 76), "Üstünü karanlık bürüyüp örttü";
"Taâlâ" (Âyet: 100) "Çok yüce"dir; "Ve in ta'dü"
(Âyet: 70), "O
nefis fidye denkleştirip verse bu kıyamet gününde ondan kabul edilmez";
"Husbânı" (Âyet: 91)
Allah'a âiddir denilir
ki, "Hesabını görmek" demektir; bir de "Husbân", mermiler'e
ve şeytânlara atılan taşlarca denilir. "Mustakarrun" (Âyet: 98)
"Karar yeri sulbde", "Mustevdâ"' (Âyet: 98) "Emânet
yeri" de rahimdedir;
"el-Kınvu"
(Âyet: 99), hurma salkımıdır, ikisi "Kınvânı", cem'i de yine
"Kınvânun"dur; "Sınvan" ve "Sinvânun"
gibi [203].
'Gaybzn anahtarları
O'nun yanındadır. Kendinden başkası bunları bilmez..." (Âyet: 59) [204].
149-.......Bize
İbrâhîm ibn Sa'd, İbn Şihâb'dan; o da Salim ibn Abdillah'tan; o da babası
Abdullah ibn Umer(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:
"Gaybın anahtarları beştir: O saatin ilmişübhesiz ki, Allah'ın
nezdindedir. Yağmuru (takdir edilen vakitte ve yerde) O indirir. Rahimlerde
olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde
öleceğini bilmez. Şübhesiz Allah herşeyi bilendir, herşeyden haberdârdır [205]
"De ki: O size
üstünüzden, yâhud ayaklarınızın altından bir azâb göndermeye veya sizi
birbirinize katıp kiminizden kiminin hıncını tattırmaya kaadirdir..."
(Âyet: 65).
"Yelbisekum",
"İltibâs"tan "Sizi karıştırır" manasınadır.
"Yelbisû", "Yahhtû", yânî "Karıştırırlar",
"Şıyâan", "(Birbirine muhalif) fırkalar yapar" demektir.
150-.......Câbir
ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Şu "De ki: O size üstünüzden bir azâb
göndermeye kaadirdir" âyeti indiği zaman Rasûhıllah (S) -bunun bu birinci
cümlesi akabinde- "(Rabb'im) Senin kerîm vechine (yânî zâtına)
sığınırım" dedi.
Râvî dedi ki:
"Yâhud ayaklarınızın altından bir azâb göndermeye kaadirdir" cümlesinin
ardından: "(Rabb'im) Senin kerîm vechine sağınının'' dedi. '' Yâhud sizin
fırkalarınızı birbirine katıp, kiminizden kiminin hıncını tattırmaya
kaadirdir" cümlesini müteâkib de Rasûlullah: "Bu daha hafiftir yâhud
daha kolaydır" buyurdu [206].
İmân edip de
îmânlarını haksızlıkla karıştırmayanlar' (Âyet: 82).
151-.......Abdullah
ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir; "îmân edip de îmânlarına zulüm
karıştırmayanlar; işte emîn olmak hakkı onlarındır; onlar doğru yolu bulmuş
kimselerdir" âyeti indiği zaman, Peygamber'in sahâbîleri:
— Hangimiz nefsine
zulmetmemiştir? dediler.
Bunun üzerine
"Allah 'a ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür" (Lukmân:i3) âyeti
indi [207].
"Yûnus'u ve LûVu
da hidâyete ilettik. Herbirine âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik"
(Âyet: 86).
152-.......Ebû'l-Âliye
şöyle demiştir: Bana Peygamber'inizin amca oğlu, yânî İbn Abbâs (R) tahdîs
etti ki, Peygamber (S): "Hiçbir kul için: Ben Yûnus ibn Meîtâ'dan
hayırlıyım demek lâyık olmaz" buyurmuştur.
153-.......Ebû
Hureyre(R)'den, Peygamber (S): "Hiçbir kul için:
Ben Yûnus-ibn
Meîtâ'dan hayırlıyım demek yakışmaz" buyurmuştur [208].
'îşte o peygamberler
Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir, O hâlde sen de onların gittiği doğru yolu
tutup ona uy... " (Âyet: 90).
154-.......Bize
Hişâm ibn Yûsuf es-San'ânî haber verdi ki, onlara da İbn Cufeyc haber verip
şöyle demiştir: Bana Süleyman el-Ahvel haber verdi. Ona da Mucâhid haber
vermiştir: Mucâhid, İbn Abbâs'a:
— Sâd Sûresi'nde secde var mıdır? diye sormuş.
O da:
— Evet vardır,
dedikten sonra, şu "Biz ona (yânî İbrahim'e) Is-hâk ile Ya'kûb'a ihsan
ettik ve herbirini hidâyete erdirdik..." kavlinden ' '0 hâlde sen de
onların gittiği doğru yolu tutup ona uy'' âyetine
kadar okudu ve:
— O da (yânî Dâvûd da) burada zikredilen
peygamberlerdendir, dedi.
Yezîd ibnu Hârûn,
Muhammed ibn Ubeyd, Sehl ibnu Yûsuf, el-Avvâm ibn Havşeb'den; o da Mucâhid'den
şunu ziyâde etmişlerdir: Mucâhid: Ben İbn Abbâs'a bunu sordum da o:
— Peygamberiniz de
buradakilere uyması emrolunan kimselerdendir, dedi [209]
"Biz Yahudiler'e
bütün tırnaklı hayvanları haram ettik. Sığır ve koyunun iç yağlarını da
üzerlerine haram kıldık.
Bunların sırtlarına
veya bağırsaklarına yapışan yâhud kemiğe karışan (yağlar bu hükümden)
müstesnadır. Bu
haram kılmayı onlara
zulümlerinden dolayı ceza olarak yaptık. Biz elbette doğru söyleyicileriz"
(Âyet: i46) [210].
İbn Abbâs: "Her
tırnaklı", deve ve devekuşu (ve benzerleri); "el-Havâyâ",
"Bağırsaklardır, demiştir.
İbn Abbâs'tan başkası
da: "Hâdû", "Yahûdî oldular" demektir. Amma Yüce Allah'ın
"Hudnâ"
(el-A'râf: 156) kavline
gelince, o "Tevbe ettik" demektir, "Hâid1 "Tâib", yânı
"Tevbe edici"dir, dedi. r»»
155-.......Atâ
ibn Ebî Rebâh şöyle dedi: Ben Câbir ibn Abdillah(R)'tan işittim, dedi ki: Ben
Peygamber(S)'den işittim: "Allah Ya-hûdîler'e la'net etsin! Allah onlara
ölmüş hayvanın iç yağlarını haram. ettiği zaman, onlar bu yağları erittiler,
sonra sattılar da onun bedelini yediler" buyurdu.
(Buhârî'nin şeyhi) Ebû
Âsim şöyle dedi: Bize Abdulhamîd tah-dîs etti. Bize Yezîd ibn Ebî Habîb tahdîs
edip şöyle dedi: Bize Atâ ibn Ebî Rebâh yazıp: .Ben Câbir'den; o da
Peygamber(S)'den (bu hadîsin benzerini) işittim, dedi [211].
156-.......Bize
Şu'be, Amr ibn Murre'den; o da Ebû Vâil'den tahdîs etti ki, Abdullah ibnu
Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Mü'minleri Allah'tan ziyâde kötülüklerden koruyan
bir kimse yoktur. Mü'min-lerin en büyük koruyucusu olduğu için Allah açık,
gizli bütün kötülükleri, çirkin işleri haram kılmıştır. Bir de Allah'tan
ziyâde medhedilip övülmeyi seven kimse de yoktur. İşte bunun için Allah
kendisini (Kur'-ân'da birçok güzel sıfatlarla) medhetmiştir.
Râvî Amr ibn Murre
dedi ki: Ben Ebû Vâil'e:
— Sen bu hadîsi
Abdullah ibn Mes'ûd'dan işittin mi? diye sordum.
Ebû Vâil:
—Evet, ben bunu
Abdullah'tan işittim, dedi. Ben yine ona:
— Abdullah ibn Mes'ûd
bu hadîsi Peygamber'e yükseltti mi? dedim.
O:
— Evet yükseltti, dedi
[213].
"Vekîl",
"Hafız, muhafaza edici ve etrafını çepçevre kuşatıcıdır.
"Kubulen",
"Kabîl"in cem'idir, ma'nâsı birçok azâb nevi'leri-dir ki, o
azâblardan herbir nev'i bir "Kabil", bir sınıftır. •
"Zuhrufe'l-kavU(
= B$Ltı\ söz)": Bâtıl olduğu hâlde güzelleştir-diğin ve süslediğin
herşeydir. İşte bu süslenmiş bâtıl bir "Zuhruf"-tur.
"f/ar«m( = Ekin,
mahsûl)": "Hıcrun" yânî "Haram" demektir. Men'
edilmiş herşey bir hıcr ve mahcurdur. "el-Hıcru", "Bina ettiğin
her binâ"dır. Beygirlerden dişiye de "Hıcr" denilir; akl'a da
"Hıcr" ve "Hıcen" denir. "el-Hıcr" ismine
gelince, o, Semûd kavminin yeridir. Yerden etrafını duvarla çevirdiğin şey de
bir "Hıcr"-dır. İşte bu ma'nâdan dolayı Ka'be'nin Hatîm'ine
"Hıcr" ismi verildi. Sanki bu, "Maktûl'Men "Katil"
gelmesi gibi, "Mahtûm"dan türemiştir. Yemâme'nin Hacr'ı ise, o bir
menzildir [214].
"Muhakkak Allah
bunu haram etti diye bildiğim söyleyecek şâhidlerinizigetirin! de..." (Âyet:
150).
Hicaz ahâlîsinin
lügati, tekil için de, iki kişi için de, cemf için de "Helumme"d\r [215].
157-.......Ebû
Hureyre(R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Güneş battığı
yerden doğmadıkça kıyamet kopmayacak-tır. İnsanlar onu gördükleri zaman
yeryüzünde bulunanlar îmân ederler. Fakat işte o gün 'Daha evvelden (mân etmiş
olmayan hiçbir kimseye (o günkü) îmânı fayda vermeyecek' zamandır" (Âyet:
158) [216].
158-.......
Bize Ma'mer ibn Râşid, Hemmâm ibn Münebbih'ten haber verdi ki, Ebû Hureyre (R)
şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Güneş battığı yerden
doğuncaya kadar kıyamet kopmaz. Güneş oradan doğup insanlar onu görünce,
toptan hepsi îmân ederler. İşte bu, hiçbir nefse îmânının fayda vermeyeceği
zamandır".
Sonra Rasûlullah şu
âyeti okudu: "Daha evvelden îmân etmiş veya îmânında bir hayır kazanmış
olmayan hiçbir kimseye (o günkü) îmânı asla fayda vermez. De ki: Bekleyin!
Çünkü biz de bekleyidle-rizl"
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle
İbn Abbâs şöyle
demiştir: "Ve riyâşen" (Âyet: 26), "Mal";
"el-Mu'tedîn" (Âyet: 55), duada ve başka işlerde haddi aşanlar;
"Hatta afev" (Âyet: 95), "Nihayet çoğaldılar" ve
"Malları çoğaldı"; "el-Fettâh", Kaadı, hâkim, "İftâh
beynenâ ve beyne kavmina" (Âyet: 89), "Ey Rabb'imiz, bizimle kavmimiz
-. arasında Sen hakk olanı hükmet"; "Nateknâ" (Âyet: - 171), "Kaldırdık", ("Biz bir
zaman dağı sanki o bir gölgelikmiş gibi çekip üstlerine kaldırmıştık");
"İnbeceset",
(Ayet: ıeoj, "İnfeceret", yânî "Kaynayıp aktı";
"Mutebberun" (Âyet: 139), "Hüsrana uğratılmış, helak edilmiş";
"Âsâ", "Tasalanırım"
"Tasalanma"
(ei-Mâide: 29)- "Şimdi ben o kâfirler güruhuna karşı nasıl
tasalanırım?" (Âyet: 93).
(Bunların hepsi İbn
Abbâs'tan nakledilen tefsirlerdir.)
İbn Abbâs'tan başkası
şöyle demiştir:
"Mâ meneake en lâ
tescude = Seni secde etmenden men' eden nedir?" (Ayet: 12) buyuruyor.
"Yahsıfâni" (Âyet:
22), Cennet
yapraklarından yapraklar alıp, birbiri üstüne yamamağa başladılar, yaprakların
bâzısını dikerine eklemeye başladılar. "Sev'atihımâ" (Âyet: 22),
Adem ile Havva'nın
ferclerinden kinayedir (Cevheri: "Sev'e", "Avret"tir
demiştir).
"Mustekarrun ve
metâun ilâ hîn = Bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek" (Âyet: 24);
"illâ hîn"f burada
"Kıyamet gününe
kadar" demektir. Arablar indinde "Hîn" bir saatten, sayısı ihata
edilmeyecek vakte kadar demektir [217].
Uer-Riyâş
ve'r-Rîş" bir ma'nâyadır; o da meydana çıkan, görünen güzel ve kıymetli
elbiseden ibarettir.
"Kabîluhu"
(Âyet: 27), "Kabilesi, kendilerinden olan nesli"; "Iddârekû" (Âyet: 38),
"Toplandılar". * 'Meşakku H-insân ve 'd-dâbbeti = İnsan ve hayvan
vücudundaki tabu delikler" (Âyet: 40). Bunların hepsi "Sumûmen"
diye isimlendirilir. Bunun tekili "Semmun"dur. Bu delikler dokuz
tanedir: İki gözü, iki burun deliği, ağzı, iki kulak deliği, dübürü, zekerinin
veya memesinin deliği.
"Gavâşın"
(Âyet: 4i), "Örtünülen şeyler" {"Onlara cehennemden döşekler,
üstlerine örtüler vardır").
"Nuşuren"
(Âyet: 57), "Dağılan, yayılan, esen rüzgârlar";
"Nekiden"(kya. 58), "Pek az" {"Güzel memleketin
bitkisi Rabb Jinin izniyle bol çıkar, fena olandan ise fâidesi pek az birşeyden
başkası çıkmaz").
"Keenlem
yağnev" (Âyet: 92), "Şuayb'ı yalanlayanlar
sanki yurtlarında
yaşamamışlar gibi oldular".
"Hakîkun"
(Âyet: io5), "Hakk" {"Allah'a karşı haktan başkasını
söylememekliğim üzerime borçtur").
"tsterhebûhum"
(Âyet: 116), "Rehbet" masdarından
"Onları
korkuttular"; "Telakkafu" (Âyet: in), "Yutuyor";
"Tâiruhum"
(Âyet: i3i), "Nasîbleri" ("Gözünüzü açın ki, onların uğursuzluğu
ancak Allah tarafındandır, fakat çokları bilmezler"). "Tûfân",
Seyl'dendir, çok ölüm için de "Tûfân" denilir. "el-Kummelu"
(Âyet: 133), "Keneler, küçük kenelere benzeyen böcekler".
"Uruş" ve
"Arîş" (Âyet: 137), "Bina"; "Sukıta" (Âyet: 149),
"Her pişman olan
muhakkak eli düşmüştür"; "el- Esbât" (Âyet: 160), İsrâîl
oğulları'nın kabileleridir. "İz ya'dûne fVs-sebti" (Âyet: 163),
Cumartesi gününün harâmlığım bozup haddi aşanlar, "Taaddî",
"Tecâvüz"dür. "Şurrean" (Âyet: i63>,
"ŞevârV", yân?
"Balıklar akın
akın su yüzüne çıkarak"; "Betsin" (Âyet: 165), "Şiddetli
bir azâb'\ "Velâkinnehu ahlede ile'l-
ardı" (Âyet:
176). "Lâkin o yere, dünyâya meyletti, oturdu, geri kaldı"
"Senestedricuhum"
(Âyet; i85>, "Biz onları derece derece helake yaklaştırırız", yânı
"Biz onlara emniyette oldukları mevki'lerinden geliriz", Yüce
Allah'ın "Allah onlara hesâb etmedikleri yerden geliverdi" (ei-Haşn
2) kavli gibi.
"Min
cinnetin" (Âyet: 184), "Delilikten". "Eyyâne mursâha"
(Âyet: 187), "Kıyametin meydana çıkması ne zamandır?" (Kıyametin
subûtunun ne zaman olduğunu sorarlar). "Fe merret bihi" (Âyet: 189),
"Havva'ya gebelik
devam etti, onu tamamladı".
"Yenzeğanneke" (Âyet: 200),
"Sana şeytândan
bir hafiflik, bir fit gelirse"; "Tayfun" (Âyet: 20i),
"Hayâl, delilik, küçük günâh". "Mulimm",
"Deli",
"Bihilemem", "Onda delilik vardır"; "Tâifun" da
denilir, bu tekildir. "Yemuddûnehum" (Âyet: 202),
"Onları
süslüyorlar". "Hîfeten", "Korkarak", "Hufyeten"
ise "Gizlemek" masdarındandır. "el-Âsâl" (Âyet: 205),
tekili "AsîTdir ki, ikindi ile akşam arasındaki vakit ma'nâsınadır;
"Bukraten ve astten" kavli gibi [218].
"De ki: Rabb'im
ancak hayâsızlıkları, onların açığını, gizlisini (ve her türlü günâhı, haksız
isyanı, Allah'a -hiçbir zaman bir burhan indirmediği- herhangi birşeyi eş
tutmanızı, Allah'a bilmeyeceğiniz şeyleri isnâd etmenizi) haram etmiştir"
(Âyet: 33) [219].
159-.......Bize
Şu'be, Amr ibn Murre'den; 0 daEbû VâiPden; o da Abdullah ibn Mes'ûd'dan tahdîs
etti. Amr ibn Murre dedi ki:
Ben, Ebû Vâil'e:
— Sen bu hadîsi
Abdullah ibn Mes'ûd'dan işittin mi? diye sordum.
Ebû Vâil:
— Evet, bunu ondan işittim, dedi ve o bu hadîsi
Rasûhıllah'a
yükseltti. Dedi ki:
— Mü'minleri Allah'tan
ziyâde fenalıklardan koruyan bir kimse yoktur. Mü'minlerin en büyük koruyucusu
olduğu için Allah, açık gizli bütün çirkin işleri haram kılmıştır. Ve yine
Allah'tan ziyâde medh ve senayı seven kimse de yoktur. Bunun için Allah
kendisini (Kur'-ân'da birçok güzel vasıflarla) medhetmiştir [220].
"Vaktaki Mûsâ
ta'yîn ettiğimiz vakitte geldi, Rabb'i ona (ilâhî sözünü) söyledi. Mûsâ: 'Rabb
'im, göster bana
Sen'i göreyim' dedi.
Yüce Allah: 'Sen beni kat'iyyen göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde
durabilirse, Sen de beni görürsün' buyurdu. Derken Rabb 7 o dağa tecellî
edince, onu paramparça ediverdi. Mûsâ da baygın yere düştü. Ayılınca: 'Seni
tenzih ederim. Sana tevbe ettim. Ben îmân edenlerin ilkiyim' dedi" (Âyet:
143).
İbn Abbâs: "Bana
gösterfSana bakayım)", "Bana atıyye ver" demektir, demiştir.
160-.......Ebû Saîd
el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Yahûdîler'den
bir adam, yüzüne tokat
vurulmuş olarak Peygamber'e geldi ve:
— Yâ Muhammedi
Ensâr'dan olan sahâbîlerinden bir adam yüzüme tokat vurdu, dedi.
Peygamber:
— "Onu çağırın" buyurdu. Akabinde o
adamı çağırdılar. Peygamber:
— "Bunun yüzüne niçin tokat vurdun?"
diye sordu. O sahâbî:
— Yâ Rasûlallah, ben
Yahüdîler'in yanma uğradım. Bu adamdan "Musa'yı bütün beşeriyet üzerine
süzüp seçen Allah'a yemîn ederim" derken işittim."Muhammed üzerine de
mi?" dedim ve o esnada beni bir Öfke tuttu da ona tokat vurdum, dedi.
Peygamber (S):
— "Peygamberler arasında beni daha hayırlı
kılmayınız. Çünkü kıyamet günü insanlar bayılacaklar (onlarla beraber ben de
bayılacağım). İlk ayı/an ben olacağım. Bu sırada ben Musa'yı Arş'in
ayaklarından birini tutmuş olarak göreceğim. Artık Mûsâ benden evvel
mi ayıldı, yoksa
Tûr'daki ilk bayılması ile mi mücâzât edildi, bilmi-yorum" dedi [221]
"el-Mennu
ve's-selvâ = Kudret helvası ve bıldırcın (Âyet: 160) [222].
161-.......Bize
Şu'be, Abdulmelik ibn Umeyr'den; o da Amr ibn Hureys'ten; o da Saîd ibn
Zeyd(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S): "Domalan mantarı, kudret
helvası (gibi Allah'ın külfetsiz ni'-metleri) nev'inden bir rızıktır, suyu da
göz ağrısına şifâdır" buyurmuştur [223].
"De ki: Ey
insanlary şübhesiz ben göklerin ve yerin mülk ve tasarrufuna mâlik olan,
kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın
size, hepinize gönderdiği elçisiyim. O hâlde Allah'a ve O'nun ümmî nebî olan
Rasûlü'ne -ki kendisi de o Allah'a ve O'nun sözlerine îmân etmekte olandır-
îmân edin, O'na tâbi'
olun. Tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız" (Âyet: 158) [224].
162-.......Ebû
İdrîs el-Havlânî tahdîs edip şöyle demiştir: Ben Ebu'd-Derdâ'dan işittim, şöyle
diyordu: Ebû Bekr ile Umer arasında bir münâkaşa olmuştu da, Ebû Bekr, Umer'i
öfkelendirmişti. Umer, öfkelenmiş olarak Ebû Bekr'den ayrılıp gitmiş, Ebû Bekr
de ondan af istemek için ardından gitmiş. Fakat Umer bu affı yapmayıp Ebû
Bekr'in yüzüne kapısını kapatmış. Bunun üzerine Ebû Bekr, Rasûlullah'ın yanına
geldi.
Ebu'd-Derdâ dedi ki:
Biz Rasûlullah'ın yanında bulunuyorduk.
Rasûlullah:
— "Şu arkadaşınıza gelince, o muhakkak
kendisini tehlikeli bir şeye atmıştır" buyurdu.
Ebu'd-Derdâ dedi ki:
Umer de Ebû Bekr'i affetmemesinden pişman olup geldi, selâm verdi,
Peygamber'in yanına oturdu ve Rasû-lullah'a kendisiyle Ebû Bekr arasında olan
haberi anlattı.
Ebu'd-Derdâ dedi ki:
Rasûlullah da öfkelendi. Ebû Bekr ise (iki dizi üstüne çökerek):
— Vallahi yâ
Rasûlallah, bu işte ben Umer'den daha çok ileriye gitmişimdir, demeğe başladı.
Bunun üzerine
Rasûlullah hepimize hitâb ederek:
— "Şimdi sizler benim sahibimi bana
bırakıyor musunuz? Sız-
ler benim dostumu bana
bırakıyor musunuz? Ben: Ey insanlar, şüb-hesiz ben size, hepinize A ilah 'in
elçisiyim... dedim de sizler: Sen yalan söyledin, dediniz. Ebû Bekr ise: Sen
doğru söyledin, dedi" bu vurdu [225].
163-.......Bize
Ma'mer, Hemmâm ibn Münebbih'ten haber verdi ki, o, Ebû Hureyre(R)'den şöyle
derken işitmiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "İsrâîl oğulları'na:
'Beytu'l-Makdis kapısından secde ediciler olarak (tevazu' ile) giriniz ve
Hıtta{ = Yâ Rabb, dileğimiz günâhımızı affetmendir) deyiniz de günâhlarınızı
sizin lehinize mağfiret edelim, denildi. Onlar ise bu emri ters çevirdiler de,
kıçları üzerinde sürünerek girdiler ve (Hıtta yerine) Habbetu Jî şaaratin( =
K\l çuval içinde tane) sözünü söylediler"[226].
'Sen afv yolunu
(kolaylığı) tut, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir" (Âyet: 199)
"Urf" (=
Örf), "Ma'rûf' demektir [227].
164-.......
İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Uyeyne ibn Hısn ibn Huzeyfe Medine'ye geldi ve
kardeşi oğlu Hurr ibn Kays'ın yanına inip misafir oldu. Hurr ibn Kays ise Umer
ibnu'l-Hattâb'ın kendisine yaklaştırmakta olduğu kimselerden idi.
Genç, ihtiyar birtakım
kurrâ ve fakîhler Umer'in meclislerinin sâhibleri ve onun müşaveresinde hazır
bulunan kimselerdi (Umer, mühim âmme işlerini bunlara danışır, müşavere
ederdi). Uyeyne, kardeşinin oğlu Hurr ibn Kays'a;
— Ey kardeşim oğlu!
Senin şu Emîru'l-Mü'minîn'in yanında yüksek bir mevkiin var. Benim için
huzuruna girmeye izin isteyiver, dedi.
- O da
— Ben senin için
Halîfe'nin yanına girme izni isteyeceğim, dedi. İbn Abbâs dedi ki: Akabinde
Hurr, Uyeyne için izin istedi, Umer
de ona izin verdi.
Uyeyne, Umer'in yanına girince, ona hitaben:
— Hiyy (yânî şu bir
felâkettir) ey Hattâb oğlu! Vallahi sen bize ne bol atıyye verirsin, ne de
aramızda adaletle hükmedersin! dedi.
Umer bu sözlerden
öfkelendi de Uyeyne'nin üzerine yürümeye kasdetti. Heybetli Halîfe bu bedevi
zorbayı döveceği sırada, kardeşi oğlu Hurr ibn Kays müdâhale ederek:
— Yâ Emîra'l-Mü'minîn!
Şübhesiz Yüce Allah, Peygamber'ine: ''Halkın kusurlarını affet, ma 'rûfile
emreyle ve câhillerden yüz çevir''
buyurdu. Ve şübhesiz
bu Uyeyne de o câhillerdendir, detfi.
İbn Abbâs dedi ki:
Hurr ibn Kays bu âyeti okuyunca, o haşmetli Halîfe, olduğu yerde çakılmış gibi
irkildi. Vallahi bir adım ileri gitmedi. Esasen Umer, Allah Kitâbı'nın
mukaddes huzurunda durup kalmak i'tiyâdmda idi.
165-.......Bize
Vekî' ibnu'l-Cerrâh, Hişâm'dan; o da babası Urve'den; o da Abdullah
ibnu'z-Zubeyr(R)'den tahdîs etti ki, o, "Affı tut, ve urf ile
emret..." kavli hakkında:
— Allah bu âyeti ancak
insanların ahlâkı hususunda indirdi, demiştir.
Abdullah ibnu Berrâd
da şöyle dedi: Bize Ebû Usâme tahdîs etti: Bize Hişâm, babası Urve'den tahdîs
etti ki, Abdullah ibnu'z-Zubeyr:
— Allah, Peygamberi'ne
insanların ahlâkından affı alıp tutmasını emretti, demiştir yâhud da dediği
gibi demiştir [228].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
Yüce Allah'ın şu
kavli:
"Sana harb
ganimetlerinden sorarlar. De ki: Bu ganimetler Allah'ın ve Rasûlü'nündür. O
hâlde tam mü'minlerseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin. Allah'a ve
Rasûlü'ne Mat edin" (Âyet: d [229]
İbn Abbâs:
"el-Enfâl", "Ganîmetler"dir, demiştir. Katâde: "Rîhukum{
= Rüzgârınız)", "Harbdir, demiştir. "Nafile",
"Atiyye"dir deniliyor [230].
166-.......
Saîd ibn Cubeyr dedi ki: Ben İbn Abbâs(R)'a:
— el-Enfâl Sûresi(nin inmesi sebebi nedir)?
diye sordum. O:
— Bedir gazvesi hakkında indi, dedi [231].
"eş-Şevketu"
(Âyev.ıi), "Silâh ve keskinlik"; "Murdifîn" (Âyet: 9),
"Dalga dalga"; "Redifenî" ve "Erdefenî",
"Benim ardımdan geldi" demektir.
"Zûkû{ = Tadınız)
"(Ayiet:50) "Başlayınız ve tecrübe ediniz" demektir, buradaki
"Zevk( = Tatma)", ağzın tatması nev'inden değildir.
"Fe
yerkumuhu" (Âyet:37), "Onu bir yere biriktirip toplar".
"Şerrid"
(Âyet:57), "Dağıt"; "Ve in cenahû ile'ssilmi" (Âyet:67),
"Ve eğer barışa meylederler, onu isterlerse". "es-Silmu,
es-Selmu ve's-Selâmu"birdir, yânî bir ma'nâyadır. "Hattâyushine"
(Âyet.67), "Gâ-lib gelinceye kadar".
Mucâhid de şöyle dedi:
"Mukâen" (Âyev.35), parmaklarını ağızlarına sokmaları ve böylece
ıslık çalmalarıdır; "Tasdiyeten", düdük çalıp ses çıkartma ve elleri
birbirine çarparak ses çıkartmaktır. "Li-yusbitâke" (Âyet: 30),
"Seni habsetmeleri için".
*Şübhesiz yerde
yürüyen hayvanların Allah katında en kötüsü, hakkı akıllarına sokmaz (ve hakkı
duyup söylemez olan) sağırlar ve dilsizlerdir" (Âyet: 22).
167-.......Bize
Verkaa, İbnuEbîNecîh'ten; o da Mucâhid'den tahdîs etti ki, İbn Abbâs
"Şübhesiz yerde yürüyen hayvanların Allah katında en kötüsü, hakkı
akıllarına sokmaz (ve hakkı duyup söylemez olan) sağırlar ve
dilsizlerdir" âyeti hakkında:
— Bunlar
Kureyş'în.Abdu'd-Dâr oğullan kolundan bir topluluktur, demiştir [232].
Buna yakın bir âyet de
şudur: "Yeryüzünde yürüyen hayvanların Allah katında en kötüsü şübhesiz ki
kâfir olanlardır. Artık onlar îmâna gelmezler" (Âyet: 56).
“Ey îmân edenler,
sizi, size hayât verecek şeylere da'vet ettiği zaman Allah'a ve Rasûlü*ne
icabet edin. Bilin ki,
şübhesiz Allah, kişi
ile kalbi arasına girer ve siz hakîkaten yalnız O'na dönüp
toplanacaksınız" (Âyet: 24).
"Istecîbû",
"Ecîbû", yânî "İcabet ediniz"; "Li-mâ yuhyîkum",
"Size hayât verecek şeye; sizi ıslâh edip
iyileştirecek
şeye" demektir [233].
168-.......Ebû
Saîd ibnu'l-Muallâ (R) şöyle demiştir: Ben namaz kılıyordum. Rasüluîlah bana
uğradı ve beni çağırdı. Ben namazı bitirinceye kadar O'nun yanına gitmedim,
O'ndan sonra yanına gittim. Rasûlullah (S):
— "Senin gelmenden seni men' eden nedir?
Allah: 'Ey îmân edenler, sizi, size hayât verecek şeylere çağırdığı zaman
Allah'a ve Rasûlü'ne icabet edin... 'buyurmadı mı?" dedi.
Sonra Rasûlullah bana:
— "Sen bu mescidden çıkmadan önce, sana
muhakkak Kur'-ân'daki en büyük sûreyi öğreteceğim" buyurdu. .
Rasûlullah mescidden çıkmağa
davrandığı zaman, ben kendisine va'd ettiği şeyi hatırlattım.
Ve Muâz ibnu Ebî Muâz
şöyle dedi: Bize Şu'be, Habîb'den tah-dîs etti ki, o, Hafs'tan işitmiştir. O da
Peygamber'in sahâbîlerinden bir adam olan Ebû Saîd'den bu hadîsi işitmiştir:...
Ve Rasûlullah:
— "Osûre, el-Hamdu lillâhi
Rabbi'l-âlemîn'dir; namazda tekrar edilen yedi âyettir" buyurdu [234]
Sufyân ibn Uyeyne
şöyle demiştir:
Yüce Allah Kur'ân'da
"Matar" ismini söylediğinde, muhakkak "Azâb" ma'nâsına
söyledi. Arab kavmi ise
"Yağmur"a
"Gays" ismini verir.
Bu da Yüce Allah'ın şu
kavlidir: "O, ümîdlerini kestikten sonra yağmuru indirmekte, rahmetini yaymakta
olandır.. " (eş-şûrâ: 28).
169-.......Bize
Şu'be, Abdulhamîd'den -ki o ez-Ziyâdî'nin arkadaşı İbnu Kurdîd'dir-, Enes ibn
Mâlik(R)'ten işittiği şu haberi tahdîs etti: Ebû Cehl:
— "Yâ Allah, eğer
bu Kur'ân, Sen'in katından (gelme) hakkın kendisi ise, durma bizim üstümüze
gökten taş yağdır yâhud bize acıtıcı bir azâb getir" dedi.
Bunun üzerine şu
âyetler indi: "Hâlbuki sen içlerinde iken, Allah onları azâblandıncı
değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandıncı değildir.
(Sen içlerinden çıktıktan sonra) Allah onlara ne diye azâb etmeyecek? Onlar
Mescidi Haram 'dan kendileri ona (onun hizmetine) ehil olmadıkları hâlde, men'
edip duranlardır. O (hizmete) takvaya erenlerden başkaları onun ehilleri
değillerdir. Fakat onların pekçoğu bunu bilmezler" (Âyet: 33-34) [235].
'Hâlbuki sen içlerinde
iken, Allah onları azâblandıncı değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah
yine onları azâblandırıcı değildir" (Âyet: 33).
170-.......Bize
Şu'be, ez-Ziyâdî'nin sahibi olan Abdulhamîd'den tahdîs etti ki, o, Enes ibn
Mâlik'in şöyle dediğini işitmiştir:
Ebû Cehl:
— "Yâ Allah, eğer
bu Kur'ân Sen'in katından (gelme) hakkın kendisi ise, durma bizim üstümüze
gökten taş yağdır, yâhud bize acıtıcı bir azâb getir" dedi.
Bunun üzerine şu
âyetler indi: "Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onları azâblandırıcı
değildi. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı
değildir. Allah onlara ne diye azâb etmeyecek? Onlar Mescidi Haram 'dan
kendileri ona ehil olmadıkları hâlde men * edip duranlardır. Hâlbuki takvaya
erenlerden başkaları onun ehilleri değillerdir. Fakat onların pekçoğu bunu
bilmezler" (Âyet: 33-34) [236].
''Bir fitne
kaimayıncaya ve dîn tamâmiyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla muharebe edin...
"
(Âyet: 39)
171-.......
Bize Hayve ibn Şurayh, Bekr ibn Amr'dan; o da Bukeyr ibn Abdillah'tan; o da
Nâfi'den şöyle tahdîs etti: Abdullah ibn Umer(R)'e bir adam geldi de:
— Yâ Ebâ Abdirrahmân! Allah'ın kendi Kitâb'ında
zikrettiği şu âyeti işitmiyor musun: "Eğer müzminlerden iki zümre
birbiriyle döğüşürlerse, aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri
diğerine karşı hâlâ tecâvüz ediyorsa, siz o tecâvüz edenle, Allah 'in emrine
dö-nünceye kadar savaşın... " (d-Hucurât:9) buyuruyor. Allah'ın kendi Kitâb'ında
zikrettiği gibi, müslümânlar arasındaki harbe katılıp kıtal yapmandan seni
nasıl bir düşünce men' etti? diye sordu.
İbn Umer de:
— Ey kardeşim oğlu!
Okuduğun bu âyeti delîl edinip harbetmek-tense Yüce Allah'ın, içinde büyük
tehdîdler buyurmakta olduğu şu âyeti delîl getirip onunla amel etmem, bana daha
sevimlidir: "Kim bir mü 'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı
olmak üzere cehennemdir. Allah ona gazâb etmiştir, ona la 'net etmiştir ve ona
çok büyük bir azâb hazırlamıştır" (en-Nisâ:92), dedi.
İbn Umer'in bu sözü
üzerine o Haricî zât:
— Şübhesiz ki Allah:
"Bir fitne kaîmayıncaya ve dîn tamâmıyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla
muharebe edin..." buyuruyor, dedi [237]
İbn Umer de:
— Biz Rasûlullah zamanında
müslümânlar henüz az iken o harbi müşriklere karşı yapmışızdır (yoksa
müslümânlar birbirlerine karşı değil). O zaman kişi dîni hususunda fitneye,
musîbete uğratılır, baskı yapılırdı: Müşrikler ya onu öldürürler yâhud da onu
sımsıkı bağlarlardı. Nihayet müslümânlar çoğaldı, artık hiçbir fitne kalmadı,
dedi.
O Haricî genç, îbn
Umer'in, onun istemekte olduğu kıtal hususunda kendisiyle uyuşmaz olduğunu
görünce (konuyu değiştirip):
— (Hâricîler'in
"Hatâ etti" dedikleri) Alî ve Usmân hakkındaki görüşün nedir? dedi.
İbn Umer:
— Alî ve Usmân
hakkındaki görüşüme gelince: Allah Usmân'ı affetmiştir. Fakat siz onu affetmeyi
istemediniz. (Usmân Bedir'de bulunmadı, Uhud'dan kaçtı, Rıdvan Bey'atı'nda
yoktu dersiniz. Bedir sırasında Peygamber'in kızı olan eşi hasta idi.
Rasûlullah ona izin verdi; Uhud'da ordunun bozulması sırasında Usmân da bir
tarafa çekilmişti; Rıdvan Bey'atı'nda ise Rasûlullah onu vazîfe ile Mekke'ye
göndermişti.) Alî'ye gelince: O, Rasûlullah'ın amcasının oğlu ve kızının
kocasıdır -eliyle Fâtıma'nın mezarına işaret ederek:- ve işte şu, Peygamber'in
kızıdır; yâhud: O'nun kızı, görüp durduğunuz şu yerdedir, dedi [238].
172-.......
Saîd ibn Cubeyr şöyle dedi: Üzerimize yâhud yanımıza İbn Umer çıkıp geldi. O
sırada bir adam ona:
— Müslümânlar arasındaki
fitne harbi hakkında nasıl düşünüyorsun? diye sordu.
İbn Umer de onun
sorusuna:
— Fitne nedir bilir
misin? Muhammed (S) müşriklerle harbederdi. Müşrikler üzerine harbe girmek bir
fitne (ve müşrik baskısını gidermek) içindi. Yoksa sizin kıtaliniz gibi
melikük ve saltanat üzerine açılmış bir harb değildi, diye cevâb verdi [239].
"Ey Peygamber,
müzminleri harbe teşvik et. Eğer içinizden sabr ve sebata mâlik yirmi kişi
bulunursa, onlar ikiyüze galebe ederler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfirlerden
binini yener. Çünkü onlar anlamazlar güruhudur" (Âyet: 65).
173-.......İbn
Abbâs(R)'tan (şöyle demiştir): "Eğer sizden sabrediciyirmi kişi bulunursa,
onlar ikiyüze gâlib gelirler" âyeti inince, mü'minler üzerine birinin on
düşmandan kaçmaması farz yazıldı.
Sufyân ibn Uyeyne
birçok kerre: Yirmi kişinin iki yüz düşmandan kaçmaması diye söyledi. Bundan
sonra "Şimdi Allah sizden yükü hafifletti..*" âyeti inince, Allah
yüz kişinin ikiyüz düşmandan kaçmamasını farz kıldı.
Sufyân bir kerresinde
şunu ziyâde etti: "Müzminleri harbe teşvik et. Eğer içinizden sabredid
yirmi kişi bulunursa, onlar ikiyüze galebe ederler... " (âyeti) indi,
dedi.
Yine Sufyân dedi ki:
Küfe kaadısı Abdullah ibnu Şubrume de:
— Ben ma'rûfu emretme
ve münkerden nehyeylemeyi de zikredilen bu hüküm gibi zannediyorum, demiştir [240].
"Şimdi Allah
sizden yükü hafifletti. Bildi ki> sizde muhakkak bir zaf vardır. O hâlde
eğer içinizden sabırlı yüz kişi olursa ikiyüzü yenerler, eğer sizden bin kişi olursa
ikibine galebe ederler Allah'ın izniyle. Allah sabr ve sebat edenlerle
beraberdir" (Âyet: 66).
174-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: "Eğer sizden sabredici yirmi kişi olursa,
ikiyüze gâlib gelirler'" âyeti indiği zaman, mü'minler üzerine birinin on
düşmandan kaçmaması farz kılındığında, bu müslümânlara ağır geldi. Akabinde şu
hafifletme hükmü geldi de Allah şöyle buyurdu: "Şimdi Allah sizden yükü
hafifletti. Bildi ki, sizde muhakkak bir za f vardır. O hâlde eğer sizden
sabırlı yüz kişi olursa,
ikiyüzü
yenerler",
İbn Abbâs: Allah
mü'minlerden sayıyı hafifletince, onlardan hafifletilen mikdâr mukaabilinde
sabırdan eksildi, demiştir [241].
"Velîceten{ = Sır
dostu)'* (Âyet: ıe>, bir şeyin içine girdirdiğin her şey;
"eş-Şukkatu" (Âyet: 42), "Sefer"; "e/-Habâl"
(Âyet: 47), "Şerr, fesâd ve ölüm"; "Velâ teftinnî{ = Beni
fitneye düşürme)" (Âyet: 49),"Beni azarlama, kınama";
"Kerhen" ve "Kurhen" (Âyet: 53) bir ma'nâya olup,
"İstemeyerek" demektir.
"Muddehalen{ =
Sokulacak bir delik)" (Âyet: 57), içine sokulacakları delik; itVe hum
yecmehûne" (Âyet: 57)
'Onlar yüzlerini koşa
koşa o tarafa çevirirlerdi"; "el- Mu*tefikât" (Âyet: 70)
"Altı üstüne getirilmiş şehirler",
"t'tefeket",
"Yer onu ters çevirdi"; "VeH-mu'tefikete ehvâ", "Lût
kavminin altı üstüne gelen kasabalarım da
O kaldırıp derin bir
çukura attı" (en-Necm: 53).
"Cennâti
Adnin", "İkaamet cennetleri"
(yâhud: Devamlılık,
Ebedîlik cennetleri) (Âyet: 72); "Adentu bi-ardın", yânî
"Bir yerde
ikaamet ettim"; "Ma'din" de bu ma'nâdandır ki, Arz'ın içindeki
altın ve gümüş gibi cevherlerin bulunduğu yerdir, her nesnenin asıl mekânı
demektir. "Fulân sıdk ma'dinindedir" denilir ki, "O doğruluk
mekâmndadır" demektir.
"Maal-havâlif",
"Oturan ve geri kalanlarla beraber";
"el-Hâlif",
"Benim arkamda kalan ve benden sonra oturan kimse"dir. "Kalanlar
içinde ona halef oluyor"
sözü, bu lafızdandır.
Eğer bu "//avâ/(/'"müzekkerlerin cem'i ise, kadınlar için olan cem'in
"el-Hâlife"den olması caiz olur. Çünkü "Fevâil" vezni
"Fâile"nin cem'idir. Şu muhakkak ki, müzekkerin cem'i olduğu takdirinde,
bu Arab kelâmında bulunmaz, ancak şu iki lafız: "Fâris-Fevâris",
"Hâlik-Hevâlik" lafızları bulunur.
"el-Hayrât{ =
Bütün hayırlar)" (Âyet: 88) bunun tekili "Hayratun"dur, bunlar
da fazlalıklardır. "Murceûne li- emrillâhi" (Âyet; ioö),
"Allah'ın emrine geciktirilmişlerdir". "eş-Şefâ",
"Kenar, kıyı, onun keskin tarafı"dır. "el-Curuf{ = Uçurum)
", "Sevilerden ve vadilerden su ile kazılıp uçurumlaşan yerler."
