" Allah'a güven... Vekil olarak Allah sana yeter."
Evet... Vekil olarak Allah yeter. Vekili Allah olana hiçbir
zarar dokunmaz. Ne şantajlar, ne komplolar, ne de tuzaklar
ona hiçbir şey yapamaz.
Sanki, bu grubun, Peygamberin huzurunda herkesle birlikte;
"Peki itaat ettik deyip çıkarken dedikleriyle
bağdaşmayan komplolar kurmasının nedeni...
Sanki bunun nedeni, Rasulullah'ın emrettiklerinin
kaynağından kuşkulanmaları ve Kur'an'ı
O'nun uydurduğunu sanmalarıdır.. Bunun gibi bir
kuşku bir an için söz konusu oldu mu verilen emrin ve
yükümlülüğün tüm otoritesi yok olup gider. Kuşkusuz
bu ağırlık verilen emrin Allah'ın kelamı
olduğuna ve Peygamber'in kendi arzusuna göre konuşmadığına
kesin ve tam inanmaktan kaynaklanmaktadır. Bu gerçeğe
ilişkin tekrarlanan sağlam ve kesin pekiştirmenin
nedeni budur.
Burada Kur'an onlara bir yol gösteriyor. Bu da; insanı ve
insan aklını onurlandırmada, kullarına son
derece iyilikte bulunan yaratıcının
bahşettiği ve bu beşeri oluşum ve idraki
saygın kılmada İlahî metodun ulaştığı
bir zirvedir. Kur'an'ı anlamayı, bizzat onların
anlayışlarına ve akıllarının düşünme
yeteneğine bırakmaktır. Onlara olaylara doğru
bir bakış açısı metodunu belirlemekte ve bu
metoda uydukları sürece gözden kaçırmayacakları
bir mucize de göstermektedir. Bu mucize bu yönden Kur'an'da
bütün açıklığıyla gözler önündedir. Diğer
yönüyle insan aklı tarafından da rahatlıkla
anlaşılabilmektedir. Kur'an'ın Allah katından
gelişini kanıtlayışı da
tartışma götürmez bir gerçektir:
"Bunlar hiç Kur'an'ı incelemiyorlar mı?
Eğer Allah'tan başkası tarafından gelmiş
olsaydı içinde bir çok çelişkiler bulacaklardı."
KUR'AN ÜSLÛBUNUN GÜZELLİĞİ
Bu sunuş ve direktifte, -daha önce değindiğimiz
gibi- insana, onun anlayış kişiliğine verilen
onurun son noktası yer almaktadır. Ayrıca bu
şekilde kavramaya çalışmak;
anlayışları yormayan ve son derece kolay bir yöntemdir.
Hem -daha önce değindiğimiz gibi- bunun
tartışma götürmez bir kanıtı da vardır.
Mutlak, kapsamlı ve eksiksiz ahenk; bu Kur'an'ı
inceleyen herkesin farkına varacağı bir olgudur.
Ancak akıllar ve nesiller seviyeleri ve imkanları
oranında bunu algılayabilirler. .Bununla beraber her
akıl ve nesil -gücüne, kültürüne, tecrübe ve takvasına
göre- güç, kültürü, tecrübe ve takvası oranında
bir yönünü kavrayabilir.
İşte o nesilde yer alan bu grup da,
algıladığı şeylerle muhatap oluyordu.
Kapasitesine göre kavramak suretiyle tutumunu gerçekleştirebiliyordu.
Öncelikle bu mucize... Çelişkinin
olmayışı mucizesi ya da uyum mucizesi,
Kur'an'ın ifade tarzında ve sanatsal yöntemlerinde
belirginleşmektedir. İnsan sözünde, üstünlük ve düşüklük,
başarı ve başarısızlık,
sağlamlık ve zayıflık, boşluk ve
bayağılık, hafiflik ve ağırlık,
parlaklık ve sönüklük gibi insanların özelliklerini
gösteren bir çok nitelik yer alır. Bu özelliklerin başında
da "değişkenlik" ve bir durumdan diğer
bir duruma geçişte göze çarpan sürekli farklılıktır.
Bütün bunlar, insanların sözünde; bir edebiyatçının,
bir düşünürün, bir sanatçının, bir
politikacının veya bir askerî komutanın
yaptıklarına yahut açıkça insan damgası
taşıyan herhangi bir sanata
bakıldığında hemen görülebilecek
özelliklerdir. Bunlar; "değişkenlik" ve
"farklılık"tır.
