Muhatapların
durumlarını ve şartlarını gözönünde
bulundurmayı, her defasında ne kadar
anlatılmasının uygun geleceğine,
ağır gelmeyeceğine dikkat etmeyi, insanların bünyeleri
hazırlanmadan, onlara yükümlülükler yağdırmamayı,
onlara nasıl hitap edileceğini, iyi seçmeyi,
şartlara ve durumlara göre bu hitap yöntemlerini ve yollarını
çoğaltmayı gerektirir. Acelecilik, duygusallık ve
tepkisellikle işi zora koşup, bu konuların hepsinde
ve diğer konularda hikmetin sınırlarını
aşmamayı gerektirir.
Güzel öğütle davet etmek: Yumuşak şekilde
kalplere girmeye, tatlılıkla, duyguların
derinliklerine inmeyi gerektirir. Gereksizce azarlama ve zorlamaya
başvurmamayı icap ettirir. Bilgisizlikten veya iyi
niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze
vurmamayı, deşifre etmemeyi zorunlu kılar. Zira öğüt
vermedeki yumuşaklık, çoğu zaman katı
kalpleri bile doğru yola iletir, birbirinden nefret eden gönülleri
kaynaştırır. Neticede azarlama, çıkışma
ve rencide etmekten daha iyi sonuçlar doğurur.
Güzel bir şekilde tartışma: Muhatabın
üzerine yüklenmek yok. Onu horlamak yok. Çirkin görmek yok.
Böylece muhatap, davetçinin amacının
tartışmada üstün gelmek olmadığına
kesin kanaat getirmeli ve bunu hissettirmelidir. Tek
amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu
anlamalıdır. İnsanların nefislerinin
kendilerine özgü bir gururu ve inadı vardır.
Yumuşaklıkla yanaşılmadıkça, savunduğu
düşüncesinden vazgeçmez ki, yenildiğini hissetmesin.
Tartışmada savunulan görüşün değeri ile
kişinin kendi onurunun değeri çabucak birbirine karışır.
Bu sefer görüşünden vazgeçmeyi onurundan, saygınlığından
ve değerinden ödün vermek şeklinde değerlendirir.
En güzel biçimde tartışmak ise, bu hassas gurur
duygusunu garanti altına alır.
Karşısındaki adamın kendi
kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun
garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği
dile getirmekten, Allah için bu gerçeğe iletmekten
başka amacı olmadığını, kendi
kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak
ve muhatabının görüşünü çürütmek için çalışmadığını
gözler önüne serer!
Davet eden insanın duygusallığını ve
savunma heyecanını tatmin etmek için Kur'an-ı
Kerim, yüce Allah'ın kimlerin kendi yolundan
saptığını ve kimlerin de doğru yolda yürüdüğünü
daha iyi bildiğine işaret etmektedir.
Tartışmaya girmeye gerek yoktur. Açıklamak
yeterlidir. Bundan sonrası Allah'a kalmıştır.
Dil ile davet ve delillerle tartışma dairesi
dışına çıkılmadığı sürece,
davetin metodu ve ilkeleri bunlardır. Ama davet edenlere
saldırı yapıldığında durum
değişir... Saldırı sıcak bir
savaşı ifade eder. Hakkın onurunu korumak,
batılın üstünlüğünü bertaraf etmek için aynısı
ile karşılık vermek gerekir. Burada da
karşı saldırıya geçerken sınırlar
aşılmamalı, aşırılıklara ve
ölünün organlarını kesmeye varmamalıdır.
İslâm, adalet ve itidal dinidir. Barış ve
saldırmazlığı öngörür. Kendisini ve
müslümanları saldırılardan korur. Fakat kendisi
saldırganlık yapmaz:
"Eğer kâfirlere işkence edecekseniz, onlara,
vaktiyle size yapmış oldukları işkencenin
benzerini uygulayınız."