"Har",
"Hâir"in
kalbedilmişi olup "Yıkılan, çöken" demektir,
"Yoksa yapısını
yıkılacak bir yarın kenarına kurup da onunla beraber cehennem ateşinin içine
çöküp giden kimse mİ?" (Âyet: 109).
"Le-Evvâhun
şefekan ve farakan", "Şefkatli ve yufka yürekli olduğu için çok âh
vâh eden kimse"dir.
"İbrahim cidden
çok duâ eden, kalbi yufka ve merhametli ve çok sabırlı bir zât idi" (Âyet:
ıi4>. (Bu "Evvâhun" kelimesi "Âh vâh etmek" mavnasından fa'âl
veznindedir.) Şâir de şöyle demiştir:
"Geceleyin
kalktığım zaman hüzünlü adamın inleyip sızlanması gibi âh vâh ederek, dişi
devemin sırtına
semerini
bağlarım..."[243].
Kuyu yıkılıp çöktüğü
zaman "Tekevvereti'I-bi'ru" denilir; "İnhâra" fiili de onun
gibi "Yıkıldı, çöktü" demektir [244].
"Müşriklerin
içinden kendileriyle muahede ettiklerinize Allah'tan ve Rasûlü'nden bir
ültimatomdur" (Âyet: i) [245].
"Ezânun"
(Âyet: 3) "İ'lâm" yânî "Bildirmektir.
Ve ibn Abbâs şöyle
demiştir:
"Yekülune huve
uzunun" (Âyet: ei), "O işittiği herşeyi tasdik eden bir kulaktır
derler"; "Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini
temizler ve onları da temizler, bereketlendirirsin" (Âyet: 103), (bunlar
bir
ma'nâyadır). Bunların
benzeri (Kur'ân'da yâhud Arab dilinde) çoktur.
"Zekât",
Allah'a itaat ve ihlâs ma'nâlarına da gelir. "Vay hâline o Allah'a ortak
tanıyanların ki, onlar zekât vermezler, onlar âhireti inkâr edenlerin tâ
kendileridir"
(Fussiiet: 6-7), yânî
onlar "Lâ ilahe ille'ilah = Yoktur
çalap Allah'tır ancak" tevhidine şehâdet etmezler.
Yudâhûne" (Âyet.
30), "Benzetiyorlar" ma'nâsınadır [246].
175-.......Ebû
İshâk şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibn Âzib(R)'den işittim. O: (Hükümlerden) en
son inen âyet "Senden fetva isterler. De ki: Allah, babası ve çocuğu
olmayanın mîrâsı hakkındaki hükmü şöylece açıklar" (en-Nisâ:i76) kelâmı;
en son inen sûre de Berâetun'dur. diyordu [247].
'(Ey müşrik/er!)
Yeryüzünde dört ay daha (güvenlikle) dolaşın. Bilin ki, siz Allah'ı âciz
bırakabilecekler değilsiniz. Allah herhalde kâfirleri rüsvây edicidir" (Âyet:
2)
"Sîhû (= Seyahat
edin)", "Yürüyün" demektir [248].
176-.......Bana
UkayI, İbn Şihâb'dan tahdîs etti. Ve bana Humeyd ibnu Abdirrahmân haber verdi
ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ebû Bekr (R) şu (ma'Iûm olan dokuzuncu
yıldaki) haccda, birinci bayram günü gönderdiği birçok münâdîler içinde, beni
de nida etmeye gönderdi. Bütün bu münâdîler Minâ'da
— "Bu yıldan
sonra hiçbir müşrik hacc etmesin ve hiçbir çıplak kişi de Beyt'i tavaf
etmesin" diye i'lân ediyorlardı.
Humeyd ibn Abdirrahmân
dedi ki: Sonra Rasûlullah (S) Ebû Bekr'in ardından Alî ibn Ebî Tâlib'i
gönderip, Berâe Sûresi'ni i'lân etmesini emretti.
Ebû Hureyre dedi ki:
Alî de bizimle beraber nahr gününde Mi-nâ'daki insanlar arasında Berâe'yi ve
"Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hacc etmesin, hiçbir çıplak da Beyt'i
tavaf etmesin" diye bağıra bağıra i'lân etti [249].
“Ve bu, en büyük hacc
günü Allah'tan ve Rasûlü'nden insanlara (şöyle) bir i'lamdır: Allah ve Rasûlü müşriklerden
artık kesinlikle uzaktır. Eğer tevbe ve dönüş ederseniz bu sizin için
hayırlıdır. Eğer yine yüz çevirirseniz, şunu bilin ki şübhesiz, siz Allah'ı
âciz bırakabilecekler değilsiniz. O küfredenlere acıtıcı bir azabı
müjdele" (Âyet: 3).
"Âzenehum",
"Onlara bildirdi" demektir [250].
177-.......
İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Humeyd ibn Abdirrahmân haber verdi ki, Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Ebû Bekr (R) şu haccda, birinci bayram günü
gönderdiği birçok münâdîler içinde beni de nida etmeye gönderdi. Bütün bu
münâdîler Minâ'da:
— "Bu yıldan
sonra hiçbir müşrik hacc etmesin, hiçbir çıplak da Beyt'i tavaf etmesin!"
diye i'lân ediyorlardı.
Humeyd dedi ki: Sonra
Peygamber (S) Ebû Bekr'in ardından Alî ibn Ebî Tâlib'i gönderip, Berâe
Sûresi'ni i'lân etmesini emretti.
Ebû Hureyre dedi ki:
Bunun üzerine Alî de bizimle beraber nahr gününde Minâ'daki halkın arasında
Berâe'yi ve "Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hacc etmesin, hiçbir çıplak da
Beyt'i tavaf etmesin" diye i'lân ediyordu [251].
'Muahede yaptığınız
müşriklerden size hiçbirşey eksiklik yapmamış, aleyhinizde hiçbir kimseye
yardım etmemiş
olanlar (bu hükümden)
müstesnadır" [252]
(Ayet: 4)
178-.......
İbn Şihâb'dan; ona Humeyd ibn Abdirrahmân haber vermiştir. Ona da Ebû Hureyre
(R) haber vermiştir: Ebû Bekr (R), Veda Haccı'ndan (bir sene) evvel Rasûlullah
(S) onu hacc emîri yapıp Mekke'ye gönderdiğinde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi
kurban bayramının ilk günü Minâ'da, insanlar içinde i'lân yapan büyük bir
cemâat içinde (şu iki maddeyi) i'lâna me'mür etmiştir: Bu yıldan sonra hiçbir
müşrik kesin olarak hacc etmeyecektir; Beyt'i de hiçbir çıplak tavaf
etmeyecektir!
Ve Humeyd: Nahr günü,
Ebû Hureyre'nin bu hadîsinden dolayı büyük hacc günüdür, der idi [253].
"(Eğer
ahidlerinden sonra yine analarını bozarlar ve dîninize saldırırlarsa) küfrün
Önderlerini hemen öldürün.
Çünkü onlar andları
olmayan adamlardır.., " (Âyet: 12) [254].
179-.......
Bize Zeyd ibnu Vehb tahdîs edip şöyle dedi: Bizler Huzeyfe ibnu'l-Yemân'ın
yanında bulunuyorduk. Huzeyfe:
— Bu âyetin
sahihlerinden üç kişi, münafıklardan da dört kişiden başka kimse kalmadı,
dedi.
Bir bedevi de:
— Sizler ey
Muhammed(S)'in sahâbîleri, bize (birtakım şeyler) haber veriyorsunuz ki,
bizler onları bilemiyoruz. Şu kimselerin hâli nedir ki, onlar bizim evlerimizi
yarıp açıyorlar ve en kıymetli mallarımızı çalıyorlar? dedi.
Huzeyfe:
— Bunlar (kâfirler ve
münafıklar değil) fâsıklardır. Evet onlardan dört kişiden başka kimse kalmadı.
Onlardan biri çok yaşlı bir ihtiyardır ki, o soğuk su içse artık onun
soğukluğunu da hissetmez olmuştur (şehvetinin gitmesi ve mi'desinin
bozukluğundan dolayı eşya arasını farkedemez olmuştur), dedi [255].
"Altım ve gümüşü
yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar, işte bunlara pek acıklı
bir azabı muştula'' (Âyet: 34).
180-.......Abdurrahmân
el-A'rec tahdîs edip şöyle demiştir: Bana Ebû Hureyre (R) tahdîs etti ki,
kendisi RasûIullah(S)'tan: "(Zekâtını vermeyen) herbirinizin hazînesi
kıyamet günü çok zehirli erkek bir yılan suretinde olacaktır" buyururken
işitmiştir.
181-.......Zeyd
ibn Vehb şöyle demiştir: Ben bir ara Rebeze'ye, yânî Ebû Zerr el-Gıfârî'nin
yanma uğradım ve ona:
— Seni bu yere indiren sebeb nedir? diye
sordum. O şöyle dedi:
— Biz Şam'da
bulunuyorduk. Orada "Altım ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah
yolunda harcamayanlar; işte bunlara pek acıklı bir azabı muştula" âyetini
okur (ve bunun kitâbehli ilemüslü-mânlar hakkında indiğini) anlatırdım.
Muâviye ise:
— Bu âyet bizim
hakkımızda değil, bu âyet ancak kitâb ehli hakkında inmiştir, dedi.
Ebû Zerr dedi ki: Ben
de Muâviye'ye:
— Bu âyet muhakkak hem bizim, hem de onlar
hakkındadır, dedim [256].
"O gün bunlar,
üzerlerine yakılacak cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin
alınları, böğürleri ve
sırtları bunlarla
dağlanacak; işte bu nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık saklayıp
istifçilik ettiğiniz bu nesneleri tadın! (denilecek)" (Âyet: 35).
Ve Ahmed ibnu Şebîb
ibn Saîd şöyle dedi:
Bize babam Şebîb ibn
Saîd el-Basrî, Yûnus ibn Yezîd el-Eylî'den; o da İbn Şihâb'dan tahdîs etti ki,
Hâlid
ibnu Eşlem şöyle
demiştir:
Biz Abdullah ibn
Umer'in beraberinde yola çıktık. İbn Umer: Bu "Altını ve gümüşü yığıp
biriktirenler" âyeti,
zekât indirilmeden
önce idi. (Çünkü o zaman sadaka, yetecek mikdârdan fazla olanından farz idi.)
Zekât
âyeti indirilince,
Allah zekâtı mallar için bir temizlik sebebi kıldı, dedi [257].
"Hakikatte
ayların sayısı Allah yanında, Allah'ın Kitâbı'nda -tâ gökleri ve yeri yarattığı
gündenberi- oniki
aydır. Onlardan dördü
haram olanlardır" (Âyet: 36).
"el-Kayyımu",
"Kaaim olan, ayakta duran" demektir [258].
182-.......Bize
Hammâd ibn Zeyd, Eyyûb es-Sahtıyânî'den; o da Muhammed ibn Sîrîn'deıı; o da
Abdurrahmân ibn Ebî Bek-re(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle
buyurmuştur. "İşte zaman (yânî yıl) hakîkaten A ilah 'in gökleri ve yeri
yarattığı günkü hey 'eti gibi bîr devre girmiştir. Sene oniki aydır. Bunlardan
dördü haram aylardır ki, üçü birbiri ardınca olan zu'l-ka'de, zu'1-hicce ve
muharrem, biri de Mudar'ın ayı olan cumada ile şa'bân arasındaki receb
ayıdır" [259].
"Eğer siz ona
yardım etmezseniz, kâfirler onu (Mekke'den) çıkardıkları zaman ikinin
ikincisinden ibaret iken bizzat Allah ona yardım etmişti. O zaman onlar
mağaranın içindeydiler. Peygamber, o vakit arkadaşına; 'Tasalanma, Allah hiç
şübhe yok bizimle beraberdir* diyordu" (Âyet: 40); yânî Allah bizim yardımcımızdır,
diyordu.
"es-Sekînetu",
"Sükûn" masdanndan faile veznidir [260].
183-.......Sabit
el-Bunânî tahdîs edip şöyle demiştir: Bize Enes tahdîs edip şöyle dedi: Bana
Ebû Bekr (R) tahdîs edip şöyle dedi: Ben Sevr mağarasında Peygamber'in yanında
idim. Bu sırada (bizi aramağa çıkmış ve mağaranın üzerine gelmiş olan)
müşriklerin ayak izlerini gördüm.
— Yâ Rasûlallah,
bunlardan biri ayağım kaldırsa bizi görecek, dedim.
Rasûlullah (S):
— "Üçüncüleri Allah olan ikikişiyisen ne
zannediyorsun?"'buyurdu [261].
184- Bize
Abdullah ibnu Muhammed tahdîs etti. Bize Sufyân ibnu Uyeyne, İbnu Cureyc'den; o
da İbnu Muleyke'den; o da Abdullah ibnu Abbâs(R)'tan tahdîs etti. İbnu Muleyke
dedi ki: îbn Ab-bâs ile İbnu'z-Zubeyr arasında bey'at sebebiyle bir darılma
meydana geldiği zaman, ben İbn Abbâs'a (İbnu'z-Zubeyr'in şu şereflerinden
dolayı bey'at edilmeye lâyık olduğunu belirtip):
— Onun babası Zubeyr
ibnu'l-Avvâm'dır. Anası Ebû Bekr'in kızı Esmâ'dır, teyzesi Âişe'dir, dedesi Ebû
Bekr'dir, baba tarafından ninesi Safiyye bintu Abdilmuttalib'dir -ki, bu
Zubeyr'in anasıdır-, dedim.
Buhârî'nin üstadı
Abdullah ibn Muhammed dedi ki: Ben Sufyân ibn Uyeyne'ye:
— Bu hadîsin isnadı
nedir? diye sordum. ,i Bunun üzerine
Sufyân: "Bize tahdîs etti" dediği sırada onu bir
insan (bir sözle yâhud
benzeri bir şeyle) meşgul etti de, bu sebeble İbnu Cureyc diyemedi [262].
185-.......Bize
Haccâc ibn Muhammed el-Missîsî tahdîs etti. İbn Cureyc şöyle dedi: İbn Ebî
Muleyke şöyle dedi: Abdullah ibn Abbâs ile İbnu'z-Zubeyr arasında birşey vardı.
Ben İbn Abbâs'ın yanına git-, tim ve:
— İbnu'z-Zubeyr'e harb etmek, bu suretle
Allah'ın haram kıldığı Harem'de kıtali halâl kılmak mı istiyorsun? dedim.
İbn Abbâs:
— Böyle yapmaktan
Allah'a sığınırım. Şübhesiz Allah İbn Zu-beyr ile Umeyye oğulları'nı Harem'de
kıtali halâl kılanlar olarak takdir edip yazdı. Ben Allah'a yemîn ederim ki,
ebedî olarak Harem'de harbi halâL kılmam, dedi.
Yine İbn Abbâs şöyle
devam etti:
— İbn Zubeyr
tarafından olan insanlar bana; İbn Zubeyr'e (halîfe olarak) bey'at et dediler.
Ben onlara: Bu halifelik işi îbn Zubeyr'-den uzak değildir. Zîrâ onun babası
Peygamber'in havârîsidir. -İbn Abbâs bu sözüyle ez-Zubeyr'i kasdediyordu.-
Dedesine gelince, Peygamber'in mağara arkadaşıdır -Ebû Bekr'i kasdediyordu-.
Annesine gelince, o da Zâtu'n-Nitakayn'dır -İbn Abbâs bununla Esma bintu Ebî
Bekr'i kasdediyordu-. Teyzesine gelince, müzminlerin anasıdır -Bununla Âişe'yi
kasdediyordu.- (Büyük) halasına gelince, o da Peygamber'in zevcesidir -İbn
Abbâs bununla da Hadîce'yi kasdediyordu-. Peygamber'in halası ise onun
ninesidir. -İbn Abbâs bununla Safiyye bintu Abdilmuttalib'i kasdediyordu-.
Sonra İbn Zubeyr İslâm'da afiftir, ayıplardan nezihtir, Kur'ân'ı güzel
okuyucudur. (İbnu Ebî Hay-seme,
Târîh'inde burada şunu
ziyâde etti: Ben
İbn Zubeyr'i kabullendim de amca
oğullarımı, Umeyye oğulları'nı terkettim.) Val-lâhî eğer Umeyye oğullan bana
ulaşıp iyilik ederlerse, hısımlıktan dolayı iyilik ederler; eğer onlar üzerime
emîrler olurlarsa, benzerlerim olan kerîm kişiler benim emîrim olmuş olurlar.
İbn Zubeyr benim üzerime Tuveytler'i, Usâmeler'i ve Humeydler'i tercîh etti
-İbn Abbâs bu sözleriyle Esed oğulları'nın bir kolu olan Tuveyt oğullan'ndan,
Usâme oğullarından ve Humeyd oğulları'ndan birtakım batınları, soyları
kasdediyor-. Şübhesiz İbnu Ebi'l-Âs meydana çıktı, şeref ve fazilette ileriye
yürümektedir -İbn Abbâs bu sözüyle Abdulmelik ibn Mervân ibnu'l-Hakem ibn
Ebi'I-Âs'ı kasdediyor-. O kişi ise muhakkak kuyruğunu büktü -İbn Abbâs bu
sözüyle İbn Zubeyr'i kasdedip, onun büyük işlerden gerilediğini ifâde ediyor- [263].
186-.......Umer
ibnu Saîd şöyle dedi: Bana Abdullah ibnu Ebî Muleyke haber verip şöyle dedi:
Biz İbn Abbâs'ın yanına girdik. O şunları söyledi: Sizler şu halifelik işine
kalkışan İbn Zubeyr'e hayret etmiyor musunuz? Ben kendi kendime: Elbette
nefsimle, Ebû Bekr ve Umer için yapmadığım hesâblaşmayı İbn Zubeyr için
yapacağım, yânı İbn Zubeyr'e yardım etmek, onu müdâfaa hususunda nefsimle
münâkaşa edeceğim. Ve elbette Ebû Bekr'le, Umer herbir hayra İbn Zubeyr'den
daha yakın bulunuyorlardı, dedim. Ve yine: O, yânî İbn Zubeyr, Peygamber'in
halasının oğludur; Zubeyr ibnu'l-Avvâm'ın oğludur; Ebû Bekr'in oğlu, yânî
torunudur; Hadîce'nin erkek kardeşinin oğludur; Âişe'nin kızkardeşi Esmâ'nm
oğludur, dedim. Bir de gördüm ki, o benden yüz çevirerek yükselip uzaklaşıyor
da benim, kendisinin hâssasından olmaklığımı istemiyor! Bunun üzerine ben
şöyle dedim: Zanneder değilim ki, ben kendimden bu yumuşaklığı ona izhâr
edeceğim de o bunu terkedecek ve benden olan bu yumuşaklıktan razı olmayacak;
ve yine zannetmem ki, o benden uzaklaşmasında bana herhangibir hayır isteyecek!
Eğer ondan meydana gelen bu hâlden, onun için bir ayrılma, bir kurtuluş yoksa
yemîn olsun amca oğullarım olan Umeyye oğulları'nın benim üzerimde emîr
olmaları, bana onlardan başkalarının emîr olmalarından daha sevimlidir (Çünkü
Umeyye oğulları, bana Esed oğulları'ndan daha yakındırlar) [264].
Mucâhid: Rasûlullah
onları atıyye ile ülfet ettirip alıştırıyordu, demiştir.
187-.......Ebû
Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Peygamber'e (Yemen'den Alî ibn Ebî Tâlib
tarafından arıtılmamış altın cevherinden) bir mİkdâr gönderilmişti. Peygamber
(S) bunu dört kişi arasında bölüştürdü ve:
— "Ben bunları (kendilerine ulaşan bu mala
rağbetle İslâm'da sabit olmaları için) alıştırıyorum" buyurdu.
Bunun üzerine bir
adam:
— Sen bu taksimde adalet etmedin, dedi.
Peygamber:
— "Bu adamın
soyundan öyle bir kavim çıkacaktır ki, onlar dînden, okun avı delip çıkması
gibi çıkacaklardır" buyurdu [266].
"Sadakalarda,
bağışlarda bulunan müzminlerle bir türlü, güçlerinin yetebildiğinden başkasını
bulamayan fakirlerle diğer bir türlü eğlenenler; Allah onları maskaraya
çevirmiştir. Onlar için pek acıtıcı bir azâb da vardır"
(Âyet: 79).
"Yelmizûne",
"Ayıplıyorlar"; "Cuhdehum" ve "Cehdehum",
"Tâkatuhum" yânî "Takatleri" demektir.
188-.......Ebû
Mes'ûd (el-Bedrî el-Ensârî -R) şöyle demiştir: Sadaka vermekle emrolunduğumuz
zaman, bizler ücretle arkamızda yük taşır(kazancımızdan sadaka verir)dik. Ebû
Akîl de bir gün yarım sâ' hurma sadakası getirdi. Başka bir insan da ondan daha
çok mikdâr-da sadaka getirdi. Bunları gören münafıklar:
— Şübhesiz Allah
zengindir, bu birinci adamın getirdiği sadakaya muhtâc değildir. Şu diğer adam
da o getirdiği çokça sadakayı, başka sebeble değil, ancak gösteriş olması için
yapmıştır, dediler.
İşte bunun üzerine şu
âyet indi: "Sadakalarda, bağışlarda bulunan mü 'minlerle bir türlü,
güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan fakirlerle diğer bir türlü
eğlenenler; Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için pek acıtıcı bir azâb
da vardır" [267].
189-.......Ebû
Mes'ûd el-Ensârî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) sadaka vermekle emrederdi
de (gücü olmayan) herhangi birimiz çalışır, uğraşır, sonunda (kazandığı ücret
olan) bir müdd ölçeği getirirdi. Bu gün ise bunlardan birinin yüzbinlik
(dirhem veya dînâr) serveti vardır.
Râvî Şakîk: Ebû Mes'ûd
bu son sözü İle kendisinin çok servete sâhib olduğunu kapalıca ifâde eder
gibidir, demiştir [268].
Onlar için istiğfar et
yâhud istiğfar etme. Eğer onlar için yetmiş defa istiğfar dahî etsen, yine
Allah kendilerini asla mağfiret etmeyecektir..." (Âyet: 80) [269]
190-.......Abdullah
ibn Umer (R) şöyle demiştir: Abdullah ibnu Ubeyy ibn Selûl vefat ettiği zaman,
oğlu Abdullah ibnu Abdillah, Rasûlullah'a geldi de babasını içinde kefenlemek
için kendisine gömleğini vermesini istedi, Rasûlullah da ona kendi gömleğini
verdi. Sonra Abdullah, Rasûlullah*ın, babasının cenaze namazını kıldırmasını istedi.
Rasûlullah onun cenaze namazını kıldırmak için ayağa kalkınca Umer de ayağa
kalktı ve Rasûlullah'm elbisesinden tuttu da:
— Yâ Rasûlallah!
Rabb'in Seni onun üzerine cenaze namazı kıldırmandan nehyetmiş olduğu hâlde,
Sen yine onun üzerine namaz kıldıracak mısın? dedi.
Rasûlullah (S):
— "Allah beni ancak muhayyer kıldı da:
Onlar için Allah'tan mağfiret iste yâhud onlar için mağfiret isteme. Eğer onlar
için yeftmiş defa mağfiret istesen de yine Allah onları asla mağfiret
etmeyecektir buyurdu. Ben ise bu yetmiş üzerine mağfiret istemeyi
artıracağım" dedi.
Umer yine:
— Muhakkak ki o bir münafıktır, dedi.
Râvî dedi ki: Sonunda
Rasûlullah onun üzerine cenaze namazını kıldırdı. Bunun akabinde Allah:
"Onlardan ölen hiçbir kimseye ebedî dua etme. (Gömmek veya ziyaret için)
kabrinin başında da durma. (Çünkü onlar Allah *ı ve Rasûlü ynü inkâr ile kâfir
oldular, onlar fâsıklar olarak öldüler)" (Âyet: 84) kavlini indirdi [270].
191-.......İbn
Şihâb şöyle dedi: Bana Ubeydullah ibnu AbdilIah, İbn Abbâs'tan haber verdi ki,
Umer ibnu'l-Hattâb (R) şöyle demiştir: Abdullah ibnu Ubeyy ibn Selûl öldüğü
zaman, Rasûlullah onun cenaze namazını kıldırması için da'vet olundu.
Rasûlullah gitmeğe kalkınca ben O'na doğru sıçradım ve:
— Yâ Rasûlallah! Bu
adam şu günde şöyle şöyle, şöyle ve şöyle sözler söylediği hâlde Sen yine bu
Ubeyy oğlu'nun üzerine cenaze namazı kıldıracak mısın? dedim ve Ubeyy oğlu'nun
aleyhine, onun vaktiyle söylemiş olduğu sözlerini sayıyordum.
Rasûlullah (S)
tebessüm etti ve:
— "Benden geri dur yâ Umer!" buyurdu.
Ben kendine karşı sözü çoğaltınca da:
— "Ben istiğfar edip etmemek arasında
muhayyer kılındım da istiğfar etmeyi tercih ettim. Eğer yetmişten fazla istiğfar
ettiğim takdirde mağfiret olunacağını bilseydim, muhakkak yetmiş üzerine daha
da arttırırdım" buyurdu.
Umer dedi ki: Akabinde
Rasûlullah onun üzerine cenaze namazını kıldırdı. Sonra namazdan ayrıldı. Az
bir zaman geçince Berâe Sûresinde şu iki âyet indi: "Onlardan ölen hiçbir
kimse üzerine ebedî dua etme, kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah h ve
Rasû-lü 'nü inkâr ile kâfir oldular, onlar fâşıklar olarak öldüler " (Âyet:84).
Umer ibnu'l-Hattâb:
Bundan sonra ben Rasülullah'a karşı olan cür'etime hayret ettim. Allah ve
Rasûlü en bilendir, demiştir [271].
192-.......İbn
Umer (R) şöyle demiştir: Abdullah ibn Ubeyy ibn Selûl vefat edince, oğlu Abdullah
ibn Abdillah, Rasülullah'a geldi. Rasûlullah da ona kendi gömleğini verdi ve
onu bunun içinde kefenlemesini emretti. Sonra da onun üzerine cenaze namazı
kıldırmağa kalktı. Bu esnada Umer ibnu'l-Hattâb, Rasûlullah'ın elbisesini tuttu
ve:
— Bu bir münafık iken
ve Allah Seni onlar lehine mağfiret istemekten nehyetmiş olduğu hâlde, Sen bu
adam üzerine cenaze namazı mı kıldıracaksın? dedi.
Rasûlullah (S):
— "Allah beni muhayyer kıldı -yâhud: Allah
bana haber verdide: Onlar için istiğfar et yâhud onlar için istiğfar etme.
Onlar için yetmiş kerre istiğfar etsen de Allah onlara asla mağfiret
etmeyecektir buyurdu" dedi ve: "Ben yetmiş üzerine artıracağım"
buyurdu.
Râvî dedi ki:
Rasûlullah onun üzerine cenaze namazını kıldırdı, biz de O'nun beraberinde namazı
kıldık. Bundan sonra Allah, Peygamberi üzerine: "Onlardan ölen hiçbir
kimsenin üzerine cenaze namazı kılma, (Defin veya ziyaret için) kabrinin
başında da durma. Çünkü onlar Allah *ı ve Rasûlü 'nü inkâr ile kâfir oldular,
onlar fasık adamlar olarak öldüler" (Ayet:84) [272].
'Onlara döndüğünüz
zaman kendilerinden vazgeçmeniz için Allah'a and edecekler. O hâlde onlardan
yüz
çevirin. Çünkü onlar
murdardır. Kazanageldiklerinin cezası olarak varacakları yer de
cehennemdir"
(Âyet: 95).
193-.......Ka'b
ibn Mâlik'in oğlu Abdullah şöyle demiştir: Ben babam Ka'b ibn Mâlik'ten, Tebûk
gazvesinden geri kaldığı zaman şöyle dediğini işittim: Vallahi Allah'ın bana
ihsan buyurduğu ni'metler içinde beni İslâm Dîni'ne hidâyetinden sonra nefsimde
Rasûlullah'a doğru söylemekten daha büyük hiçbir ni'met ihsan etmemiştir. Evet
büyük ni'met, Rasûlullah'a yalan söyleyip de helak olmuş bulunmamak
ni'metidir. Nitekim Rasûlullah'a yalan söyleyenler helak oldular. Hakkında
vahiy indirildiği zaman şöyle buyuruldu: "Onlara döndüğünüz zaman
kendilerinden vazgeçmeniz için Allah 'a and edecekler. O hâlde onlardan yüz
çevirin. Çünkü onlar pistir. KazanageU dikleri günâhların cezası olarak
varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden hoşnûd olmanız için sizeyemîn
edecekler. Eğer siz onlardan razı olursanız şübhesiz Allah o fâşıklar güruhundan
razı Olmaz "(Âyet:95-96) [273].
"Kendilerinden
hoşnûd olmanız için size yemin edecekler. Eğer siz onlardan razı olursanız,
şübhesiz
Allah o fâşıklar
güruhundan razı olmaz"
(Âyet: 96) [274].
"Diğer bir kısmı
da günâhlarını Vtirâf ettiler. Onlar iyi bir ameli başka bir kötü ile
karıştırmışlardır. Olur kif Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah
hiç şübhesiz çok şefkatli, çok merhametlidir '
(Âyet: 102) [275].
194-.......
Semure ibn Cundeb (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bize şöyle buyurdu:
"Bu gece bana iki melek geldi de beni uykudan uyandırdılar. Akabinde
bunlar beni binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre götürdüler.
Bizi orada birtakım adamlar karşıladılar ki, onların vücûdlannın yarısı, senin
gördüğün şeylerin en güzeli yaratılışında idi. Öbür yansı da gördüğün şeylerin
(yânı insanların) en çirkinine benziyordu. İki melek onlara:
— Şu nehre gidiniz ve
içine giriniz! dediler.
Onlar da nehre
girdiler, sonra bize dönüp geldiler. Bir de gördük ki, onlardan bu çirkinlik
gitmiş ve en güzel bir insan suretine değişmişlerdi. O iki melek bana:
— tşte burası Adn
Cenneti'dir. Şu (muhteşem) bina da Sen'in menzilindir! dediler.
Melekler sözlerine
şöyle devam ettiler:
— Hani o yarı
vücûd{arı güzel ve yarı vücûcllart çirkin olan insanlar topluluğu var ya, işte
onlar güzel ve hayır işleri diğer şerr ve kötü işlerle karıştıran kimselerdi. Allah
onların (günâhlarını i'tirâf ve tevbe sebebiyle) kötülüklerini affetti,
dediler" [276].
'Ne Peygamberin, ne de
mü'min olanların müşriklere mağfiret dilemeleri doğru değildir... " (Âyet:
113).
195-.......Müseyyeb
ibn Hazn (R) şöyle demiştir: Ebû Tâlib'e vefat (belirtileri) geldiği zaman,
Peygamber (S) onun yanına girdi. Ebû Tâlib'in yanında Ebû Cehl ile Abdullah
ibnu Ebî Umeyye vardı. Peygamber:
— "Ey amcam! Lâ
ilahe ille'llâh tevhidini söyle de, ben Allah katında bununla senin lehine
münâkaşa ve mücâdele edeyim", dedi.
Buna karşı Ebû Ceh] ve
Abdullah ibnu Ebî Umeyye ikilisi de:
— Yâ Ebâ Tâlib!
Abdulmuttalib milletinden yüz mü çevireceksin? diye men' ettiler.
Peygamber sonunda:
— "Yemîn ederim ki, ben hakkında mağfiret
dilemekten nehy olunmadığım müddetçe muhakkak Allah'tan senin lehine mağfiret
isteyeceğim" dedi.
Bunun üzerine şu âyet
indi: "Müşriklerin o çılgın ateşin sahibi oldukları muhakkak meydana
çıktıktan sonra, artık onların lehine velev hısım olsunlar, ne Peygamberin, ne
de mü 'min olanların mağfiret istemeleri doğru değildir" [277].
"And olsun ki,
Allah ve Peygamberi, içlerinden birtakımının gönülleri hemen hemen eğrilmek
üzere iken
güçlük zamanında ona
tâbi' olan Muhacirler He Ensâr 'ı da tevbeye muvaffak buyurdu ve sonra onların
bu
tevbelerini kabul
eyledi. Çünkü O çok şefkatli, çok merhametlidir'' (Âyet: 117).
196-.......
İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Abdurrahmân ibnu Ka'b haber verip şöyle dedi:
Bana Abdullah ibnu Ka'b haber verdi. Bu Abdullah, Ka'b kör olduğu zaman onun
oğullarından babası Ka'b'ın yedicisi idi. Abdullah şöyle dedi: Ben babam Ka'b
ibn Mâlik'-ten, onun uzun hadîsi içinde şunu işittim: "Hanişu tevbeleri
(Allah'ın hükmüne kadar) geri bırakılan üç kişi de o derece bunalmışlardı ki,
yeryüzü bütün genişliğiyle bunlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini
sıktıkça sıkmıştı..."
Ka'b bu hadîsin
sonunda şöyle dedi:
— Yâ Rasûlallah! Allah
ve Rasûlü'nün rızâsı için hâlis sadaka olmak üzere malımdan sıyrılıp çıkmam, tevbemin
kabulü îcâbındandır, dedim.
Rasülullah (S):
— "(Hayır,) sen malının bir kısmım kendine
alıkoy. Bu senin için daha hayırlıdır..." buyurdu [278].
"Geri bırakılan
(ve haklarında hüküm geciken) üç kişinin tevbelerini de kabul etti. Çünkü
yeryüzü bunca
genişliğine rağmen
onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Ailah(ın hışmın)''dan
yine Allah'tan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar (da bundan)
sonra Allah onları da eski hâllerine dönsünler diye tevbeye muvaffak buyurdu.
Şübhesiz ki Allah,
evet ancak O tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyle merhamet eyleyendir"
(Âyet: 118).
197-.......ez-Zuhrî
tahdîs edip şöyle demiştir: Bana Abdurrahmân ibn Abdillah ibn Ka'b ibn Mâlik
haber verdi ki, babası Abdullah ibn Ka'b şöyle demiştir: Ben babam Ka'b ibn
Mâlik'ten işittim. Bu Ka'b, tevbeleri kabul edilen üç kişiden biridir. O Zorluk
gazvesiy-le Bedir gazvesinden başka, Rasûlullah'ın yaptığı gazvelerden hiçbirinde
Rasûlullah'tan geri kalmamıştır. O şöyle dedi:
— Ben Rasülullah'ın o
gazveden dönüp gelmesi yaklaştığı vakit, Rasûlullah'a karşı doğru söylemeye
karar verip azmettim. Rasû-lullah bir kuşluk vakti Medine'ye geldi. Rasûlullah
çıkmış olduğu herbir seferden muhakkak kuşluk vaktinde Medine'ye gelir ve
(evine girmeden önce) ilk iş olarak mescide girip iki rek'at namaz kılar idi.
(Ben huzurunda ma'ziretsiz olarak geri kaldığımı i'tirâf ettikten sonra)
Peygamber benimle ve iki arkadaşımla konuşmaktan insanları neh-yetti. Seferde
geri kalanlardan bizden başka kimseyle konuşmaktan nehyetmedi. İnsanlar da
bizimle konuşmaktan çekindiler. Böylece eğlenip kaldım. Nihayet bu iş üzerime
uzadı. Ve bana, ölmem ve Pey-gamber'in
benim üzerime cenaze
namazı kılmaması yâhud Rasülullah'ın ölmesi hâlinde benim
insanlardan yana bu menzilede olup da onlardan hiç kimsenin benimle konuşmaması
ve üzerime namaz kılmamasından daha üzücü hiçbirşey yoktu. (Bizimle konuşmaktan
nehyetmesinden sonra geçen ellinci) gecenin son üçte biri kaldığı zaman,
Rasûlullah, Ürnmü Seleme'nin yanında bulunduğu hâlde, Allah Taâlâ
Peygamberi'nin üzerine bizim tevbemizin kabulünü bildiren vahyini indirdi.
Ümmü Seleme benim durumum hakkında iyilik edici ve işimi çok ehemmiyetle
düşünen kimse idi. RasûluIlah(S):
— "Yâ Ümme Selemete! Ka'b'ın tevbesi kabul
edildi" buyurdu.
Ümmü Seleme:
— Ka'b'a haberci gönderip muştulayayım mı?
dedi. Rasûlullah:
— "O takdirde insanlar çok kalabalık edip
sizi ezerler ve diğer gecelerde uyumanızı da men' ederler" buyurdu.
Nihayet Rasûlullah
sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın bizim üzerimize tevbesini
(pişmanlıklarımızın kabulünü) i'lân etmiştir... Esasen Rasûlullah sevindiği
zaman yüzü parlardı, hattâ o bir ay parçasına benzerdi. Ve bizler bilhassa şu
üç kişi, o birtakım özürler beyân etmiş kimselerden kabul edilen hükümden geri
bırakılan kimseleriz. Allah bizim tevbemizi indirdiği zaman, o seferden geri
kalanlardan olup da bâtıl özürler beyân eden, Allah'ın elçisine yalan söyleyen
kimseler Kur'ân'da zikredildikten zaman, bir kimsenin zik-redildiği en şerrli
biçimde anılmışlardır. Münezzeh olan Allah şöyle buyurdu: "Seferden onlara
döndüğünüz vakit size özür beyân edeceklerdir. De ki: Faydasız özür dilemeyin.
Size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize (hâllerinizden birçok) haberler
vermiştir. (Bundan sonraki) hareketinizi de Allah, Rasûlü ile beraber
görecektir. En sonra gizliyi ve aşikârı bilen Allah 'a döndürüleceksiniz de O
size neler yapıyordunuz, hepsini haber verecektir" (Âyet:94) [279].
“Ey îmân edenler,
Allah'ın korumasına girin, bir de sâdık olanlarla beraber olun"
(Âyet: 119).
198-.......Abdullah
ibnu Ka'b ibn Mâlik -ki kendisi Ka'b ibn Mâlik'in yedicisi idi- şöyle demiştir:
Ben Ka'b ibn Mâlik'ten işittim, Tebûk kıssasından geri kaldığı zamanki
haberini şöyle tahdîs ediyordu: (Bundan sonra ben Rasûlullah'a şöyle dedim: Yâ
Rasûlallah! Allah beni bu badireden ancak doğruluğumla kurtardı. Artık
tevbe-min kabulü ühâmındandır ki, ben, bundan böyle yaşadığım müddetçe
doğrudan başka bir söz söylemeyeceğim.)
-Ka'b dedi ki:-
Vallahi Rasûlullah'a vâki' olan bu sözlerimden beri müslümânlardan hiçbirisini
bilmem ki, doğru söylemekte Allah'ın bana yaptığı imtihân(ve mukaabilinde in'âm
ve ihsân)dan daha güzel imtihanım ona yapmış olsun! Rasûlullah'a o sözlerimi
arzettik-ten bugüne kadar yalan söylemek hatırımdan geçmedi. (Bundan öte
yaşadığım zaman içinde de Allah'ın beni yalandan koruyacağını umarım.) Azız ve
Celîl olan Allah, Rasûlü'ne: "And olsun ki Allah, Peygamber ile
Muhacirler ve Ensâr üzerine tevbe nasîb etti..." âyetim "Sâdıklarla
beraber olun" kavline kadar indirdi [280].
"And olsun size
kendinizden öyle bir Rasûl gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır
ve güç gelir.
Üstünüze çok
düşkündür. Mü 'minlere cidden şefkatlidir, çok merhametlidir" (Âyet:
128-129).
"Rauf",
"Re'fet" masdanndan olup "Çok şefkatli" demektir [281].
199- Bize
Ebû'l-Yemân tahdîs etti. Bize Şuayb haber verdi ki, ez-Zuhrî şöyle demiştir:
Bana İbnu's-Sabbâk şöyle haber verdi: Vahyi yazan kimselerden biri olan Zeyd
ibn Sabit el-Ensârî şöyle demiştir: Ebû Bekr, Yemâme'de şehîd olanların ölümü
haberini yollayıp beni çağırdı. Yanında Umer de bulunuyordu. Ebû Bekr bana
şunları söyledi: Umer bana geldi ve:
— Yemâme gününde insanların öldürülmesi çok
şiddetli oldu. Ben diğer harb sahalarında da harbin şiddetli olup Kur'ân
hafızlarının şehîd edilmelerinden, bu sebeble de Kur'ân'dan büyükçe bir kısmın
zayi' olup gitmesinden endîşe ediyorum, ancak Kur'ân'ı toplamanız hâlinde bu
gitme olmaz. Binâenaleyh ben senin muhakkak Kur'ân'ı toplamanı düşünüyorum,
dedi.
Ebû Bekr dedi ki: Ben
de Umer'e:
— Rasûlullah'ın yapmadığı şeyi ben nasıl
yaparım? dedim.
Umer:
— Vallahi bu hayırdır,
dedi ve bana bu hususta müracaattan vazgeçmedi.
Nihayet Allah benim
göğsümü bu iş için açtı ve ben de Umer'in düşündüğünü düşündüm.
Zeyd ibn Sabit dedi
ki: Umer, onun yanında konuşmadan oturduğu hâlde Ebû Bekr bana hitaben şöyle
dedi:
— Şübhesiz sen genç ve
akıllı bir adamsın. Biz seni hiçbir kusurla ittihâm etmiyoruz. Sen Rasûlullah
için vahyi yazıyordun. Bu sebeble sen Kur'ân'ı tetebbu' et ve onu bir araya
topla!
Zeyd bu teklife karşı:
— Vallahi eğer bana
dağlardan bir dağın nakledilmesini emretmiş olsaydı, o iş benim üzerime Ebû
Bekr'in bana emrettiği bu Kur'ân'ı toplama işinden daha ağır olmazdı, dedi.
Zeyd dedi ki: Ben:
— Sizler, Peygamber'in yapmadığı bir işi nasıl
yapıyorsunuz? dedim.
Ebû Bekr:
— Allah'a yemîn ederim ki, bu hayırlı bir
iştir, dedi.
Ben bu i'tirâzımı
tekrar tekrar ona döndürmekte devam ettim. Nihayet Allah, Ebû Bekr'le Umer'in
akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlandırdığı bu işe benim de aklımı
açtı ve gönlümü ferahlandırdı. Bunun üzerine ben kalktım, Kur'ân'ın ardına
düşüp gereği gibi
araştırdım ve onu
yazılı bulunduğu deri parçalarından, kürek kemiklerinden, hurma dallarından ve
hafızların ezberlerinden bir yere topladım. Ve et Tevbe Sûresi'nden iki âyeti,
Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin yanında buldum. O iki âyeti ondan başka kimsenin
yanında bulmadım: "And olsun size kendinizden öyle bir Rasûl gelmiştir
ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir, Üstünüze çok düşkündür.
Müzminlere cidden şefkatlidir, çok merhametlidir" (Âyet:i28-i29).
Netîcede içlerinde
Kur'ân toplanılan bu sahîfeler, Allah kendisini vefat ettirinceye kadar Ebû
Bekr'in yanında kaldı. Sonra Allah kendisini vefat ettirinceye kadar Umer'in
yanında kaldı. Bundan sonra da Umer'in kızı Hafsa'nın yanında kaldı [282].
Bu hadîsi ez-Zuhrî'den
rivayet etmesinde Şuayb'e, Usmân ibnu Umer mutâbaat etti. Ve yine Şuayb'e Leys
ibn Sa'd da mutâbaat etti. Bunların ikisi de Yûnus ibn Yezîd'den; o da İbn
Şihâb'dan diye rivayet ettiler. Ve el-Leys şöyle dedi: Bana Abdurrahmân ibnu
Hâlid, İbn Şihâb'dan tahdîs etti ve: Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin beraberinde buldum,
dedi.
Ve Mûsâ ibn îsmâîl,
İbrâhîm ibn Sa'd'dan söyledi ki, o: Bize İbnu Şihâb "Ebû Huzeyme'nin beraberinde"
şeklinde tahdîs etti, demiştir.