Gözle görülen bu gerçeğin aksinin
"değişmezlik" ve "uyum" olduğu
bütün açıklığıyla gözler önündedir. -Bu
da Kur'an-ı Kerim'de yer alan bir mucizedir- Biz şu anda
sadece sözlü ifade ve üslûp şeklinden söz ediyoruz. -Bu
kitapta tek bir düzey göze çarpmaktadır -Ele
aldığı konu değiştikçe düzeyin
şekli de değişir- . Ancak yüksek düzeyi ve ufku
hep birdir. İfade tarzındaki eksiksizlik düzeyler farklı
olsa bile insanların yaptığı şeylerdeki
durumun aksine değişiklik ve farklılık göstermeden
sürmektedir.
Kur'an-ı Kerim İlahi sanatın mührünü taşımaktadır.
Bu yüzden sanatkârına ve durumdan duruma
değişmeyen ve durumu farklılık göstermeyen
varlığa işaret etmektedir.
Farklılığın bulunmayışı
mucizesi... Mutlak, kapsamlı ve eksiksiz uyum.. Bunlar sonra
ibarelerin taşıdığı ve ifade
tarzının belirlediği insan ruhunun ve
toplumların eğitim metodunda bu metodun içeriği ve
sayısız yönlerinde göze çarpmaktadır. Gerek
fert, gerekse fertlerden oluşan toplum olarak insanlık
yeteneklerini düzenleme metodunda nesillerin ve bu metodun değişmesiyle
toplumların hayatında ortaya çıkan
değişik yönleri ve koşulları
karşılayışında bu uyum görülebilir.
İnsan idrakini güçlendirme ve kavrama işleviyle
birlikte, değişik güç enerji ve ürünlerini ele alış
metodunda- her toplum, nesil ve düzeydeki insan varlığı,
bu varlığın içinde yaşadığı
evren, dünyası ve ahireti ve her ikisiyle ilişkilerinde
gerek her ferdin ve gerekse şu evrende yaşayan genel
anlamda "insan"ın dünyasında ortaya çıkan
sayısız koşullar arasında uyum meydana getirme
metodunda açıkça görülebilir bu mucize...
Allah'ın sanatı ile insan sanatı arasındaki
fark, sözlü ifade ve edebi tarz bakımından bu denli açık
olduğuna göre; düşünce, yasal düzenleme ve
şeriat açısından daha açık olur. Hiç bir beşerî
dünya görüşü, hiçbir beşeri ekol yoktur ki
sınırlı bakış ve görüş, geçici
olarak geçici problemlerden etkilenme; görüşlerde, ekol ve
hareket tarzlarındaki çelişkileri görememek gibi
insanî özellikleri bünyesinde barındırmasın.
Nitekim bu çelişkiler -er veya geç- onları ortaya
koyanlar arasında bir çarpışmaya neden
olmaktadır.
Çünkü onlar bir bütün olarak insanlık
kişiliğinin bazı özelliklerini ve teker teker sınırlı
kavrama yeteneğinden ve onda meydana gelen herşeyi
bilmemesi bir yana, o anda meydana gelen herhangi bir şeyin
ötesini de bilmemesinden kaynaklanan onlarca, yüzlerce eksiklik
ve farklılık gibi insanın bir çok özelliğini
hesaba katmaktan acizdirler. Bu yüzden insan kişiliğinin
bazı özelliklerinin incinmesine neden olurlar.
Bunların aksi, Kur'an'ın kapsamlı, eksiksiz ve kökleri
sağlam metodunun ulaştığı düzeydir. Bu
da tıpkı -değişmezliğine rağmen-
sınırları dahilinde hareketliliğe izin veren kâinattaki
ilâhi kanunlar gibi değişmezdir.
Ufukları bu denli geniş olan bu mucizeyi inceleyip
kavrama olayı tüm idrakler ve tüm nesiller için bir değildir.
Aksine her idrak kavrama noktasında bir diğeri ile çelişecektir.
Her nesil anlama bakımından payına düşeni
alıp geri kalan ufukları, bilgi ve deneyimi herhangi bir
yönünde ileriye gitmiş nesillere bırakacaktır.
Bununla beraber -diğer şeylerdeki birçok ayrılıklar
gibi- bu mucizeyi kavrama konusundaki tüm beşeri
ihtilafların ötesinde her idrakin ve her neslin üzerinde
birleştikleri hususlar da olacaktır. Bu da, şu
sanatın ayrı, insan sanatının ise apayrı
bir şey olduğu ve bu sanatta ayrılık ve
tutarsızlık bulunmadığı aksine birlik ve
uyum bulunduğu gerçeğidir. Bundan sonra insanlar bu
uyumun; ufuklar, boyut ve çeşitlerini algılama
noktasında birbirlerinden ayrılırlar.