Bu ilke davetin ilkelerinden uzak değildir. Hatta onun bir
parçasıdır. Davayı, adalet ve doğal
şartları içinde savunmak, onun onurunu ve şerefini
korur. Dolayısıyla dava insanların gözünde basite
inmez. Zira onuru ayak altına alınmış bir
davaya kimse bağlanmaz. Ve onun Allah'ın davası
olduğuna güvenemez. Çünkü yüce Allah, davasını
kendisini dahi savunamayacak derecede ayak altına
bırakmaz. Mü'minler Allah'a davet ettikleri halde, güç ve
kuvvetin tamamı Allah'a ait olduğu halde, zulmü ve
zilleti kabullenmezler. Sonra müslümanlar yeryüzünde hakkın
yerini bulması, insanlar arasında adaletin gerçekleşmesi
ve insanlığın doğru ve sağlıklı
bir önderliğe kavuşması için görevlendirilmiş
bulunmaktadırlar. Cezaya çarptırılıp
karşılık vermedikleri, saldırıya
uğrayıp hiçbir tepki göstermedikleri halde, nasıl
bu kadar büyük ve önemli görevlerin üstesinden gelebilirler?
İslâm kısas ilkesini kabul etmekle birlikte,
Kur'an-ı Kerim sabretmeye ve bağışlamaya
teşvik ediyor. Müslümanlar kötülüğü önleyebilecek
ve düşmanı durdurabilecek güçte oldukları zaman,
bazı durumlarda suçluyu bağışlamak ve
sabretmek daha derin etki bırakabilir ve davanın
geleceği açısından daha yararlı olabilir.
Eğer davanın geleceği sabretmeyi ve
bağışlamayı gerektiriyorsa, artık
şahısların bir önemi kalmaz. Fakat bağışlama
ve sabretme Allah'ın davasını
aşağılayacak ve zarara uğratacaksa, bu durumda
birinci ilke olan kısası yürürlüğe koymak daha
önemlidir.
Bununla beraber, sabır tepkisel çıkışlara
karşı direnmeyi, duyguları kontrol altına
almayı ve fıtratı tanımayı
gerektirdiğinden, Kur'an-ı Kerim onu doğrudan
Allah'a bağlıyor ve sonunun güzelliğine dikkat
çekiyor:
"Eğer sabrederseniz, bu tutum sabredenler
hesabına daha hayırlıdır. Sabret, sabretmeyi
ancak Allah'ın yardımı ile başarabilirsin."
doğru
yola gelmediklerini gördüğünde de üzülmemesini,
kendisinin bir misyonu olduğunu ve bu görevi de yerine
getirmekle sorumluluktan kurtulduğunu öğütlüyor. Sapıklığın
ve doğru yola gelmenin Allah'ın elinde olduğunu,
Allah'ın nefisleri yaradılışlarında,
yeteneklerinde, yönelişlerinde, doğru yola veya
sapıklığa yönelişlerinde işleyen
yasasına göre gerçekleştiğini
hatırlatıyor. Onların birtakım oyunlara
başvurmalarını görüp sıkıntıya düşmemelerini,
kendisinin sadece Allah'a çağıran bir davetçi olduğunu,
hilelerden ve tuzaklardan kendisini koruyacak olanın da Allah
olduğunu, çağrısında samimi olduğu ve
onun vasıtasıyla birtakım kazançlar elde etmek
istemediğini bildiği halde onu, düzenbazlarla ve hile
peşinde koşanlarla başbaşa
bırakmayacağını bildiriyor. Peygambere yönelik
bu direktifler aslında O'nun yolunda gidecek olan tüm
davetçiler için de geçerlidir.
Bazen sabrının denenmesi için eziyete uğrar,
Rabbine karşı beslediği güvenin sınanması
için beklediği ilahi yardım gecikebilir, fakat her
şeye rağmen sonunda zafer bellidir ve apaçık
bilinmektedir:
"Çünkü Allah kesinlikle kötülükten uzak duranlarla
ve iyi davranışlılarla beraberdir."
Allah'ın kendisi ile beraber olduğu bir insana,
diğerlerinin düzenleri ve tuzakları hiçbir şey
yapamaz.
İşte Allah'ın belirlediği şekilde
Allah yoluna çağrının ilkeleri bunlardır. Bu
yolu izlemekle insanlar Allah'ın da söz verdiği biçimde
zaferi garantilemiş olurlar. Allah'dan daha doğru sözlü
kim vardır?