Ve Mûsâ ibn İsmail'e
İbrâhîm'den rivayet etmesinde Ya'kûb ibn İbrâhîm mutâbaat edip babası İbrâhîm
ibn Sa'd'dan, künye ile "Ebû Huzeyme'nin beraberinde" şeklinde
rivayet etmiştir.
Ve Ebû Sâmit Muhammed
ibn Ubeydillah el-Medenî de şöyle demiştir: Bize îbrâhîm ibn Sa'd tahdîs edip
"Huzeyme'nin beraberinde" yâhud "Ebû Huzeyme'nin
beraberinde" şeklinde şekk ile ve tahkîk ile söylemiştir [283].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle [284]
Ve İbnu Abbâs şöyle
demiştir: "O su ile yeryüzünün nebatı karıştı"(Âyet: 24), "O su
ile her renk nebat bitti".
"Dediler ki:
Allah kendine evlâd edindi. Hâşâ, Allah bundan münezzehtir; O,
müstağnidir" (Âyet: 68).
Zeyd ibn Eşlem:
"îmân edenlere Rabb'leri indinde muhakkak bir sıdk kademi vardır"
{Âyet: 2), O, Muhammed(S)*dir, dedi.
Mucâhid ibn Cebr de:
"Kademi sıdk", "Hayr"dır, dedi [285].
"Tilke
âyâtun" (Âyet: d denilir; bu "İşte bunlar Kur'ân'ın alemleridir,
işaretleridir" demektir, yânî buradaki
"77M*?"
"Hâzini" manasınadır. (Kelâmın hitâbdan gaibe öndürülmesi bakımından)
bunun benzeri "Hattâ izâ küntüm fVl-fülki ve cereyne bihim bi-rîhın
tayyibetin{ - Hattâ siz gemilerde bulunduğunuz, onlar bunları güzel bir hevâ
akımıyle akar gibi götürdükleri)" kelâmıdır. "Bihim"m ma'nâsi
"Bikum"dur (yânı birincide "Tilke", "Hâzihî"
ma'nâsma olduğu gibi, ikinci kelâmda da "Bihim", "Bi-kum" ma'nâsınadır.
Birincide işaret ismi gâibden hitaba, ikincide ise zamîr, mübalağa nüktesiyle
gaibe döndürülmüştür).
"Da'vâhum"
(Âyet: ıo), "Onların duaları"; "Uhîta bihim... (= Onlar çepçevre
kuşatıldıklarını sanırlar)"
"Helake
yaklaştırıldıklarım sanırlar" demektir. Nitekim "Ehâtat bihi
hatîetuhu ( = Suçu kendisini çepçevre
kuşattı)"
(ei-Bakara: si) de böyledir.
"Ittebaahum"
"Ve'tbaahum" bir mavnayadır,
"Arkalarına düştü
demektir; "Adven", "Udven" yânî
"Düşmanlık"
masdarındandır (Âyet: 90).
Mucâhid şöyle dedi:
"Eğer Allah insanlara hayrı çabuk istedikleri gibi, şerri de acele
verseydi, elbette onlara ecelleri hükmedilirdi" (Âyet: n>; bu, insanın
oğluna ve malına Öfkelendiği zaman "Yâ Allah, ona bereket ve
hayır ihsan etme, ona
la'net eyle" demesi gibidir.
"Onlara ecelleri
hükmedilirdi" demek, aleyhine beddua edilen kimse elbette helak edilirdi
ve Allah onu öldürürdü demektir.
iyi iş ve güzel amel
yapanlara daha güzel iyilik bir de ziyâde vardır" (Âyet: 26); "Ve
misluhâ husnâ", yânî bu
güzelliğin misli ihsan
ve ikram olarak onun gibi diğer bir güzelliktir, ziyâde de mağfirettir.
Mucâhid'den başkası
da: "Ziyâde" Yüce Allah'ın yüzüne, cemâline bakmaktır, demiştir.
"el-Kibriyâ",
"Mülk" yânî
"Meliklik, hükümdarlıktır. "Bu yerde devlet ikinizin elinde olsun
diye mi bize geldiniz?" (Âyet: 78).
"Isrâîl
oğullarını denizden geçirdik. Hemen Fir'avn, askerleriyle beraber zulmederek ve
saldırarak arkalarına düştü. Nihayet su onu boğmaya başlayınca, şöyle dedi:
'İnandım. Hakikat
Isrâîl oğulları 'nın imân ettiğinden başka tanrı yokmuş. Ben de
müslümânlardanım"*
(Âyet: 90).
"Nuncike",
"Biz seni Arz'dan bir necve üzerine atarız"
demektir.
"Necve" de "Neşez"dir ki, o da yüksek mekân ma'nâsınadır [286]
200-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Medine'ye geldi, Yahudiler âşûrâ orucu
tutuyorlardı. Onlar:
— Bu, kendisinde
Musa'nın Fir'avn'a gâlib olduğu gündür, dediler.
Bunun üzerine
Peygamber sahâbîlerine:
—
"Sizler
Musa'ya onlardan daha ziyâde haklısınız, onun için sizler de bu günü oruç
tutun" buyurdu [287].
Rahman ve rahim olan
Allah’ın ismiyle
İbn Abbas şöyle
demiştir:
“Asibun” , “Şedidun”
(haza yevmun asibun =BU çetin bir gündür) (ayet 77 ) .
"Lâ cereme",
"Evet (şübhesiz onlar âhirette en çok zarar görenlerin tâ
kendileridir)" (Âyet: 22).
İbn Abbâs'tan başkası
da bu kelimeler hakkında şöyle dedi: "Hâka bi-him" (Âyet: 8),
"Onlara indi ve isabet etti";
"Yehîkû",
"İner". "Yeûsun", "Ümidimi kestim" sözünden feûl
veznidir,
"Çok ümîd
kesen" demektir. "İnnehû le-yeûsun kefûr=İnsana bizden bir rahmet
tattırıp da sonra bunu kendisinden soyup alıyersek, and olsun o ümidini kesen bir
adam, bir nankördür" (Âyet: 9).
Mucâhid de:
"Lâtebteis", "Lâ tahzen", yânî 'Tasalanma" demektir;
"O hâlde işleyegeldikleri şeylerden dolayı tasalanma" (Âyet: 36).
"Onlar
göğüslerini dürüp bükerler" hususunda şekk ve şübhelenme vardır, güçleri
yeterse "Allah'tan
gizlemeleri için"
demiştir.
Ebû'l-Meysere de:
"el-Evvâh" Habeş dilinde "er- Rahîm", yânî "Çok
merhametlidir, dedi. Ve İbn
Abbâs:
"Bâdiye'r-rey, "Bize zahir olan görüşle" ma'nâsınadır, dedi.
Mucâhid: "el-Cûdî", Cezîre'de bir dağdır, dedi [288].
el-Hasen el-Basrî:
"Çünkü sen
muhakkak ki yumuşak huylu, aklı başında bir adamsın, dediler" (Âyet: 87);
kavmi bu sözleriyle
Şuayb ile alay
ediyorlar, demiştir, îbn Abbâs: "Yâ semâu eklıî mâeki~Ey gök, suyunu
tut!" (Âyet: uyf "Asîb", "Şiddetli, çetin", "Lâ
cereme'
"Evet";
"Hattâ izâ câe emrunâ ve fârettennûru-Nihayet emrimiz geldi ve fırında su kaynadı"
(Ayet: 40) ma'nâsınadır, demiştir. İkrime de:
"Tennûr",
yeryüzüdür, dedi [289].
"Haberin olsun
ki, ondan (o peygamberden düşmanlıklarını) gizlemeleri için göğüslerini dürüp bükerler,
(Hakkı işitmemek için) elbiseleriyle örtündükleri zaman da hâllerine dikkat et.
Hâlbuki Allah onların gizleyeceklerini de, açığa vuracaklarını da biliyor.
Çünkü O sinelerin tâ özünü bilendir" (Âyet: 5); "Ondan" zarfını
"Peygamber'den" diye tefsir etti.
İkrime'den başkası da:
"Ve hâka", "Nezele" (yânî "İndi"),
"Yehîku", "Yenzilu" (yânî "İner") ma'nâsınadır;
"Yeûsun", "Yeistu( = Ben ümîd kestim)" ma'nâsından feûl
veznidir, demiştir.
Mucâhid: "Lâ
tebteis", "Lâ tahzen" (yânî "Tasalanma");
"Yesnûne sudûrahum('= Göğüslerini dürüp bükerler)19: Hakta şübhe ve
şübhelenme vardır.
Eğer güçleri yeterse
"Ondan, yânî Allah'tan gizlemeleri
için" diye tefsir etmiştir.
201-.......
İbn Cureyc şöyle dedi: Bana Muhammed ibnu Abbâd ibn Ca'fer haber verdi ki, o
İbn Abbâs'tan "Elâ innehum tes-nevnî sudûruhum{~ Gözünüzü açın, onların
göğüsleri şiddetle bükülüp duruyor)"şeklinde okurken işitmiştir. Muhammed
ibn Ab-bâd dedi ki: Ben İbn Abbâs'a bunu sordum da, o şöyle cevâb verdi:
— Birtakım insanlar
vardı ki, bunlar halâya gidip de avret yerlerini çıplak olarak meydana
çıkarmalarından ve kadınlarıyle cinsî münâsebet yapıp da yine avret yerlerini
çıplak olarak meydana çıkarmalarından utanıyorlardı. İşte bu kelâm onlar
hakkında indi [290].
202-.......İbn
Cureyc (şöyle demiştir): Ve bana Muhammed ibn Abbâd ibn Ca'fer haber verdi kî,
İbn Abbâs "Elâ innehum tesnevnî sudûruhum" şeklinde okumuştur.
(Muhammed ibn Abbâd
dedi ki:) Ben:
— YâEbâ'l-Abbâs!
"Mâ tesnevnîsudûruhum ~ Göğüsleri dü-rülüp bükülürler" ne demektir?
diye sordum.
İbn Abbâs:
— Erkek, karısıyle
cinsî münâsebet yapar, bundan (yânî avret yerini açmaktan) haya edip utanırdı
yâhud halâya gider, bundan da utanırdı. İşte bunun üzerine "Haberiniz
olsun ki, onlar, ondan giz-Lmeleri için göğüslerini dürüp bükerler... "
(Âyet: 5) indi.
203- Bize
el-Humeydî tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne tah-dîs eı -Jize Amr ibnu Dînâr
tahdîs edip şöyle dedi: İbn Abbâs "Elâ innehum yesnûne sudûrahum
li-yestahfû minhu elâ hîne yesteğşûne si-yâbehum{ = Haberiniz olsun ki, onlar
ondan gizlemeleri için göğüslerini dürüp büker. Elbiseleriyle örtündükleri
zaman da hâllerine dikkat et!)" şeklinde okudu.
Amr ibnu Dînâr'dan
başkası da yine îbn Abbâs'tan "Yesteğşûne", "Yugattûne ruûsehum"
(yânî başlarını örterler) şeklinde okuduğunu söyledi [291].
"Sîe bihim",
"Lût bunlar yüzünden fena hâlde sıkıldı, kaygıya düştü, yânî kavmine zannı
kötü oldu ve kavminin konuklarına kötülük yapmaları endişesiyle göğsü
daraldı" (Âyet: 77).
"Fe-esri bi-ehlik
bi-kıtaın mine'l-leyli= Sen hemen gecenin bir kısmında, yânî karanlıkta ailenle
yürü" (Âyet: 8i).
"tleyhi unîbu=
Ancak O'na dönerim" (Âyet: 88) [292].
204-.......
Bize Ebu'z-Zinâd, el-A'rec'den; o da Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki,
Rasûlullah (S) şöyle demiştir: "Azîz ve Celîl olan Allah: Ey kulum, sen
fakirlere nafaka ver ki, ben de sana nafaka vereyim, buyurdu".
Rasûlullah devamla
dedi ki: "Allah 'in eli (yânî vermekte tükenmeyen hazîneleri) doludur.
Harcamak onu eksiltmez, o gece ve gündüz dâima akar".
Yine Rasûlullah
devamla dedi ki: ''Allah'ın göğü ve yeri yarattığı günden beri infâk ve in'âm
ettiği ni'metlerin mâhiyetini düşündünüz mü? (Bundan bana haber verebilir
misiniz?) Şübhesiz ki O'nun elindeki (kerem ve ihsânındaki) ni'meîierden hiçbir
şey eksilmemiş-tir. Çünkü O'nun Arş'ı (tahtı) su üzerindedir (hudûdsuz ni'met
denizi üzerinde kurulmuştur). Ve adalet terazisi O'nun elindedir, terazinin
gözü (bazen) alçalır, (bazen yukarı) yükselir (bu suretle insanların kimine
çok, kimine az rızık verir)"[294].
"Vterâke{= Seni
çarpmış)", "Aravtu( = Onu çarptım)" ma'nâ-sından İftiâl
masdanndan iftealtu veznindedir. Ve "Fulânun ya'rû-hu( = Fulân ona
çarpıyor)" ve "Vterânî{ = Beni kaplıyor)" sözleri bu asıldandır.
"Biz: Tanrılarımızdan kimi seni fena çarpmış demekten başka bir söz
söylemeyiz'* (Âyet: 54).
"Yürür hiçbir
mahlûk hâriç olmamak üzere hepsinin alnından tutan odur" {Âyet: 56), yânî
hepsi O'nun mülkünde, idaresinde ve ta-sarrufundadır. "Anîd",
"Anûd", "Ânid"; hepsi bir ma'nâya olup "Çok
inadçı" demektir; bu, tecebbürün, zorbalığın te'kîdidir.
' 'Ista 'marakum''; '
*A ilah sizi topraktan meydana getirdi ve sizi orada ömür geçiriciler -yâhud
da: Vmâr ediciler- yaptı" (Âyet: 60). "A*-martuhu'd-dâra fehye
umra" denilir ki, "Ben evi Ömrü müddetince ona mülk yaptım"
demektir. "Nekirahum", "Enkerahum",
"Isten-kerahum"; bunların hepsi bir ma'nâya olup "Onlardan
hoşlanmadı*'
(Âyet: 70} demektir.
"İnnehu hamîdun
mecîdun = Şübheyok ki, O, asıl hamde lâyık, hayrı, ihsanı çok olandır"
(Âyet: 73), yânî "Mecid", "Mâcid" sığasından Fail
veznidir. "Hamîd"de "Hamide( = Hamdetti)" fiilinden olup
"Mahmûd", yânî "Hamdedilmiş" ma'nâsınadır.
'Siccîlun",
balçıktan pişirilmiş sert ve büyük taşlar; "Emrimiz geldiği zaman o
memleketin üstünü altına getirdik ve tepelerine balçıktan pişirilmiş, istif
edilmiş taşlar yağdırdık" (Âyet: 83). "Siccîl" ve
"Siccîn" bir ma'nâyadır, bunlardaki lâm ile nûn, zâid harflerden olmaları
ve herbiri diğerine çevrilebilmeleri bakımından iki kardeştirler. (Câhiliyet
ve İslâm devirlerine erişmiş muhadram) Şâir Temîm ibnu Mukbil de buna şâhid
olacak şu beyti söyledi:
"Nice yaya
askerler kuşluk vaktinde miğferlerin yerlerine, yânî başlara öyle şiddetli
darbe indiriyorlar ki, battallar, yiğitler bunu birbirlerine emir ve tavsiye
ediyorlar"; burada "Siccînen", "Şedîden" demektir.
'' Ve ilâ Medyene
ahâhum Şuayben = Medyen V de kardeşleri Şu-ayb'ı gönderdik" (Âyet: 84)
"İlâ Medyene", "Medyen ahâlîsine" demektir. Çünkü Medyen,
Medyen'in kurduğu ve onun ismiyle isimlendirilmiş bir beldedir. Bu ta'bîrin
benzeri "Ve's'eli'l-karyete", "Ve's'eK'l-tyra" sözleridir
ki, "Karye ahâlîsine" ve "Kervan halkına sor" demektir
(Yûsuf: 82); "İçinde bulunduğumuz şehre, aralarında geldiğimiz kervana da
sor. Biz şekksiz şübhesiz doğru söyleyicileriz''
(Yûsuf: 82):
"Siz Allah hn
emrini arkanıza atılmış birşey kıldınız" (Âyet: 92).
Şuayb, bununla
"Siz O'na yönelmediniz" demektir. Bir adam diğer birinin hacetini
yerine getirmediği zaman "Benim hacetimi sırtının ardına attın ve beni
arkaya atılmış birşey kıldın" denilir. Buradaki "ez-Zıhrî"nin
bir ma'nâsı da: "Beraberinde ihtiyâç zamanında kendisiyle yardım
sağlayacağın bir binek hayvanı yâhud bir kap alman" demektir.
"Erâzilunâ", "Düşüklerimiz, en aşağı tabakalarımız" demektir
{Âyet: 27).
"O'nu (Kur'ân'ı)
kendiliğinden uydurdu, derler. De ki: Eğer ben O'nu kendiliğimden uydurduysam
günâhı benim üstüme olsun..." (Âyet: 35). Buradaki "İcramı"
kelime'si "Ecremtu" fiilinden masdar-dır. Bâzıları sülâsî olan "Ceremtu"
fiilinden isimdir dediler, ikisi de "Ben günâh işledim" ma'nâsınadır.
"el-Fulk", "el-Felek", "Fuluk" bir ma'nâyadir.
Tekil ve çoğul yerinde kullanılır. Tekil yerinde "Se-fîne", çoğul
yerinde "Süfün", yânî "Gemi" ve "Gemiler" ma'nâsınadır
(Âyet: 38).
"Bismillâhi
mecrâha ve mursâha - Onun akması da durması da Allah'ın adiyledir" (Âyet:
4i). "Mecrâha", "Onun gitmesi" demektir. Bu
"Cereytu" fiilinin mîmli masdarıdır. "Mursâha" da
"Onun durması" demektir, bu da "Habsettim" ma'nâsma olan
"Erseytu" fiilinin mîmli masdarıdır. Bu "Durdu" ma'nâsma
olan "Reset", sülâsî fiilinden "Mersâhâ", "Aktı"
ma'nâsma olan "Ceret" sülâsî fiilinden "Mecrâha" şeklinde
okunur. Ve yine bu iki kelime fail isim vezninde "Mucrîhâ" ve
"Mursîhâ" olarak da okundu ki, onun akı-tıcısı ve durdurucusu, gemiyi
yapan yâhud yapılmasını emreden Allah tarafındandır, demek olur. "Kudurin
râsiyetin", "Sabit sabit kazanlar" (es-Sebe1: 13) demektir. Bunu
"Mursâha" nın zikrine istid-râd olarak getirdi.
"(Allah'a karşı
yalan düzenden daha zâlim kimdir?)
Onlar Rahb Herine
arzedilecekler, şâhidler de: 'İşte bunlar Rabb'lerine karşı yalan
söyleyenlerdir' diyecekler. Haberiniz olsun ki, Allah'ın la'neti zâlimlerin
tepesinedir" (Âyet: ış>.
"Sâhib",
"Ashâb"ın tekili olduğu gibi, "Eşhâd"ın tekili de
"Şâhid"dir.
205-.......Bize
Saîd ibnu Ebî Arûbe ile Hişâm ibn Ebî Abdillah tahdîs edip şöyle dediler: Bize
Katâde tahdîs etti ki, Safvân ibnu Muh-riz şöyle demiştir: Abdullah ibnu Umer,
Ka'be'de tavaf ettiği sırada bir adam karşısına geldi ve:
-Yâ Ebâ Abdirrahmân
-yâhud da: Ey Umer'in oğlu!- Sen Pey-gamber'den (kıyamet gününde mü'min ile
Allah arasında olacak) "Necvâ(-Gizli konuşma)" hakkındaki beyânı
işittin mi? diye sordu.
İbn Umer de şöyle
dedi:
— Ben Peygamber'den
işittim, şöyle buyuruyordu: "Mü'min Rabb'ine yaklaştırılır -Râvî Hişâm:
"Mü'min Rabb'ine yakınlaşır9' demiştir-. Nihayet Rabb 'i onun üzerine
şefkat yanını kor da ona günâhlarını şöyle ikrar ettirir: Şu günâhı biliyor
musun? der. Kul: Biliyorum, der: Akabinde iki kerre: Rabb'im, biliyorum,
Rabb'im biliyorum, der. Allah da: Ben o günâhlarını dünyâda (insanlardan)
gizledim. Bu gün $e ben senin lehine bu günâhlarını mağfiret ediyo-
rum, buyurur. Sonra
mü'minin hasenat sahîfesi kendisine verilir. Diğerlerine yâhud kâfirlere
gelince, onlar şâhidlerin huzurunda: îşte bunlar Rabb'lerine karşı yalan
söyleyenlerdir! diye nida olunur."
Râvî Seybân ibn
Abdirrahmân, Katâde'den: Bize Safvân, İbn Umer'den tahdîs etti, şeklinde
söyledi [295].
' 'Rabb 'inin
yakalayışı -ahâlîsi zulmeder hâlde bulunan memleketleri yakaladığı zaman- işte
böyle olur. Şübhesiz
ki, O'nun çarpması pek
elemlidir, pek çetindir" (Âyet: 102).
"er-Rifdul-merfûd"
(Âyet: 98) "Yardım edici yardım".
"Refedtuhû"
"Ona yardım ettim" demektir. "Lâ terkenû ile 'llezîne zalemû =
Zulmedenlere meyletmeyin''
(Âyet: ıi3).
"Fe-levlâ kâne", (Âyet: ıi6). "Fe-hellâ kâne" (yânî
"Olsaydı ya") demektir
"Utrifû ( = Helak
edildiler)"
(Âyet: 116), -yânı teref, helak edilmelerine sebeb oldu-.
İbn Abbâs: "Zefir",
"Şiddetli ses"; "Şehîk", "Zaîf ses"tir (Âyet:
106) demiştir [296].
206-.......Ebû
Mûsâ (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: ''Allah zâlime muhakkak
ki mühlet verir verir de, onu yakalayacağı zaman göz açtırmadan ansızın
yakalar".
Ebû Mûsâ dedi ki:
Bundan sonra Rasûlullah şu âyeti okudu: "Rabb Hnin yakalayışı -ahâlisi
zulmeder hâlde bulunan memleketleri yakaladığı zaman- işte böyle olur. Şübhesiz
ki O'nun çarpması pek elem vericidir, pek çetindir."
"Gündüzün iki
tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü güzellikler
kötülükleri
(günâhları) giderin
Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür" (Âyet: 114) [297].
"Zulefen"
"Saatler ardından saatler" demektir.
"Muzdelife"
de bu ma'nâdah isimlendirildi (insanların gece saatlerinde oraya gelmelerinden
yâhud Allah'a
yakın olmaları ve
kendileri için Allah katında derece hâsıl olmasından). "ez-Zulefıi"
"Menzile ardından menzile"dirv "Zulfâ"ya gelince, o
"Yakın olmak" ma'nâsmdan masdardır. "İzdelefü", "îctemeû"
(yânî
"Toplandılar"),
"Ezlefnâ", "Cema'nâ" (yânî 'Topladık" demektir.
207-.......İbn
Mes'ûd(R)'den (şöyle demiştir): Bir adam yabancı bir kadından bir öpücük aldı.
Akabinde bu adam Rasûlullah'a geldi de, yaptığı öpme işini O'na zikretti. Hemen
müteakiben Rasûlullah'a şu âyet indirildi: "Gündüzün iki tarafında»
gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü güzellikler kötülükleri
(günâhları) giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür".
O kimse:
— (Yâ Rasûlallah!) Bu âyet yalnız benim için
mi? diye sordu. Rasûlullah (S):
— "Ümmetimden bununla amel eden herkes içindir"
buyurdu [298].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
Fudayl ibnu Iyâd (öl.
187), Husayn ibnu Abdirrahmân es-Sulemî*den; o da Mucâhid ibn Cebr'den olmak üzere:
"el-Muttekeen" (Âyet: 3i), "Utruc"dur, dedi. Fudayl:
"el-Utruc", Habeş dilinde
"Mutken"dir,
dedi. Sufyân ibn Uyeyne de bir adamdan; o da Mucâhid'den olmak üzere:
"Mutken", bıçakla kesilen her şey'dir, dedi.
Katâde de: "Ke
innehû le-zû ilmin = Şübhe yok ki Ya'kûb bir ilim sahibi idi" (Âyet: 68);
yânî "O bildiği
ile amel edici
idi" demiştir.
Saîd ibn Cubeyr de
şöyle demiştir: "Suvâu'l-melik"
(Âyet: 72), Fârisî'nin
mekkûku, yânî mikyâli'dir; bu, iki tarafı birbirine kavuşan ve Acemler'in su
içmekte
oldukları bir kaptır.
İbnu Abbâs:
"Levlâ en tufennidûni" (Âyet: 94), "Beni cahilliğe nisbet
etmezseniz" ma'nâsınadır, demiştir.
İbn Abbâs'tan başkası:
"Gayâbetun " (Âyet: ıo>, senden birşeyi gayb eden her şey
"Gayâbe"dir.
"el~Cubbu'\
duvarı örülmemiş kuyudur. "Bû doğru söyleyenler olsak da sen bize inanıcı
değilsin" (Âyet: n),
"Sen bizi tasdik
edici, doğrulayıcı değilsin"; "Ö tam erginlik çağına girince
kendisine hüküm ve ilim verdik"
(Âyet: 22). Buradaki
"Eşüddehû", "Noksanlığa başlamadan önceki en olgun çağı"
demektir. Bu, müfredde ve cemi'de bir tek lafızla olur, bu sebeble "Beleğa
eşüddehû ve beleğa eşüddehum( = Olgunluk
çağına erişti, olgunluk çağına eriştiler)" denilir.
Bâzıları da
"Eşüdd" lafzının tekili "Şüdd"dür, dediler.
"el-Muttekeu"
(Âyet: 3i), "Yaslanılan şey", içmek yâhud konuşmak yâhud da yemek
yemek için üzerine
yaslandığın masadır.
Bu tefsir ile "Mutteke' = Nârenciye"dir diyenin sözünü ibtâl etti.
Zîrâ Arab kelâmında
"Mutteke"' lâfzının "Narenciye" ile tefsir edilmişliği
yoktur. Bunun Narenciye olduğuna
kaail olanlara karşı
hüccet getirdiği şeylerden biri de şudur: "Mutteke"'nin yastıklar
nev'indendir diyenlere
gelince, onlar
evvelkinden daha şerrli bir görüşe kaçmışlardır. (Bâzıları da) tâ'nın sükûnu
ile; bu ancak
"Mutku"dur
dediler. "Mutk" da ancak "Bazr"ın kenarıdır, kadının
fercindeki dilcik denilen kabarcığın
kenarıdır (yânî, o
kadından sünnet edilen yerdir).
Kadın için
"Metkaau" ve "İbnu Metkaae", "Sünnet edilmemiş"
ve "Sünnet edilmemiş kadının oğlu"
denilmesi, bu
"Metk" lafzındandır. Şayet burada "Utrucc" (yânî
"Narenciye" cinsinden bir meyve)
varsa, şübhesiz o,
üzerine yaslanılacak olan masadan sonra vardır.
"Kad
şeğafehâ" {Âyet. 30), "Sevgi yüreğinin zarına işlemiş";
"Beleğa ilâ şığâfihâ( = Kalbinin iç zarına
ulaştı)" denilir.
"Şığâf" kalbin kılıfıdır. Amma ayn harfiyle okunuşa gelince o,
"Sevgi ve aşk gönlünü
kaplamış, gönlü aşkla
yakılmış kimse" ta'bîrindendir.
"Asbu
ileyhinne" (Âyet: 33) "Onlara meylederim" demektir. "Edğâsu
ahlâm " (Âyet: 44), "Karmakarışık düşler, hiçbir teVîli ve ma'nâsı
olmayan düşler" demektir. "ed-Dığs", kuru ottan ve benzeri
şeylerden elin dolusu bir demet şeydir. Ve "Eline bir demet al da onunla
vur" {$&&. 44) sözü, bu demet ma'nâsındandır; bu, "Karışık
ruyalar" kavlinden değildir. "Edğâs" lafzının tekili
"Dığs"tır [299].
"Nemîru",
"Zahire getiririz"; "Nezdâdu keyle baîrin", "Bir
devenin taşıyacağı mikdâr zahire de artırırız".
Bunlarla şuna işaret
ediyor: "Zahire yüklerini açtıkları zaman sermâyelerini kendilerine geri
gönderilmiş
buldular. Ey babamız,
daha ne istiyoruz, işte sermâyemiz de bize geri verilmiş; biz bununla tekrar ailemize
zahire getiririz, kardeşimizi koruruz, bir deve yükü zahire de artırırız,
dediler" (Âyet: 65).
"Âvâ ileyhi"
(Âyet: 69) "Yûsuf, kardeşi Bünyâmîn'i yanına aldı";
"es-Sikaaye" (Âyet: 70), "Su içilen kap".
"Tefteu Yûsufu
tezkuru", "Hâlâ Yûsufu anıp duruyorsun"; "Haradan",
"Hastalanmış olacaksın",
yânî "Gam seni
eritiyor"; "Hâlâ Yûsuf'u anıp duruyorsun. And olsun ki, sonunda ya
kendinden hastalanıp eriyeceksin, yâhud helake uğrayanlardan olacaksın,
dediler" (Âyet: 85).
"Tehassesû",
"Haber arayın" demektir; "(Yâ'kûb:) Oğullarım, gidin, Yûsuf'ta
kardeşinden haber arayın.
Allah'ın rah
Zîrâ hakikat şudur ki,
kâfirler güruhundan başkası Allah'ın rah
"Müzcâtun",
"Az şey"; "Ve cVnâ bi-bidâetin müzcâtin=Biz az bir sermâye ile
gel$ik" (Âyet: 88).
"Allah'ın
azabından bir kaplayıcı" (Âyet: 107):
Herşeyi kaplayıcı olan
umûmî bir azâb [300].
"İstey'&sû",
"Ümîd kestiler" ma'nâsına; "Lâ tey'esû min
ravhıllâhi","A\\ah'm ravhı; ümîd" ma'nâsınadir;
"Allah'ın rahmeti
ve nefeslendirmesi" demektir.
Ümîd kesmemenin
ma'nâsı ümîd etmektir.
"İzâ'stey'esû
minhu ve halasû neciyyen - Artık ondan ümîdierini kestikleri zaman
fısıldaşarak" (Âyet: so), yânî
suçlarını i'tirâf
ettiler (yâhud: Gizlice bir tarafa çekildiler), demektir. "en-Neciyy"
"Gizlice fısıldaşan"
demektir. Cem'i
"Enciyetun"dur. "Yetenâcevne","Gizlice
konuşurlar" ma'nâsınadır. Bunun tekili
"Neciyyun"dur.
Bunda tekil, tesniye, cemi*, müzekker ve müennes birdir; hep "Neciyy"
ile ifâde edilir. Çünkü aslında masdardır. Bazen de "Enciye" şeklinde
cemi'lenir.
"(Rabb'in seni
öylece beğenip seçecek, sana m'yâ ta 'bîrine âid bilgi verecek), sana karşı da
Ya Jkûb
hanedanına karşı da
nimetlerini daha evvelden ataların İbrahim'e ve İshâk'a tamamladığı gibi tamamlayacaktır...
208-.......Abdullah
ibn Umer(R)'den (şöyle demiştir): Peygamber (S): ''Kerîm oğlu, kerîm oğlu,
kerîm oğlu kerîm, İbrâhîm oğlu, îshâk oğlu, Ya'kûb oğlu Yûsuf'tur"
buyurmuştur [302].
“And olsun ki Yûsuf'un
ve kardeşlerinin haberlerinde, soranlar için nice ibretler vardır"
(Âyet: 7).
209- Bana
Muhammed (ibn Selâm) tahdîs etti. Bize Abdete ib-nu
— İnsanların en kerîmi, en şereflisi kimdir?
diye soruldu.
Oda:
— "Allah katında insanların en kerîmi, en
muttaki olanlarıdır"
diye cevâb verdi,
Sahâbîleri:
— Biz sana insanların dîn ve ahlâkça en şerefli
olanını sormuyoruz (soyu yönünden en kerîm olanını soruyoruz), dediler
Rasûlullah (S):
— "O yönden insanların en kerîmi, Allah'ın
peygamberinin oğlu, Allah'ın peygamberinin oğlu, Allah'ın M
Sahâbîler yine:
— Biz Sana bunu da sormuyoruz, dediler.
Rasûlullah:
— "Sizler Arab'ın ma'denlerini mi (yânî
nisbet olunup övüne-geldikleri asıllarını, köklerini mi) soruyorsunuz?"
deyince, onlar:
— Evet bunu soruyoruz, dediler. Bunun üzerine
Rasûlullah (S):
— "Câhiliyet devrinde hayırlı olanlarınız,
dîni iyi anladıkları ve amel ettikleri müddetçe İslâm devrinde de hayırlı
olanlarınızdır" buyurdu.
Bu hadîsi Ubeydullah
el-Umerî'den rivayet etmekte Ebû Usâme Hammâd ibn Usâme, Abdete ibn
"Ya'kûb: Hayır,
nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir
sabırdır, dedi"
(Âyet: 18)
"Sevvelet",
"Süsledi" demektir.
210-.......Yûnus
ibn Yezîd el-Eylî tahdîs edip şöyle dedi: Ben ez-Zuhrî'den işittim. O da şöyle
dedi: Ben Urve ıbnu'z-Zubeyr'den, Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den, Alkame ibn
Vakkaas'tan ve Ubeydullah ibnu Abdillah'tan, iftiracılar onun hakkında
söylediklerini söyledikleri ve Allah'ın da kendisini berî kıldığı zamanki
Peygamber'in zevcesi Âişe hadîsini işittim. Bu dört râvîden herbiri bana bu
hadîsten birer bölümü tahdîs ettiler. Peygamber (S), Âişe'ye hitaben:
— "Eğer sen bu isnâdlardan berî isen,
yakında Allah seni beri kılar. Ve eğer böyle bir günâha yaklaştınsa Allah'tan
mağfiret iste ve Allah'a tevbe et" buyurdu.
Âişe dedi ki: Ben de
şunları söyledim:
— Vallahi ben bu vaziyette bir misâl
bulamıyorum, ancak Yûsuf'un babası Ya'kûb'u örnek buluyorum: (Yûsuf'un
kardeşleri Yûsuf'un gömleği üzerinde yalan bir kan lekesi getirdikleri zaman)
Ya'kûb, oğullarına: Hayır, nefisleriniz size bir işi süslemiş, bir fitneye
sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin şu anlatışınıza karşı
yardımına sığınılacak, ancak Allah'tır, dedi.
Bu esnada A1-1 ah:
"0 uydurma haberi getirenler içinizden bir zümredir, onu sizin için bir
şerr sanmayın; biVakis o sizin için bir hayırdır" kavlinden i'tibâren on
âyeti indirdi (en-Nûn 11-20) [304].
211-.......Ebû
Vâil şöyle dedi: Bana Mesrûk ibnu'1-Ecda' tahdîs edip şöyle dedi: Bana Âişe'nin
annesi olan Ümmü Rûmân tahdîs edip şöyle dedi: Âişe'yi ateşli hastalık
yakalamış olup, benim beraberimde bulunduğu sırada Peygamber (içeri girdi de):
— "Belki Âişe'nin bu hastalığı kendisi
hakkında söylenmekte olan hadîsten dolayıdır" buyurdu.
Bu sırada Âişe
yatağından doğrulup oturdu ve şunları söyledi:
— Benim meselimle sizin meseliniz, Ya'kûb ile
oğullarının meseli gibidir: "Sizin vasıf yapageldiğiniz o sözlere karşı
kendisinden yardım istenilecek olan ise ancak Allah'tır [305].
"O'nun bulunduğu
evdeki kadın onun nefsinden murâd almak istedi, kapıları sımsıkı kapadı ve:
Sana
söylüyorum, beri gel!
dedi" (Âyet: 23)
Ve Ikrime: "Heyte
leke", Havran dilinde "Helümme" ma'nâsınadir, dedi. Saîd ibnu
Cubeyr de: "Taâle ( =
Beri gel)"
ma'nâsınadır, dedi [306].
212-.......Şu'be,
"Mesvâhu"(Âyet:23),
"İkaamet yeri"; "Elfeyâseyyidehâ"(Âyet: 25), "İkisi
efendisini buldular"; "Innehum elfev âbâehum dallın"
<es-sâffât: 69), "Çünkü onlar atalarını sapkın kimseler
bulmuşlardı"; "Bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhiâbâenâ" (ei-Bakara:
no>, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız,
dediler"; "Bel acibtu ve yesharun" (es-sâffât: i2)"Ben
taaccûb ettim, hâlbuki onlar alay edip eğleniyorlar" [307].
213-.......Abdullah
ibn Mes'ûd(R)'dan (şöyle demiştir): Kureyş, Peygamber tarafından İslâm Dîni'ne
girmekte geciktikleri zaman, Peygamber (S):
— "Yâ Allah,
Yûsuf'un yediydi gibi yedi yıllık bir şiddet ile bunların belâsını başımdan at
da, onlarla uğraşmayayım" diye duâ etti.
Bunun üzerine onları
öyle bir kıtlık senesi yakaladı ki, herşeyi kökünden silip giderdi. O derecede
ki, onlar kemikleri bile kemirip yediler, hattâ bir adam göğe bakardı da
kendisiyle gök arasında (açlığından ileri gelen göz zayıflığından dolayı)
duman gibi birşey görmeğe başlardı. Allah: "O hâlde semânın apâşikâr bir
duman getireceği günü gözetle" buyurdu. Yine Allah: "Biz bu azabı
biraz açıp kaldıracağız. Fakat siz hiç şübhe yok ki, tekrar dönecek
olanlarsınız
(ed-Duhân: 10-16)
buyurdu.
İbn Mes'ûd: Kıyamet
günü onlardan azâb açılıp kaldırılır mı? O açlık yüzünden görülen duman da
"el-Batşe", yânı çok büyük şiddetle çarpıp yakalamada geçmiştir,
dedi [308].
"Melik
adamlarına: Onu (Yûsuf'u) bana getirin, dedi. Bunun üzerine Yûsuf'a elçi
gelince: Efendine dön de
ellerini kesen o
kadınların zoru neydi, kendisine sor. Şübhe yok ki, benim Rabb Hm onların
fendini hakkıyle
bilicidir, dedt
(Hükümdar o kadınları toplayıp:)
Yûsuf'un nefsinden kâm
almak istediğiniz zaman ne hâlde idiniz (Onun size karşı bir meylini
hissettiniz mi)?
dedi. (Kadınlar:)
Hâşâ, Allah için biz onun üstünde bir fenalık bilmedik, dediler** (Âyet:
50-51).
"Hûgâ9*, bir
tenzih ve istisnadır. "Haşhaşa", "Açığa çıktı" demektir [309].
214-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Allah Lût
Peygamber'e rahmet etsin. Yemin olsun p zâten çok sağlam bir kaleye
sığınıyordu... Eğer ben zindanda Yûsuf'un kaldığı gibi uzun zaman hapis
kalsaydım, onu hapisten çağırmağa gelen kişinin da'vetine hemen icabet ederdim.
Biz İbrahim'den daha haklıyız. İbrahim: Ey Rabb 'im, ölüleri nasıl
dirilteceğini bana göster, demiş; Allah: "Buna inanmadın mı yoksa? demiş.
O da: İnandım, fakat kalbimin yatışması için istedim, diye söylemişti (ei-Bakara:
260)" [310].
'Nihayet rasûller
ümîdlerini kesecek hâle geldikleri Vakİt." (Âyet: 110).
215-.......İbn
Şihâb şöyle dedi: Bana Urve ibnu'z-Zubeyr haber verdi ki, kendisi Âişe'ye
"Nihayet rasûller ümîdlerini kesecek hâle geldikleri vakit..."
kavlini sorarken, Âişe aşağıdaki cevâbları vermiştir.
Urve dedi ki: Ben
Âişe'ye:
— Rasûller yalana mı
nisbet edildiler yâhud tekzîb mi edildiler? diye sordum.
Âişe:
— Tekzîb edildiler, dedi.
Ben Âişe'ye:
— Rasûller kavimlerinin kendilerini tekzîb
ettiklerini kesin bilmişlerdir, bu, zann ile değildir? dedim.
Âişe:
— Evet, hayâtıma yemîn
ederim ki, onlar bunu kesin olarak bilmişlerdir; zannetmemişlerdir, dedi.
Ben yine Âişe'ye:
— Rasûller kendilerine
yapılan yardım va'dinde aldatıldıklarını zannettiler, dedim.
Âişe:
— Bundan Allah'a
sığınırım. Rasûller bunu Rabb'lerine zanne-dici değildir, dedi (ve
"Kuzibû" şeklinde şeddesiz okumayı reddetti).
Ben Âişe'ye:
— Öyleyse şu âyet nedir? dedim. Âişe:
— Bunlar rasûllere tâbi' olan kimselerdir ki,
Rabb'lerine îmân etmiş ve rasûlleri de tasdîk etmişlerdi. Fakat üzerlerindeki
belâ uzamış ve zafer de kendilerinden gecikmiştir. Nihayet rasûller, kavimlerinden kendilerini
yalanlayanların îmâna gelmelerinden ümîd kesecekleri hâle geldikleri ve yine
rasûller, kendilerine tâbi' olanların da kendilerini yalanlayacaklarını
zannettikleri vakit, işte tam bu sırada, Allah'ın yardımı ve zaferi rasûllere
gelmiştir, dedi.
216-.......
ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Urve haber verip şöyle dedi: Ben Âişe'ye:
— Belki bu "Kuzibû" şeklinde
şeddesizdir, dedim. Âişe:
— (Böyle şeddesiz okumaktan) Allah'a sığınırım,
dedi [311].
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle
Ve İbnu Abbâs şöyle
demiştir:
"İki ovucunu açan
gibidir" (Âyet: 14) kavli, Allah'ın beraberinde başka bir ilâha ibâdet
eden müşrikin meselidir. Bu, uzaktan suyun içindeki hayâline bakıp duran
şeytânın meseli gibidir. Kendisi suya uzanıp elde etmek ister, fakat buna
muktedir olamaz.
İbn Abbâs'tan başkası
da şöyle demiştir: "Sahhara" (Âyet: 2), "Zelîl kıldı, itaatli
kıldı"; "Mutecâviratun" (Âyet: 4), "Birbirine yakın";
"el-Mesulât" (Âyet: 6) "Ukubet misâlleri"; bunun tekili
"Mesuletun"dur. "Mesulât",
"Şebehler,
misâller" demektir. Yüce Allah: "Onlar, kendilerinden evvel gelip
geçmiş kavimlerin (o acıklı)
günleri gibisinden
başkasını mı bekliyorlar?" (Yûnus: 102) buyurdu.
"Bi-mikdârın",
"Bi-kaderin" demektir: "Onun yanında herşey ölçü iledir"
(Âyet: 8).
"Lehu
muakkıbâtun=Oynun önünde ve arkasında kendisini Allah'ın emriyle gözetleyecek
ta'kîbciler vardır" (Âyet: 11). Bunlar koruyucu meleklerdir; bunlardan
birincilerinin ardından diğerleri gelip gözetlemeye devam ederler. Bu,
"Muakkıbât" aslından olmak üzere, birşeyin izinden gelene "el- Akîb"
denildi, "İzinde ta'kîb ettim" de denilir [312].
"el-Mıhâl"
(Ay*. 13), "Ukûbet"tir. "Ke-bâsıtı yedeyhi = Onlar ancak ağzına
gelsin diye suya doğru iki avucunu açan adam gibidir ki, o buna asla ulaşıcı "Ur"
(Âyet: 14).
"Zebeden
râbiyen", "Yükselen köpük"; "Rabâ, Yerbû"
fiilindendir, bu fiil artmak, çoğalmak, yükselmek, şişmek
ma'nâsınadır.
"Ev metâin",
"Yâhud meta"'. Üzerine ateş yakılan ma'den cevherlerinden de bunun
gibi bir köpük, posa çıkar.
"Metâ"\ kendisiyle metâ'landığın, faydalandığın şeydir. "Cufâen", "Köpük, çerçöp,
bâtıl, asılsız şey".
"Ecfeeti'l-kıdru",
yânı tencere kaynadığı zaman köpük onun üstüne yükselir, sonra köpük hiç fayda
vermeden
yok olur gider. İşte
hakk, bâtıldan bunun gibi seçilir (Âyei: 17) [313].
"el-Mıhâd"
(Âyet: ist, "Yatak"; "Yedreu bVl-hasenetVs-seyyiete" <.w
22), "Onlar kötülüğü iyilikle savarlar"; "Dere'tuhû annV\
"Onu kendimden defedip savdım" demektir.
"Selâmun
aleykum" (Âyet: 24), Yânî "Selâmun aleykum" derler. "Ke
ileyhi metâbi" (Âyet: 3o>, "En son dönüşüm de yalnız
O'nadir".
"Efelem
yey'es" (Âyet: 3i), "Apaçık bilmedi mi?".
"Kaarıatun"
(Âyet: 3i>, "Dâhiye, büyük belâ".
"Feemleytu"
(Âyet: 32), "Uzun zaman" ma'nâsına olan
"Meliyy"den
"Mulâve"den alınmış olup "Kâfirler(e azabı geri bırakmak
suretiyle) müddeti uzattım" demektir; "Meliyyen" sözü de bu
ma'nâdandır. Arzdan uzun ve geniş sahraya "Meliyy" denilir.
ilEşakku" (Âyet: 34), "Meşakkat" masdarından olup "Daha
şiddetli ve daha meşakkatli" demektir.
"Vallâhu yahkumu,
lâ muakkibe li-hükmihî = Allah hükmeder, O'nun hükmünü ta'kîb edip
değiştirebilecek
yOktUr" (Âyet:
41).
Ve Mucâhid şöyle dedi:
"Mutecâviratun"
(Âyet: 4), Arz'ın iyi toprakları, kötü topraklan, ot bitirmeyen çorak yerleri
birbirine komşudurlar.
"Sınvânun",
bir tek kökten çıkmış iki ve daha çok çatallı hurma ağaçlarıdır. "Gayru
sınvânın" ise yalnız bir gövdesi olan hurma ağacıdır. Bunların hepsi bir
su ile sulanıyor (Âyet: 4), Adem evlâdlarının iyisi ve kötüleri
gibi. Bunların iyi
kötü hepsinin babaları da birdir;
Adem'dir. "Ağır bulutlar", içinde su olan
bulutlar demektinÂyet: 12).
"Attah*tan başkalarına
dua edenlerin hâli, suya doğru iki avucunu uzatan kimse gibidir, o diliyle suyu
çağırır
ve eliyle suya işaret
eder, fakat su ona ebeden gelmez"
(Âyet: 14).
"VMîler kendi mikdârlarınca (ölçülerince) seyl olmuşlardır, seylin
köpüğüdür. Demirin ve zînet yapılanma'denlerin de pisliği, posası olur"
(Âyet: i7) [314].
'Allah her dişinin
neye gebe olacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi artık yapacağını bilir. O'nun
nezdinde herşey
Ölçü İledİr"
(Âyet: 8).
"Gıda",
"Eksildi" demektir [315].
217-.......Mâlik,
Abdullah ibn Dinar'dan; o da İbnu Umer(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S)
şöyle buyurmuştur: "Gaybın anahtarları beştir ki, onları Allah 'tan
başkası bilemez; Yarın ne olacağını Allah'tan başka hiçkimse bilemez-
Rahimlerin eksiltmekte oldukları şeyleri Allah'tan başkası bilemez. Allah'tan
başka hiçbir kimse yağmurun ne zaman geleceğini bilemez. Hiçbir nefis hangi
arzda öleceğini bilemez. Kıya
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
İbn Abbâs:
"Hâdin" (er-Rad: 7), "DaVet edicidir [317].
Mucâhid de: "Sadîd" (Âyet: 16), "Kusmuk ve kan dır dedi.
Sufyân ibn Uyeyne de:
"Allah'ın, üzerinizdeki nV
(ni'metlerini) ve
günlerini (vakıalarını) hatırlayın" demektir, dedi.
Ve Mucâhid: "O
size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi" (Âyet: 34), "Kendisine
rağbet ettiğiniz şeylerin
hepsinden verdi"
demektir, dedi.
"Yebğûnehâ ivecen
= Onu eğriliğe çevirmek isterler" (Âyec 3), "Onun için bir eğrilik
ararlar" demektir. (tlz teezzene Rabbukum" (Âyet: 7), "Rabb'iniz
size bildirdi, Hân etti" demektir.
"Rasûlleri onlara
apaçık burhanlar getirmişti de onlar ellerini ağızlarına itmişlerdi"
(Âyet: 9), bu bir meseldir;
ma'nâsı
"Emrolunduklan haktan kendilerini çektiler, ona inanmadılar"
demektir.
"Zâlike li-men
hâfe makaamî-Bu, benim makaamtmdan korkanlaradır" (Âyet: 14),
"Allah'ın kıyamet günü huzurunda dikeceği makaamdan korkanlara"
demektir.
"Ve min
verâihi" (Âyet: n), "Önünden de" demektir.
"Innâ kunnâ lekum
tebean~Biz sizin tebeanız idik"
(Ayet: 2i); tekili
"7BW"dir, "Gâib"in cem'i "Gayeb" olduğu gibi.
"Ve mâ ene
bi-musrihikum ve mâ entüm bi musrıhiyye" (Âyet: 22), "Ne ben sizi
kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz".
"Istesrahanî",
"Benden feryâdla yardım istedi"; "Yestesrıhu", "Ondan
çığlıkla yardım ister" demektir. Bu, "es-Surâh", "Çığlık
koparmak, yardım dilemek" masdarındandır.
"Velâ hılâlun-Ne
bir dostluk olmayan" (Âyet: 3i>; bu, "Onunla samimî dostluk
kurdum" fiilinin masdarıdır; bunun yine "Hulletun{- Dost)" ve
"Hılâlun( = Dostluk kurma) "un cem'i olması da caiz olur.
"Uctusset"
(Âyet: 26), "Koparılmış".
"Görmedin mi
Allah sana nasıl bir mesel getirmiştir? Güzel bir kelime, kökü sabit ve dalı
semâda olan güzel
bir ağaç gibidir ki, o
ağaç, Rabb Hnin izniyle her zaman yemişini verir durur" (Âyet: 24-25) [318].
218-.......Abdullah
ibn Umer (R) şöyle demiştir: Bizler Rasûlullah'ın yanında bulunuyorduk.
— "Bana müslümâna benzeyen, yâhud da:
Müslim kimse gibi olan, yaprağı düşmeyen, şöyle olmayan, şöyle olmayan, şöyle
olmayan ve meyvesini her zaman verip duran bir ağacı haber veriniz*' buyurdu.
İbn Umer dedi ki: Onun
hurma ağacı olduğu gönlüme düştü, Ebû Bekr ile Umer'i de konuşmuyorlar görünce,
ben konuşmak istemedim. Oradakiler birşey söylemeyince Rasûlullah (S):
— "O, hurmadır" buyurdu. Oradan
kalktığımızda ben Umer'e:
— Ey babacığım! Yemîn
olsun onun hurma ağacı olduğu gönlüme düşmüştü, dedim..
Umer:
— Konuşmandan seni
men' eden nedir? dedi. İbn Umer dedi ki: Ben:
— Sizleri konuşur
görmedim de, konuşmamı çirkin gördüm yâ-hud birşey söylemeyi çirkin gördüm,
dedim.
Umer:
— Gönlüne düşen o
ağacı söylemekliğin, bana şundan ve şundan daha sevimli olurdu, dedi [319].
“Allah, îmân edenlere
o sabit sözde dâima sebat ihsan eder" (Âyet: 27).
219-.......Alkame
ibnu Mersed haber verip şöyle demiştir: Ben Sa'd ibn Ubeyde'den işittim; o da
el-Berâ ibnu Âzib(R)'den ki, Rasû-lullah (S) şöyle buyurmuştur: "Müslüman,
kabrine konulup da suâl melekleri tarafından sorulduğunda Lâ ilahe ille llâhu
ve enne Muham-meden rasûluüahi diye (yânı: Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur,
Mu-hammed Allah'ın elçisidir diye) şehâdet eder. İşte bu şehâdet, Yüce Allah'ın
şu kavlidir: Allah, îmân edenlere dünyâ hayâtında da, âhi-rette de, o sabit
sözünde dâima sebat ihsan eder. Allah zâlimleri şaşırtır. Allah ne dilerse
yapar" [320].
"Allah'ın ni'
Buradaki "Elem
tere", "Elem ta'lem(= Bilmedin mi)"
ma'nâsınadir. Yüce
Allah'ın şu kavilleri gibi: "Görmedin mi Allah sana nasıl bir mesel
getirmiştir?"
(Âyet: 24);
"Sayıları binlerce olduğu hâlde ölüm korkusuyla yurdlarından çıkanları
görmedin mi? (ei-Bakara:
243).
"el-Bevâr",
"el-Helâk"tır. "Bâre, Yebûru, Bevren" masdarındandır.
"Kavmen buran" (ei-Furkaan: 18), "Helak
olucu kavim" demektir.
220-.......Sufyân
ibn Uyeyne, Amr ibn Dinar'dan tahdîs etti ki, Atâ ibn Ebî Rebâh, îbn Abbâs'tan
işitmiştir. İbn Abbâs, "Allah 'in nV
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle Ve Mucâhid: "İşte bu, bana hakk olan dosdoğru bir yoldur
buyurdu" (Âyet: 4i). Bu "Hakk Allah'a döner ve hakkın yolu ancak
Allah'a meyleder, yükselir (başka şey üzerine meyletmez)" demektir, dedi.
İbn Abbâs da:
"Senin ömrüne yemin ederim" (Âyet: 72),
"Senin yaşama
müddetine, hayâtına yemîn ederim" demektir. "Kaale innekum kavmun
münkerûn = Siz tanınmamış bir zümresiniz dedi" (Âyet: 62); Lût Peygamber,
gençler suretinde gelen melekleri tanımadı, dedi.
İbn Abbâs'tan başkası
şöyle dedi: "Biz hiçbir memleketi, onun belli bir yazısı olmaksızın helak etmedik"
(Âyet: 4), buradaki "Belli yazı", takdîr ve ta'yîn edilmiş eceldir.
"Lev mâ te'tinâ
bVl-melâiketi = Bize melekleri getirmeli değil miydin?" (Âyet: 7>;
buradaki "Lev mâ", "Lev lâ"
manasınadır.
"ŞiyaVl-evvelîn"
(Âyet: ıo), "Evvelki ümmetler" ma'nâsınadır. Velîler için de yine
"Şıya' vardır" denilir
ki, onun yolu ve
mezhebi üzerinde ittifak etmiş topluluklar, demektir.
İbn Abbâs şöyle dedi:
"Kavmi ona koşarak geldiler" (Hûd: 78); buradaki
"Yuhraûne", "Sür'at ederek,
koşarak"
ma'nâsınadır. "Elbette bunda fikir ve firâseti olanlar için ibretler
vardır" (Âyet: 75); buradaki
"Mutevessimîn",
"Nazar edenler, düşünenler" demektir. "Innemâ sukkıret
ebsârunâ" (Âyet: 15),
"Muhakkak
gözlerimiz perdelendirildi" demektir.
"And olsun biz
gökte burçlar yapmış ve onu ibretle bakanlar için donatmışızdır" (Âyet:
16); buradaki
"Burçlar",
Güneş ve Ay'a âid menzillerdir.
"Biz aşılayıcı
rüzgârlar gönderdik" (Âyet: 22), buradaki
"Levâkıh",
"Melâkıh"tır ki, "Aşılayıcı" ma'nâsına olan
"Mulkıha"nın
cem'idir. "Hamein", "Hameetin"\n cem'idir.
"Hamein" de, değişmiş balçık çamurudur;
"el-Mesnûn"
da kuruması için dökülmüş ma'nâsınadır
(Âyet: 26, 28, 33).
"Lâ tevcel"
(Âyet: 53), "Korkma"; "Dâbire havlâi" (Âyet: 66),
"Bunların arkaları" demektir.
"Ve innehumâ
le-bi-imâmin mubın — Bu yerlerin ikisi de apaçık bir yol üzerindedir"
{kyet. 19); "el-İmâm", önder edindiğin ve kendisiyle doğru yol
bulduğun herşeydir.
"Ahazethumu's-sayhatu
= Onları o sayha yakaladı" (Âyet: 73,83), "Onları helak
yakaladı" demektir [322]
"Biz onu (göğü)
taşlanan her şeytândan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden şeytân vardır ki,
onun ardına da apaçık bir ateş parçası düşmektedir" (Âyet: 17-18).
221- Bize
Alî ibnu Abdillah el-Medînî tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne, Amr ibn
Dinar'dan; o da İkrime'den; o da Ebû Hurey-re(R)'den tahdîs etti. Ebû Hureyre bunu
Peygamber'e eriştirir [323].
Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Allah gökyüzündeki meleklere bir işin yerine
getirilmesini hükmettiği zaman, düz ve sert bir taş üzerindeki zincir (sesi)
gibi olan bu ilâhî hükme melekler tamâmiyle itaat ederek korku ile kanatlarını
birbirine vururlar."
Alî ibnu'l-Medînî
şöyle dedi: Sufyân ibn Uyeyne'den başkası bu "Safvân" kelimesini
"Safavân" şeklinde söyledi.
"Gönüllerinden bu
korku giderilince de melekler (Cebrâîl ve Mî-kâîl gibi Mukarrebûn meleklerine):
— Rabb'iniz ne söyledi? diye sorarlar.
Mukarrebûn melekleri, sorana:
— Allah hakk sözü
söyledi, diye Allah'ın hüküm ve takdirini bildirirler ve: Allah pek yücedir,
pek büyüktür! derler.
Bu suretle kulak
hırsızı şeytânlar, Allah'ın o emir ve takdirini işitirler. O sırada kulak
hırsızı şeytânlar (yerden göğe kadar) birbirinin üstünde zincirleme dizilmiş
(ve kulak hırsızlığına hazırlanmış) bulunurlar."
-Sufyân ibn Uyeyne,
dinleyici şeytânların birbirleri üstünde dizilişlerini eliyle şöyle vasıfladı:
Sağ elinin parmaklan arasını araladı da onların bir kısmını diğerleri üzerine
dikti:-
"Şeytânlar bu
vaziyette iken bâzı defa meleklerin konuşmalarını işiten en üstteki şeytâna
bir ateş parçası yetişir de, altındaki şeytâna o haberi işittirmeden önce, onu
yakar. Bâzı defa da ateş ona erişemeyip alt tarafında bulunan şeytâna haberi
atıp yetiştirir. O da haberi kendisinden sonra bulunan daha aşağıdaki şeytâna
atar ve bu suretle haber tâ yere kadar ulaşır."
Sufyân ibn Uyeyne
bazen şöyle demiştir: "Nihayet o haber yere ulaşır ve sihirbazın ağzına
atılır. Sihirbaz o haberle beraber yüz yalan uydurup halka söyler. İlâhî emir
yeryüzünde gerçekleşince de sihirbaz kişi doğru söylemiş olur. Ve ondan bu
haberi işitenler, insanlara:
— Sihirbaz bize, fulân
ve fulan günleri şöyle şöyle olacak diye haber vermedi mi? Gördünüz sihirbazın
haber verdiklerini doğru bulduk, derler; bu da sihirbazın gökyüzünden işitildi
dediği o sözden dolayı yapılan bir tasdiktir. Artık onun verdiği haberlerin
hepsini doğru saymışlardır" [324].
222-.......Bize
Amr, İkrime'den; o daEbû Hureyre'den: "Allah bir işi hükmettiği
zaman..." hadîsini tahdîs etti de bu rivayette "Sihirbazın ağzı
üzerine" sözünden sonra "Kâhinin ağzı üzerine" sözünü ziyâde
etti.
Alî ibn Abdillah dedi
ki: Ve bize Sufyân tahdîs etti de, bu hadîsinde şöyle dedi: Amr ibn Dînâr
şöyle dedi: Ben İkrime'de işittim, şöyle diyordu: Bize Ebû Hureyre tahdîs edip
şöyle dedi: "Allah bir işi hükmettiği zaman"'ve "Sihirbazın ağzı
üzerine" sözünü söyledi.
Alî ibn Abdillah dedi
ki: Ben Sufyân ibn Uyeyne'ye:
— Sen bunu Amr'dan işittin mi? diye sordum. O:
— Ben İkrime'den işittim, dedi ki: Ben Ebû
Hureyre'den işittim, evet, dedi.
Alî ibnu'l-Medînî
şöyle dedi: Ben Sufyân'a:
— Bir insan senden,
Amr'dan; o da İkrime'den; o da Ebû Hureyre'den rivayet etti. Ebû Hureyre bu
hadîsi Peygamber'e yükseltiyordu; o "Furriğâ" şeklinde okudu, dedim.
. Sufyân:
— Amr ibn Dînâr o
kelimeyi böyle okudu, kendisi bunu bu şekilde râ ile mi işitti yâhud işitmedi
mi, bilmiyorum, dedi.
Sufyân:
— Bu kelime râ harfiyle bizim kırâatimizdir,
dedi [325].
'And olsun ki, Hıcr
sahihleri de gönderilen peygamberleri yalanlamışlardır'' (Âyet: 80).
223-.......İmâm
Mâlik, Abdullah ibn Dinar'dan; o da Abdullah ibn Umer'den tahdîs etti ki,
Rasûlullah (S) -Tebûk'e giderlerken-Hıcr şehrinin harabeleri yanından
geçtikleri sırada sahâbîlerine: "Bu helak edilmiş kimselerin yurtlarına
girip konaklamayınız, ancak ağlayıcılar olmanız hâli müstesnadır. Eğer
ağlayıcılar olamıyorsanız, onlara isabet eden azabın benzeri sizlere
isabet'etmemesi için, onların yurtlarına girmeyiniz" buyurmuştur [326].
"And olsun ki,
biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur'ân'ı verdik"
(Âyet: 87).
224-.......Ebû
Saîd ibnu'l-Muallâ şöyle demiştir: Ben namaz kılarken Peygamber (S) benim
yanıma uğradı da, beni çağırdı. Ben O'nun yanına gitmedim. Nihayet namazı
kıldıktan sonra yanına vardığımda bana:
— "Gelmenden seni men' eden nedir?"
buyurdu. Ben:
— Namaz kılıyordum, dedim. Rasûlullah:
— "Allah: İmân edenler, Allah 'a ve RasûVe
icabet ediniz (ei-(Enfâh 24) buyurmadı mı?" dedi.
Sonra Rasûlullah bana:
— "Sen bu mescidden çıkmadan önce ben sana
Kur'ân'daki en büyük sûreyi öğreteceğim" buyurdu.
Sonra Peygamber
mescidden çıkmak için yürüdüğü zaman ben kendisine o sözünü hatırlattım. Bunun
üzerine:
— "O sûre el-Hamdu lillâhi RabbVl-âlemîn
Sûresi'dir, O (namazlarda) tekrar edilen yedi âyet ve bana verilen büyük
Kur'ân 'dır" buyurdu [327].
225-.......Ebû
Hureyre (R): Rasûlullah (S): "Ümmü'l-Kur'ân, tekrarlanan yedi âyettir ve
büyük Kur'ân'dır" buyurdu, demiştir [328].
"el-Muktesimîn",
"Yemîn edenler" demektir. "Lâ uksimu", yânî "Yemîn
ederim" ta'bîri, bu
"Muktesimîn"
ma'nâsındandır. Bu son fiil "Le- uksimu(= Elbette yemîn ederim)"
şeklinde de okunur.
'Kaasemehumâ = fblîs,
Âdem ile Havva'ya yemîn etti"
(ei-Arâf: 2i) ve o
ikisi İblîs'e yemîn etmediler, ma'nasinadır.
"Birbirlerine
Allah adiyle yemîn ettiler, andlaştılar"
demektir, dedi [329].
226-.......Ebû
Bişr, Saîd ibn Cubeyr'den, İbn Abbâs'ın "Kurân'/ parça parça
ayıranlar"'-kavli hakkında: Onlar kitâb ehlidir ki, onlar Kur'ân'ı parça
parça ayırıp, bâzısına îmân ettiler, bâzısına da kâfir oldular, demiştir.
227- Bana
Ubeydullah ibn Mûsâ, el-A'meş'ten; o da Ebû Zab-yân'dan; o da İbn Abbâs(R)'tan,
onun "Muktesimler üzerine azâb indirdiğimiz gibi*' kavli hakkında:
Bâzısına îmân ettiler, bâzısına küfrettiler; bunlar Yahûdîler ve
Hrıstiyanlar'dir, demiştir [330].
S
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
"Onu RabbHn
tarafından hakk olarak RûhuH-Kudüs indirmiştir" (Âyet: 102)[332].
"Onların kurmakta
oldukları tuzaklardan dolayı hiçbir darlıkta olma, sıkıntıya düşme" (Âyet:
127), (Dar yer,
sıkıntılı bir iş
ma'nâsına şeddesiz ve şeddeli olarak)
"Emrun
daykun" ve "Dayyıkun" denilir; "Heynun ve Heyyinun";
"Leynun ve Leyyinun"; "Meytun ve
Meyyitim"
kelimeleri de onun gibi hem şeddesiz, hem de şeddeli olarak kullanılır.
Ve İbn Abbâs: "Et
takallubihim" (Âyet: 46), "Dönüp dolaşmalarında, gidip
gelmelerinde" ma'nâsınadır, dedi.
Mucâhid de: "O,
sizi sallayıp çalkalar diye yeryüzüne sabit ve muhkem dağlar, ırmaklar, yollar
koydu"
(Âyet: 15); buradaki
"Temîdu",
"Tekeffeu"
(yânî: Hareket ettirir, meylettirir) ma'nâsınadır. liMufratûn-Onlar cehennemin
öncüleri yapılmışlardır" (Âyet: 62), "Onlar orada unutulmuş olanlardır"
ma'nâsınadır, dedi.
Ve Mucâhid'den
başkası, "Kur'ân okuduğun zaman o kovulmuş şeytândan Allah'a sığın"
(Âyet: 98) kavli hakkında: Bu öne geçirilmiş ve geriye bırakılmıştır.
Bunun sebebi şudur:
Çünkü Eûzu billahi mine'ş- şeytâni'r-racîm demek, Kur'ân okumanın önünde olur.
istiâzenin manâsı
Allah'a sığınmaktır. (Bâzıları bunu "Kur'ân okumak istediğin zaman"
şeklinde takdir
etmişlerdir.)
"Ve aleİlâhi
kasdu*s-sebîl = Doğru yolu açıkça bildirmek Allah'a âiddir" (Âyet: 9>;
buradaki "Kasdu's-
SebîV\ "Yolu
beyân" ma'nâsınadır.
"ed-Dif'u"
(Âyet: 5), "Kendisiyle ısınıp korunduğun şey"; "Akşamleyin
getirirken, sabahleyin salıverirken"
(Âyet: 6),
"Akşamleyin sürüleri mer'adan geri döndürürken, sabahleyin de onları
otlağa çıkarırken, onlarda sizin için güzel bir zînet ve zevk vardır";
"Onlar sizin
ağırlıklarınızı yüklenirler, yarı canınız tükenmeden varamayacağınız
memleketlere kadar
götürürler"
(Âyet: i), buradaki "Bi-şıkkıH-enfüsi",
"Nefislerin
yarısı külfet ve meşakkat" ma'nâsınadır.
"Yoksa onlar
Allah'ın kendilerini yavaş yavaş azaltmak suretiyle cezalandıracağından
emniyete mi girdiler?"
(Âyet: 47), buradaki
"Ala tahavvufın", "Yavaş yavaş eksiltmek, azaltmak"
ma'nâsınadır.
"Sağmal
hayvanlarda da sizin için elbette bir ibret vardır" (Âyet: 66),
"el-En'âm" lafzı, hem müennes, hem
de müzekker kılınır;
tekili olan "en-Naam" lafzı da böyledir, "el-En'âm",
"en-Naam"ın cemâatidir.
"Allah
yarattıklarından sizin için gölgeler yaydı.
Dağlardan size
yuvalar, siperler yaptı. Sıcaktan sizi koruyacak giyecekler, harbde sizi
koruyacak giyecekler yaptı" (Âyet: 8i); burada sıcaktan koruyacak
giyimler,
gömleklerdir. Amma
harbden koruyacak giyimlere gelince, şübhesiz onlar demirden yapılmış
zırhlardır.
"Bir ümmet diğer
ümmetten (malca ve sayıca) daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda bir hile ve
fesâd
konusu edinerek,
ipliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın" (Âyet:
92); buradaki
"Dahalen beynekum
= Aranızda bir dahal" ta'bîri, (bir şeye giren hıyanet, aldatma gibi)
sahîh olmayan
herşey'dir.
İbn Abbâs:
"Hafede" (Âyet: 72), kişinin çocuğunun
çocuğudur; "Hurma
ağacının meyvesinden ve üzümden bir içki ve güzel bir rızk edinirsiniz"
(Âyet: 67); buradaki
"es-Seker",
(ağaçların meyvelerinden yapılıp) haram kılınmış olan içki'dir, "Güzel
rızk" ise, Allah'ın halâl kıldıklarıdır, demiştir.
Sufyân ibn Uyeyne de
Sadaka Ebû'l-Huzeyl'den
"Eşkâl. "
kavli hakkında: O Mekke'de ismi Harka olan bir kadındı, ipliğini sağlam sağlam
büktüğü
zaman, onu söküp
bozardı, demiştir. îbn Mes'ûd da: "Hakîkaten îbrâhîm bir ümmetti"
(Âyet: 120) kavlindeki "Ümmet", "Hayır öğretmenedir, demiştir.
228-.......Enes
ibn MâIik(R)'ten (o şöyle demiştir): Rasûlullah (S) şöyle duâ ederdi: "(Yâ
Allah) Cimrilikten, tenbellikten, fazla ihtiyarlıktan, kabir azabından, Deccâl
fitnesinden, hayât ve ölüm fitnelerinden Sana sığınırım" [334].
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle
229- Bize
Âdem tahdîs etti. Bize Şu'be tahdîs etti ki, Ebû îshâk şöyle demiştir: Ben
Abdurrahmân ibn Yezîd'den işittim, o şöyle dedi: Ben İbn Mes'ûd(R)'dan
işittim; o, Benû İsrâîl (yânı el-İsrâ), el-Kehf, Meryem Sûreleri hakkında:
Muhakkak ki, bu sûreler ilk atiklerdendirler, bunlar ilk kazanılanlardan ve ezber
edilenlerdendirler, dedi [335].
İbn Abbâs: "O hâlde
sizi kim (dirilterek) geri çevirebilir? diyecekler. Sen de: Sizi ilk defa
yaratmış olan (kudret sahibi diriltecek-tir)/ de. O vakit sana başlarım
sallayacaklar da: Ne vakit O? diyecekler. Sen: Yakın olması muhtemeldir, de*'
(Âyet: 5i); buradaki "Fe-se-yungidune ileyke ruûsehum", "Sana
başlarını sallayacaklar" raa'-nâsınadır, dedi.
İbn Abbâs'tan başkası
da şöyle dedi: (Üç harfli fiilden) "Nağa-dat sınnuke", "Dişin
yerinden hareket etti" ma'nâsınadır.
"Ve kadayna ilâ
Benîİsrâîle" (Âyet: 4), "Biz İsrâîl oğulları'na, kendilerinin Arz'da
muhakkak fesâd çıkaracaklarını haber verdik" ma'nâsınadır.
"el-Kadâ" lafzı birçok ma'nâlara gelir: "Kadâ Rabbüke"
(Âyet: 33), "Rabb'in emretti" demektir. "Hükmetmek" ma'nâsi
da bu lafızdandır: "Şübhesiz senin Rabb'in onların arasında hüküm
verecektir" (Yûnus: 93, en-Nemi: 78, ei-Casiye: 16>;
"Yaratmak" ma'nâsı da bu lafızdandır: "Bu suretle Allah onları
yedi gök olmak üzere yarattı" (Fussüet: 12).
"Nefîren"
(Âyet: 6), kişinin beraberinde giden kimselerdir ki, cem'iyeti ve topluluğu
demektir. "Ve liyutebbirû mâ alev tetbîran" (Âyet: 7), "Galebe
ve isti'lâ ettiklerini helak ettikçe etsinler diye (üstünüze düşmanlar
saldırdık)";'- 'Biz cehennemi kâfirlere bir hapishane yaptık"
(Âyet:8), yânî hiç çıkamayacakları bir hapis yeri, bir alıkoyma yeri yaptık.
"Artık o
memlekete karşı söz hakk olmuştur" (Âyet: 16), yânî geçmİş olan o azâb
sözü vâcib olmuştur; "O hâlde kendilerine yumuşak bir söz söyle"
(Âyet: 28); buradaki "Meysûren", "Leyyinen", yânî
"Yumuşak" ma'nâsınachr.
"Çocuklarınızı
fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Hakikat
onları öldürmek büyük bir suçtur" (Âyet: 3i); buradaki "HıVen"
"Günâh ve suç" ma'nâsınadır. "Hatı'tu-Ben günâh işledim"
ta'bîrinden alınmış bir isimdir; "el-Hatau", fetha ile
harekelenmiştir. "Günâh işlemek" ma'nâsına olan fiilin masdarıdır.
"Hatı'tu", "Ahta'tu", yânî "Günâh işledim,
yamldım" ma'nâsınadır.
"Yeryüzünde kibir
ve azametle yürüme. Çünkü sen (ne kadar bassan) cidden Arz't yaramazsın, boyca
da dağlara eremezsin" (Âyet: 37), buradaki "Tahrıka",
"Kesemezsin" ma'nâsınadır. "İz hum necva" (Âyet: 47),
"Onlar gizli gizli konuşurlarken"; buradaki "en-Necvâ"
lafzı, "Gizli konuştum" ma'nâsma olan "Nâceytu" fiilinden
bir masdardır. Allah onları bu masdar ile vasıfladı, ma'nâsı: "Onlar
gizli gizli konuşurlarken" demektir.
"Rufâten"
(kyzv. 49)y "Kırıntı, döküntü"; "İstefziz", "Korkudan
hoplat, rahatsız et, onları hafifletip zorla; "Bi-haylike", "Süvarilerinle";
"er-Raclu ve'r-Reccâletu", "Yayalar, piyadeler" ma'nâsına
cemi'dir. Bunların tekili "Râcilun"dur. "Sâhibun"un cem'i
"Sahbun", "Tâcirun"un cem'i "Tecrun" olduğu gibi
(Âyet: 64) (Âyet:68), "Çakıllı bir fırtına, şiddetli bir rüzgâr",
"el-Âsıb", bir de rüzgârın atıp fırlattığı şeyler ma'nâsına gelir;
"Hasabu cehenneme = Cehennemin içine atılan şeyler" (ei-Enbiyâ: 98)
ta'bîri bu ma'nâdandır, onun içinde atılan şey (yânî içine atılan kavimler),
onun hasabıdır. "Hasaba fVl-Ard" denilir ki, bu da "Arz'ın içine
gitti" demektir. "el-Hasbâ"dan türemiştir. "Târeten
uhrâ", "Diğer bir defa" ma'nâsınadır. Bu "Târe" lâfzı
masdardır. "Târe" lafzının cem'i "Tıyeratun" ve
"Târâtun"dur [336].
"Le-ahtenikenne
zurriyetehu illâ kalîlen —And olsun onun zür-riyetini, birazı müstesna olmak
üzere, muhakkak kendime bend ederim", onları azdırma ve saptırma ile
köklerini kazır, helak ederim demektir. "Fulân kimse Fulân'ın yanında
bulunan ilmi kendine bend etti" denilir ki, o "İlmin hepsini kendinde
topladı" demektir. "Her insanın amelini kendi boynuna doladık"
(Âyet: 13), buradaki "Tâire-//«""Dünyâdan olan nasibi,
payı" ma'nâsınadır.
İbn Abbâs da şöyle
demiştir: Kur'ân'daki her "Sultân", "Hüccet" ma'nâsınadır
(Âyet: 33, 80). "Evlâd edinmeyen, mülkünde hiçbir ortağı olmayan, zull ve
aczden dolayı hiçbir yardımcıya ihtiyâcı bulunmayan Allah 'a hamd olsun de,
O'nu büyük bil, büyüklükle an** (Âyet: ııi); buradaki "Veliyyun
mine'z-zulli", "Zelîllik ve acizlikten dolayı hiçbir velîsi olmayan,
yânî hiçbir kimseyi velî ve dost edinmeyen" demektir.
230-....... Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) -Mescidi Harâm'dan-
götürüldüğü İsrâ gecesinde îliyâ şehrinde, yânî Kudüs'te kendisine birinde
şarâb, diğerinde süt dolu iki kadeh getirildi (ve bunlardan istediğini seç
denildi). Rasûlullah ikisine baktı da sütü aldı. Cibrîl, Rasûlullah'a: Seni
fıtrata hidâyet eden Allah'a hamd olsun, şayet şarâbı alsaydın, üm
231-.......Ebû
Seleme ibnu Abdirrahmân şöyle dedi: Ben Câbir ibn AbdiHah(R)'tan işittim, şöyle
dedi: Ben Peygamber(S)'den işittim, şöyle buyuruyordu: "(İsrâ haberinde)
Kureyş beni yalanlayınca Hıcr'da ayakta durdum. Müteakiben Allah bana
Beytu'l-Makdis ile gözümün arasındaki uzaklığı kaldırdı da (bana sorulanları)
Mescidi Aksâ'ya bakarak, onun nişanelerinden Kureyş'e haber vermeğe başladım."
Ve Ya'kûb ibn İbrâhîm
şunu ziyâde etti: Bize İbn Şihâb'ın kardeşinin oğlu, amcası İbn Şihâb'dan:
"Beytu'l-Makdis'e geceleyin yürütüldüğümüz zaman Kureyş beni
yalanlayınca..." şeklinde tahdîs edip, yukarıdakinin benzerini
nakletmiştir [339].
"Kaasıfen"
(Âyet: 69), "Herşeyi kırıp büken bir rüzgâr".
"And olsun ki',
biz Adem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır... "
(Âyet: 70) [340]
"Kerremnâ"
ve "Ekremnâ" bir ma'nâyadır. "Dı'fe'l- hayât ve
dı'fel-memât" (Âyet:75), "Hayât azabının iki katını ve ölüm azabının
iki katını" demektir.
"Hılâfeke"
ve "Halfeke" bir ma'nâya olup, "Arkandan" demektir (Âyet:
76).
*'Nâe bi-cânibihî"
(Âyet: 83), "Yanını uzaklaştırdı" demektir. "De kî: Herbirt
kendi aslî tabîatine göre hareket eder" (Âyet: 84), buradaki
"Şâkiletihi", "Nâhiyetihi" ma'nâsınadır, bu
"Şâkile" kelimesi "Şeklihi" ma'nâsından türemiştir."Ke
le-kad sarrafnâ (Âyet: 4i, 89) "Yemîn olsun biz yöneltmişizdir";
"Kabilen (Âyet: 92), "Gözle görerek, karşısında olarak"
demektir. Ebe kadına "Kaabile" denildi çünkü o doğuracak kadının
doğumunu karşılayıcıdır ve onun doğan çocuğunu, doğuşu ânında tutup alır.
"Haşyete'l-infâk"
(Âyet: ıoo), "Harcama korkusu", "Enfaka'r-raculu",
"Adam fakîr oldu", "Nafika'ş-şey'u" "Şey gitti"
demektir.
"Katûran",
"Mukattiran" yânî "Cimri" demektir: "De ki: Rabb 'inin
rahmet hazînelerine siz mâlik olsaydınız, o
zaman harcama
korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz* insan çok cimridir" (Âyet: 100)
"Li ezkaan'\Ayet.
\oı, 109), "İki çene kemiğinin birleşme yeri üzerine" demektir, bunun
tekili "Zekan"dır.
Mucâhid şöyle
demiştir: "Şübhesiz ki cehennem hepinizin cezasıdır, tastamam bir
ceza" (Âyet: 63), buradaki "Mevfûran", "Vâfiran", yânî
"Mükemmel" ma'nâsınadır. "Bize karşı onun öcünü
bulamazsınız" (Âyet: 69), buradaki "Tebîan", "Sâiran =
İntikaam alıcı" demektir.
İbn Abbâs da:
"Tebîan", "Nâsıran = Yardım edici" demektir.
"Onların varacağı
yer cehennemdir kis ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız" (Âyet:
97), buradaki "Kullemâ habat", "Söndükçe" demektir, demiştir.
Yine İbn Abbâs şöyle
demiştir: "Malını israfla saçıp savurma" (Âyet: 26), "Malını
bâtıl yolda harcama" demektir.
"Şayet Rabb'inden
umduğun bir rahmeti aramak için onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan, o hâlde
kendilerine yumuşak bir söz söyle" (Âyet: 28), buradaki "Bir
rahmet", "Bir rızk" demektir. "Ben de ey Fir'avn,
seni herhalde helak
edilmiş sanıyorum" (Âyet: 102), buradaki "Mesbûran", "La'netlenmiş"
demektir.
"Senin için
hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardından gitme" (Âyet: 36),
buradaki "La tak/u", "Lâ tekul" (yânî "Söyleme")
demektir. "Fecâsû hılâle'd-diyâr = Evlerin aralarına girip
araştırdılar" (Âyet: 5), yânî "Sizi öldürmek ve yağmalamak için
evlerin ortalarına kasdettiler". "Rabb'iniz, /adlından arayasınız
diye sizin için denizde gemileri yürütendir" (Âyet: 66), buradaki "Yüzcî",
"Yucrî = Akıtıp yürütür" demektir. "Yahırrûne IVl-
ezkaanî- Çenelerinin
üstüne kapanarak secde ediyorlar" (Âyet: 107-109), buradaki
"LVl-ezkaan...— Çeneleri üzerine", "Yüzleri üzerine"
demektir [341].
"Bir memleketi
helak etmek dilediğimiz vakit, onun nVmet ve refahtan şımarmış elebaşılarına
emrederiz de, orada (bu emre rağmen) itaatten çıkarlar. Artık o memlekete karşı
azâb sözü hakk olmuştur. îşte biz onu artık kökünden mahv ve helak
etmişizdir" (Âyet: ı&).
232- Bize
Alî ibnu Abdillah tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs etti. Bize Mansûr,
Ebû Vâil'den haber verdi ki, Abdullah ibn Mesûd (R): Biz câhiliyette bir kabile
çok oldukları zaman "Emira Benû Fularım = Fulân oğulları çok oldu"
der idik, demiştir.
Yine bu senedle: Bize
el-Humeydî tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs etti. Ve el-Humeydî,
Sufyân'dan "Emira" şeklinde söyledi [342].
fEy Nûh ile beraber
taşıdığımız (insanlar) zürriyeti, şu bir hakikattir ki, Nûh pekçok şükreden bir
kuldu" (Âyet: 3) [343].
233-.......Ebû
Hureyre (R) şöyle demiştir: Bir kerresinde Rasûlullah'ın sofrasına et yemeği
getirildi ve kendisine bir kol kaldırılıp sunuldu. Çünkü Rasûrullah etin bu
kısmını severdi. Ondan ön dişleriyle bir lokma kopardı. Sonra şöyle anlattı:
"Ben kıyamet
gününde bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim. Bu neden bilir misiniz? Bütün
insanlar, evvelkiler ve sonra gelenler olarak düz ve geniş bir sahada
toplanırlar. Öyle düz ve geniş sâhâ ki, orada bir çağırıcı çağırınca sesini
herkese işittirecek, bakan bir insanın gözü de mahşer halkım bir bakışta
görebilecek (Dağ, tepe gibi görmeye, işitmeye bir mâni' bulunmayacak). Bir de
güneş (bütün sı-caklığıyle) yaklaşacak. Artık insanların gamı, meşakkati
dayanamayacakları ve taşıyamayacakları bir dereceye ulaşacak. Bu sırada
insanlar birbirine:
— Size ulaşan şu faciayı görmüyor musunuz?
Rabb'inizin huzurunda şef âat edecek bir şefaatçi (bulmak çâresine) niye
bakmıyorsunuz? diyecekler.
Bunun üzerine mahşer
halkının bâzısı bâzısına:
— Haydi Âdem 'e
gidiniz! diyecek, akabinde insanlar Âdem Peygamber'e gidecekler ve ona:
— (Ey Âdem!) Sen insan nev'inin babasısın.
Allah seni kendi eliyle yarattı ve sana kendi canibinden olan rûh üfledi, sonra
meleklere emretti, onlar da sana secde ettiler. Rabb'ine bizim hakkımızda
şefaat dile. Ey atamız, içinde bulunduğumuz şu müşkil vaziyeti görmüyor musun?
Bize ulaşan şu sıkıntıyı bilmiyor musun? diyecekler]
Âdem de:
— Rabb'im, bugün öyle bir öfke etmiştir ki, ne
bundan önce böyle öfkelenmiş, ve ne de bundan sonra bunun benzeri bir öfke ile
öfke edecektir. Hem Rabb'im beni cennet ağacı meyvesinden birini yemekten nehyetmiş
iken, ben âsî olup yemiştim. (Onun için size şefaat edemem, şimdi ben kendimi
düşünüyorum.) Vay nefsim, nefsim nefsim! Siz benden başka bir şefaatçiye
gidiniz: Nûh 'a gidiniz! diyecek.
Onlar da Nûh 'a
varacaklar ve:
— Ey Nûh, sen yeryüzü
halkına gönderilen rasûllerin birincisi-sin. Allah sana Kur'ân'da "Çok
şükreden kul" adını vermiştir. Lütfen hakkımızda Rabb'in huzurunda şefaat
et! İçinde bulunduğumuz sıkıntılı hâli görmüyor musun? diyecekler.
Nûh Peygamber de:
— Azız ve Celîl olan
Rabb 'im bugün celâllenmiştir. Öyle bir derecede ki bundan önce böyle gadâb
etmemiş, bundan sonra da böyle celâllenmeyecektir. Benim de bir dua edişim var:
Ben onu vaktiyle kavmimin helaki için dua etmiştim. (Ben de şimdi kendimi
düşünüyorum.) Vay nefsim, nefsim, nefsim! Şimdi siz benden başka bir şefaatçiye
gidiniz, İbrahim'e gidiniz! diyecek.
Onlar da İbrahim 'e
varacaklar ve:
— Ey İbrahim, sen
yeryüzündeki insanlardan Allah 'in Peygamberi ve Haltlisin (dostusun) Rabb'in
huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz şu sıkıntılı hâli görüyorsun!
diyecekler.
İbrahim Peygamber de
onlara:
— Bu gün Rabb'imin
celâl sıfatı tecellî etmiştir. Hem bir derecede ki bundan önce böyle gadâb
etmemiş,, bundan sonra da böyle gadâb etmeyecektir. Ben üç kene yalan(a benzer
söz) söylemiştim. -RâvîEbû Hayyân hadîsin içinde bunları zikretmiştir [344].-
(Şimdi kendimi düşünüyorum.) Vay nefsim, nefsim, nefsim! Artık siz benden
başkasına gidiniz, Musa'ya gidiniz! diyecektir.
Onlar da Musa'ya
gidecekler ve:
— Yâ Mûsâ, sen Allah'ın rasûlüsün. Allah seni
elçi yapmasıyla ve kelâm söylemesi ile insanlar üzerine faziletli kıldı.
Rabb'in huzurunda bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz acıklı hâli görmektesin,
diyecekler.
Mûsâ Peygamber de
onlara:
— Rabb 'im bugün celâl
sıfatı ile tecellî etti, o derecede ki, ne şimdiye kadar bu derece öfkeli
olmuş, ne de bundan sonra bunun gibi öfkeli olacaktır. Ben ise öldürülmesiyle
me'mûr olmadığım bir canı öldürdüm [345].
(Şimdi ben nefsimi düşünüyorum.) Ah nefsim, nefsim, nefsim! Siz benden başka
bir şefaatçiye gidiniz, isa'ya gidiniz! diyecek. Onlar da îsâ Peygamber'e
gelecekler ve:
— Yâîsâ, sen Allah'ın Rasûlüsün ve Allah
Taâlâ'mn Meryem'e koyduğu ve onun tarafından olan bir ruhsun, sen beşikte bir
sabî iken insanlara söz söyledin! Rabb 'in huzurunda bizim için şefaat et, içinde
bulunduğumuz ıztırâbı görmektesin! diyecekler.
îsâ Peygamber de
onlara:
— Rabb'im bugün,
bundan evvel benzerini yapmadığı ve.bundan sonra da benzerini yapmayacağı bir
gadâbla gadâb etmiştir, diyecek ve kendine âid hiçbir günâh zikretmeden: Âh
nefsim, nefsim, nefsim! diye endîşesini açıklayarak: Siz benden başkasına
gidiniz, Mu-hammed'e gidiniz! diyecek.
Onlar da Muhammed'e
gelecekler de:
— Yâ Muhammed! Sen Allah'ın Rasûlü'sün ve
peygamberlerin hâtemisin. Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günâhlarını
mağfiret etmiştir. Rabb'in huzurunda bizim için şefaat et, içinde bulunduğumuz
elem ve ıztırâbı görmektesin! diyecekler.
Bunun üzerine ben
hemen Arş'in altına giderim de Azîz ve Celîl olan Rabb'ime secde edici olarak
yere kapanırım. Sonra secdemde Allah bana kendisine yapılacak hamdlerinden ve
üzerine güzel senadan öylesini açıp ilham edecektir ki, benden önce onu hiçbir
kimseye açmamıştır. (Ben o hamdler ve senalarla hamd ve sena ettikten) sonra
Allah tarafından bana:
— Yâ Muhammed! Başını kaldır, iste, istediğin
sana verilecektir; şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır! buyurulur.
Ben secdeden başımı
kaldırıp:
— Yâ Rabb ümmetim! Yfl
Rabb ümmetim! diye şefaat dileğimi söylerim.
Bana:
— Yâ Muhammed, üm
Bundan sonra
Rasûlullah: "Nefsim elinde bulunan Allah'a ye-
mîn ederim ki,
cennetin kapı kanatlarından iki kanadın arası Mekke ile Himyer yâhud Mekke ile
Busrâ arası kadar geniştir" dedi [346].
Ve Davud'a da Zebur'u
verdik" (Âyet: 55) kavli babı [347]
234-.......Bize
Abdurrezzâk, Ma'mer ibn Râşid'den; o da Hemmâm ibn Münebbih'ten; o da Ebû
Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Dâvûd
Peygamber'e (Zebur'u) okumak kolaylaştırıldı. Dâvûd, kendi binit hayvanının
eyerlenmesini emrederdi de, eyerleyecek kişi eyerlemesini bitirmesinden önce
Dâ-vûd Zebur'u okur idi. "
Peygamber kur'ânı,
yânî okumayı kasdediyor [348].
"De ki: Allah'ı
bırakıp boş yere (tanrı diye) söylediklerinizi çağırın. Onlar sizden
herhangibir sıkıntı gideremiyecekleri gibi, değiştiremezler de" (Âyet:
56).
235-.......Yahya
ibn Saîd el-Kattân tahdîs edip şöyle demiştir: Bize Sufyân es-Sevrî tahdîs
etti. Bana
Ubeydullah el-Eşcaî,
Sufyân'dan; o da el-A'meş'ten yaptığı rivayette: "De ki: Allah *ı bırakıp
boş yere (tanrı diye) söylediklerinizi çağırın" fıkrasını ziyâde etti [349].
'Onların taptıkları da
-hangisi Rabb Herine daha yakın (olacak) diye- bizzat vesile arayıp duruyorlar,
O'nun rah
236-.......Abdullah
ibn Mes'ûd (R) şu "Onların taptıkları da hangisi Rabb 'lerine daha yakın
olacak diye bizzat vesile arayıp duruyorlar... " âyeti hakkında: Cinnden
birtakım kimseler, başkaları tarafından ibâdet ediliyorlardı, akabinde bunlar
İslâm'a girdiler, demiştir [350]
'Geceleyin sana
gösterdiğimiz o temaşayı ancak insanlara bir fitne ve imtihan yaptık... " (Âyet:
60)
237-.......Sufyân
ibnUyeyne, Amr ibn Dinar'dan; o da İkrime'den tahdîs etti ki, İbn Abbâs
"Geceleyin sana gösterdiğimiz o temaşayı ancak insanlara bir fitne ve
imtihan yaptık" kavlindeki rü'yâ hakkında: O rü'yâ gözün gördüğü
âyetlerdir ki, Rasûlullah'a sefer ettirildiği gece gösterildi, demiştir.
İbn Abbâs, âyetin
devamındaki' * Ve Kur 'ân 'da la 'net edilmiş olan ağaç" da zakkum
ağacıdır, demiştir [351].
Mucâhid:
"Kur'âneH-fecri",
"Sabah namâzı'Mır, demiştir.
238-.......Bize
Ma'mer ibn Râşid, ez-Zuhrî'den; o da Ebû Seleme ile İbnu'l-Müseyyeb'den; onlar
da Ebû Hureyre(R)'den haber verdi ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:
"Cemâat namazının tek kişinin namazı üzerine fadlı, yirmibeş derecedir.
Gece melekleri ile gündüz melekleri de sabah namazında birleşirler."
Ebû Hureyre:
İsterseniz "Ve sabah namazını da. Çünkü sabah namazı şâhidlidir"
âyetini okuyunuz, der idi.
239-.......Âdem
ibn Alî şöyle demiştir: Ben İbn Umer(R)'den işittim, şöyle diyordu: Kıyamet
gününde insanlar küme küme olurlar, her ümmet kendi peygamberinin ardına
düşerler (ve büyük peygamberlere): Yâ Fulân şefaat et, (Yâ Fulân şefaat et),
derler. En sonu şefaat dileği Peygamber(S)'e erişip nihayet bulur. Bu şefaat
vakıası Allah'ın, Peygamberi Muhammed'i Mâkaamu Mahmûd'a göndereceği eün vuku'
bulur [353]
240-.......
Şuayb ibnu Ebî Hamza, Muhammed ibnu'1-Munkedir'den; o da Câbir ibn
Abdillah(R)'tan tahdîs etti ki, Rasûlul-lah (S) şöyle buyurmuştur: "Her
kim ezan okunurken tamâmını işitip dinlediği (ve müezzinin söylediği kelimeleri
söyleyip bitirdiği) zaman Allâhumme Rabbe hâzihVd-da'vetVt-tâmme
ve's-salâtVl-kaaime âti Muhammeden eUvesîlete ve'l-fadîlete ve'b'ashu makaa-men
Mahmûdenellezî vaadtehu (= Yâ Allah! Ey bu tam da'vetin ve kılınmak üzere olan
bu namazın Rabb'i! Muhammed'e vesîleyi, fa-dîleti ihsan et, bir de kendisine
va'd ettiğin Makaamu Mahmûd'u verip oraya vardır -da şefaatçi kıl-) diye duâ
ederse, o kişiye kıyamet gününde şefaatim ulaşır."
Bu hadîsi Hamza ibnu
Abdillah, babası Abdullah ibn Umer'-den; o da Peygamber(S)'den olmak üzere
rivayet etti [354].
'De ki: Hakk geldi,
bâtıl zeval buldu. Şübhesiz ki, bâtıl dâima zeval bulucudur" (Âyet: 8i).
"Yezhaku",
"Yehliku", yânî "Helak olur" demektir.
241-.......Abdullah
ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Mekke'nin fethi günü Peygamber (S) Mekke'ye
girdi. Ka'be'nin etrafında ibâdet için dikilmiş (kurşunla sağlamlaştırılmış)
üç yüz aitmiş put vardı. Peygamber elindeki bir deynekle bunlara dürtüyor ve
şöyle diyordu: "Hakk geldi, bâtıl gitti helak oldu. Hakk geldi, hâlbuki
(ölen bâtıl) ne îcâda, ne de öleni diriltmeye muktedir değildir" [355].
'Sana ruhu
sorarlar" (Âyet: 85) [356]
242-.......Abdullah
ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber'in maiyyetinde Medine tarlalarında
yürüyordum. Peygamber de hurma dalından bir deyneğe dayanıyordu. O sırada
birkaç Yahûdî tesadüf etti. Bâzısı bâzısına:
— Şu ruhtan sorun, dedi. Diğer bâzısı da:
— (Hayır sormayın) bu
size iyilik getirmez (yâhud size şübhe verir), dedi.
Bâzısı da:
— Sizi
hoşlanmayacağınız birşeyle karşılamasın, dedi.
Sonunda O'na sorun
dediler de, Peygamber'e ruhtan sordular. Peygamber kendini tuttu, onlara hiçbir
cevâb vermedi. Ben O'na vahy indirilmekte olduğunu bildim de olduğum yerimde
dikildim. Vahy inince Peygamber şunu söyledi: "Sana ruhu sorarlar. De ki:
Rûh, Rabb 'imin emri cümlesindendir. Size az bir ilimden başkası verilmemiştir [357]
'Namazında pek
bağırma, sesini pek de kısma; ikisinin arası bir yol tut'* (Âyet: 110).
243-.......İbn
Abbâs (R) "Namazında pek bağırma, sesini pek de kısma" kavli hakkında
şöyle demiştir: Bu âyet, Rasûlullah Mekke'de gizli yaşarken indi. Rasûlullah
sahâbîleriyle namaz kıldığı zaman, Kur'ân okurken sesini yükseltiyordu.
Müşrikler ise Kur'ân'ı işitince hem Kur'ân'a, hem onu indirene, hem de Kur'ân
kendisine gelene sövüyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, Peygamber'ine hitaben:
"Namazında Kur'ân okurken sesini çok açıklama, pek de kısma, ikisinin
arası bir yol tut" buyurdu [358].
244-.......Bize
Zaide ibnu Kudâme, Hişâm'dan; o da babası Urve'den tahdîs etti ki, Âişe(R): Bu
"Sesini çok açıklama "kelâmı, dua hakkında indi, demiştir [359].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
Ve Mucâhid şöyle dedi:
'Takriduhum"
(Âyet: 12), "Güneş onları terkediyordu"; Ve kâne lehu sumurun"
(Âyet: 34), "O adamın başkaca geliri de vardı", yânî altın ve gümüşü
vardı.
Mucâhid'den başkası da
şöyle dedi: Ötre ile "es-Sumuru", "es-Semer"in cemâatidir.
"Bâhıun
nefsehu" "Nefsini helak edecektin";
"Esefen",
"Üzüntü duyarak": "Demek bu söze (Kur'ân'a) inanmazlarsa, bir
üzüntü duyarak arkalarından kendini tüketecektin" (Âyet: 6) [360].
"el-Kehf",
dağda olan açıklık, mağara; "er-Rakîm" (Âyet: 9), "Yazı",
"Merkum" da "Rakm" masdarından "Yazılmış şey"
ma'nâsınadır.
"Onların
kalblerini (sabr ve sebat ile hakka) bağlamıştık" (Âyet: 14), "Onlara
sabr ilham etmiştik". "Eğer inananlardan olması için onun kalbine
rabıta vermeseydik, az daha onu mutlak açığa vuracaktı" (ei- Kasas: 10).
"Şatatan",
"İfrâtan", "O takdirde and olsun ki, hakikatten uzaklaşmış
oluruz" (Âyet: i4); "el-Vasîd" (Âyet: ıs), mağaranın giriş yeri;
bunun cem'i "Vesâid" ve "Vusud"dur; "Vasîd",
"Kapı"dır da deniliyor;
"Mu'sadetun"
(ei-Beied: 20), "Kapatılmış"; bu"Asade'l-hâbe" ve
"Evsade = Kapıyı kapattı" fiilinden türemiştir
(Müellif bunu
istidrâden zikretti).
"Baasnâhum"
(Âyet: 19), "Onları dirilttik, yânî uyandırdık"; "Eyyuhâ ezkâ
taâmen = Onun hangi yiyeceği daha temizse" (Âyet: 19): "O şehir
ahâlîsinden hangisinin yiyeceği daha çoksa" demektir. Bu daha çok halâl
olanı ma'nâsınadır deniliyor, keza asıl üzerine daha çok nemâlı olanı
ma'nâsınadır da deniliyor.
İbn Abbâs: "O iki
bağ mahsûlünü vermiş, bundan birşeyi zulmetmemişti" (Âyet: 34), yânî eksik
bırakmamıştı
ma'nâsınadır, dedi.
Saîd ibn Cubeyr de İbn
Abbâs'tan olmak üzere: "er-Rakîm", kurşundan yapılmış levha'dır,
onların vâlîsi bu gençlerin isimlerini onun üzerine yazmış, sonra da o levhayı
kendi hazînesine atmıştı, demiştir.
"Biz nice yıllar
onların kulaklarına (perde) vurduk"
(Âyet: ıi):
"Yânî, Allah onları yıllarca tam bir sükûn içinde uyuttu, onlar da
uyudular."
İbn Abbâs'tan başkası
da şöyle dedi:
"Ve
eletteilu"{$ü\âsî 2. bâbdan) "Tencû( = Kurtuldu, kurtulur)"
ma'nâsınadır. Mucâhid de: "Mevtten",
"Kurtulacak yer,
korunacak yer, sığınak" ma'nâsınadır, dedi. "Onlar için va'dedilen
bir zaman vardır ki, onun karşısında hiçbir sığınak bulamayacaklardır"
(Âyet: 58). "Onlar Kur'ân dinlemeye tahammül edemiyorlardı'' (Âyet: 101).
'İnsanın cedeli
(husûmeti) ise herşeyden fazladır (Âyet: 54) [361].
245-.......İbn
Şihâb şöyle demiştir: Bana Hüseyin'in oğlu Alî haber verdi. Ona da babası
Hüseyin ibn Alî, Alî ibn Ebî Tâlib(R)'den şöyle haber verdi: Rasûlullah (S) bir
gece Alî ile (kendi kızı ve Alî'nin eşi olan) Fâtıma'yı ziyaret etti de,
onlara: "Siz ikiniz namaz kılmaz mısınız?" (diye teheccüd namazına
teşvik) buyurmuştur [362].
"Recmen
bVl-gayb" (Âyet; 22), "Gayb taşlamak": Apaçık belli olmadı,
demektir. "Ve hâne emruhu furutan = Onun işi haddi aşmaktı" (Âyet:
28), "Pişman olmaktı" demektir. "Surâdikuhâ = Cehennemin
duvarları- çepeçevre kendilerini kuşatmıştır" (Âyet: 29): Duvarlar ve büyük
çadırlarla çevrilen hücre gibi. "Ve huve yuhâviruhu == Onunla
konuşurken" (Âyet: 33,37), bu, karşılıklı konuşmak, birbirine cevâb döndürmek
ma'nâsına olan "Muhavere" masdarındandır.
"Ve lâkinnâ
huve'llâhu Rabbî" (Âyet: 38), "Fakat ben (mü'mi-nim), O Allah benim
Rabb'imdir. Ben Rabb'ime hiçbir şeyi ortak koşmam" demektir. Sonra
"Ene"den elîfi hazfetti de iki nûn'dan birini diğerinin içine
girdirdi, böylece kelime "Lâkinnâ" oldu. "Ve ferrecnâ hılâlehumâ
neheren - Biz o iki bağın arasından bir de nehir fışkırttık" (Âyet: 33)
buyuruyor. "Saîden zelekan" (Âyet: 40), "Üzerinde ayak sabit
olmayan kaypak bir toprak". "İşte bu makaamda nusrat ve hâkimiyet,
hakk olan Allah 'indir, O sevâbca da hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır"
(Âyet: 44), buradaki "Velayet", "el-Velî"nin masdarı-dır;
"Ukuben", "Akıbet", "Ukbâ" ve "Ukbetun"
hepsi birdir, "Âhiref've "Son" ma'nâsınadır. "Kıbelen",
"Kubulen" ve "Ka-belen": Gözleri önünde ve açıktan
karşılamak ma'nâsınadır.
"Biz
peygamberleri müjde verici ve korkutucu kimseler olmaktan başka bir sıfatla
göndermedik. Kâfir olanlar ise hakkı bâtıl ile yerinden kaydırmak için mücâdele
ederler" (Âyet: 56). Buradaki "Li-yudhıdû", "îzâle etmeleri
için" demektir. "ed-Dahad", "Üzerinde ayak sabit olmaz
kaypak şey" demektir.
"Bir zaman Mûsâ
genç adamına şöyle demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar
durmayıp gideceğim, yâhud uzun zamanlar geçireceğim" (Âyet: 60).
"Hukuben"*
"Zamanen" demektir. Bunun cem'i "Ahkaab'Mir [363].
246-.......
Saîd ibn Cubeyr şöyle dedi: Ben, İbn Abbâs'a:
— Nevf el-Bukâlî,
Hızır'ın sahibi olan Mûsâ, İsrâîl oğullan'nin sahibi olan Mûsâ değildir iddiasında
bulunuyor, dedim.
Bunun üzerine İbn
Abbâs şöyle dedi:
— Allah'ın düşmanı
yalan söylemiştir. Bana Ubeyy ibn Ka'b tah-dîs etti ki, o, Rasûlullah(S)'tan
şöyle buyururken işitmiştir:
"Mûsâ Peygamber,
îsrâîl oğulları içinde hitâb edici olarak ayağa kalkmıştı. Kendisine:
— İnsanların en âlimi kimdir? diye soruldu.
Mûsâ:
— Benim,diye cevâb verdi.
Bu husustaki ilmi
(Allah en iyi bilendir diyerek) Allah'a havale etmediğinden dolayı, Allah ona
itâb etti. Ve Allah ona: 'İki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var ki,
o senden daha âlimdir' diye vahyettu Mûsâ:
— Yâ Rabb, ben ona nasıl yol bulayım? dedi.
Ona:
— Beraberinde bir
balık alırsın, o balığı bir zenbîl içine koyarsın. Balığı nerede kaybedersen,
işte o kul, oradadır! buyurdu.
Bundan sonra Mûsâ bir balık
aldı, akabinde onu bir zenbîl içine koydu, sonra Mûsâ gitti, beraberinde
kendisine hizmet eden genci Yûşâ ibn Nün da gitti. Nihayet (iki denizin
birleştiği yerdeki) kayanın yanına geldiklerinde, ikisi de başlarını yere
koyup uyudular. Balık zenbt-lin içinde debelendi ve zenbîlden sıçrayıp dışarı
çıktı, akabinde denize düştü. Allah ondan suyun akışını tuttu da deniz içinde
kendine su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yol açtı. Nihayet deniz suyu onun
üzerinde tak gibi oldu. Mûsâ uyanınca -arkadaşı Yûşâ, Musa'ya ba-
iığı(n hârika işini)
haber vermeyi unuttu.- O günlerinin kalanı ile bütün gece gittiler, nihayet
ertesi sabah olunca Mûsâ hizmetçisine:
— Kuşluk yemeğimizi
getir, bu seferimizden yorgunluk duyduk, dedi."
Dedi ki: "Hâlbuki
Mûsâ emrolunduğu o yerin Ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçisi:
—- Gördün mü, kayanın
dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeyi unutmuşum. Onu
söylememi bana şeytândan başkası unutturmadı. Balık deniz içinde şaşılacak bir
surette yolunu alıp yitti, dedi.
Ve balığın suya
girmesinde balık için bir yol meydana geldiğini söyledi. Deniz içinde böyle bir
yolun meydana gelmesi Mûsâ ile gencine hayret edilecek birşey olmuştu. Mûsâ:
— Zâten bizim arayacağımız şey bu idi, dedi. Ve
izlerinde geri döndüler."
Dedi ki:
"Geldikleri yoldaki ayak izlerine basa basa döndüler. Nihayet o taşın
yanma vardıklarında, üzerine bir elbise örtülmüş bir zât gördüler. Mûsâ ona
selâm verdi. Hızır da Musa'ya:
— Bu senin bulunduğun yerde "Selâm"
nereden? dedi. Oda:
— Ben Musa'yım, dedi.
Hızır:
— îsrâîl oğulları'nın Musa'sı mı? diye sordu.
— Evet, ben sana, sana
öğretilmiş olan rüşd ve hidâyetten bana da birşey öğretmen için geldim, dedi.
Hızır:
— Doğrusu sen benim
beraberimde asla sabredemezsin yâ Mûsâ! Ben, Allah'ın ilminden bana öğrettiği
bir ilim üzerindeyim ki, onu sen bilemezsin, sen de Allah'ın ilminden sana
öğrettiği öyle bir ilim üzerindesin ki, onu da ben bilemem, dedi.
Mûsâ:
— Beni inşâallah
sabırlı bulacaksın, sana hiçbir işte âsî olmayacağım, dedi.
Hızır:
— Eğer bu surette bana
tâbi' olacaksan, ben sana anıp söyleyin-ceye kadar sen bana hiçbirşey sorma,
dedi.
Bunun zerine Hızır ile
Mûsâ (gemileri olmadığı için) deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına
bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye yüklesinler diye gemicilerle söyleştiler.
Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve bu sebeble onları ücretsiz olarak gemiye
aldılar. Hızır ile Mûsâ gemiye bindiklerinde, Mûsâ, Hızır'ın gemi levhalarından
(yânı tahtalarından) birini keser ile sökmüş olduğunu gördü. Mûsâ hemen Hızır'a:
— Bu gemiciler
topluluğu bizi gemilerine ücretsiz almışlarken, sen onların gemilerine kasdedip
içindekileri batırmak için mi gemiyi deliyorsun? And olsun sen büyük bir iş
yaptın, dedi.
Hızın
— Ben sana beraberimde
asla sabredemezsin demedim mi? dedi.
Mûsâ:
— Unuttuğum şeyden dolayı beni muâhaze edip
cezalandırma
ve bana şu arkadaşlık
işinde güçlük gösterme, dedi."
Râvî Ubeyy ibn Ka'b
dedi ki: Rasûluüah (S): "Bu, Musa tarafından olan unutmanın birincisi
oldu" buyurdu.
Dedi ki: "O
sırada bir serçe kuşu geldi de geminin kenarına kondu ve denizden bir gaga su
aldı. Hızır, Musa'ya:
— Benim ilmimle senin
ilmin, A ilah 'in ilminden ancak şu serçenin bu denizden eksilttiği şey
gibidir, dedi.
Sonra gemiden
çıktılar, müteakiben onlar deniz kenarında yürüdükleri sırada Hızır,
oğlanlarla beraber oynamakta olan bir oğlan çocuğu gördü. Akabinde Hızır o
çocuğun başını eliyle tuttu ve onu eliyle koparıp, çocuğu öldürdü. Mûsâ,
Hızır'a:
— Tertemiz bir canı,
diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün. And olsun sen çok kötü bir iş
yaptın, dedi.
Hızır:
— Ben sana beraberimde
asla sabredemezsin demedim mi? dedi
ve: Bu, birinciden
daha da şiddetlidir, diye söyledi.
Mûsâ:
— Eğer bundan sonra
sana birşey sorarsam, artım benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan
muhakkak bir özre ulaşmış-sındır (benden ayrılmakta ma'ziretli sayümışsındır),
dedi.
Yine gittiler. Nihayet
bir memleket halkına vardılar ki, ora ahâlîsinden yemek istedikleri hâlde
kendilerini misafir etmekten çekinmişlerdi. Derken orada yıkılmağa yüz tutmuş bir
duvar buldular. -Yıkılmağa yüz tutmuş ma'nâsma onun meyletmiş olduğunu söyledi.
- Hızır kalkıp o duvarı eliyle rioğrultuverdi. Mûsâ ona:
— Bunlar öyle bir
kavim ki, biz onlara geldik, onlar bizi doyurmadılar ve bizi misafir
etmediler; isteseydin elbet buna karşı bir ücret alabilirdin, dedi
Hızır:
— İşte bu, benimle
senin orandaki ayrılıktır, dedi ve: İşte üzerinde sabredemediğin şeylerin
içyüzü budur (Âyet: 82)" kavline kadar
söyledi.
Rasûlullah (S):
"Çok arzu ettik ki Mûsâ sabretmiş olsaydı da aralarında geçen maceranın
haberlerini Allah da bize anlatsaydı" buyurdu.
Saîd ibn Cubeyr geçen
senedle: İbn Abbâs: "Önlerinde her sağlam gemiyi zorla almakta olan bir
hükümdar vardır" (Âyet: 79) şeklinde okurdu,ve yine İbn Abbâs:
"Çocuğa gelince, o bir kâfir idi, anası ile babası ise îmân etmiş
kimselerdi" (Âyet: 80) şeklinde okurdu, demiştir [364].
"Bunun üzerine
onlar bu iki deniz arasının birleşik yerine ulaştıklarında balıklarım
unuttular. Balık deniz içinde bir deliğe doğru yolunu tutup gitmişti"
(Âyet: 6i).
"Sereben",
"Gidecek yol", "Yesrubu" da "Girer, gider"
ma'nâsınadır. "Ve sâribun bVn-nehâr = Gündüz yoluna giden" (erRad:
ıo) kavli de bu "Sereb" lafzındandır.
247- Bize
İbrâhîm ibn Mûsâ tahdîs etti. Bize Hişâm ibn Yûsuf haber verdi ki, ona da îbnu
Cureyc haber verip şöyle demiştir: Bana Ya'lâ ibnu Müslim ve Amr ibnu Dînâr,
Saîd ibnu Cubeyr'den haber verdi. İbnu Cureyc'in bu iki şeyhinden herbiri
arkadaşı üzerine artırma yapıyordu. Ya'lâ ile Amr'dan başkaları da: Ben bu
hadîsi Saîd ibn Cubeyr'den olmak üzere tahdîs ederken işittim, dedi.
Saîd ibn Cubeyr şöyle
demiştir: Bizler, kendi evinde İbn Abbâs'ın yanında bulunuyorduk. O:
— Bana sorunuz, dediği zaman ben:
— Yâ Ebâ Abbâs! Allah
beni sana feda etsin. Kûfe'de halka va'z ve haberler anlatan hikayeci bir adam
var, ona Nevf deniliyor. İşte o zât, Hızır'ın sahibi olan Mûsâ, îsrâîl
oğulları'nın Musa'sı değildir diye söylüyor, dedim.
İbnu Cureyc dedi ki:
Amr ibnu Dînâr'a gelince, o da Saîd'den yaptığı tahdîsinde bana şöyle dedi: İbn
Abbâs:
— Allah'ın düşmanı olan o Nevf yalan
söylemiştir, dedi. Ya'lâ ibn Müslim ise yine Saîd'den yaptığı tahdîsinde bana
şöyle
dedi: İbn Abbâs şöyle
dedi:
— Bana Ubeyy ibn Ka'b
tahdîs edip şöyle dedi: Rasûlullah (S): "Allah 'in rasûlü olan o Mûsâ
aleyhi 's-selâm bir gün kavmine te'strli bir va'z ve Allah'ın ibretli günlerini
hatırlatma yaptı, nihayet bu va'-zın te 'şîrînden gözler yaş akıtıp kalbler
incelince, Mûsâ eski hâline döndü. Bu sırada bir adam kendisine erişti de:
— Yâ Rasûlallah, yeryüzünde senden daha âlim
bir kimse var mı? diye sordu.
Mûsâ:
— Hayır yoktur, dedi.
Mûsâ âlimliği Allah'a
döndürmediği için Allah onu azarladı. Kendisine Allah tarafından:
— Evet, senden âlim vardır! denildi. Mûsâ:
— Yâ Rabb! O daha âlim kul nerededir? diye
sordu. Allah:
— İki denizin
birleştiği yerdedir, diye cevâb verdi.
Mûsâ:
— Yâ Rabb, benim için bir alâmet yap da onun
sayesinde bu âlim zâtı bileyim, dedi."
İbn Cureyc dedi ki:
Amr ibnu Dînâr bana şöyle söyledi: "Bu mekân üzerindeki alâmet, balığın
senden ayrıldığı yerdir (sen orada o zâta kavuşursun), dedi."
Ya'lâ ibn Müslim ise
bana şöyle söyledi: "Kendisine ruh üfürü-lecek haysiyette ölü bir balık
al, dedi. Mûsâ bir balık aldı, akabinde onu bir zenbîl içine koydu ve genç
hizmetçisine:
— Ben seni ancak
sununla mükellef tutuyorum: Bu balığın senden ayrılacağı yeri bana haber
vereceksin, dedi.
O genç de:
— Sen beni çok birşeyle mükellef kılmadın,
dedi."
İşte bu zikri ulu olan
Allah'ın "Ve iz kaale Mûsâ ti-fetâhu... - Bir zaman Mûsâ genç adamı Yûşâ
ibn Nûn'a şöyle demişti... "(Âyet:60)
kavlidir.
İbn Cureyc dedi ki:
Genç adamın ismini söylemek Saîd ibn Cureyc tarafından değildir. Dedi ki:
"Mûsâ bir kayanın gölgesinde, nemli bir toprakta istirahatte bulunduğu
sırada birden o balık zenbîlin içinde debelenip hareket etti. Mûsâ ise
uyuyordu. Genç adamı kendi kendine:
— Ben Musa'yı uyandırmam, dedi.
Nihayet Mûsâ
kendiliğinden uyandığı zaman ise hâdiseyi Mûsâ'ya haber vermeyi unuttu. Balık
debelenip hareket etmiş ve sonunda denize girmişti. Allah da o balıktan suyun
akışını tutmuş, hattâ balığın su içindeki izi taş içinde gibi olmuştu."
İbn Cureyc dedi ki:
Amr ibnu Dînâr bana işte böyle "Sanki balığın izi bir taş içinde
gibiydi" şeklinde söyledi ve iki baş parmakları arasıyle onlardan sonra
gelen iki parmaklan arasını (yânî orta parmak ve ondan sonraki parmak arasını)
halka yapıp gösterdi...
"... Mûsâ genç
adamına: Kuşluk vakti yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan and olsun yorgun
düştük, dedi" (Âyet: 62).
"Musa'nın genç
adamı Musa'ya:
— Allah senden yorgunluğu
kessin! dedi."
İbn Cureyc: Bu duâ
cümlesi Saîd ibn Cubeyr'den değildir, demiştir.
"Mûsâ, Yûşâ'ya
balığın debelenmesi ve kaybolması kıssasının Hızır'ın bulunduğu yerin alâmeti
olduğunu haber verince, ikisi beraber geldikleri yol üzerinde geriye döndüler,
nihayet o kayaya ulaştıklarında orada Hızır'ı buldular."
İbn Cureyc dedi ki:
Usmân ibn Ebî
Saîd ibn Cubeyr yine
geçen senedle şöyle dedi: "Onu kendi elbisesiyle örtünmüş, elbisenin bir
tarafını ayaklarının altına, bir tarafını da başının altına koymuş olarak
buldu. Mûsâ ona selâm verdi. O hemen yüzünden örtüyü açtı ve:
— Benim toprağımda selâm mı? Sen kimsin? dedi.
Mûsâ:
— Ben Musa'yım, dedi. Hızır:
— fsrâîl oğulları'nın Musa'sı mı? dedi. Mûsâ:
— Evet o, dedi. Hızır:
— Hâlin nedir, ne istiyorsun? dedi. Musa:
— Sana öğretilen
rüşdden bana da öğretmen için geldim, dedi. Hızır:
— Tevrat'ın senin elinde olması ve sana vahy
gelmekte bulunması sana kâfi gelmiyor mu? Yâ Mûsâ! Bende bir ilim var ki onu
senin bilmen yaraşmaz, sende de öyle bir ilim vardır ki benim de onu
bilmekliğim lâyık olmaz, dedi.
Bu sırada bir kuş
gagasıyle denizden su aldı. Hızır yine:
— Vallahi benim ilmim ile senin ilmin, Allah
'in ilminin yanında ancak şu kuşun gagasiyle denizden aldığı gibidir, dedi.
Nihayet bir gemiye
bindikleri zaman, bu sahilin ahâlîsini diğer sahile taşımakta olan birçok küçük
gemiler buldular. Gemi sahihleri Hızır'ı tanıdılar da:
— O Allah'ın iyi bir kuludur, dediler."
(Belki Ya'lâ ibn
Müslim) dedi ki: Biz Saîd ibn Cubeyr'e: O Ha-dır (Hızır) mıdır? dedik. O: Evet
o Hadır'dır, biz onu ücretle taşımayız, diye söyledi.
"Geminin
levhalarından birini keserle sökmek suretiyle gemiyi deldi de, o söktüğü
levhanın yerine bir kazık soktu. Mûsâ ona:
— Sen onun insanlarını
suda boğmak için mi gemiyi deldin? Ye-mîn olsun sen büyük bir iş yaptın,
dedi."
Mucâhid
"İmrân" sözü hakkında: "Büyük" ma'nâsınadır, dedi.
"Hızır da ona:
— Ben sana, benim
beraberimde sen asla sabredemezsin demedim mi?"
Birincisi (Mûsâ
tarafından) bir unutma oldu. Ortası ise (eğer bundan sonra sana birşey
sorarsam., demesinden dolayı) bir şart; üçüncüsü ise (isteseydin elbette bir
ücret alırdın demiş olduğu için) bir kasıd olmuştur.
"Mûsâ:
— Unuttuğum şeyden dolayı beni muâhaze etme ve
bana şu arkadaşlık işinde güçlük gösterme, dedi.
Sonra bir oğlan çocuğu
ile karşılaştılar. Hızır hemen onu öldürdü."
Ya'lâ ibn Müslim,
geçen senedle dedi ki: Saîd ibn Cubeyr şöyle dedi: "Hızır oynamakta olan
birçok oğlanlar buldu da onlardan kâfir ve zekî birini yakaladı, onu yere
yatırdıktan sonra bıçakla kesti. Mûsâ (evvelkinden daha şiddetle reddederek):
— Sen tertemiz, günâh
işlememiş ve bir can mukaabili de olmayan bir canı öldürdün mü? dedi."
İbn Abbâs bu kelimeyi
"Zekiyyeten, zâkiyeten müslimeten" şeklinde okur idi. Bu senin
"Gulâmen zâkiyen" sözün gibidir.
"Onlar yine
gittiler ve yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır o duvarı
doğrulttu."
Saîd ibn Cubeyr, Amr
ibn Dinar'dan olmak üzere: "Hızır o duvarı eliyle doğrulttu" dedi
de, kendi elini şöyle yukarı kaldırıp duvarın dümdüz olduğunu gösterdi.
Ya'lâ ibn Müslim: Ben
Saîd ibn Cubeyr'in: "Hızır o duvara eliyle dokundu da duvar dümdüz
oldu" dediğini sanıyorum, dedi.
"Mûsâ Hızır'a:
— Eğer isteseydin
muhakkak bu duvarı doğrultma karşılığında bir ücret alırdın, dedi."
Saîd: "Kendisiyle
yemek yiyebileceğimiz bir ücret alırdın " dedi. "Onların
arkalarında", "Onların önlerinde" demektir. İbn Abbâs böyle
"Onların önlerinde bir hükümdar vardı" şeklinde okudu.
İbn Cureyc dedi ki:
Saîd ibn Cubeyr'den başkaları, o gemileri zorla alan melikin ismi Huded ibnu
Buded olduğunu, öldürülen o çocuğun isminin de Ceysûr olduğunu iddia
ediyorlar.
"Her sağlam
gemiyi zorla alan bir melik vardı. İşte ben, gemi o hükümdara uğradığı zaman ayıplı
olmasından dolayı onu terketme-sini istedim. Gemiciler o hükümdarı geçtikleri
zaman, bu delik gemiyi iyileştirdiler ve onunla faydalandılar (gemi ellerinde
kaldı).1'
Râvîlerden kimi
"O deliği karûre (yânı cam) ile kapattılar", dedi; kimi de
"Zift ile kapattılar" dedi.
"O öldürülen
çocuğun ana-babası iki mü'min idiler; çocuk ise
kâfir idi. Biz o
mü'min ana-babayı bir azgınlık ve kâfirlik bürüme-sinden, çocuk sevgisinin
onları, o çocuğun dîni üzere ona mutâbaat etmelerinden endîşe ettik. İstedik
ki, onların Rabb'i bunun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlısını,
merhametçe daha yakınım versin. Hızır bunu Musa'nın:
— Sen tertemiz bir
nefsi mi öldürdün? sözüne münâsib olarak söyledi."
"Merhametçe daha
yakını", yânî ana-baba, Allah'ın ihsan edeceği çocukla, Hızır'ın
öldürdüğü evvelki çocuktan daha fazla merhamete nail olacaklar ma'nâsmadır.
Saîd ibn Cubeyr'den
başkası: O ana-babaya, öldürülenin yerine bir kız çocuğu verildi, dedi. Dâvûd
ibn Ebî Âsim ise birden fazla râ-vîden: O bir kız çocuğudur, diye söyledi
(meşhur olan da budur).
"Oradan geçip
gittikleri zaman Mûsâ genç adamına:
Kuşluk yemeğimizi
getir, bu yolculuğumuzdan and olsun yorgun düştük, dedi. Genç: Gördün mü,
kayaya sığındığımız vakit ben balığı unutmuşum. Onu söylememi şeytândan başkası
unutturmadı. O şaşılacak bir surette (denize atıldı) deniz içinde yolunu tutup
gitti, (Âyet: 62-63).
"De ki:
Yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları, kendileri muhakkak iyi
yapıyorlar sanarak dünyâ hayâtında çalışmaları boşa gitmiş olanları size haber
vereyim mi?11 (Âyet: 103-104).
Buradaki
"Sun'an", "Amelen" manasınadır. "Onlar bunların içinde
ebedî kalıcıdırlar, oradan ayrılmak istemezler" (Âyet: ıos). Buradaki
"Hıvelen", "Tahavvulen" ma'nâsınadır.
"Mûsâ: İşte,
dedi, bizim arayacağımız bu idi* Şimdi izlerinin üzerinde gerisin geri
döndüler" (Âyet: 64); -yânî geliş yollarının üzerindeki izlerine tâbi'
olarak dündüler.-"Le kad cVte şey'en imran=And olsun ki, sen büyük
bir iş yaptın"
(Âyet: 713 "Le kad cVte şeyden nukran=And olsun ki, sen çok kötü bir iş
yaptın" (Âyet: 74).
Bu iki âyetteki
"İmran" ve "Nukran" lafızları "Dâhiye", yânî
"Belâ, felâket" ma'nâsmadır. "Yenkaddu", "Yenkaadu{=
Yıkıldı)" (Âyet: 77) lafızları "Diş yıkıldı, söküldü" ta'bîri
gibidir.
"Le-tehızte",
"Ve'ttehızte" (Âyet: 77) bir ma'nâya olup "Elbette alırdın"
demektir. "Ruhmen" (Âyet: 81), "er- Ruhm "dandır, bu kelime
mübalağa bakımından "Rahmet"ten daha şiddetli, daha kuvvetlidir. Biz "Ruhmen"
lafzının "RahînV'den türemiş olduğunu sanıyoruz. Mekke şehri "Umme
Ruhm" diye çağrılır ki, bu "Kendisine devamlı rahmet inen şehir"
demektir [365].
248- Bana
Kuteybe ibnu Saîd tahdîs edip şöyle dedi: Bana Suf-yân ibnu Uyeyne, Amr ibn
Dinar'dan tahdîs etti ki, Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir: Ben İbn Abbâs'a:
— Nevf el-Bukâlî,
İsrâîl oğullarının sahibi olan Mûsâ, Hızır'ın sahibi olan Mûsâ değildir diye
söylüyor, dedim.
Bunun üzerine İbn
Abbâs şöyle dedi:
— Allah'ın düşmanı
yalan söylemiştir: Bize Ubeyy ibnu Ka'b tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:
"Mûsâ Peygamber İsrâîl oğullan içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine;
— İnsanların en âlimi kimdir? diye soruldu.
Mûsâ:
— Benim, diye cevâb verdi.
Bu husustaki ilmi
(Allah en iyi bilendir diyerek) Allah 'a döndürmediğinden dolayı Allah ona itâb
etti (yânî onu azarladı). Ve ona:
— "Evet iki denizin birleştiği yerde
kullarımdan bir kul var ki, işte o senden daha âlimdir" diye vahyetti.
Mûsâ:
— Yâ Rabb! Beni ona ulaştıracak yol nasıldır?
dedi. Allah:
— Bir zenbîl içinde
bir balık alırsın, artık balığı her nerede kaybedersen, işte orada balığın
izini ta'kîb et (o en âlim kula kavuşursun), buyurdu."
Rasûlullah şöyle devam
etti: "Mûsâyola çıktı, beraberinde kendisine hizmet eden genci Yûşâ ibn
Nûn da yola çıktı. Yanlarında balık olduğu hâlde yürüyüp, sonunda (iki denizin
birleştiği yerdeki) kayaya ulaştılar ve onun yanında konakladılar."
Dedi ki:
"Akabinde Mûsâ başını yere koyup uyudu".
Sufyân ibnu Uyeyne
geçen senedle ve Amr'dan başkasının -Katâde'nin- hadîsinde şöyle demiştir:
"Kayanın dibinde bir pınar vardı ki, ona el-Hayyât denilir. Onun suyuna
isabet eden herşey muhakkak canlanıp dirilir. İşte o balığa bu hayât pınarının
suyundan birkaç su serpintisi isabet etti" dedi [366].
"Balık hareket
etti ve zenbtlin içinden sıyrılıp kurtuldu, denize girdi. Mûsâ uyandığı (ve
gencin haber vermeyi unutup da bir müddet yürüyüp yoruldukları) "zaman
genç adamına dedi ki: Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan and olsun
yorgun düştük" (Âyet: 64).
Dedi ki: "Mûsâ
Peygamber emrolunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Genç
adamı Yûşâ ibn Nûn, Mûsâ'-ya:
— Gördün mü, taşın
dibinde barındığımız zaman ben balığı unutmuşum. Onu söylememi bana şeytândan
başkası unutturmadı. O şaşılacak bir surette denize atıldı, deniz içinde
yolunu tutup gitti, dedi.
Mûsâ:
— İşte bizim
arayacağımız bu idi, dedi.
Şimdi izlerinin
üzerinde gensin geri döndüler (Âyet: 63-64). Nihayet o kayanın yanına
ulaştılar. Oradaki denizde balığın yittiği yolu, tâk (yânî bina kemeri) gibi
buldular. Balığın deniz içinde böyle bir yol açması Musa'nın hizmetçisine
hayret verici birşey olmuştu. O kayanın yanına vardıklarında bir de baktılar
ki, bir elbiseye bürünmüş bir zât duruyor. Mûsâ ona selâm verdi. O zât:
— Bu senin bulunduğun yerde selâm nereden?
dedi. Mûsâ da:
— Ben Musa'yım, dedi. O zât:
— İsrâîl oğullan'nın
Musa'sı mı? diye sordu. Mûsâ:
— Evet, dedi, ve şöyle
devam etti: Sana öğretilen rüşd ve hidâyetten bana da birşeyler öğretmen üzere
sana tâbi' olayım mı? dedi.
Hızır ona:
— Yâ Mûsâ! Sende Allah 'in ilminden sana öğrettiği
öyle bir ilim vardır ki, onu ben bilemem; bende de Allah'ın ilminden bana öğrettiği
öyle bir ilim vardır ki, onu da sen bilemezsin, dedi.
Mûsâ:
— Fakat yine de ben
sana tâbi' olayım, dedi. Hızır:
— Eğer bana tâbi'
olacaksan, ben sana anıp söyleyinceye kadar bana hiçbirşey sorma, dedi.
Bunun üzerine Hızır'la
Mûsâ deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Hızır
(gemiciler tarafından) tanındı, bu sebebie gemiciler onları navlunsuz olarak
-ücretsiz olarak şeklinde de söyler- kendi gemilerine yüklediler. Onlar da
gemiye bindiler."
Dedi ki: "O
sırada bir serçe kuşu geminin kenarına kondu da gagasını denize daldırdı. Hızır
Musa'ya:
— Benim ilmim, senin
ilmin ve bütün mahlûkaatın ilmi, Allah '-in ilmi içinde ancak şu serçenin
gagasını daldırıp denizden aldığı mik-dârdır, dedi."
Dedi ki: "Musa'ya
ansızın olmadı ki, Hızır bir kesere doğru gidip, onunla gemiyi deldi. Mûsâ
ona:
— Bu gemiciler
topluluğu bizi navlunsuz olarak gemilerine almışlarken, sen onların gemilerine
kasdedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? And olsun sen büyük bir iş
yaptın (Âyet:7i) dedi.
Yine gittiler, bir de
baktılar ki bir çocuk, diğer çocukların beraberinde oynuyor. Hızır, o çocuğun
başını eliyle tuttu da onu kesip kopardı. Mûsâ, Hızır'a:
— Sen tertemiz bir
canı, diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha? And olsun ki, sen çok
kötü bir şey yaptın, dedi.
Hızır şöyle dedi:
— Ben sana beraberimde asla sabredemezsin
demedim mi? Mûsâ:
—Eğer, dedi, bundan
sonra sana birşey sorarsam benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan
muhakkak özre ulaşmışsındır.
Yine gittiler. Nihayet
bir memleket halkına vardılar ki, ora ahâlisinden yemek istedikleri hâlde
kendilerini misafir etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak isteyen bir duvar
buldular. O bunu eliyle şöyle yapıp derhâl doğrultuverdi (Âyet: 74-??). Mûsâ
Hızır'a dedi ki:
— Biz bu memlekete
girdik. Onlar bizi misafir etmediler ve bize yemek vermediler. Eğer isteseydin
elbet buna karşılık bir ücret alırdın.
Hızır da şöyle dedi:
— İşte bu, benimle
senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabrede-mediğin şeylerin içyüzünü haber
vereceğim... (Âyet:77-82)*i.
Rasülullah (S -kıssayı
buraya kadar naklettikten sonra): "Çok arzu ederdik ki, Mûsâ sabretseydi
de, aralarında olan işler Allah tarafından bizlere hikâye olunsaydı"
buyurdu.
Dedi ki: İbn Abbâs:
"Önlerinde her sağlam gemiyi zorla almakta olan bir melik vardı. Oğlana
gelince, o bir kâfir idi" şeklinde okurdu.
"De ki:
Yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim
mi?" (Âyet: 103) [367].
249-.......Mus'ab
ibn Sa'd ibn Ebî Vakkaas şöyle demiştir: Ben babam Sa'd ibn Ebî Vakkaas'a
"De kî: Ameller bakımından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim
mi?" kavlinden sordum: Onlar Harûriyye taifesi midir? dedim.
Sa'd ibn Ebî Vakkaas
(R):
— Bu en çok ziyana
uğrayanlar Harûrîler değildir. Bu büyük ziyana uğrayanlar Yahûdîler'le
Nasrânîler'dir, Yahûdîler'e gelince, onlar Muhammed'i yalanlamışlardır.
Nasrânîler ise cennete kâfir olmuşlar da cennette hiçbir yiyecek ve içecek
yoktur demişlerdir. Harûrîler ise, kuvvetli bir te'mînât ile desteklemelerinin
ardından Allah'ın ahdini (Allah'a verdikleri sözü) bozanlardır, dedi.
Sa'd, onlara "Fâsıklardır"
diye isim verir idi [368].
O en çok ziyana
uğrayanlar, Rabb Herinin âyetlerini ve O*na kavuşmayı inkâr edip de (hayır
nâmına bütün) yaptıkları boşa gitmiş olanlardır ki, biz kıyamet gününde onlar
için hiçbir ölçü tutmayacağız" (Âyet: 105).
250-.......el-Mugîre
ibnu Abdirrahmân haber verip şöyle dedi:
Bana Ebû'z-Zinâd,
el-A'rec'den; o da Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle
buyurmuştur: "Şu muhakkak ki, kıyamet gününde iri bedenli, semiz bir kişi
(hesâb yerine) gelecektir ki, o, Allah yanında sivrisineğin kanadı ağırlığında
(bir sevâb) tartmaz. "
Ebû Hureyre yâhud
Rasûlullah: Ey mü'minler, şu âyeti okuyunuz: ' 'Biz kıyamet gününde onlar için
hiçbir ölçü tutmayacağız'' dedi [369].
Ve Yahya ibn
Bukeyr'den; o da el-Mugîre ibn Abdirrahmân'-dan; o da Ebû'z-Zinâd'dan olmak
üzere bu hadîsin benzerini rivayet etmişlerdir.
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
İbn Abbâs şöyle dedi:
"Onlar bize gelecekleri gün neler işitecekler, neler görecekler!"
(Ayet: 38>; Allah şunu buyuruyor: Onlar (yânî kâfirler) bu günde (bu dünyâ
gününde hakkı) işitmiyorlar ve görmüyorlar, onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.
İbn Abbâs "EsmV bihim ve ebsir" kavlini kasdediyor. Kâfirler
(işitmenin ve görmenin fayda vermeyeceği) o kıyamet gününde pek işitici ve pek görücüdürler.
"İbrahim'in babası dedi ki: Ey İbrahim,
benim tanrılarımdan
yüz mü çeviricisin? And olsun ki, vazgeçmezsen seni muhakkak taşlarım..." (Âyet:
46),
buradaki
"Muhakkak seni taşlarım", "Muhakkak seni kötülerim"
ma'nâsınadır.
"Biz onlardan
evvel nice nesiller helak ettik ki, onlar mal ve metâ'ca da, gösterişçe de daha
güzeldiler" (Ayet: 74), buradaki "Esasen", "Mal ve
meta"'; "Rien", "Manzara, yânî gösterişçe" demektir.
Ebû Vâil şöyle dedi:
Meryem "Takf"in "Akıl sahibi (ve kötü fiilden vazgeçici)"
olduğunu bildi de, bu sebeble "Doğrusu ben senden Rahmân(olan Allah) 'a sığınırım;
eğer sen fenalıktan hakkıyle sakınan isen, dedi" (Âyet: 18)
Sutyân ibn Uyeyne
şöyle dedi: "Görmedin mi biz kâfirlerin başına, kendilerini alabildiğine
(günâha tahrik ve) tehyîc eden
şeytânları gönderdik" (Ayet: 83), buradaki
"Teuzzuhum
ezzen", "Onları alabildiğine ma'siyetler işlemeye sevkeder"
demektir.
Mucâhid de: "Le
kad cVtum şey'en idden = And olsun ki, siz pek çirkin birşey söylediniz"
(Ayet: 89), buradaki "İdden", "Pek eğri" ma'nâsınadir,
demiştir.
İbn Abbâs:
"Günahkârları ise susuz olarak cehenneme süreceğiz" (Âyet. 86),
buradaki "Virden", "Susuzlar olarak"; "Esasen"
(Ayet: 74), "Mal"; "İdden", "Büyük bir söz";
"Rizken" (Aya: 9S), "Savtan( = Hafif ses)" ma'nâsınadır, dedi.
Mucâhid: "De ki:
Kim sapıklık içinde ise Rahman (olan Allah) onufn dünyalığının ipini) uzattıkça
uzatır... "(Ayet: 75), buradaki "Fe'l-yemdud", "Onu
terkeder" ma'nâsmadır, dedi.
Mucâhid'den başkası da
şöyle dedi: "Sonra arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar,
şehvetlerine uydular. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasına
uğrayacaklardır" (Ayet: 59), buradaki "Ğayyen", "Husrân (=
Şerr, ziyâri)";
"Bukıyyen"
(Âyet: 58), "Bâkf'nin cemâati olup "Ağlayıcılar",
"Suliyyen" (Âyet: 70), bu "Ateşe girmek ve yanmak"
ma'nâsına olan "Ş
251-.......Ebû
Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Kıyamet
günü ölüm, aklı karalı alaca bir koyun suretinde getirilir. Akabinde bir nida
edici:
— Ey cennet ehli! diye
nida eder.
Cennetlikler hemen
boyunlarını uzatıp başlarını ona doğru kaldırır ve ona bakarlar. Nida edici o
koça işaret ederek:
— Sizler bunu tanıyor musunuz? der. Onlar,
hepsi onu görmüş olarak:
— Evet tanıyoruz, bu ölümdür, derler. Bundan
sonra nidâcı:
— Ey nâr ehli! diye nida eder.
Onlar da boyunlarını
uzatıp başlarını kaldırarak ona doğru bakarlar. Nidâcı yine o koyunu işaret
ederek:
— Sizler bunu tanıyor musunuz? diye sorar.
Onların hepsi de koyunu görmüş oldukları hâlde:
— Evet tanıyoruz; bu, ölümdür, derler. Akabinde
o boğazlanır. Bundan sonra:
— Ey cennet ehli!
Cennette ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm yoktur. Ey ateş ehli! Sizler de
yerinizde ebedîsiniz, artık ölüm yoktur,
der."
Bundan sonra
Rasûlullah şu âyeti okudu: "Sen onları ilâhî emrin yerini bulduğu vakit
ile; hasret (ve pişmanlık) günü ile korkut. Onlar hâlâ gaflet içindedirler,
onlar hâlâ îmân etmiyorlar. "
Rasûlullah bu âyeti
okurken: "İşte bunlar (yânı gaflette olanlar) dünyâ ehlidir"
demiştir [371].
"Ve biz (elçiler)
senin Rabb'inin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzde, ardımızda ve ikisinin
arasında ne varsa hepsi O'nundur..." (Âyet:64)
252-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Cibril'e:
— "Ve bizi
ziyaret etmekte olduğundan daha çok ziyaret etmene ne mâni' oluyor?"
dedi.
İşte bunun üzerine şu
âyet indi: "Bizler senin Rabb 'inin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzde
ardımızda ve ikisi arasında ne varsa hepsi O'nundur. Senin Rabb'in unutkan
değildir" [372].
"Şu, âyetlerimizi
inkâr eden ve: Bana elbette mal ve evlâd verilecektir, diyen adamı gördün
mü?" (Âyet: 77).
253- Bize
el-Humeydî tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne, el-A'meş'ten; o da
Ebu'd-Duhâ'dan tahdîs etti ki, Mesrûk şöyle demiştir: Ben Habbâb
ibnu'l-Erett'ten işittim, şöyle dedi: Ben el-Âs ibn Vâil'e geldim de onun
yanında bulunan bir hakkımı ödemesini istiyordum. O:
— Sen Muhammed'e
küfretmedikçe, sana alacağını vermem, dedi.
Ben de:
— Sen ölüp de sonra
diriltilinceye kadar ben O'na küfretmem, dedim.
O:
— Ben öldükten sonra diriltilecek miyim? dedi.
Ben:
— Evet diriltileceksin, dedim. O:
— Öyleyse şübhesiz
orada benim malım ve çocuğum olacaktır. Ben alacağım sana orada vereyim, dedi.
Bunun üzerine bu âyet
indi: "Âyetlerimizi inkâr eden ve: Bana elbette mal ve evlâd verilecektir,
diyen adamı gördün mü?"
Bu hadîsi şu beş kişi:
Sufyân es-Sevrî, Şu'betu'bnu'l-Haccâc, Hafs ibnu Gıyâs, Ebû Muâviye Muhammed
ibn Hazım ve Vekî\
'O, gayba mı vâkıf,
yoksa Rahman hn yanında bir ahid mi edinmiş?" (Âyet: 78)
"Afiden",
"Mevsikan", yânı "Te'mınâf'tır, dedi.
254-....... Bize Sufyân es-Sevrî, el-A'meş'ten; o da
Ebu'd-Duhâ'dan; o da Mesrûk'tan haber verdi ki, Habbâb (R) şöyle demiştir: Ben
Mekke'de demirci idim. Âs ibn Vâil es-Sehmî'ye bir kılıç yap-
mıştım. Ona geldim de
kılıç yapma ücretini ödemesini istiyordum. Bana:
— Sen Muhammed'e
küfredinceye kadar ben ücretini sana vermem, dedi.
Ben de:
— Ben Muhammed'e Allah
seni öldürüp de sonra diriltmedikçe küfretmem, dedim,
O:
— Allah beni öldürdüğü
ve sonra da dirilttiği zaman, benim, malım ve çocuğum olur, dedi.
Bunun üzerine Allah
şunu indirdi: "Âyetlerimizi inkâr eden ve: Bana elbette mal ve evlâd
verilecektir, diyen adamı gördün mü? O, gayba mı mutt
"Ahden",
"Mevsikan" demektir, dedi.
eî-Eşcaî, Sufyân'dan
yaptığı rivayetinde "Kılıç" ve "Mevsikan" isimlerini
söylemedi [373].
'Hayır, öyle değil.
Biz onun söyleyegeldiği sözü yazarız, azabını da uzattıkça uzatırız" (Âyet:
79).
255-........
Ben Ebu'd-Duhâ'dan işittim; o, Mesrûk'tan tahdîs ediyordu ki, Habbâb (R) şöyle
demiştir: Ben Câhiliyet devrinde demirci idim. Benim Âs ibn Vâil üzerinde bir
(kılıç yapma ücreti) alacağım vardı.
Râvî dedi ki: Habbâb,
bu alacağını ödemesi için Âs ibn Vâil'e geldi. Âs:
— Sen Muhammed'e
küfretmedikçe ben alacağını sana vermem, dedi.
Habbâb da:
— Vallahi ben
Muhammed'e, Allah senin canını alıp, sonra da sen tekrar diriltilmedikçe
küfretmem, dedi.
Âs:
— Öyleyse sen beni,
öleceğim, sonra da diriltileceğim ve bana mal ve çocuk verilinceye kadar bırak
da ben borcumu sana orada öde-yeyim, dedi.
Akabinde bu âyet indi:
"Âyetlerimizi inkâr eden ve: Bana elbette mal ve evlâd verilecektir,
diyen adamı gördün mü?"
"Onun söyler
olduğuna biz mîrâsçı olacağız ve o bize tek başına gelecektir" (Âyet: 80).
İbn Abbâs:
"Dağlar dağılıp çökecektir", "Yıkılacaktır" ma'nâsınadır,
dedi.
256-.......
Bize Vekî', el-A'meş'ten; o da Ebu'd-Duhâ'dan; o da Mesrûk'tan tahdîs etti ki,
Habbâb (R) şöyle demiştir: Ben demirci-kuyumcu bir adam idim. Âs ibn Vâil
üzerinde bir alacağım vardı. Ben ona gelip alacağımı istiyordum. Bana:
— Muhammed'e küfretmedikçe ücretini ödemem,
dedi. Habbâb dedi ki: Ben de ona:
— Sen ölünceye, sonra
da diriltilinceye kadar ben Muhammed'e asla küfretmem, dedim.
Âs ibn Vâil:
— Ben ölümden sonra
diriltilecek isem, orada malıma ve çocuklarıma döndüğüm zaman alacağım sana
ödeyeceğim, dedi.
Habbâb dedi ki: Bunun
üzerine şu âyetler indi: "Âyetlerimizi inkâr eden ve: Bana elbette mal ve
evlâd verilecektir, diyen adamı gördün mü? O gayba mı vâkıf, yoksa Rahman (olan
Allah) katında bir ahid mi edinmiş? Hayır öyle değil, biz onun söyleyegeldiği
sözü yazarız, azabını da uzattıkça uzatırız. Onun söyler olduğuna (yânı
mallarına) biz mîrâsçı olacağız ve o bize tek başına gelecektir' (Âyet:77-80).
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle
İbn Cubeyr ve
ed-Dahhâk ibnu Muzâhim: Nabatiyye dilinde "Tâhâ", "Yâ
raculu" ma'nâsınadır, dediler [374].
Mucâhid şöyle dedi:
"Elkaa"
(Âyet: 65), "Yaptı" demektir. Bir harfi nutkedemeyip söyleyemeyen
yâhud kendisinde temteme yâhud fe'fee nev'inden pepelik olan herkese "Dilinde
ukde, yânı düğüm vardır" denilir (Âyet: 27) [375].
"Üşdüd bihî
ezrî" (Âyet: 3i), "Onunla sırtımı kuvvetlendir".
"Fe-yeshatekum"
(Âyet: 6i), "Sizi helak eder, kökünüzü hazır".
' 'Dediler ki: Bunlar
herhalde iki sihirbazdır ki, sizi büyüleriyle yerlerinizden çıkarmak ve en
şerefli, en üstün dîninizi gidermek istiyorlar" (Âyet: 63), buradaki "el-Muslâ",
"el-Emsel"in müennes kılınmışıdır; "Tarîkatikumul-muslâ",
"En şerefli, en yüksek olan dîninizi gidermek istiyorlar" diyor;
"Huzu'l-muslâ"
denilir ki "En üstün olanı al" demektir. "Onun için bütün
tuzaklarınızı bir araya toplayın. Sonra saff hâlinde gelin... " (Âyet:
64). "Sen bu gün saffa geldin mi?" denilir ki, kendisinde namaz
kılınan musallayı kasdeder.
"Fe-evcese fi
nefsihî hîfeten Mûsâ = Onun için Mûsâ, içinde bir nevV korku hissetti"
(Âyet: 67), bir korku gizledi. Bu "Hîfeten" kelimesinin aslı
"Havfeten"dir, hâ'nın kesresinden dolayı vâv gitti de
"Hîfeten" oldu.
-SİZİ muhakkak hurma
dallarına asacağım" (Âyet: ?i), buradaki "Fî cuzûVn-nahli",
"Âlâ cuzûi'n-nahl( = Hurma dalları üzerine)" ma'nâsınadır. "Fe
mâ hatbuke yâ Sâmiriyyu = Senin kalbin ne idi yâ Sâmirî" (Âyet: 95), yânî
"Seni yaptığın işe sevkeden ne idi?" "Misâse" (Âyet: 97),
"Ona dokundu, temas etti" ma'nâsına olan (mufâale babından)
"Mâssehu"nun masdarıdır.
"Üstüne düşüp
taptığın tanrına bak! Biz onu cayır cayır yakacağız, sonra onu parça parça edip
denize atacağız"
(Âyet: 97), buradaki
"Le-nensifennehû", "Le-nezriyennehu (= Onu toz hâlinde dağıtıp ezerek
savuracağız)"
ma'nâsınadır. "Sana
dağları sorarlar. De ki: Rabb'im onları ufalayıp savuracak da yerlerini dümdüz
bir toprak hâlinde bırakacak, onlarda ne bir iniş, ne de bir yokuş göremeyeceksin"
(Âyet: 105-107). Buradaki "Kaaansaf saf an", "Üzerinde su
yükselecek yer, düz ve bitkisiz arazî" ma'nâsınadır.
Mucâhid şöyle dedi:
"Dediler ki: Biz
sana verdiğimiz sözden kendimize mâlik olarak caymadık. Fakat biz o kavmin zînetinden
birtakım ağırlıklar yüklendik de onları ateşe atmıştık.
Sâmirî de (kendi
zînetini) böylece atmıştı" (Âyet: 87), buradaki "Evzâren",
"Ağırlıklar", "Min zînetVl- kavmi", "Fir'avn üm
yaptı"
ma'nâsınadır.
"Mûsâ onları
unuttu" (Âyet: ss) -yânî Sâmirî ve ona uyanları-. Onlar: Mûsâ buzağı olan
Rabb'de hatâ etti, yanıldı (yânî onu burada aramadı da Tûr'a aramaya gitti),
diyorlar.
"Hulâsa: O,
kendilerine böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkarmıştı. 'İşte sizin de,
Musa'nın da tanrısı budur! Fakat Mûsâ unuttu' demişlerdi. Bilmiyorlar edemiyor,
onlara ne bir zarar, ne de bir fâide vermek kudretine mâlik olamıyordu"
(Âyet: 88 89), yânî o buzağı heykeli, onlara hiçbir söz döndüremiyor.
"O gün Rahman
için sesler kısılmıştır, artık, bir hışırtıdan başka birşey işitemezsin"
(Âyet: ıos>, buradaki "Hemsen", "Ayakların yere düşme
sesi" ma'nâsınadır.
"O: 'Rabb'im,
beni niçin kör hasrettin? Hâlbuki ben hakîkaten görücü idim' demiştir" (Âyet:
125),yânî "Beni hüccetimden kör olarak hasrettin, Hâlbuki ben dünyâda
görücü idim" demiştir. îbn Abbâs, şu âyet hakkında şöyle dedi:
"Hani o bir ateş
görmüştü de ailesine: Siz burada durun. Hakikat ben bir ateş gördüm. Belki
ondan size bir kor getirir, yâhud ateşin yanında bir yol (gösterici) bulurum
demişti" (Âyet: 10). Mûsâ ve ehli, anasının bulunduğu Mısır'a giderlerken
Tûvâ vâdîsinde konak etmiş, karanlık ve soğuk bir gecede yollarını şaşırıp kaybetmişlerdi.
İşte o zaman Mûsâ "Eğer ben o ateşin yanında yol gösterecek bir kimse
bulamazsam, size ısınacağınız bir ateş parçası getiririm" demiştir.
Sufyân ibn Uyeyne de
şöyle demiştir: "Emselehum tarîkaten" (Âyet: 104), "Görüş ve
amelce en âdil olanı" ma'nâsınadır. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Kim
bir müzmin olarak iyi iyi amellerde bulunursa o hiçbir zulümden de ezilmekten
de korkmaz" (Âyet: 1121, buradaki "Zulmen" ve
"Hedman", zulme uğratılmaz ve hasenelerinden bir eksiltme yapılmaz
ma'nâsınadır. "Onlarda ne bir iniş,
ne de bir yokuş göremeyeceksin. O gün O da 'vetçiye -
kendisine hiçbir
muhalefet göstermeksizin uyup, izinden gideceklerdir" (Âyet: 107-108),
buradaki "ivecen", "Vâdî", "Emten",
"Yükselen tepe"; "Slratehe'l-ûtö" (Âyet: 21), "İlk
haleti, ilk şekli"; "Ulu'n-nuhâ" (Âyet: 54,58) -"Akıllar sahihleri"-
"Takva sahihleri"; "Maîşen danken" (Âyet: 124), "Dar
ve sıkıntılı bir yaşama", "Bedbahtlık" ma'nâsınadır.
"Benim gazabım da
kimin üzerine vâcib olursa, muhakkak kî o (helak uçurumuna)
yuvarlanmıştır" (Âyet: si), buradaki "Hevâ", "Şakiye",
yânî "Bedbaht oldu" ma'nâsınadır.
"Çünkü sen
mukaddes vâdîde, Tûvâ'dasın" (Âyet: 12),
"Sen, mübarek
vâdî olan Tûvâ'dasın" demektir.
"Tuvâ",
vâdînin ismidir, "Bi-melkinâ" (Âyet: 87)
"Bi-emrinâ( =
Kendi emrimizle)" demektir. "Mekânen SUVen" (Âyet: 58),
"Aralarında orta
bir yer" ma'nâsınadır.
"Onlara denizde
kuru bir yol aç diye vahyetmiştik" (Âyet: 77), buradaki
"Yebesen" ve "Yâbisen" bir ma'nâya olup "Kuru"
demektir. "Sonra da (hakkındaki) takdire göre sen buraya geldin ey
Mûsâ" (Âyet: 90), buradaki "Ala kaderin", "(Takdir ettiğim)
bir va'de göre" demektir. "Lâ teniyâ fî zikri = Beni hatırlamakta gevşeklik
göstermeyin" (Âyet: 42), yânî zayıflamayın.
"En yefruta
aleynâ= Onun bize karşı aşırı gitmesinden korkuyoruz" {Âyet: 45), yânî
"Ukubette aşırı gitmesinden.." demektir.
257-.......Muhammed
ibn Şîrîn, Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:
"Âdem ile Mûsâ buluştular da, Mûsâ, Âdem'e:
— Sen (kendi
şekaavetinle) insanları bedbaht eden ve onları cennetten çıkaran kimsesin,
dedi.
Âdem de ona;
— Sen Allah 'in
elçilik vermekle seçkin kıldığı ve kendisi için süzüp seçtiği, üzerine Tevrat
indirdiği bir kimsesin, dedi.
Mûsâ:
— Evet (öyledir),
dedi.
Âdem:
— Sen (Tevrat'ta benim
işlediğim) hatîeyi buldun ki, o hatîe, benim üzerime Allah beni yaratmazdan
önce takdir edilip yazılmıştı,
dedi."
Böylece Âdem, Musa'ya
delîl ve burhanla gâlib oldu" [376].
"el'Yemmu"
(Âyet: 39), "Deniz" ma'nâsınadır.
"And olsun ki,
biz Musa'ya: 'Kullarımla geceleyin yolaçık da -yetişmelerinden korkmayarak,
(boğulmaktan da)
endîşe etmeyerek-
onlara denizde kuru bir yol aç' diye vahyetmişizdir. Derken Fir'avn ordularıyle
birlikte arkalarına düştü, deniz de kendilerini nasıl kapladıysa öylece
kaplayıverdt Fir'avn, kavmini saptırdı ve onları doğru yola iletmedi"
(Âyet: 77-79».
258-.......
İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Medîne'ye geldiği zaman, Yahudiler
âşûrâ orucu tutuyorlardı. Rasûluilah onlara:
— "Bu oruç nedir?" diye sordu.
Yahudiler:
— Bu,
Mûsâ Peygamber'in Fir'avn'a gâlib geldiği gündür, dediler.
Bu cevâb üzerine
Peygamber (S):
— "Biz müslümânlar Musa'ya Yahûdîler'den
daha yakınız, onun için bu gün oruç tutunuz" buyurdu [377].
"(Biz de Adem'e:
Hiç şübhesiz ki, bu senin de, zevcenin de düşmanıdır.) Bundan dolayı o sakın
sizi cennetten
çıkarmasın. Sonra
zahmete düşersin, demiştik" (Âyet: 117).
259-.......Ebû
Hureyre(R)'den: Peygamber (S) şöyle buyurdu:
"Mûsâ, Âdem'le
hüccet yarışına girip çekişti de Âdem'e hitaben:
— Sen günâhın sebebiyle insanları cennetten
çıkaran ve onları dünyâ zahmetleriyle bedbaht kılan zâtsın, dedi."
Dedi ki: "Âdem
de:
— Yâ Mûsâ! Sen de Allah 'in elçiliği ve kelâmı
ile seçmiş olduğu zâtsın. Öyle iken sen Allah'ın beni yaratmasından önce
üzerime yazdığı yâhud beni yaratmadan evvel üzerime takdir etmiş olduğu bir
işten dolayı beni kınıyor musun? dedi."
Rasûlullah (S):
"Âdem, Musa'ya delil ve burhanla gâlib oldu" buyurdu [378].
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın ismiyle
260-.......
Bize Şu'fae tahdîs etti ki, Ebû İshâk şöyle demiştir:
Ben Abdurrahmân ibnu
Yezîd'den işittim. Abdullah ibn Mes'ûd (R): Benû İsrâîl güresi, el-Kehf,
Meryem, Tâhâ ve el-Enbiyâ Sûreleri; bu beş sûre ilk atiklerdendirler (Mekke'de
iki inenlerdendirler) ve bunlar benim ilk ezberlediğim kadîm
servetimdendirler, demiştir [379].
Katâde: "Derken o
bunları parça parça etti'* (Âyet:58), buradaki "Cuzâzen", îbrâhîm o
putları parça parça etti ma'nâsınadır.
el-Hasen el-Basrî de:
"Ve bütün bunlar kendi feleki içinde yüzmektedirler" (Âyet:33),
buradaki "Felek", ip bükme âletinin döndüğü boşluğun benzeridir;
"Yeshabûn", "Devrederler" ma'nâsınadır, dedi.
İbn Abbâs da:
"Hani kavmin davarı geceleyin çobansız olarak ekin içinde yayılmıştı"
{Âya:^8), buradaki "Nefeşet", "Otlamıştı"; ''Ve lâ hum
minnâ yushâbûn - Bizden ise onlar hiç sabâhat gösterilmezler'' (Âyet:43),
buradaki "Yeshabun", "Men' olunmazlar" ma'nâsınadır.
"İnne hâzihi ummetukum ummeten vâhideten = Hakikat şu, bir tek dîn olarak
sizin dîninizdir" (Ayev.92), İbn Abbâs: Bu, "Dîniniz, bir tek
dîndir" ma'nâsınadır, dedi.
îkrime: "Siz de,
Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız da hiç şübhesiz ki cehennemin
odunlarısınız, siz oraya gireceksiniz" (Âyet:58), buradaki
"Hasebu", Habeş dilinde "Hatab", yânî "Odun"
ma'nâsınadır, dedi.
İkrime'den başkası da
şöyle dedi: "Fe lemmâ ahassû beysenâ = Onlar azabımızı hissettikleri
zaman... " (Âyet:i2), buradaki "Ehassû", "Hissettim"
ma'nâsmdan türemiş olup "Onun vukuunu bekledikleri zaman" ma'nâsınadır.
"Hâmidîn", "Ocakları sönmüşler"; "Hasîd",
"Kökleri kazınmışlar" (Âyet:i5) ma'nâsınadır. Bu "Hasîd"
lafzı, tekil, tesniye ve cemi' ma'nâsına gelir. "Onun huzûrundakiler
kendisine ibâdet etmekten asla kibirlenmezler ve yorulmazlar" (Âyei:i9),
buradaki "Lâyestahsırûn", "Yorulmazlar" ma'nâsınadır.
"Hasîr( = Yorgun)" ve "Hasertu baîri( = Devemi yordum)"
ta'bîrleri bu ma'nâdandır.
"Min kuflifeccin
amîk = Her uzak yoldan "(ei-Hacc:27)'deki "Amîk",
"Baîd" yânî "Uzak" ma'nâsınadır. "Summenukisû"
(Âyet:65), "Sonra yine kafalarını döndürdüler" ma'nâsınadır.
"Biz Davud'a sizin için muharebenin şiddetinden korumak için giyecek
san'atını öğrettik*' (Âyet:80), "Zırhlar örme san'atını öğrettik"
demektir.
"Ve takattaû
emrahum beynehum = Aralarındaki (dîn) işlerinde fırka fırka, hizib hizib
oldular" demektir. "Lâ yesmeûne hasîsehâ = Bunlar cehennemin gizli
sesini bile duymazlar" (Âyet:i02), buradaki "el-Hasts",
"el-Hıss", "el-Cersu", "el-Hemsu"; hepsi de bir
ma'nâya olup "Gizli ses" demektir.
"Âzannâke mâ
minnâ min şehidin =Sana bildirdik, bizden ftif-bir şâhidyoktur"
(FussüctAi), bunu "Onlar yine yüz çevirirlerse, deki: Size müsavat üzere
bildirdim.." (Âyet:i09)'daki "Âzantukum "un ma'-nâsını belirtmek
için getirmiştir.
"Âzannâke",
"Sanabildirdik", "Âzantukum", "Size bildirdim"
demektir. Ona bildirdiğin zaman sen ve o bilgide müsâvî olursun da gadr (yânı
zulm) etmezsin.
Mucâhid de şöyle dedi:
"Le-allekum tus'elûne Çünkü sorguya çekileceksiniz" (Âyet:i3),
"İçinde bulunduğunuz hâl size anlatılacak" demektir. ' 'Bunlar O 'nun
rızâsına ermiş olandan başka kimseye şefaat etmezler" (Âyet:28), buradaki
"Irtedâ", "Radiye" yânî "Razı oldu" demektir.
"O zaman babasına ve kavmine: Sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller
nedir? demişti. Onlar: Biz atalarımızı bunların tapı-cıları olarak bulduk,
dediler. İbrahim: And olsun siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık
içindesiniz, dedi" (Âyet: 52-54). Buradaki "Temâsîl",
"Tapılan heykeller, putlar" ma'nâsınadır [380].
"es-Sicillu" Â "es-Sahîfe" ma'nâsınadır.
"(Hatırla o günü
ki, biz göğü kitâbların sahîfesini dürüp büker gibi düreceğiz.) İlk yaratışa
nasıl başladıksa, üzerimizde hakk bir va'd olarak, yine onu iade edeceğiz-
Hakikatte failler bizleriz" (Âyet: ıo4>.
261-.......İbn
Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) bir hutbe yaptı da şöyle buyurdu:
"Şübhesiz sizler Allah 'm huzuruna ayaklarınız çıplak, vücûdiannız
çıplak, erlik yerleriniz sünnetsiz olarak toplanacaksınız. O gün ki, biz göğü
kitâbların sahîfesini dürüp büker gibi düreceğiz. İlk yaratışa nasıl
başladıksa, üzerimizde hakk bir va 't/ olarak, yine onu iade edeceğiz.
Hakikatte failler bizleriz. Ve kıyamet günü peygamberlerden ilk elbise
giydirilen kişi, İbrahim'dir. Gözünüzü açın! Şu muhakkak ki, yine o gün,
ümmetimden birtakım adamlar getirilecek de bunlar yakalanıp sol tarafa (ateş
tarafına) götürülecekler. Ben hemen: Yâ Rabb! Onlar benim sahâbîlerimdir, derim.
Bana: Sen bunların senin ardından ortaya çıkardıkları bid'atleri bilmezsin,
denilir. Bunun üzerine ben de, sâlih kul îsâ'nın dediği gibi (şöyle) derim: Ben
içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcu idim. Fakat Sen beni
içlerinden alınca, üstlerinde gözetle-yidyalnız Sen oldun. Zâten Sen herşeye
hakkıyle şâhidsin (eı-Mâide:ii7). Bana: Sen onlardan ayrıldığından beri onlar
ökçeleri üzerine basarak geri dönen mürtedlerdir, diye cevâb
verilecektir" [381].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
Sufyân ibnu Uyeyne:
"Muhbitîn olanları müjdele" (Âyet: 34), "İtaatli olanları
müjdele" demektir, dedi.
İbn Abbâs da şu kelâm
hakkında şöyle dedi: ''Biz senden evvel hiçbir rasûl, hiçbir nebi göndermedik
ki o, birşey arzu ettiği zaman, şeytân onun dileği hakkında ille bir fitne
meydana atmış olmasın. Nihayet Allah şeytânın ilkaa edeceği şeyi neshedip
giderir. Yine Allah âyetlerini sabit kılar..." (Ayet. 52). Buradaki
"Peygamber birşey arzu ettiği zaman şeytân onun arzusu hakkında ille bir
fitne atar" demek, "Peye*^mber konuştuğu, yânî kendisine Allah
tarafından indirilmiş âyetlerden birşey tilâvet ettiği zaman, şeytân onun sözü
hakkında bir fitne atar, Allah da hemen şeytânın ettiğini ibtâl eder ve kendi
âyetlerini muhkemleştirip sabit kılar" demektir. "Peygamberdin
umniyesi" kıraatinden ibarettir deniliyor. Buradaki "Umniye"nin
"Kıraat" ma'nâsına geldiğine, yânî "Temenni ettiği zaman" demek,
"Okuduğu zaman" demek olduğuna şâhid, şu âyettir: "Onların
içinde ümmîler de vardır ki, kitabı bilmezler. (Bütün bildikleri önderlerinin
telkin ettiği) bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değil" (ei-Bakara:
78), yânî "Onlar sâdece okuyorlar, fakat yazı yazmıyorlar" [382].
Mucâhid de: "Nice
memleket vardır ki, halkı zulümde devam edip dururlarken biz onları helak
ettik. Şimdi duvarları tavanlarının üstüne çökmüştür. Ve biz nice kuyuları
muattal, nice yüksek sarayları bomboş bıraktık" (Âyet: 45). Buradaki
"Meşîdun bVl-kassatı", "Kireçle binası yüksek yapılmış"
ma'nâsmadır, dedi.
Mucâhid'den başkası da şöyle demiştir:
"... Kendilerine
âyetlerimizi okuyanlara nerdeyse saldırıverecek olurlar" (Âyet: 72),
buradaki "Yastûne",
"Yakalayıp mağlûb
etmek" ma'nâsına olan "Satvet" masdarından "Çabuk
saldırıyorlar" demektir.
"Yastûne",
"Yantuşûne( = Sert yakalıyorlar)" ma'nâsmadır, denilir. "Onlar
sözün en güzeline irşâd edilmişlerdir (Âyet: 24), buradaki
"Hamîdin"
yolu, İslâm Dîni'dir.
İbn Abbâs şu kelâm
hakkında şöyle dedi: "Kim dünyâda da, âhirette de ona (o peygambere)
Allah'ın asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa, evinin tavanına bir ip uzatsın,
sonra kendini yerden kessin de (yânı kendini boğsun da) bir baksın, bu hilesi
onun öfkelenmekte olduğu şeyi giderecek mi?" (Âyet: is>, bu âyetteki
"Semâya ip
uzatsın", "Evinin tavanına ip uzatsın (o ipi sımsıkı boynuna
taksın)", demektir.
"O saatin
zelzelesini göreceğiniz gün, emzikli her kadın, emzirdiğini unutup geçer"
(Âyet: 2), buradaki "Tezhelu", (Göreceği dehşetten dolayı kendisine
en sevgili şeyden) "Meşgul edilir" demektir.
Ve insanları sarhoş
görürsün... (Âyet: 2).
262-.......Ebû
Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) şöyle dedi: "Azız ve Celîl
olan Allah kıyamet günü:
— Yâ Âdem! der. Âdem
de:
— Lebbeyke Rabbena ve
sa*deyk ( Ey Rabb'imiz, emrine tekrar tekrar icabet eder ve her emrini yerine
getirmeye girişirim)! der.
Bir sesle kendisine:
— Şübhesiz Allah sana
zürriyetinden cehenneme gidecekleri halk arasından seçip dışarı çıkarmanı
emrediyor! diye nida edilir. O da:
— Yâ Rabb! Cehenneme gönderileceklerin mikdân
ne kadardır? diye sorar.
Allah:
— Her bin kişiden
-sanırım ki şöyle buyurdu:- dokuzyüz dok-sandokuzu, buyurdu.
İşte Allah, Âdem 'e
böyle buyurduğu zaman (bunun verdiği dehşetli korkudan) gebe kadın çocuğunu
düşürür, çocuk da ihtiyarlar. Ve sen o anda insanları sarhoş (olmuş gibi)
görürsün. Hâlbuki onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah'ın azabı pek çetindir.
"
Bu haber sahâbîlere
ağır geldi, hattâ korkudan yüzlerinin rengi değişti. Bu hâl üzerine Peygamber:
"Ye'cûc ve Me'cûc'den dokuzyüz doksandokuz olarak sizden bir kişi
çıkarılır. Sonra sizler mahşer halkının toplamı içinde beyaz öküzün derisi
üzerindeki siyah bir tüy mesâbesindesiniz. Yâhud da siyah bir öküzün derisinde
sanki beyaz bir tüy gibisiniz. Ben sizlerin cennet ehlinin dörtte biri olmanızı
kuvvetle umarım" buyurdu.
Biz:
— Allâhu Ekber dedik.
Bundan sonra Peygamber:
— "Ben sizlerin cennet ehlinin üçte biri
olmanızı umarım" buyurdu.
Bizler yine tekbîr
ettik. Bundan sonra da:
— "Ben sizlerin cennet ehlinin yarısı
olmanızı umarım" buyurdu.
Biz yine Allâhu Ekber
diyerek tekbîr getirdik.
Ebû Usâme,
el-A'meş'ten yaptığı rivayetinde "Bi" cerr harfiyle: "Sen
insanları sarhoşlar görürsün, hâlbuki onlar sarhoş değillerdir" şeklinde
'söylemiştir.
Cerîr ibn Abdilhamîd,
îsâ ibni Yûnus ve Ebû Muâviye de: "Sekrâ ve mâ hum bi-sekrâ" şeklinde
söylediler [383].
"insanlardan kimi
de Allah'a yalnız bir taraftan tutup ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır
dokunursa, ona yapışır. Eğer bir fitne isabet ederse yüzü üstü döner. O dünyâda
da, âhirette de hüsrana uğramıştır. Bu ise apaçık bir ziyanın tâ kendisidir.
O, Allah h bırakır da
kendisine ne zarar, ne fâide vermeyecek olan şeylere tapar. Bu ise (Hakk'tan)
en uzak sapıklığın tâ kendisidir" (Âyet: 11-13).
Buradaki "Alâ
harfin", "Alâ şekkin" demektir.
Bundan sonraki sûrede
gelecek olan ' Etrafnâhum", "Kendine
refahı bollaştirdık" (ei-Mu'minûn: 33) demektir.
263-.......İbn
Abbâs (R) "İnsanlardan kimi de Allah 'a yalnız bir taraftan (yânı şekk
üzere) ibâdet eder" âyeti hakkında şöyle demiştir: (Bedeviler'den
herhangi) bir adam Medine'ye gelirdi. Eğer karısı oğlan doğurmuş ve beygirleri
de yavrulamış olursa: *'Bu dîn, iyi bir dîndir" derdi. Eğer karısı
doğurmamış, beygirleri de yavrulama-mış ise; "Bu kötü bir dîndir"
derdi [384].
'Bu iki sınıf, Rabb
Heri hakkında birbirleriyle da'vâlaşan iki hasım zümredir... " (Âyet: 19).
264-.......
Bize Ebû Hâşim, Ebû Mıclez'den; o da Kays ibnu îbâd'dan haber verdi ki, Ebû
Zerr (R) şu âyet hakkında: "Bu iki (sınıf, yânı îmân edenlerle
etmeyenler) Rabb Heri hakkında birbirleriyle da 'vâlaşan iki hasım
zümredir"; şübhesiz bu âyet Bedir günü birbirleriyle cenkleşen şu altı
kişi hakkında inmiştir, diye yemîn ediyordu: Hamza ibn Abdilmutt
Bu hadîsi aynı isnâd
ve
265-.......Bize
Ebû Mıclez, Kays ibn Ubâd'dan tahdîs etti ki, Alî ibn Ebî Tâlib (R): Kıyamet
gününde ben Rahman'in huzurunda müşriklerle muhakeme olmak üzere duruşmak için
ilk diz çöken kişi olacağım, demiştir.
Bu hadîsin râvîsi Kays
ibn Ubâd da: "Bu iki zümre, Rabb Heri hakkında birbirleriyle da'vâlaşan
iki hasım zümredir*' âyeti bunlar hakkında (yânî Hamza ve iki arkadaşı ile Utbe
ve iki arkadaşı hakkında) indi, demiştir.
Yine Kays: Bedir
gününde birbirlerine karşı cenkleşmeğe çıkan kimseler bunlardır: Alî, Hamza
ibnu Abdilmutt
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
Sufyân ibn Uyeyne
şöyle dedi: "Seb'a tarâık" (Âyet: ı?)
"Yedi semâ"
demektir; "İşte bunlardır ki, hayırlarda çabukluk yarışı yaparlar ve
bunlar hayırlar için tâ önde gidenlerdir" (Âyet: ei), (Allah tarafından)
bunlar için saadet geçmiştir de, onun için bunlar hayırlarda öne geçicidirler.
"Rabb'lerinin huzuruna döneceklerinden kalbleri korkarak vergilerini
verenlerdir" (Âyet ei) buradaki "Veciletûn" "Korkanlar
olarak" demektir.
Ibn Abbâs da şöyle
dedi: "Heyhâte heyhâte", "Uzaktır uzaktır" demektir.
"Sayıcılara sor" (Âyet: m), "(İnsanların amellerini sayan)
meleklere sor" demektir.
"Karşınızda
âyetlerimiz okunuyordu da sizler gerisin geri dönüyordunuz" (Âyet: 66),
buradaki "Tenküsûne",
"Geri geri gitmek
istiyordunuz" demektir. "Âhirete îmân etmez olanlar mutlakaa doğru
yoldan sapanlardır"
(Âyet: 74), buradaki
"Le-nâkibûne", "Elbette doğru yoldan sapanlar" demektir.
"Ateş yüzlerine vurup yakacak, orada onlar dişleri sırıtıp
kalacaklardır" (Âyet: km), buradaki "Kâlihûne", "Çirkin
yüzlü olanlardır" ma'nâsınadır.
İbn Abbâs'tan başkası
da şöyle dedi:
"And olsun biz
insanı çamurdan (süzülmüş) bir hulâsadan yarattık" (Âyet: 12-14); burada
"Sülâle", "Çocuk"tur (Çünkü babasından sıyrılmıştır),
"Nutfe" de "Sülâle", yânî "Süzülmüş bir
hulâsa"dır [386].
"Yoksa, 'Onda bir
delilik var' mı diyorlar? BiVakis o peygamber, onlara hakkı getirmiştir. Fakat
onların çoğu hakkı çirkin görenlerdir" {Âyet: 70), buradaki
"Cinnet" ile "Cunûn" bir ma'nâya olup "Delilik"
demektir. "İşte
onları o müdhiş sayha
adalet olmak üzere hemen yakalayıverdi de kendilerini bir çerçöp hâline
getirdik. Artık uzak olsun zâlimler güruhu" (Âyet: 4i), buradaki
"Ğusâ",
"Köpük ve suyun üstüne yükselen ve kendisiyle faydalanılmayan çerçöp"
ma'nâsinadır [387].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
"Min
hilâlini" (Âyet: 43), "Bulut katlarının aralarından";
"Sena
berkitil" (Âyet: 43), "Onun şimşeğinin parıltısı, ziyası";
"Muzhniyne" (Âyet: 49), "İtaat ediciler olarak";
"el-Mustahzf'ye,
yânî "İtaat edici"ye "Muz'ınun" denilir.
"Eştâten" (Âyet: 6i), "Dağınık dağınık"; "Şettâ",
"Şettâtun",
"Şettun" bir ma'nâya olup, "Dağınık" demektir.
İbn Abbâs:
"Sûretun
enzelnâhâ (ve faradnâhây (Âyet: i) "Bu indirdiğimiz ve beyân ettiğimiz bir
sûre" ma'nâsınadır, dedi.
İbn Abbâs'tan başkası
şöyle dedi:
Sûreler cemâatine
"Kur'ân" ismi verildi. "Sûre"ye de, diğerinden kesilmiş
olduğu için "Sûre91 ismi verildi. Sûrelerin bâzısı bâzısına, yânî
birbirlerine yaklaştırılıp yanyana birleştirildikleri (bağlandıkları) zaman, bu
sûreler topluluğuna "Kur'ân" adı verildi. Sa'd ibnu Iyâd es-Sumâlî şöyle
dedi:
"el-Mişkât",
Habeş dilinde "Duvarda öte tarafa geçmeyen bir oyuk"tur.
Ve Yüce Allah'ın şu;
"İnne aleynâ cem'ahu ve kurânehu = Şübhesiz onu (göğsünde) toplamak ve onu
(dilinde akıtıp) okutmak bize âiddir" (ei-Kıyâme: n-ıs) kavli:
Onun bâzısını bâzısıyle
te'lîf etmek bize âiddir. "Fe izâ kara'nâhu fettebV kurânehu",
"Biz onu topladığımız ve
te'lîf ettiğimiz
zaman, sen onun kurbânına, yânî onun içinde toplanmış olan şeylere uy, Allah'ın
sana emrettikleri ile amel et, nehyettiklerinden de vazgeç" demektir.
"Onun şiirinin
kuranı yoktur" denilir ki, bu "Onun şiiri için bir te'lîf
yoktur" demektir. Bu sûreler topluluğuna
"Furkaan"
ismi de verildi. Çünkü o, hakk ile bâtıl arasını iyice ayırır. Kadın için:
"Mâ karaat
bi-selen kattu = Kadın, içinde çocuğun gelişeceği ince deriyi asla
toplamadı" denilir ki, bu,
"Kadın karnında bir
çocuk toplamadı" demektir [388].
Dedi ki:
"Farradnâhu", "Biz onda çeşit çeşit birçok farizalar
indirdik" ma'nâsınadır. Bunu şeddesiz olarak
"Faradnâhu"
okuyan kimsenin okuyuşuna göre ise: "Biz hem sizin üzerinize, hem de
sizden sonra gelecek
nesiller üzerine onu
farz kıldık" buyurur demek olur.
Mucâhid şöyle dedi:
"Yâhud henüz
kadınların gizli yerlerine mutt
kendileri küçük olduklarından
dolayı kadınların gizli yerlerini bilmeyen çocuklara göstermesinler demektir.
eş-Şa'bî de:
"Gayri ulVl-ırbeti", "Kadına hiçbir ihtiyâcı olmayan
kîmse"dir, dedi, Mucâhid ise: O, kendisine karnından başka düşüncesi
olmayan ve -kadınlar üzerine kendisinden korkulmayan kimsedir, dedi. Tâvûs da:
Bu, kadınlar hususunda kendisinde hiçbir ihtiyâç bulunmayan ahmak kişidir,
demiştir [389].
"Zevcelerine zina
iftirası atan, kendilerinin kendilerinden başka şâhîdleri de bulunmayan
kimselere gelince, onlardan herbirinin yapacağı şâhidlik, kendisinin hakîkaten
doğru söyleyenlerden olduğunu Allah'a yemîn ile (dört defa tekrar edeceği)
şâhidliktir" (Âyet: 6).
266-.......Bize
el-Evzâî tahdîs edip şöyle dedi: Bana ez-Zuhrî, Sehl ibn Sa'd'dan şöyle tahdîs
etti: (Aclân oğullan'ndan) Uveymir (ibnu'l-Hâris ibn Zeyd), yine Aclân
oğulları'nın seyyidi olan Âsim
ibn Adiyy'e geldi de:
— Bir kimse karısıyle
beraber bir kişiyi (zina üzerinde) bulsa, kadının kocası zina edeni öldürmeli,
siz de onu (kısâsen) öldürmeli misiniz? Yoksa bu kimse nasıl yapmalı? Bu konuda
siz ne dersiniz? diye bu müşkil mes'eleyi benim için Rasûlullah'a sor, dedi.
Bunun üzerine Âsim,
Peygamber'e gelip:
— Yâ Rasûlallah! diye (söze başlayıp) sordu.
Fakat Rasûlullah bu
sorulardan hoşlanmadı (ve bu soruları ayıpladı). Sonra Uveymir, Âsim ibn
Adiyy'e (:Rasûlullah ne söyledi? diye) sordu. O da:
— Rasûlullah böyle
sorulan çirkin gördü ve ayıpladı, diye ce-vâb verdi.
Bunun üzerine Uveymir:
— Vallahi ben
vazgeçmem, bunu Rasûlullah'a bizzat kendim sorarım, dedi.
Akabinde Uveymir
gidip:
— Yâ Rasûlallah! Bir
adam karısıyle beraber bir kişiyi (zina üzerinde) bulsa, kadının kocası zina
eden erkeği öldürmeli, sonra siz de (kısas olarak) onu öldürmeli misiniz? Yoksa
bu koca nasıl yapmalı? diye sordu.
Bu soru üzerine
Rasûlullah (S):
— "(Ey Uveymir!)
Senin ve kadının hakkında Allah Kur'ân (âyeti) indirmiştir" dedi.
Ve bu kadın ile
kocaya, Allah'ın kendi Kitâbi'nda isimlendirdiği şekilde la'netleşmelerini
emretti. Ve ilk önce erkek, karısına karşı la'netle yemîn etti. (Sonra da
kadın, kocasına karşı bundan iki başlık sonra gelecek hadîste bildirildiği
şekilde yemîn etti.) [390]
Sonra Uveymir:
— Yâ Rasûlallah! Bu
kadını nikâhımda tutarsam, ona zulmetmiş olurum, deyip kadını boşadı.
Ve Uveymir ile
karısının bu vak'asından sonra la'netleşen çiftlerin -kocanın boşamasıyle-
ayrılmaları bir sünnet, yânî kaanûn oldu. Sonra Rasûlullah, mecliste
bulunanlara:
— "Bakınız! Eğer bu kadın -vücûdu siyah,
gözlerinin siyahı ko-. yu, kıçının iki yanı büyük, baldırları kaba- kıyafette
bir çocuk getirirse, muhakkak ben Uveymir'in bu kadına zina isnadında doğru
söylediğini sanırım. Eğer kadın keler fasilesinden kızılca kurt gibi kızıl bir
çocuk doğurursa, bu defa da ben şübhesiz Uveymir'in, kadına bühtan ve iftira
ettiğini sanırım!" buyurdu.
Sonra kadın,
Rasûlullah'ın Uveymir'i doğrulayıcı yollu tasvîr ettiği şekilde çocuk getirdi.
Bu sebeble çocuk sonra anasına (Havle kadına) nisbet edilir oldu.
"Beşinci(şehâdet)de
eğer yalancılardan ise, Allah'ın la'neti muhakkak kendisinin üstünedir1"
(Âyet: 7).
267-.......Fulayh,
ez-Zuhrî'den; o da Sehl ibn Sa'd'dan şöyle tahdîs etti: Bir adam Rasûlullah'a
geldi de:
— Yâ Rasûlallah, bir
adam, karısının beraberinde başka bir adamı görüp de onu öldürür, siz de onu
kısas olarak öldürür müsünüz, yoksa o koca nasıl yapacak? Bu hususta re'yin
nedir? dedi.
Bunun üzerine Allah o
kadın ile kocası hakkında Kur'ân'da zik-rolunun la'netleşmeyi indirdi. Akabinde
Rasülullah, o kocaya:
— "Senin ve kadının hakkınızda hükmedilmiştir"
buyurdu.
O koca ile kadın
la'netleştiler, ben de Rasûlullah'm yanında hazır bulunuyordum. La'netleşme
ardından adam kadından ayrıldı. Böylece la'netleşen karı-koca arasında ayırma
yapmak bir sünnet oldu. Kadın gebe idi. Uveymir kadının gebeliğinin kendisinden
olmasını reddetti. Kadının doğurduğu oğlan, anasına nisbetle çağrılır oldu.
Sonra mîrâs hususundaki sünnet de çocuğun anasına vâris olması, anasının da o
çocuk tarafından Allah'ın kadına ta'yîn ettiği hisseye vâris olması şeklinde
kaanûn oldu [391].
'O kadının, billahi
zevcinin muhakkak yalancılardan olduğuna dört defa şehâdet etmesi, kendisinden
bu cezayı dep eder" (Âyet: 8).
268-.......Bize
İkrime, İbn Abbâs'tan şöyle tahdîs etti: Hilâl ibnu Umeyye, Peygamber'in
huzurunda, karısına Şerik ibn Sehmâ ile zina etti diye söz attı. Peygamber (S)
de Hilâl'e:
— "Beyyineyi (yânî dört şahidi) hazırla,
yâhud sırtına hadd vurulur" buyurdu.
Bunun üzerine Hilâl:
— Yâ Rasûlallah! Bizim
birimiz karısının üstünde bir erkek görürse şâhid aramağa mı gidecek (Şahidi
getirinceye kadar işini görüp savuşmaz mı)? diye i'tirâz etti.
Peygamber:
— "Sen bey yineyi
hazırla, aksi takdirde arkana zina iftirası cezası (seksen deynek)
vurulur" demeğe devam etti. Bunun üzerine Hilâl:
— Sen'i hakk ile
gönderen Allah'a yemîn ederim ki, muhakkak ben kesin olarak doğru söylüyorum.
Ve emmim ki, Allah muhakkak benim arkamı hadden kurtaracak bir vahy
indirecektir, dedi.
Bu sırada hemen Cibril
indi ve Peygamber'e "Zevcelerine zina isnâd edenler... " âyetini '
'Eğer doğru söyleyenlerden ise'' kavline kadar okudu. Bunun üzerine Peygamber
ayrıldı da kadına haber gönderdi. Kocası Hilâl de gelip hazır oldu. İlk önce
Hilâl (yukarıda geçtiği gibi dört) şehâdet ve yemîn etti. Peygamber:
— "Şübhesiz ki, Allah ikinizden birinizin
muhakkak yalancı olduğunu bilmektedir. Şu hâlde ikinizden tevbe edecek ve
la'netleşme yemininden dönecek olan var mıdır?" buyuruyordu.
Sonra Hilâlin zevcesi
ayağa kalktı, (dört kerre) Allah adiyle, Allah'ı şâhid kılarak yemîn etti.
Beşinci yemine sıra geldiğinde mecliste hazır bulunanlar kadını durdurdular da:
— Bak kadın, bu
beşinci yemîn, azabı vâcib kılıcıdır, diye hatırlatma yaptılar.
Râvî İbn Abbâs dedi
ki: Bu hatırlatma üzerine kadın biraz ağır-laşıp durakladı. Hattâ biz kadını
yemîn etmekten vazgeçecek ve geriye dönecek sandık. Sonra kadın kendini
toparladı da:
— Ben (şimdiye kadar
şerefle yaşamış olan) kavim ve kabîlemi, bundan sonraki günlerde rezîl ve
rüsvây etmem! dedi ve la'netleşme yemînini yerine getirdi.
Bunun ardından
Peygamber (S):
— "Bu kadına bakınız! Eğer gözleri
sürmeli, iki kıçının iki kıy-nağı iri, baldırları kalın tipte bir çocuk
getirirse, çocuk Şerîk ibn Seh-mâ'ya âiddir" buyurdu.
Kadın da hakîkaten
böyle bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Peygamber:
— "Eğer Allah Kitâbı'mn (la'netleşme)
hükmü geçmemiş olsaydı (yânı o hüküm yerine getirilmemiş olsaydı), benimle bu
kadın için elbette bir muamele olacaktı (yânî ben bu kadına zina cezası uygulardım)"
buyurdu [392].
'Beşinci şehâdet de
eğer kocası doğru söyleyenlerden ise muhakkak Allah'ın gazabının kendi üzerine
(olmasını
söytemesijdır" (Âyet:
9).
269-.......
Bize amcam el-Kaasım ibnu Yahya, Ubeydullah ibnu Amr'dan tahdîs etti. el-Kaasım
bu hadîsi Ubeydullah'tan işitmiş; o da Nâfi'den; o da İbnu Umer(R)'den: Bir
adam, Rasûlullah zamanında kendi karısına zina isnâd etti ve o kadının
çocuğunun kendinden olduğunu kabul etmedi. Rasûlullah bu kadın ile kocasına
emredip, Allah'ın buyurduğu gibi, birbirlerine karşı la'netleştirdi. Sonra çocuğun
kadına âid olduğuna hükmetti ve la'netleşen bu karı-koca arasını da tamamen
ayırdı [393].
"0 uydurma haberi
getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şerr sanmayın. BiVakis o,
sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günâh vardır.
Onlardan günâhın
büyüğünü üzerine alan adam ise; en büyük azâb onundur" (Âyet: 11).
"Effak",
"Çok yalancrdır.
270-.......Bize
Sufyân es-Sevrî, Ma'mer'den; o da ez-Zuhrî'den; o da Urve'den tahdîs etti ki,
Âişe (R): Onun büyüğünü üzerine alan ve iftirayı başlatan, Abdullah ibnu Ubeyy
ibnu SelûPdür, demiştir [394].
"Onu işittiğiniz
vakit erkek müzminlerle kadın müzminlerin, kendi vicdanları önünde iyi bir zanda bulunup da 'Bu apaçık
bir iftiradır' demeleri lâzım değil miydi? Buna karşı dört şâhid getirmeli
değil miydiler?
M
271- Bize
Yahya ibnu Bukeyr tahdîs etti. Bize el-Leys, Yûnus'-tan tahdîs etti ki, İbnu
Şihâb şöyle demiştir: Bana Urvetu'bnu'z-Zubeyr, Saîd ibnu'l-Müseyyeb, Alkame
ibnu Vakkaas, Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Utbe ibn Mes'ûd; beş kişi,
Peygamber'in zevcesi Âişe'nin hadîsini, yânı iftira sahihlerinin, kendisi için söylediklerini
söyledikleri zaman Allah'ın Âişe'yi onların dedikodularından temize beri
kılması hadîsini haber verdiler. Bu râvîlerin herbiri bana Âişe hadîsinden bir
taifeyi tahdîs etti. Bunlardan bâzılarının hadîsi, diğer bâzısının hadîsini
tasdîk etmektedir. Maamâfîh bunların bâzısı, Âişe hadîsini diğer bâzısından
daha iyi muhafaza edici idi. Urve'nin bana Âişe'den tahdîs ettiği hadîs şudur:
Peygamber'in zevcesi
Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) sefere çıkmak istediği zaman kadınları
arasında kur'a çekmek âdetinde idi. Onlardan hangisinin kur'ası çıkarsa,
Rasûlullah onu beraberinde sefere çıkarırdı.
Âişe dedi ki: Yapmak
istediği bir gazvede aramızda kur'a çekti ve bu kur'ada benim adım çıktı. Ben
Rasûlullah'm beraberinde sefere çıktım. Bu sefer Hicâb Âyeti indikten sonra
idi. Ben hevdecimin içinde taşınır ve onun içinde olarak indirilirdim. Bütün
yolculuğu bu şekilde yürüdük. Nihayet Rasûlullah bu gazvesinden ayrılıp da döndüğü
ve Medine'ye yaklaştığımızda (bir yerde konakladı, gecenin bir kısmını orada
geçirdi, sonra) geceleyin hareket edilmesini bildirdi. Hareket emrini
verdikleri zaman ben kalkıp (hacetimi yerine getirmek için yalnız başıma)
ordunun konakladığı bölgeyi geçtim. Hacetimi yerine getirdiğim zaman dönüp
yerime geldim. Baktım ki, Yemen boncuğundan dizilmiş gerdanlığım kopup düşmüş.
Hemen dönüp gerdanlığımı aradım. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu.
Benim yol nakliyâtımı
yapmakta olan kimseler gelip benim hev-decimi yüklemişler ve hevdecimi,
binmekte olduğum deve üzerinde götürmüşler. Onlar beni hevdecin içinde
sanıyorlarmış. O zaman kadınlar hafif hafif idiler, şişmanlamazlardı; et ve
yağ onları ağırlaştir-mazdı. Çünkü az yemek yerlerdi. Bu sebeble bana hizmet
edenler, hevdeci yüklemek üzere kaldırdıklarında, hevdecin ağırlık derecesinin
farkına varmayarak yüklemişler. Ben de küçük yaşta taze bir ka-dın idim. Bu
yüzden deveyi kaldırmışlar ve çekerek yürümüşler. Ordu gittikten sonra ben
gerdanlığımı buldum. Akabinde ben ordu birliklerinin konakladıkları yerlere
geldim, fakat oralarda ne bir çağıran, ne de bir cevâb veren kalmıştı. Bunun
üzerine ben orada evvelce bulunduğum konak yerime geldim. Ve onlar beni
hevdecde bulamazlar da beni aramak üzere dönüp yanıma gelirler, diye düşündüm.
Ben bu düşünce ile yerimde otururken gözlerim bana galebe etmiş de uyumuşum.
Safvân ibnu'l-Muattal
es-Sulemî sonra ez-Zekvânî [395]
arkadan gelmekle, (askerin kalmış olan eşyalarını toplamak ve diğer konak
yerine götürerek sahihlerine vermekle) görevli idi. Bu zât, askerin arkasından
sabaha yakın yürümüş, benim bulunduğum yere gelmiş, uyuyan bir insan karaltısı
görünce benim yanıma gelmiş ve beni görünce tanımış. Bu zât beni perdelenme
emrinden önce görür idi. Ben onun beni tanıdığı sırada onun: "İnnâ lillâhi
ve innâ ileyhi râciûn=Biz muhakkak Allah'ın mülküyüz ve biz ancak O'na
dönücüleriz" (ei-Bakara: 156) istircâ' sözlerini söylemesiyle uyandım.
Uyanınca hemen ferâceme bürünüp yüzümü örttüm. Allah'a yemîn ederim ki, o bana
bir tek kelime söylemedi, ben de ondan "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn
" istircâ' sözünden başka hiçbir kelime işitmedim. Devesini ıhtırıp
çök-türdü. Benim binmem için devenin ön ayağına bastı, ben de deveye bindim.
Safvân, bindiğim deveyi önünden çekerek yürüdü. Nihayet kaafile konak yerine
indikten sonra, öğle sıcağında orduya yetiştik. Bu sırada hakkımda (iftira
ederek) helak olan helak olmuştur. İftiranın büyüğüne ve çoğuna girişen Selûl
kadının oğlu Abdullah ibnu Ubeyy olmuş. Müteakiben Medine'ye geldik.
Medine'ye geldiğimizde
ben bir ay hasta oldum. Meğer bu sırada insanlar, iftira sâhiblerinin
sözlerine dalmışlar. Ben ise bunlardan hiçbir şeyin farkında olmuyor,
bilmiyordum. Yalnız hastalığımda beni işkillendiren birşey vardı:
Rasûlullah'tan, hastalandığım başka zamanlarda görmekte olduğum lütuf ve
şefkati bu hastalığımda görmüyordum. Ancak Rasûlullah yanıma giriyor, Selâm
veriyor, sonra da (adımı anmadan): "Hastanız nasıl?" diyor, sonra da
ayrılıp gidiyordu. İşte bu hâl beni işkillendirip üzüyordu. Fakat ben şerri
hissetmiyordum. Nihayet hastalığım yeni sıhhat bulup henüz nekaahat devresine
girdikten sonra, dışarıya çıktım. Benimle beraber Mıstah'ın annesi de Medine
dışındaki sahalara doğru çıktı. Oraları bizim hacetimizi def ettiğimiz
yerlerdi. Oraya biz ancak geceden geceye çıkardık. Bu âdet evlerimizin yakınında
halâlar edinmemizden önce idi. O zamanlar bizim hâlimiz ibtidâî Arablar'ın
sahrada halâya çıkma hususundaki ne-zâhetine benziyordu. Biz evlerimizin
yanında halâlar edinmekten eziyetlenip incinirdik.
İşte ben Mıstah'ın
anası ile dışarı çıkıp gittim. Bu kadın, Ebû Ruhm ibnu Abdi Menâfin kızıdır.
Annesi de Sahr ibnu Âmir'in kızıdır ki, bu kadın da Ebû Bekr es-Sıddîk'ın
teyzesidir. Bu Ebû Ruhm kızının oğlu da Mıstah ibnu Usâse'dir. Orada işimizi
bitirdikten sonra ben ve Mıstah'ın annesi, evimden tarafa dönüp gelirken
Mıstah'ın annesinin ayağı yün yâhud keten çarşafı içinde sürçtü. (Arablar
arasında bir felâket zamanında söylenmesi âdet olan "Düşmanın helak
olsun" duası yerine) Bu kadın:
— Mıstah helak olsun! diye, oğluna beddua etti.
Ben de ona:
— Ne kadar fena
söyledin! Bedir'de hazır bulunan bir kimseye mi sövüyorsun? dedim
Kadın bana:
— Âh şu saf taze! Sen
onun söylediği sözü duymadın mı? dedi.
Ben:
— O ne dedi ki? diye sordum.
Bunun üzerine o bana
iftira sâhiblerinin sözünü söyleyip haber verdi. Artık hastalığımın üstüne bir
hastalık daha arttı. Evime dönünce yanıma Rasûlullah geldi, Selâm verdikten
sonra:
— ''Hastanız nasıl?" diye sordu. Ben de:
— Ebeveynimin yanına
gitmem için bana izin verir misin? dedim.
-Âişe: Ben o sırada bu
haberi ebeveynim tarafından tahkik etmek istiyordum, demiştir.- Rasûlullah
bana izin verdi. Ben de ebeveynimin yanma geldim ve anam(Ümmü Rûmân)a:
— Ey anacığım! İnsanlar ne konuşuyorlar? dedim.
Annem:
— Ey kızcağızım!
Kendini üzme, sen kendi nefsini ve sağlığını düşün. Vallahi bir erkeğin yanında
sevgili, parlak, güzel bir kadın olsun ve onun birçok ortaklan bulunsun da,
onun aleyhinde çok lâf etmesinler; bu pek nâdirdir, dedi.
Âişe dedi ki: Ben de:
— Subhânallah!
İnsanlar bunu mu konuşmaktalarmış? dedim.
Âişe dedi ki: Bunun
üzerine bu gecenin tamâmında ağladım. Sabaha kadar gözümün yaşı dinmiyor,
gözüme de hiç uyku girdiremi-yordum. Sonra ağlayarak sabaha ulaştım. Rasûlullah
da o sabah Alî ibn Ebî Tâlib'i ve Usâme ibn Zeyd'i yanına çağırmış. Vahiy
gecikince ailesi ile ayrılması hususunda onlarla istişare etmek istemiş,
Âişe dedi ki: Usâme'ye
gelince, o, Peygamber'in ailesinden bilip durduğu berâeti ve Ehlu Beyt için
gönlünde besleyip durduğu sevgiyi Rasûlullah'a tavsiye ve işaret etti de:
— Yâ Rasûlallah! Onlar
Sen'in ehlindir. Biz onun hakkında hayırdan başka birşey bilmeyiz, dedi.
Amma Alî ibn Ebî
Tâlib'e gelince, o da:
— Allah Sana dünyâyı
dar etmemiştir. Âişe'den başka kadınlar çoktur. Maamâffh Âişe'nin cariyesi
Berîre'ye de sorsan, o da Sana doğruyu söyler, demişti.
Âişe dedi ki: Bunun
üzerine Rasûlullah, Berîre'yi çağırıp:
— "Ey Berîre! Sen (Âişe'de) sana şübhe
veren birşey gördün mü?" diye sordu.
Berîre de:
— Hayır! Sen'i hakk
peygamber olarak gönderen Allah'a yemîn ederim ki, ben Âişe'den kendisini
ayıplayabileceğim bir kusur olmak üzere kesin olarak şundan fazla birşey görmüş
değilim: Âişe yaşı küçük, taze bir kadındı. Ailesinin hamurunu yoğururken uyur
kalırdı da, evin besi koyunu gelir hamuru yerdi, demiş [396].
Bunun akabinde
Rasûlullah ayağa kalktı da iftirayı en evvel ortaya atan Abdullah ibn Ubeyy
ibn SelûPden dolayı o gün söz söylemekte ma'ziretli tutulmasını istedi.
Âişe dedi ki: Kendisi
minber üzerinde olduğu hâlde hitâb edip:
— "Ey müslümânlar topluluğu! Ev halkım
hususunda bana ezası ulaşan bir şahıstan dolayı bana kim yardım eder? Vallahi
ben ehlim hakkında hayırdan başka birşey bilmiş değilim. Bu iftiracılar bir adamın
da ismini ortaya koydular ki, bu zât hakkında da ben hayırdan başka birşey
bilmiyorum. Bu ismi zikredilen (faziletli) kimse şimdiye kadar benimle beraber
olmak müstesna, ailemin yanına girer değildi" demiştir.
Bunun üzerine Ensâr'ın
Evs kabîlesinden Sa'd ibnu Muâz ayağa kalkarak [397]:
— Yâ Rasûlallah! O kimseye karşı Sana ben
yardım edeceğim. Eğer bu iftirayı çıkaran Evs'ten ise, ben onun boynunu
vururum. Eğer Hazrec kardeşlerimizden ise yapılacak işi Sen bize emredersin,
biz de emrini yerine getiririz, demiş.
Âişe dedi ki: Bu defa
Sa'd ibnu Ubâde ayağa kalkmış [398]. Bu
da Hazrec kabîlesinin büyüğü idi. Ve bu vak'adan evvel iyi bir kimse idi. Fakat
bu defa kabile hamiyyeti onu cahilliğe sürükledi de Sa'd ibn Muâz'a karşı:
— Sen yalan söyledin.
Allah'ın ebedîliğine yemîn ediyorum ki, sen onu (yânî Abdullah ibn Ubeyy'i)
öldüremezsin ve onu öldürmeye muktedir olamazsın, demiş.
Bu defa da Sa'd ibnu
Muâz'ın amcasının oğlu olan Useyd ibnu Hudayr [399]
ayağa kalkarak, Sa'd ibnu Ubâde'ye karşı:
— Allah'ın ebediyetine
yemîn ediyorum ki, sen yalan söyledin. Vallahi biz onu elbette öldürürüz. Sen
muhakkak bir münafıksın ki, münafıklar hesabına bizimle mücâdele ediyorsun,
diye mukaabele etmiş.
Bu suretle Evs ve
Hazrec kabileleri ayaklanmışlar. Hattâ birbirleriyle vuruşmaya kasdetmişler.
Rasûlullah ise henüz minber üzerinde dikiliyormuş. Hemen minberden inip onlar
sükûta varıncaya kadar onlara yumuşak sözler söylemiş, kendisi de (başka
konuşmadan) susmuş.
Âişe dedi ki: Ben o
günümü de gözümün yaşı dinmeden ve uyumadan geçirdim.
Âişe dedi ki: Ben iki
gece ile bir günü hiç uyumadan ve gözümün yaşı da kesilmeden devamlı ağladığım
hâlde, babam ve annem benim yanımda bulundular. Onlar ağlamak benim ciğerimi
parçalayacak sanıyorlardı.
Âişe dedi ki: Bu
şekilde ebeveynim yanımda oturdukları, ben de ağlamakta bulunduğum sırada
Ensâr'dan bir kadın benim yanıma girmeye izin istedi. Ben de ona izin verdim.
O da oturup benimle ağlıyordu.
Âişe dedi ki: Biz bu
hâl Üzere iken Rasûlullah yanımıza girdi, Selâm verdikten sonra oturdu.
Âişe dedi ki: Hâlbuki
Rasûlullah, bundan evvel hakkımda dedikodu başladığı günden beri yanımda
oturmamıştı. Ve Rasûlullah, bir ay beklediği hâlde kendisine hakkımda birşey
vâhyolunmamıştı.
Âişe dedi ki:
Rasûlullah oturduğu zaman Şehâdet Kelimeleri'ni söyledikten sonra:
— "Amma ba'du: Yâ
Âişe! Hakkında bana şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnâdlardan bert
isen, yakında A ilah seni muhakkak bert kılıp temizliğini i'lân edecektir. Yok
eğer sen böyle bir günâha yaklaştınsa Allah 'tan mağfiret iste ve Allah 'a
tevbe et! Çünkü kul, günâhını i'tirâf ve sonra Allah'a tevbe ederse, Allah da
onun tevbesini kabul eder" dedi.
Âişe dedi ki: Rasûlullah
bu konuşmasını bitirince (musibetin şiddetli hararetinden) gözümün yaşı
kesildi. Hattâ gözyaşından bir damla bulamıyordum. Hemen babama:
— Rasûlullah'a,
söylediği söz hususunda benim tarafımdan ce-vâb ver! dedim.
Babam:
— Vallahi ben Rasûlullah'a ne diyeceğimi
bilmiyorum, dedi. Sonra anneme:
— Rasûlullah'a cevâb ver! dedim. O da:
— Vallahi Rasûlullah'a ne diyeceğimi
bilmiyorum, dedi.
Âişe dedi ki: Bunun
üzerine ben Kur'ân'dan çok delîl okuyamayan küçük yaşta bir taze olduğum hâlde
şöyle dedim:
— Vallahi ben kesin
anladım ki, siz bu dedikoduyu işitmişsiniz. Hattâ bu söz sizin gönüllerinizde
yer etmiş ve ona inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem, benim muhakkak
berîe olduğumu Allah bilip dururken, sizler benim bu sözümü tasdik etmeyeceksiniz.
Ve eğer benim muhakkak beri olduğumu Allah bilip dururken ben size fena bir
i'tirâfta bulunsam, sizler beni hemen tasdik edeceksiniz. Vallahi ben bu
vaziyette sizin için başka hiçbir mesel bulamıyorum, ancak Yûsuf'un babası
Ya'kûb'un dediği sözü buluyorum: "Fe sabrun ce-mîlun. Vallâhul-mustaânu
alâ mâ tasıfûn = Artık bana (düşen) güzel bir sabırdır. Sizin şu söylemekte
olduklarınıza karşı yardımına sığınılacak, ancak Allah'tır" (Yûsbf:i8).
Âişe dedi ki: Bundan
sonra dönüp yatağıma yattım.
Âişe dedi ki: Ben o
zaman kendimin muhakkak beri olduğumu biliyor, Allah'ın da beni muhakkak temize
çıkaracağını biliyordum. Lâkin vallahi Allah'ın benim hakkımda okunacak bir
vahiy indireceğini hiç zannetmiyordum. Ve sânım da, nefsim de bana âid bir
me'-sele için Allah'ın tilâvet olunacak bir kelâmla konuşmasından çok hakîr
idi. Lâkin Rasûlullah'ın uykuda bir ru'yâ görmesini ve Allah'ın da o ru'yâ ile
beni temize çıkarmasını umuyordum.
Âişe dedi ki: Vallahi
Rasûlullah, oturduğu yerden kalkmamıştı, ev halkından bir kimse de dışarı
çıkmamıştı. Rasûlullah üzerine vahiy indirildi. O'na vahiy inerken olagelen
hâl hemen gelip O'nu yakaladı ki, kış gününde bile üzerine indirilen sözün
ağırlığından dolayı inci dânesi gibi ter dökülürdü.
Âişe dedi ki:
Rasûlullah'tan vahiy hâli sıyrılıp açılınca kendisi sevincinden gülüyordu.
Tekellüm ettiği ilk söz şu oldu:
— "Yâ Âişe! Azız ve Celîl olan Allah 'a
gelince, O seni muhakkak temize çıkardı."
Bunun üzerine annem
bana:
— Kızım, Rasûlullah'a doğru kalk da teşekkür
et, dedi. Âişe dedi ki: Ben:
— Vallahi ben O'na
doğru da kalkmam, Azîz ve Celîl olan Allah'tan başkasına da hamd etmem, dedim.
Allah, şu on âyetin
hepsini indirdi:
"O uydurma haberi
getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şerr sanmayın. Bil 'akis
o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günâhı vardır. Onlardan
günâhın büyüğünü üzerine alan o adama da büyük bir azâb vardır. Ne vardı onu
işittiğiniz vakit erkek mü 'minlerle kadın mü 'minler kendilerine güzel zannda
bulunsalardı da 'Bu açık bir iftiradır' deselerdi ya! Ona dört şâhid getirselerdi
ya! M
bilendir"
(en-Nûr: 11-21).
Allah işte bu âyetleri
benim berâetim hakkında indirince, babam Ebû Bekr, akrabalığından ve fakirliğinden
dolayı nafaka vermekte olduğu Mıstah ibn Usâse için:
— Kızım Âişe'ye bu
iftirayı söyledikten sonra vallahi ben de Mıs-tah'a birşey vermem, diye yemîn
etti.
Bunun üzerine Allah:
"Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar hısımlarına, yoksullara, Allah
yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin, affetsin, aldırış etmesin.
Allah 'in size mağfiret etmesini arzu etmez misiniz? Allah çok mağfiret edici,
çok merhamet eyleyicidir" (en-Nûr:22) âyetini indirdi.
Bunun üzerine Ebû
Bekr:
— Evet, vallahi ben
Allah'ın beni mağfiret etmesini muhakkak
severim, dedi ve
Mıstâh'a veregeldiği nafakayı tekrar vermeye başladı ve:
— Ben bu nafakayı ondan ebediyyen koparmam,
dedi.
Âişe dedi ki:
Rasûlullah zevcesi Zeyneb bintu Cahş'a da benim hâlimi:
— "Yâ Zeyneb! Âişe hakkında ne bilirsin,
yâhud ne gördün?" diye sormuş,
Zeyneb cevaben:
— Yâ Rasûlallah! Ben
kulağımı, gözümü (işitmediğim, görmediğim şeylerden) muhafaza ederim. Vallahi
Âişe hakkında hayırdan başka birşey bilmem, diye güzel şehâdet etmiştir.
Bu hususta Âişe:
Zeyneb, Rasûlullah'm kadınları arasında güzelliği ve Rasûlullah yanındaki
mevkii i'tibâriyle bana rekaabet eden bir kadındı. Fakat Allah onu verâsı
sebebiyle (iftiracılara katılmaktan) korudu. Kızkardeşi Hamne bintu Cahş ise
Âişe ile muharebeye başladı da (yânî iftiraya şiddetle tutunmaya ve
iftiracıların söylediklerini hikâye etmeye başladı da) bu sebeble iftira
sâhiblerinden helak olanlar içinde helak oldu [400].
"Eğer dünyâda ve
âhirette Allah'ın fadlı ve rahmeti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız
yaygaradan dolayı
sizi herhalde büyük
bir azâb çarpardı" (Âyet: 14).
Mucâhid:
"Telâkkavnehû" "Onu bâzınız bâzınızdan rivayet
ediyordunuz"; "Tufîdûne" de "Söylüyordunuz" demektir,
dedi.
272-.......Bize
"O zaman siz o
iftirayı dillerinizle alıyordunuz ve hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla
söylüyordunuz ve bunu kolay sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah indinde
büyüktür" {Âyet: 15).
273-.......İbnu
Cureyc şöyle haber vermiştir: Abdullah ibnu Ebî Muleyke: BenÂişe'den "İz
telikûnehû bi-elsinetikum " şeklinde okurken işittim, dedi [401].
"Onu duyduğunuz
zaman 'Bunu söylememiz bize yakışmaz- Hâşâ, seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır'
demeniz (lâzım) değil miydi?" (Âyet: 16).
274-.......Abdullah
ibnu Ebî Muleyke tahdîs edip şöyle demiştir: Âişe (ölüm sıkıntısından) mağlûb
olmuş bir hâlde iken, ölümünden önce huzuruna girmek için İbn Abbâs izin
istedi. Âişe:
— Bana sena
edilmesinden endîşe ediyorum, dedi (de izin vermek istemedi).
Kendisine:
— İzin isteyen
Rasûlullah'ın amcasının oğlu ve müslümânların önde gelenlerindendir, denildi.
Bu sefer Âişe:
— Ona izin verin, girsin, dedi.
İbn Abbâs, Âişe'nin
yanma girdikten sonra:
— Kendini nasıl hissediyorsun? diye hâlini
sordu. * Âişe:
— Eğer Allah'a takvâlı
olursam hayırdayım, diye cevâb verdi. İbn Abbâs da:
— İnşâallah sen
hayırla berabersin. Rasûlullah'ın zevcesisin. Ra-sûlullah senden başka bir
bakire ile evlenmedi. (İftira kıssasından dolayı) senin hüccetin gökten indi,
dedi.
İbn Abbâs ziyaretini
bitirip dışarı çıkarken, içeriye Abdullah ibnu'z-Zubeyr girdi. Âişe ona:
— Yanıma Abdullah ibnu
Abbâs girdi de beni sena edip övdü. Hâlbuki ben unutulmuş birşey olmamı (yânî
zikredilir birşey olmamamı) arzu etmişimdir, dedi [402].
275-........
İbnu Avn, el-Kaasım'dan tahdîs etti de: İbn Abbâs (R) Âişe'nin huzuruna girmek
için izin istedi, deyip yukarıdaki hadîsin benzerini söyledi, fakat
"Nisyen mensiyyen" kısmını zikretmedi.
"Eğer siz îmân
eden kimselerseniz böyle birşeye hayâtta bulunduğunuz müddetçe bir daha
dönmenizi size haram
(Âyet: 17).
276-.......Sufyânes-Sevrî,
el-A'meş'ten; o da Ebu'd-Duhâ'dan;
o da Mesrûk'tan; o da
Âişe'den tahdîs etti: (Rasûlullah'm şâiri) Hassan ibn Sabit geldi de Âişe'nin
huzuruna girmek için izin istiyordu. Mes-rûk: Ben Âişe'ye:
— Bu Hassan için yanma
gelmesine izin veriyor musun? dedim.
Âişe (R):
— (İftira işine
bulaşmış olduğundan dolayı) ona büyük bir azâb kâbet etmiş değil mi? dedi.
Sufyân: Âişe bu
sözüyle Hassan'm gözünün1 gitmesini kasdedi-yor, dedi.
Hassan şöyle dedi:
— "Hasânun
rezânun mâ tuzennu bi-nbetin Ve tusbıhu garsey mm luhûmi'l-gavâfilr"
( = Hiçbir şübhe ile
ittihâm edilmeyen tam akıllı ve iffetlidir.
İffetli kadınların
etlerinden yemediği için aç olarak sabahlar.)
Hassân'ın bu beytine
karşı Âişe:
— Fakat sen böyle değilsin, dedi [403].
"Ve işte size
âyetlerini açık açık bildiriyor. Allah hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet
sahibidir' (Âyet: 18).
277-......Bize
Şu'be, el-A'meş'ten; o da Ebu'd-Duhâ'dan haber verdi ki, Mesrûk şöyle
demiştir: Hassan ibn Sabit, Âişe'nin yanına girdi de gazel vechi üzere şiir
okuyup şöyle dedi: — Hasânun rezânun mâ îuzennu bi-rîbeîin.
Ve îusbihu garsâ min
luhûmi'l-gavâfili. Âişe Hassân'm bu şiirine karşı:
— Sen böyle değilsin (sen iffetli kadınlara
gıybet ettin), dedi. Mesrûk dedi ki: Ben Âişe'ye:
— Allah "Onlardan
onun büyüğünü üzerine alan kimse" âyetini indirmiş olduğu hâlde sen bu
Hassan gibilerinin senin huzuruna girmelerini serbest bırakacak mısın? dedim.
Âişe:
— Körlükten daha
şiddetli hangi azâb vardır? dedi ve: Şübhesiz bu Hassan, Rasûlullah tarafından
müşriklere reddiye yapar, onu savunurdu, sözünü ilâve etti [404].
"Kötü sözlerin
îmân edenlerin içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler; onlara dünyâda da,
âhirette
de pek acıtıcı bir
azâb vardır. Allah bilir, siz .
bilmezsiniz. Ya üzerinizde Allah'ın fadlı ve rahmeti, ya hakikat Allah çok
şefkatli, çok merhametli olmasaydı (hâliniz neye varırdı)?" (Âyet: 19-20)
"Sizden fazilet
ve servet sahibi olanlar hısımlarına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere
vermelerinde kusur etmesin, affetsin, aldırış etmesin. Allahhn sizi mağfiret
etmesini sevmez misiniz? Allah çok mağfiret edici, çok merhamet
eyleyicidir" (Âyet: 22).
278- Ve Ebû
Usâme söyledi ki, Hişârn ibn Urve şöyle demiştir: Bana babam
Urvetu'bnu'z-Zubeyr haber verdi ki, Âişe (R) şöyle demiştir: Benim hakkımda
söylenenler söylendiği zaman ve ben de hiç-birşeyin farkında değil iken,
Rasûlullah (S) hitâb etmek üzere ayağa kalktı, Şehâdet Kelimeleri'ni söyledi,
Allah'a hamd edip lâyık olduğu şekilde övdü. Bundan sonra:
— "Amma ba'du: Aileme töhmet isnâd eden
birtakım insanlar hakkında yapılması gereken işi, bu husustaki fikirlerinizi
bana söyleyiniz. Allah'a yemîn ederim ki, ben ailem üzerinde hiçbir kötülük
bilmemişimdir. Onların ailem halkına kendisiyle töhmet isnâd ettikleri kimseye
gelince, yine Allah'a yemîn ederim ki, ben o adam üzerinde de asla hiçbir
kötülük bilmemişimdir. O zât benim evime, ben hazır iken müstesna, asla
girmemiştir. Ben bir seferde bulunup evimden gaybubet etmişsem, o zât da
muhakkak benim maiyyetim-de, benimle beraber gaybubet etmiştir" dedi.
Bunun üzerine Sa'd ibn
Muâz ayağa kalkıp:
— Yâ Rasûlallah, bana izin ver de onların
boyunlarına vuralım, dedi.
Buna karşı Hazrec
oğullarından bir adam ayağa kalktı -ki Hassan ibn Sâbit'in anası bu adamın
topluluğundan idi- ve Sa'd ibn Mu-âz'a hitaben:
— Sen yalan söyledin.
Dikkat et! Allah'a yemîn ederim ki, eğer o iftirayı söyleyenler Evs kabilesinden
olsalar, sen onların boyunlarının vurulmasıyle sevinemezsin, dedi.
Nihayet mescidin
içinde Evs ile Hazrec kabileleri arasında bir şerr olması yakınlaştı.
Âişe dedi ki: Ben bu
iftirayı henüz bilmiş değildim. Bu günün akşamı olunca ben bâzı ihtiyâcım için
dışarıya çıktım. Beraberimde Mıstâh'ın anası da vardı. Yürürken bu kadının
ayağı tökezledi de:
— Mıstah helak olsun! dedi. Ben de ona:
— Ey ana! Sen oğluna mı sövüyorsun? dedim.
Kadın sustu. Sonra
kadın ikinci defa ayağı takılıp sürçtü. Kadın yine:
— Mıstah helak olsun! dedi. Ben yine kendisine:
— Sen oğluna mı sövüyorsun? dedim.
Sonra kadın üçüncü
kerre ayağı takılıp sürçtü, bu kerre de yine:
— Taase Mıstahum = Mıstah helak olsun!
bedduasını söyledi. Ben de kendisini azarladım. Bunun üzerine kadın:
— Vallahi ben Mıstah'a
ancak senin yüzünden sövüyorum, dedi.
Ben de:
— Benim hangi hâlim hakkında? diye sordum.
Kadın bana âid olan hadisi açtı. Ben:
— Bu söz hakîkaten oldu mu? dedim. Kadın:
— Evet vallahi, dedi.
Âişe dedi ki: Akabinde
ben evime döndüm, öyle bir hâlde ki, düştüğüm şiddetli dehşetten dolayı kendisi
sebebiyle dışarı çıkmış olduğum ihtiyâçtan ne az ve ne de çok birşey
bulamıyordum [405].
Ben daha çok hasta
oldum, Rasûlullah'a:
— Beni babamın evine gönder, dedim.
O da beni, beraberimde
bana hizmet edecek bir oğlanla gönderdi. Ben eve girdim. Annem Ümmü Rûmân'i
evin alt katında, babam Ebû Bekr'i de evin üst katında okur hâlde buldum.
Annem:
— Ey kızcağızım, seni
buraya getiren sebeb nedir? diye sordu.
Ben de kendisine
sebebi haber verdim ve iftiracıların benim hakkımda söyledikleri sözü de ona
zikrettim. Bir de gördüm ki, bana ulaşan gamın benzeri anama ulaşmamış. Annem
bana:
— Ey kızcağızım, bu
işi kendi üzerinden aşağıda tut (kendini üzme). Allah'a yemîn ederim ki, bir
erkeğin yanında sevmekte olduğu güzel bir kadın olsun ve bunun birçok kadın
ortaklan bulunsun da kadınlar ona hased etmesinler ve onun hakkında söz
edilmesin; bu
pek nâdirdir, dedi.
Gördüm ki bana
ulaştığı derecede anama-gam ulaşmamıştı. Ben
anama:
— Bunu babam da bilmiş hâlde mi? diye sordum.
O:
— Evet (bilmektedir), dedi.
— Rasûlullah da bilmiş mi? dedim.
— Evet (o da bilmiştir), dedi.
Ben
"Rasûlullah" sözünü söyletmek istedim ve ağladım. Bu sırada evin üst
katında okumakta olan babam Ebû Bekr benim sesimi işitti de aşağıya indi ve
anama:
— Âişe'nin nesi var? dedi.
Anam:
— Şanında zikredilen şey kendisine ulaşmış,
dedi. Bunun üzerine babamın iki gözü yaş akıttı.
— Senin üzerine yemîn
ediyorum ki, ey kızcağızım, sen muhakkak kendi evine döneceksin, dedi.
Bunun üzerine ben
(hemen evime) döndüm. And olsun Rasûlullah da benim odama girmiş ve hizmetçi
kızdan da sormuştur. Cariyem:
— Allah'a yemîn ederim
ki, ben Âişe üzerine hiçbir ayıp şey bilmiş değilim. Ancak şu var ki, o uyuyup
kalıyordu da nihayet koyun içeriye giriyor ve onun ekmeklik hamurunu yâhud
ekmeklik ma'cû-nunu yiyordu, dedi.
Cariyemin bu sözleri
üzerine Peygamber'in sahâbîlerinden bâzısı onu azarladı da:
— Ey kadın! Rasûlullah'a doğru söyle! dedi.
Hattâ sahâbîler
Berîre'ye o düşük işi açıkça söylediler. Bunun üzerine cariyem Berîre:
— Subhânallah! Allah'a
yemîn ederim ki, ben Âişe üzerine, kuyumcunun hâlis altım üzerine bilmekte
olduğu bilgiden başka birşey
bilmemişimdir, dedi.
Bu iş, kendisi
hakkında söylenilmiş olan adama da ulaştı. O da: - Subhânallahi! Allah'a yemîn
ederim ki, ben hiçbir dişi kim-
senin elbisesini asla
açmış değilim (yânî ben hayâtımda hiçbir kadınla asla cinsî münâsebet
yapmadım), demiştir.
Âişe: Ve o zât Allah
yolunda şehîd olarak öldürüldü, dedi.
Âişe-devâmla şöyle
dedi: Anamla babam hiç ayrılmadan benim yanımda sabahladılar. Nihayet mescidde
ikindi namazını kıldırmış olduğu hâlde Rasûlullah benim yanıma girdi. Sonra
anam ile babam beni sağımdan ve solumdan aralarına almış hâlde iken Rasülullah
içeriye girdi de, Allah'a hamd edip övdü. Sonra "Amma ba'du" diyerek
şunları söyledi:
— "Yâ Âişe! Eğer bir kötülük yapmış isen
yâhud nefsine zulmet mişsen Allah 'a tevbe et. Çünkü Allah, kullarından
tevbeyi kabul eder" dedi.
Âişe dedi ki: Bu
sırada Ensâr'dan bir kadın gelmiş ve kapıda oturmakta idi. Ben Rasûlullah'a:
— (Onun anlayışına göre hareminin ululuğuna
lâyık olmayan) birşeyi zikretmeye şu kadından haya etmez misin? dedim.
Rasülullah va'zmı
yaptı. Ben de babama yöneldim de:
— Rasûlullah'a cevâb ver! dedim. Babam:
— Ben ne söyleyeyim? dedi.
Bunun üzerine ben
anama yöneldim de:
— Rasûlullah'a sen cevâb ver! dedim. O da:
— Ben ne söylerim? dedi.
Eöyleçe onların ikisi
de Rasûlullah'a cevâb vermeyince, ben Şe-hâdet Kelimelerisni söyledim, Allah'a
hamd ettim ve O'nu lâyık olduğu sıfatlarla sena edip övdüm. Bundan sonra
"Amma ba'du" deyip şunları söyledim:
— Vallahi eğer ben sizlere "Ben hiçbir
günâh işlemedim" desem-Azîz ve Celîl olan Allah benim muhakkak doğru
söyleyici olduğuma şehâdet edip dururken- benim bu sözüm, sizin yanınızda bana
fayda verici değildir. Yemîn olsun sizler bu iftirayı konuşmuşsunuz ve bu sizin
kalblerinize içirilmiş. Ve eğer ben, Allah benim böyle bir iş yapmadığımı bilip
dururken, sizlere "Ben bunu yaptım" desem, . sizler muhakkak
"Âişe bu işi nefsine karşı ikrar etti" diyeceksiniz. Vallahi ben bu
vaziyette kendim için ve sizin için başka bir mesel bulamıyorum. -Tam burada
zihnimde Ya'kûb'un ismini araştırdım, fakat onu hatırlamaya muktedir olamadım.-
Ancak Yûsuf'un babasını buluyorum ki, o zaman Yûsuf un babası şöyle demişti:
"Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin şu söylediklerinize karşı,
yardımına sığınılacak olan da ancak Allah'tır" <Yûsuf:i8).
Ve tam saatinde
Rasülullah üzerine vahiy indirildi. Bizler sükût
ettik. Akabinde O'ndan
vahiy hâli kaldırıldı. Ben O'nun yüzündeki sevinci apaçık belirmiş buluyordum.
Rasülullah alnındaki terleri eliyle siliyor ve:
— "Sevin yâ Âişe! Allah senin tertemiz
olduğunu kesin surette indirmiştir" dedi.
Âişe dedi ki: Ben,
olduğumdan daha şiddetli bir şekilde öfkelenmiştim. Ebeveynim bana:
— Rasûlullah'a doğru kalk, dediler. Ben de:
— Vallahi ben ne O'ha
doğru kalkarım, ne de O'na ve size hamd ederim; lâkin ben, benim berâetimi
indirmiş olan Allah'a hamd ederim. Çünkü yemîn olsun ki, sizler o
iftirayı işittiniz de onu inkâr
etmediniz ve değiştirmediniz! dedim.
Âişe şöyle der idi:
Cahş kızı Zeyneb'e gelince, Allah onu dîni sebebiyle {yânî dîndârlığı
sebebiyle) korudu da o, hakkımda hayırdan başka birşey söylemedi. Amma onun
kizkardeşi Hamne'ye gelince, işte o, helak olanlar içinde helak oldu. O iftira
hususunda kelâm edenler ise, Mistah ile Hassan ibnu Sâbit'tir. Münafık olan
Abdullah İbnu Ubeyy İse bizzat bu İftirayı eşelemek ve yayılmasını istemek
suretiyle ortaya çıkarmakta ve toplamakta olan kimsedir, işte o, "0
zümreden günâhın büyüğünü üzerine alan", odur. Ve Hamne'dir.
Âişe dedi ki: Bu
sebebden Ebû Bekr, Mistah'ı ebeden hiçbir fayda verici şeyle
faydalandırmayacağına yemîn etti. Bunun akabinde Azîz ve Celîl olan Allah:
"Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, vermelerinde eksiltme
yapmasınlar... " <en-Nûr: 22) âyetini sonuna kadar indirdi. Bununla
Allah Ebû Bekr'i kasdeder. "Bolluk (yânî servet) sahibi olanlar, hısımlık
sahibi bulunanlara ve fakirlere, vermelerini eksik yapmasınlar": Bununla
da Allah, Mıstah'ı kasdeder. "Allah'ın size mağfiret etmesini arzu etmez
misiniz? Allah çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir" kavline kadar
indirdi. Nihayet Ebû Bekr:
— Evet, vallahi ey
Rabbimiz, bizler şübhesiz Sen'in bize mağfiret etmeni elbette sever, arzu
ederiz, dedi ve Mıstah'a veregeldiği nafakayı tekrar ona döndürdü [406].
"Baş örtülerini
yakalarının üstüne (orayı kapayacak surette) koysunlar" (Âyet: 3i)
Ve Ahmed ibnu Şebîb
şöyle dedi:
Bize babam Şebîb ibn
Saîd, Yûnus ibn Yezîd'den tahdîs etti. İbnu Şihâb, Urve'den; o da Aişe'den söyledi
ki, Aişe (R): Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eylesin. Allah "Kadınlar
baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar" emrini indirince, o kadınlar
izâr denilen dış elbiselerini yardılar da onlarla başlarını örttüler, demiştir [407].
279-.......Bize
İbrâhîm ibnu Nâfi', el-Hasen ibn Müslim'den;
o da Safiyye bintu
Şeybe'den taridîs etti ki, Âişe (R) şöyle der idi: Şii "Kadınlar baş
örtülerini yakalarının üstüne koysunlar" âyeti indiği zaman, izârlarını
aldılar da onları etekleri yönünden yardılar ve bunlarla başlarını örttüler,
demiştir [408].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
İbn Abbâs şöyle dedi:
"Hebâen mensurun
= Saçılmış zerreler" (Âyet: 23), rüzgârın savurmakta olduğu ince
topraktır; "Rabb'ine (yânı san'atına) bir bakmadın mı? Gölgeyi nasıl uzatmıştır.
Eğer O dileseydi onu elbette durdururdu.
Sonra biz güneşi
(nasıl) ona bir delil yapmışızdır" (Âyet: 45); burada "Uzatılan
gölge", tan yerinin ağarmaya başladığı vakit ile güneşin doğması arasında
uzayan ve yayılan gölgedir (ki, bu en hoş bir manzaradır); "Sâkinen'%
"Devamlı duran"; "Sümme cealnâ Jş-şemse aleyhi delîlen = Sonra
biz güneşin doğuşunu, gölgenin meydana gelmesine bir delîl yapmışızdır" [409].
"O, iyice düşünüp
ibret almak arzusunda bulunanlar, yâhud şükretmek isteyenler için gece ile
gündüzü birbiri
ardınca
getirendir" (Âyet: 62); buradaki "Hılfeten", "Birbiri
ardınca" demektir, geceleyin kendisinden bir amel kaçmış olan kimse ona
gündüzleyin erişir, yâhud gündüzleyin bir ameli kaçmış olan kimse ona geceleyin
erişir (telâfî eder).
el-Hasen el-Basrî de
"Ey Rabb'imiz, bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin
sevinci olarak (iyi insanlar) ihsan et, bize takva sahihlerini önder kıl"
(Âyet: 74) kavli hakkında: Bu, "Bize Allah'a itaat yolunda bulunan
zevceler ve nesiller ver" demektir. Mü'minin gözünü, sevdiğini Allah'a
tâat yolunda görmesinden daha fazla sevindirecek birşey yoktur, demiştir.
İbn Abbâs:
"Subûren" -"Helâken"- (Âyet: 12-13), "Veylen"
ma'nâsınadır, dedi. İbn Abbâs'tan başkası: "es-Saîr = Çılgın ateş"
(Âyet: ııj müzekkerdir. "Tasa'ur" ve "Ittırâm"ın ma'nâsı
"Şiddetle yanmak"tır.
' 'Bu âyetler, onun
başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan evvelkilere âid masallardır,
dediler" (Âyet. 5); buradaki "Tumlâ aleyhi" sözü
"Emleytu" ve "Emleltu" tabirlerinden olup "Kendisine
okunmakta olan" ma'nâsınadır. "erRessu", "Ma'den"
ma'nâsınadır; bunun cem'i "Risâs" gelir (Âyet: 38). "Mâ.ye'beu
bikum Rabbî" (Âyet: 77), "Rabb'im size değer vermezdi"; "Mâ
abe'tu bihi şey'en" denilir ki "Ben ona birşey değeri vermedim",
yânî "O sayılmaz, i'tibâr edilmezdir" demektir.
"Inne azâbehû
kâne garâmen = Gerçek onun azabı daimî bir helaktir" (Âyet: 65); bu
"Garâmen", "Helak" ma'nâsınadır.
"Fe atev"
(Âyet: 20, "Tağav", yânî "Azgınlıkta sınırı aştılar"
demektir.
Sufyân ibn Uyeyne de
"Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu azgın bir fırtına ile helak
edildiler" (ei-Hâkkaa: 6) kavlindeki "Âtiyetin", hâzinleri
üzerine şiddetle esen, böylece ölçüsüz ve tartısız çıkan şiddetli rüzgârdır [410].
' O yüzleri üstü
cehenneme sürülüp toplanacaklar, onların yeri çok kötü, yolu çok sapıktır"
(Âyet: 34)
280-.......
Enes ibn Mâlik şöyle tahdîs etmiştir: Bir adam:
— Ey Allah'ın
Peygamberi! Kâfir, kıyamet gününde yüzüstü nasıl haşrolunur? diye sordu.
Peygamber (S):
— "Dünyâda onu
iki ayağı üzerinde yürüten Allah, kıyamet gününde yüzüstü yürütmeye kudretli
değil midir?" diye cevâb verdi.
Bu hadîsin râvîsi
Katâde: Evet Rabb'imizin izzetine yemîn ederim ki, O buna elbette kaadirdir,
dedi [411].
'Onlar ki, Allah'ın
yanına başka bir tanrı daha (katıp) tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana
haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya Çarpar"
(Âyet: 68).
281-.......Buradaki
iki senedle gelen hadîste Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Ben
Rasûlullah'a sordum -yâhud Rasûlullah'a şöyle soruldu-:
— Allah katında hangi günâh en büyüktür? dedim.
Rasûlullah (S):
— "Seni Allah yaratmış olduğu hâlde Allah
'a bir benzer uydur-mandır" buyurdu.
— Sonra hangi (günâh büyüktür)? diye sordum.
Rasûlullah:
— "Seninle beraber yemek yemesinden
korkarak çocuğunu öldünnendir" buyurdu.
— Bundan sonra hangisi (büyüktür)? dedim.
Rasûlullah:
— "Komşunun halîiesiyîe (yânı zevcesiyle)
zina etmendir'' buyurdu.
İbn Mes'ûd dedi ki:
Rasûlullah'ın bu cevâblarını tasdik edici olarak şu âyet indi: *'Onlar ki Allah
'in yanına başka bir tanrı daha (katıp) tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı nefsi
haksız yere öldürmezler, zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar"
[412].
282-.......
Abdulmelik ibnu Cureyc şöyle demiştir: Bana el-Kaasım ibnu Ebî Bezzete haber
verdi ki, kendisi Saîd ibnu Cubeyr'e:
— Kasdederek bir
mü'mini öldüren kimse için tevbe var mıdır? diye sorup, akabinde ona karşı
"Allah'ın haram kıldığı cam haksız olarak öldürmezler" âyetini
okudum, demiş.
Saîd ibn Cubeyr de
ona:
— Senin bu âyeti bana karşı okuduğun gibi, bunu
İbn Abbâs'a karşı okudum. İbn Abbâs bana şöyle dedi: Bu âyet Mekkiyye'dir.
Bunu, Medine devrinde inmiş olan en-Nisâ Sûresi'ndeki şu âyet neshetmiş-tir: *
'Kim bir mü 'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere
cehennemdir. Allah ona gadâb etmiştir, ona la 'net etmiştir ve ona çok büyük
bir azâb hazırlamıştır" <Âyet:93) [413].
283-.......Saîd
ibn Cubeyr şöyle demiştir: Küfe ehli kasden bir mü'minin öldürülmesinde (bundan
tevbe kabul edilir mi hususunda) ihtilâf ettiler. Ben bu konuda İbn Abbâs'a
sormaya gittim (ve sordum). İbn Abbâs:
— Bu, "Kim bir mü
'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir..."
âyeti, en son inen vahiyler içindedir ve bunu hiçbirşey neshetmemiştir, dedi [414].
284-.......
Saîd ibn Cubeyr dedi ki: Ben İbn Abbâs'a:
— Yüce Allah'ın
"Onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir" kavlinden
sordum.
İbn Abbâs:
— Kasden insan öldürenin tevbesi yoktur, dedi.
Ben ona, zikri celîl
olan Allah'ın sonuna kadar "Allah'ın beraberine başka bir tanrı katıp
tapmazlar..." kavlini sordum. İbn Abbâs:
— Bu âyet, Câhiliyet devri (müşrikleri)
hakkındadır, dedi [415].
"Kıyamet günü de
azabı katmerleşir ve o azabın içinde hor ve hakir ebedî kalır" (Âyet: 69).
285-.......Saîd
ibnu Cubeyr şöyle dedi: İbnu Ebzâ dedi ki: İbn Abbâs'a "Kim bir
mü'minikasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir'1''
(en-Nisâ:93) kavli soruldu. Bir de "Allah 'in haram kıldığı canı haksız
olarak öldürmezler... Meğer ki tevbe edip iyi amelde bulunan kimseler ola"
kavline kadar ulaşıp bundan da soruldu (yânî bundan da sor denildi). Ben
bunları İbn Abbâs'a sordum. İbn Abbâs dedi ki:
— Bu âyet indiği zaman
Mekke ahâlîsi: Hakîkaten bizler Allah'a denk uydurup ortak kıldık, Allah'ın
haram kıldığı canı haksız olarak öldürdük ve çirkin işler yaptık, dediler.
Allah akabinde "Meğer ki şirkten tevbe edip îmân eden, iyi amelde bulunan
kimseler ola. İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok
mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir" (Âyet:70) kavlini indirdi.
'(Şirkten) tevbe edip
îmân eden ve iyi amelde bulunan kimseler müstesnadır. İşte Allah bunların
kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok mağfiret edici, çok merhamet
eyleyicidir *' (Âyet: 70).
286-.......
Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir: Abdurrahmân ibnu Ebzâ bana, şu iki âyeti İbn
Abbâs'tan sormamı emretti: "Kim bir mü 'mini kasden öldürürse onun cezası,
içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir" (en-Nisâ:93). Ben bu âyeti İbn
Abbâs'a sordum. İbn Abbâs:
— Bu âyeti hiçbirşey neshetmedi, dedi.
"Onlar ki, Allah
'in yanına başka bir tanrı daha (katıp) tapmazlar..." (d-Furkaan:68); ben
bunu da sordum. İbn Abbâs:
— Bu, şirk ehli hakkında indi, dedi [416].
'(Bu tekzibinizden
dolayı size) artık yakın bir azâb lâzım oluyor" (Âyet: 77).
"Lizâmen",
"Heleketen" demektir.
287.......
Bize Müslim ibn Sabîh tahdîs etti ki, Mesrûk söyle demiştir: Abdullah ibnu
Mes'Ûd (R) şöyle dedi: Beş alâmet vâki' olup geçmiştir: ed-Duhân:10; eI-Kamer:l-2; er-Rûm:l-2, el-Batşe
(ed Duhâni6) ye "Artık yakın bir azâb lâzım oluyor"
(ci-Furkaan:77) kavlindeki "Lizam" [417]
Rahman ve Rahim olan
Allah 'in ismiyle
Mucâhid: "Siz her
yüksek yerde bir alâmet bina edip eğlenir misiniz" (Âyet: 128) kavimdeki
"Te'besûn{ = Abesle uğraşır mısınız)?", "Bina eder
misiniz?" demektir, dedi.
"Siz burada emîn
emîn bırakılacak mısınız? Bağların, pınarların içinde, ekinlerin ve
tomurcukların nâzik, yumuşak hurma ağaçlarının içinde" (Âyet: 146-149) kavlindeki
"Hedîm", dokunulduğu zaman kırılıp ufalanan Iatîf şey ma'nâsınadır.
"Mine'l-musahharin", "Mine'l-meshûrîn" (yânî
büyülenmişlerdensin) (Âyet. 153)
ma'nâsınadır.
"Leyke"ve
"el-Eyke", "Eyketun"un cem'idir; "Eyke" de
"Ağaçlardın cem'idir ki, "Orman" demek olur (Âyet: 176) [418].
' 'Hulâsa onu tekzîb
ettiler de kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdu Hakikat bu, o günün büyük
azabı idi7' (Âyet: is9>.
"YevzmVz-zulle",
Azabın onları gölgelemesidir [419].
"Mevzûnin",
"Ma'lûmin" (yânî "Bilinmiş") ma'nâsınadır (ei-Hicn 19).
*'Mûsâ'ya: 'Asanı
denize vur' diye vahyettik. (Vurunca) derhâl deniz yarıldı, herbir parçası
kocaman dağ gibi oldu" (Âyet: 63>; buradaki "Tavd", "Cebel" (yânî "Dağ") ma'nâsınadır
[420].
"Şübhesiz bunlar
azar azar birer cemâattir" (Âyet. 54); buradaki "eş-Şirzimetu",
"Tâifetun kalîletun" (yânî "Az bir cemâat") demektir.
Ki o kıyam ettiğin
vakit seni ve secde edenler içindeki dolaşmanı dâima görendir" (Âyet.
218H9); buradaki "Fî'ssâcidîn'% "Namaz kılanlar içinde"
ma'nâsinadır.
İbn Abbâs şöyle dedi:
' 'Siz her yüksek
yerde bir alâmet bina edip eğlenir misiniz? Ebedî kalacağınızı umarak yer
altında su mahzenleri edinir misiniz?" (Âyet: 128-129); buradaki
ı'er-Rey'u", "Eyfâ" yânî "Arz'dan olan
yükseklik"ma'nâsınadır; "er-Rey'atu", "Riyeatu"nun
vahidi, yânî tekilidir. "Masâm'(= Masna'lar)", içinde su edinilen her
bina masnaa'dır.
"Dağlardan
şımarık şımarık evler yontuyordunuz" (Âyet:149); buradaki
"Ferinin", "Merihîn", "Fârihîn"; hepsi
bir ma'nâyadır.
"Fârihin", (yontucuların hâli olup) maharetli ustalar ma'nâsınadır,
deniliyor.
"Velâ te'sev
fVl-ardı müfsidîn= Yeryüzünde fesâdçılar olarak bozgunculuk etmeyin"
(Âyet: ıs3); "Velâ te'sev",
"Ase, Yeîsu,
Aysen" babından olup, "Fesadın en şiddetlisi" ma'nâsınadır.
"Sizi ve evvelki
ümmetleri yaratan(Allah)dan korkun" (Âyet: 184), buradaki
"el-Cibille", "Halk" ma'nâsınadır. "Cubile",
"Hulika" (yânî "Yaratıldı") demektir. (Yâsîn: 62'deki)
"Cubulen" de bu bâbdandır. "Cubulen, Cibilen ve Cublen",
"Halk" ma'nâsınadır. Buradaki "Cubulen" ile
"Halk"ı, "Yarattı" ma'nâsını kasdediyor. Bu ma'nâyı İbn
Abbâs söyledi.
288 "Ve
^râhîm ibnu Tahmân (öl. 160), İbnu Ebî Zı'b'den- o da Saıd ibnu Ebî Saîd
el-Makbûrî'den; o da babası Ebû Saîd Key san dan; o da Ebû Hureyre(R)'den
söyledi ki, Peygamber (S) söyle .buyurmuştur: ''
289-......".
Bize kardeşim Abdulhamîd, İbnu Ebî Zı'b'den; o da Saîd el-Makbûrî'den; o da Ebû
Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "İbrâhîm
(kıyamet gününde yüzü toz içinde) babasına kavuşacak da: Yâ Rabbt Sen bana
insanlar diriltile-cekleri gün beni zelîl ve rüsvây etmeyeceğini va'd etmiştin,
diyecek. Allah da: Ben cenneti kâfirlere haram kılmışımdır, buyuracak" [423].
'Sen (îlkin) en yakın
hısımlarını inzâr et. Mü yminlerden sana tâbi* olanlara kanadını indir (yanını
yumuşat)"
(Âyet: 2!3-2!4)
290-.......
İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: "Sen en yakın hısımlarını inzâr et'"
âyeti indiği zaman Peygamber (S) Safa Tepesi üzerine çıkıp yükseldi de:
— "Ey Fıhr oğulları! Ey Adiyy
oğulları!" diye bütün Kureyş soylarını oymak oymak nida etmeye başladı.
Nihayet çağrılanlar
oraya toplandılar. Çağrılanlardan herhan-gibiri oraya çıkmaya muktedir olmadığı
zaman, toplantıda ne olacağına bakması için bir elçi göndermiştir. Kureyş'Ie
beraber Ebû Leheb de geldi. Peygamber bu topluluğa hitaben:
— "(Ey Kureyş!) Haydi bana re'yinizi haber
veriniz! Ben size şu vâdfde birtakım düşman süvarileri vardır, sizin üzerinize
baskın yapmak istiyorlar diye haber versem, bana inanır mısınız?" dedi.
Topluluk:
— Evet inanırız. Biz
senin üzerinde yaptığımız her tecrübede, senin doğru sözl'i olduğunu tesbît
ettik, dediler.
Peygamber: ,
— '-'Öyleyse ben size, şiddetli bir azabın
önünde sizleri uyarıp sakındırıcıyim..." dedi.
Bu hitabe üzerine Ebû
Leheb:
— Yazık sana! Bundan
sonraki günlerde hüsrana, zarara uğra-yasın! Bizleri bu konuşma için mi burada
topladın? dedi.
Bu sözleri üzerine şu
sûre indi: "BismVllâhVr-rahmânVr-rahîm. Ehû Leheb'in iki eli kurusun.
Kendisi de kurudu (helak oldu). Ona ne malı, ne kazandığı faide vermedi...
" (Ebü Leheb Sûresi: ı-5) [424].
291-.......ez-Zuhrî
şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu'l-Müseyyeb ile Ebû Seleme ibnu Abdirrahmân haber
verdiler ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Allah: "Sen en yakın
hısımlarına azabı haber verip uyar" âyetini indirdiği zaman Rasülullah (S)
ayağa kalktı da şöyle hitâb etti:
— "Ey Kureyş
topluluğu! (Yâhud buna benzer bir hitâb kelimesiyle.) Müslüman olup
nefislerinizi Allah'ın azabından satın alınız. Ben Allah'ın azabından
hiçbirşeyisizden men'edemem. Ey Abde Menâf oğulları! Sizden de ben Allah'ın
azabından hiçbirşeyi def' ede-. mem! Ey Abbâs ibne Abdilmutt
Bu hadîsi rivayet
etmekte Buhârî'nin şeyhi Ebû'l-Yemân'a Es-bağ ibnu'l-Ferec mutâbaat etmiştir.
Buhârî'nin diğer üstadı Esbağ da Abdullah ibn Vehb'den; o da Yûnus ibnu Yezîd
el-Eylî'den; o da İbnu Şihâb ez-Zuhrî'den olmak üzere rivayet etmiştir [425].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
"el-Hab'u"
(Âyet: 25), "Gizlediğin herşey" ma'nâsınadır. "Lâ kıbele" (Âyet:
37),
"Lâ takate"
ma'nâsınadir.
' 'Ona denildi ki:
Köşke gir. Kadın onu görünce derin bir su sandı, iki ayağını açtı.
Kadın: Ey Rabb 'im,
hakikat ben kendime yazık etmişim.
Allah'a teslim oldum,
dedi" (Âyet: 44); buradaki "es- Sarh", sırçalardan edinilmiş
olup duvar ve saha sıvamaya yarayan her hare ve her şeffaf çamurdur.
Bir de'
"es-Sarh", "Köşk" ma'nâsınadır. Bunun cem'i
"Surûh"tur [426].
İbn Abbâs şöyle dedi:
"Hakikat orada
bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine herşey verilmiştir. Onun
bir de çok büyük bir tahtı vardır" (Âyet: 23); buradaki "Ve lehâ arşun",
"Güzel san'ath, değeri pek pahalı büyük bir tahtı vardı" demektir [427].
"
buradaki
"Redife", "Yakın oldu" ma'nâsınadır. "Sen dağları
görür, onları yerinde durur sanırsın. Hâlbuki onlar bulut geçer gibi geçer
gider. Bu herşeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır..." (Âyet: 88); buradaki
"Câmideten", "Yerinde durucu" rha'nâsınadır [428].
"Ey RabbHm, bana
ve ana-babama lütfettiğin nV
olacağın iyi işler yapmamı
bana ilham et. Rah
"EvzVnî",
"Beni alıştırıp nefsim üzerine hâkim kıl da bendeki ni'
Mucâhid de şöyle dedi:
"Nekkırû lehâ arşehâ" (Âyet: 4i), "Onun tahtını başkalaştırıp
bilinmez şekle getirin" (Âyet: 4i) demektir. "Ve ûtînâ 1-ilme min
kablihâ - Ve bize o kadından önce ilim verilmişti ve biz müslümân
olmuştuk" (Âyet: 42)
Mucâhid: Bu sözü
Rahman ve Rahîm olan
Allah'm ismiyle
"Allah ile
birlikte diğer bir tanrı daha edinip tapma. O 'ndan başka hiçbir tanrı yok. O
ynun vechinden başka herşey helak olucudur. Hüküm O ynundur ve siz ancak O'na
döndürüleceksiniz" (Âyet: ss). Buradaki "İllâ vehehu",
"İllâ mulkehu" ma'nâsınadır. "İllâ" istisnâsıyle Allah'ın
yüzü murâd edildi de denilir [430].
Ve Mucâhid: "Fe
amiyet aleyhim el-enbâu yevmeizin = Artık o gün
onlara karşı bütün
haberler kör olmuştur. Artık birbirlerine de birşey soramazlar" (Âyet:
66); buradaki "c Enbâu{- Haberler)", "Hüccetler"
ma'nâsınadır, demiştir [431].
"Hakikat sen her
sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah'tır ki kimi dilerse ona hidâyet
verir ve O, hidâyete
erecekleri daha iyi
bilendir" (Âyet: 56).
292-.......ez-Zuhrî
şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu'I-Müseyyeb haber verdi ki, babası el-Müseyyeb
ibn Hazn (R) şöyle demiştir: Ebû Tâlib'e ölüm (alâmetleri) geldiği zaman ona
Rasûlullah (S) geldi. Ve amcasının yanında Ebû Cehl ibn Hişâm ile Abdullah ibn
Ebî Umey-ye ibni'l-Mugîre'yi buldu. Rasûlullah, Ebû Tâlib'e:
— "Ey amca! La
ilahe illellâh kelimesini söyle de bununla Allah katında senin lehine şefaat
için hüccet getireyim" dedi.
Bunun üzerine Ebû Cehl
ile Abdullah ibnu Ebî Umeyye:
— (Yâ Ebâ Tâlib!)
Abdulmutt
Rasûlullah da amcasına
Tevhîd Kelimesi'ni arza devam ediyordu. O ikisi de devamlı olarak o
söyledikleri makaaleyi, yânî sözü tekrar ediyorlardı. Nihayet Ebû Tâlib bunlara
karşı söylediği son söz olarak:
— O (yânî ben)
Abdulmutt
Râvî dedi ki:
Rasûlullah:
— "Yemîn ederim ki, ben hakkında mağfiret
dilemekten neh-yolunmadıkça muhakkak Allah'tan senin için mağfiret
isteyeceğim" dedi.
Bunun üzerine Allah:
"Müşriklerin, o çılgın ateşin yaranı oldukları muhakkak meydana çıktıktan
sonra artık onların lehine, velev hısım olsunlar, ne Peygamber İn, ne de mü
'min olanların mağfiret istemeleri doğru değildir" (et-Tevbe: ii3) âyetini
indirdi. Yine Allah Ebû Tâlib hakkında indirdi de Rasûlü'ne hitaben şöyle
buyurdu: "Hakikat sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah
'tır ki, kimi dilerse ona hidâyet verir ve O, hidâyete erecekleri daha iyi
bilendir" (Âyet:56) [432].
İbn Abbâs şöyle dedi [433]:
"Hakîkaten Kaarûn, Musa'nın kavminden idi. Fakat onlara karşı serkeşlik
ettL Biz ona öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarım taşımak bile) güçlü
kuvvetli büyük bir cemâate ağır geliyordu. O vakit kavmi ona: 'Şımarma, çünkü
Allah şı-manklan sevmez'demişti"(Âyçt.76). Buradaki
"Ulû'l-kuvvet(~Kuvvet sâhibleri)'» "Erkeklerden oluşan kuvvet sahibi
bir cemâat onun anahtarlarım kaldırmaz" ma'nâsınadır.
"Le-tenûu" da "Anahtarlar o cemâate elbette ağır basar"
demektir.
"Mûsâ 'nın anası,
yüreği çocuğundan başka herşeyden bomboş olarak sabahladı. Eğer (Allah'ın
va'dine) inananlardan olması için kalbine rabıta vermeseydik az daha onu
açıklayacaktı" (Âyet:io).
"el-Ferihîn",
(Âyet: 76) "el-Merihîn", yânî "Şımarıkları sevmez"
demektir. "Anası Musa'nın kızkardeşine dedi ki: 'Onun izini ta'kîb
et" (Âyet:ii) yânî "Onun haberini öğrenip bildirmem için izinin arkasından
git, dedi". Bazen bu "el-Kasas" fiili, bir sözü kıssa etmek,
nakletmek, anlatmak ma'nâsına olur: "Biz sana bu Kur 'ân h (bu sûreyi)
vahyetmek suretiyle en güzel beyânı kıssa olarak sana anlatacağız. Hâlbuki sen
daha evvel bundan elbet haberdâr olmayanlardandın'' (Yûsuf:3) âyetinde olduğu
gibi.
"Mûsâ 'nın
kızkardeşi de, berikiler farkında olmayarak onu uzaktan gözetledi"
(Âyet:ii); buradaki "An cunübin", "An bu'din" yânî
"Uzaktan" ma'nâsınadır. "An cenabetin" ve "An
ictinâbin" ta'-bîrleri de yine bir şey olup, aynı ma'nâyadır.
"Derken Mûsâ
ikisinin de düşmanı olan birini yakalamak isteyince..." (Âyet:i9);
buradaki "Yebtışu" vt "Yebtuşu" fiilleri, sülâsî ikinci ve
birinci bâblardan olup sıkı ve sert şekilde arslan yakalayışı gibi yakalama
ma'nâsınadır.
"Şehrin öte
başından koşarak bir adam geldi. Mûsâ: Memleketin önde gelenleri seni öldürmek
için (toplandılar) hakkında müzâkere ediyorlar. Hemen buradan çık git.
Şübhesiz ki, ben sana hayır isteyicilerdenim, dedi. " (Âyet:20), buradaki
"Ye'temirûne", "İstişare ediyorlar" demektir.
"eUUdvân"
(hyzv.2%), "el-Adâu", "et-Teaddî" hepsi bir olup
"Hakkı tecâvüz etmek" ma'nâsınachr.
"Ânese",
"Absara", yânî "Gördü"; "el-Cezvetin minel-nâri"
(Âyet: 29),
"Ateşten bir parça" ma'nâsınadır.
"el-Cezvetu",
kendisinde alev bulunmayan ateşli odundan kalın bir parçadır.
"Şihâb" (en-Nemi: 7) ise, kendisinde alev bulunan ateştir. Yılanlar
birçok cinstir: "el-Cânnu" (Âyer.31), "el-Efâî",
"el-Esâ-vid"... gibi
"Rıd'en"
(Âyet:34), "Yardım edici olarak"; İbn Abbâs: "Beni tasdîk edip
doğrulayacak bir yardımcı olarak" şeklinde fiili merfû' okuyup söyledi.
İbn Abbâs'tan başkası
da şöyle dedi: "Seneşuddu adudeke bi~ ahîke = Senin pazunu kardeşinle
şiddetlendirip kuvvetlendireceğiz"
(Âyet:35) buradaki
"Se-nesudduke", "Sana yardım edeceğiz" demektir. Bir şeyi
kuvvetlendirdiğin zaman muhakkak sen onu takviye edecek bir pazu yapmış
olursun.
"Biz onları
(dünyâda insanları) ateşe da'vet edegelen rehberler yaptık. Kıyamet gününde ise
asla yardıma kavuşturulmayacaklar dır. Bununla beraber bu dünyâda biz onların
arkalarına la 'net de taktık. Kıyamet gününde onlar çok kötülenmiş
olanlardır" (Âyet:4i-42); buradaki "Mine'l-makbûhîn",
"Helak edilmişlerdendirler" ma'nâsınadır.
"And olsun ki,
biz onlar için nasihat kabul etsinler diye sözü birbiri ardınca ekleyip
(indirip) durmuşuzdur" (Âyet:5i); buradaki "Ve le-kad vassalnâ
1-kavle = Yemin olsun biz sözü ekleyip durduk", "Ye-
mîn olsun biz sözü
beyân ettik ve tamamladık" ma'nâsınadır.
"... Biz onları
tarafımızdan bir nzık olarak her şeyin mahsûllerinin gelip toplanacağı
korkusuz bir haremde yerleştirmedik mi?"
(Âyet:57); buradaki
"Yucbâ", "Yuclebu" yânî "Celb edilip toplanır"
ma'nâsınadır.
"Biz bol geçimi
ile şımarmış nice memleketleri helak ettik" (Âyet:58); buradaki
liBatırat'\ "Eşiret( = Çok sevindi, taşkınlık etti, azdı)" ma'nâsınadır.
"Senin Rabb'in
memleketlerin ana merkezlerine, karşılarında âyetlerimizi okuyacak bir rasûl
gönderinceye kadar o memleketleri helak edici değildir ve biz ahâlîsi zâlim
olan memleketlerden başkasını helak edici değiliz" (Âyet: 59). Buradaki
"Ummihâ", "Memleketlerin ana merkezi: Mekke ve etrafında
bulunanlar"dir.
"Göğüsleri neler
saklıyorsa, neleri de açıklıyorsa Rabb'in hepsini bilir"(Âyet:69);
buradaki "Tekinnu", "Tuhfî(=: Gizliyor)" ma'-nâsınadir.
"Eknentu'ş-şey'e", "Onu gizledim", "Kenentuhû" ise
"Onu gizledim ve onu açığa çıkardım" demek olup zıd ma'nâlı fiillerdendir.
"Veykeenne'llâhe", "Elem tereenne'llâhe..."gibidir:
"Vay demek ki, Allah kullarından kimi dilerse onun rızkını yayıyor, daraltıyor...
", yânı "Ona rızkını bollatiyor ve daraltıyor...". "Vay demek
ki hakikat şudur: Kâfirler asla felah bulmayacaklar" (Âyet: 82).
293-.......Bize
Sufyân ibnu Dînâr el-Usfurî, (İbn Abbâs'ın kölesi) İkrime'den tahdîs etti ki,
İbn Abbâs: "Le râdduke ilâ maâd"\ "O seni muhakkak Mekke'ye
döndürecektir" şeklinde tefsir etmiştir [434].
Rahman ve Rahîm olan
Allah'ın ismiyle
Mucâhid, "Uyanık
insanlar oldukları hâlde şeytân onların amellerini süsleyip, kendilerini yoldan
saptırmıştır" (Âyet: 38), yânî onları dâller, sapıklar yaptı, demiştir.
"Bu dünyâ hayâtı
bir eğlenceden, bir oyundan başka birşey değildir. Âhiret yurdu ise şübhe yok
ki, o hayâtın tâ kendisidir; bunu bilmiş olsalardı" (Âyet: 64); buradaki "Hayavân"
ve "Hayy" bir ma'nâya olup "Dirilik" demektir.
Mucâhid'den başkası da
şöyle dedi:
"And olsun biz
onlardan evvelkileri de imtihan etmişizdir. Allah elbette sâdık olanları bilir,
elbette yalancı olanları bilir" (Âyet: 3); "Allah îmân edenleri de elbet
bilir, münafıkları da elbet bilir", (Âyet: id; bu âyetlerdeki
"Fe-le-yaHemenneHlâhu", "Allah bunu bildi" demektir. Bu
ta'bîr, "Ki Allah murdarı temizden ayırdetsin..." (ei-Enfâi: 37)
kavli gibi, "Fe-li-yemizellâhu", "Allah elbette temyiz
edecek" menzilindedir [435].
"Onlar herhalde
kendi yüklerini de, o yükleriyle beraber daha nice yükleri de bizzat
yüklenecekler ve düzmekte
oldukları şeylerden kıyamet günü sorumlu olacaklardır" (Ayet: 13). Buradaki "Onlar herhalde kendi ağırlıklarıyle beraber birtakım ağırlıkları da yüklenecekler" sözü, "Kendi günâhlanyle beraber daha birtakım günâhları da yüklenecekler" sözüyle bir ma'nâyadır