Düşündüğü sürece her insanın
yanılmayacağı bu aşamada yüce Allah; her kişi,
her toplum ve her nesile olduğu kadar konuyu bu gruba da
havale etmektedir. Herkesin ortaklaşa idrak ettiği bu
aşamada yüce Allah Kur'an'la hükmetmeyi, inançlarını
"Bu Kur'an'ın Allah'tan geldiği" ve ondan
başkasından gelmesinin mümkün olmadığı
esasına dayandırmayı onlara
bırakmaktadır.
Bu konuda ve dinin bütün emirlerinde insan idrakinin sahasını
belirlemek için burada biraz durmamız yerinde olur. Yüce
Allah'ın, bu şekilde tasarruf yetkisini vermekle insana
bahşettiği onur; gurura kapılmasına, güvenilir
sınıra tecavüz etmesine, koruyucu duvardan kurtulup
çöllerde kılavuzsuz kalmasına neden
olmamalıdır.
Kuşkusuz Kur'an-ı Kerim'de yer alan bu direktiflerin
boyutlarını kavramak zordur. Bu yüzden eski-yeni bir
grup İslâm alimi insan idrakine, bu dinin emirlerinde nihaî
hükmetme yetkisini vermeye başladılar. Giderek bütün
insan idrakini Allah'ın şeriatına denk bir konuma
hatta ona egemen bir konuma getirdiler.
Oysa durum böyle değildir. Şu ulu cihaz, -beşerî
kavrama cihazı- kuşkusuz, yüce Allah'ın bir lütfudur.
Bu yüzden ilk gerçeği algılama işi ona
bırakmaktadır. Bu dinin yüce Allah'ın
katından geldiği gerçeği... Çünkü bu noktada
kavramasını kolaylaştıran kanıtlar
vardır. -Beşerî kavramanın yol göstericiliği
bu dinin Allah katından geldiğine yeterli bir
kanıttır aslında. Bu büyük temel bu şekilde
kabul edilince bu idrakin mantıksal sonucu olarak, bu dinde
yer alan her şey de kabul edilir. Bundan sonra gizli olan
hikmetini kavraması veya kavramaması önemli değildir.
Çünkü emir Allah katından geldiği sürece hikmeti
kesinlikle ortaya çıkacaktır. O halde hemen bulunulan
ortamda "Menfaatin" gerçekleştiğini görmek
önemli değildir. Çünkü Allah'tan geldiği sürece
"menfaat" de kesinlikle gerçekleşecektir.
İnsan aklı da Allah'ın şeriatına denk
değildir; -nerde kaldı ki ona egemen olsun- Çünkü
insan aklı, sınırlı bir boyutta eksik
şeyler kavrayabilir ancak. Sorunlara her açıdan
bakması ve her çıkarı göz önünde bulundurması
ne şimdi ne de bütün tarih boyunca mümkün değildir.
Oysa Allah'ın şeriatı herşeyi
kuşatmaktadır. O halde şeriat konusunda hüküm
vermeyi ve şeriatın değişmez ve kesin hükümlerini
değerlendirmeyi insan idrakine bırakmak doğru
değildir. İnsan idrakinden; en fazla, hükmün anlamını
ve uygulanışını kavraması istenir, hükümdeki
yarar ve yararsızlığı
araştırması değil. Aslında hükmün
Allah'tan gelmesiyle yarar gerçekleşmiştir. Ancak insan
aklının araştırma imkanı, hakkında hüküm
bulunmayan; fakat hükmü gerektiren konularda doğmaktadır.
Bunun yöntemi de daha önce açıklanmıştı.
Konuyu Allah'a ve O'nun Rasulüne havale etmek... Hükmü anlamaya
çalışmanın, üzerinde durmanın yanında içtihadın
gerçek sahası burasıdır. Yoksa ayetin
anlamında bir hikmet varmıdır yok mudur diye
araştırmak insan aklına verilen bir yetki
değildir. İnsan aklının esas sahası
evrensel kanunları öğrenip maddî alemde yeni harikalar
bulmaktadır. Bu da yeterince geniş bir alandır.
Kendisi için uygun olan bir sahada yüce Allah'ın ona
bahşettiği onur oranında insan idrakine
saygılı olmamız gerekir, yoksa çöllerde kılavuzsuz
kalakalırız. Ya da yolun bilinmezliklerinden habersiz
bir şekilde yol alan kılavuzun elinde kalırız.
Bu da kılavuzsuz yol almaktan çok daha tehlikelidir kuşkusuz.'
BİR BAŞKA GRUP
Surenin akışı başka bir grubun durumunu
tasvir etmekle sürüyor. Yahut müslüman kitlede yer alan bir
grubun başka bir tutumunu vasf etmektedir: