1- Asra andolsun ki.
2- İnsan mutlak hüsrandadır.
3- Ancak iman edenler,
iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenler
bunun dışındadır.
Demek ki yegane
kurtuluş yolu imandır. İyi iş yapmaktır,
birbirine hakkı tavsiye etmek, sabrı tavsiye etmektir.
İMAN NEDİR?
Öyle ise iman nedir?
Biz burada imam fıkhı
tanımı ile tanıtacak değiliz. Sadece
imanın karakterinden ve hayattaki değerinden söz edeceğiz.
İman, geçici,
küçük ve sınırlı olan insan denen bu
varlığın ezeli ve ebedi sınırsız
temele bağlanmasıdır. Bu kaynağa
bağlandığından dolayı yine aynı
kaynaktan gelen evrenle ve bu evrene hükmeden temel yasalarla, bu
evrende gizli olan güç ve enerji kaynakları ile sağlam
bir bağ kurmasıdır. Böylece kendi kişisel, küçük
sınırları dışına çıkarak koca
evrenin genişliği içine dalması; basit,
değersiz gücünün sınırlarını
taşarak evrenin bilinmeyen büyük enerji kaynaklarına açılmasıdır.
Kısacık ömrünün sınırlarını
aşarak Allah'tan başka kimsenin bilmediği
uzaklıklara doğru kanatlanmasıdır.
Bu
bağlılık, insan denen varlığa bir güç,
bir süreklilik ve özgürlük vermesinin yanında, evet bütün
bunların yanında, ona kainattan, orada bulunan güzelliklerden
ve ruhları kendi ruhuyla karşılıklı sevgi
bağları kuran yaratıklardan en güzel şekilde
yararlanmasını sağlar. Bu durumda hayat her yerde
ve her zaman insanlık için kurulmuş bulunan ilahi bir
bayram töreninde dolaşmaya dönüşür. Bu ise, büyük
bir mutluluk, eşsiz bir sevinçtir. Bu durumda insan, bir
dostuna açıldığı şekilde hayata ve
kainata açılır. Onlarla dostluk kurar. Bu gerçekten eşi
ve dengi bulunmayan bir kazançtır. Onun yitirilmesi ise gerçekten
korkunç bir hüsrandır.
Ayrıca imanın
ilkeleri, yüce ve Şerefli insanlığın da
ilkeleridir.
Tek ilaha kulluk, insanı
diğer varlıklara kulluğun basitliğinden
kurtarır. Yüceltir onu. Gönlünde tüm kullarla beraber eşit
bir seviyede olma bilincini verir ona. Bu nedenle o, kimsenin
önünde eğilmez. Herşeye egemen olan tek Allah'tan
başka kimseye boyun eğmez. insanın gerçek,
özgürlük süreci, insanın vicdanından ve evrendeki
olguların gerçekliğine ilişkin düşüncesinden
kaynaklanan bir özgürlük sürecidir. Ortalıkta tek
kuvvetten başka ve tek ilahtan başka bir şey yoktur.
İşte özgürlük hareketi kendiliğinden bu düşünceden
doğar. Çünkü bu, mantıklı olan tek çıkış
yoludur.
Rabbanilik, insanın
düşüncelerini, değerlerini, ölçülerini,
kriterlerini, yasalarını, kanunlarını ve
kendisini Allah'a; evrene ve insana bağlayan, herşeyini
kendisinden alacağı kaynağı belirleyen
otoritedir. Bu anlayış hayattaki heva, hevesi ve çıkarı
reddeder, söküp atar. Onun yerine şeriatı ve adaleti
yerleştirir. Mü'minin bilincinde kendi sisteminin değerini
yükseltir. Onun bütün cahili düşüncelerden, değerlerden
ve kriterlerden kurtulması, yeryüzündeki mevcut bağlardan
kaynaklanan değerleri aşıp geçmesi için kendisine
destek olur. Onu bu değerlerin üstüne çıkarır.
İsterse tek bir fert dahi olsa... Zira o fert cahil iyeye,
doğrudan Allah'tan gelen düşüncelerle, değerlerle
ve kriterlerle karşı koymaktadır.
Dolayısıyla bunlar daha yüce, daha güçlü değerlerdir.
Uyulmaya ve saygı duyulmaya daha elverişlidir. ,
Yaratıcı ile
yaratılan arasındaki ilişkinin netlik
kazanması, ilahlık makamı ile kulluk
makamının bütün yalın gerçekliği ile açıklık
kazanması bu fani varlığı sürekli olan gerçeğe
bağlar. Hem de hiçbir karmaşıklığa yol açmadan
ve yolda hiçbir vasıta kullanmadan. İnsanın
kalbine bir aydınlık, ruhuna bir huzur, içine bir
güven ve dostluk yerleştirir. Yeryüzünde haksız yere
büyüklük taslamayı, temelsiz ve uydurma şeylerle,
değerlerle kullara üstünlük pozuna girmeyi yok ettiği
gibi korkuları, kötülükleri, bunalımları ve
kararsızlığı da söküp atar.
Allah'ın
dilediği yolda sağlıklı bir yer ve istikamet
sahibi olmakta bu imanın gereğidir. Bu durumda iyilik,
gelip geçici bir arzu, köklü temeli bulunmayan bir duygu ve
kopuk bir hadise durumuna düşmez. iyilik bu durumda
birtakım etkenlerden kaynaklanır. Bir hedefe doğru
yönelir. Allah için birbirine bağlayan bireyler iyilik
üzerinde yarışırlar. Böylece Müslüman topluluk,
apaçık ve tek hedefi olan ve ayırıcı tek
sancağı bulunan bir cemaat halinde ortaya çıkar.
Ayrıca peşpeşe gelen ve bu sağlam bağla
birbirine bağlanan nesillerde birbirleri ile
dayanışma içine girerler.
Yüce Allah'ın
insanı onurlu bir şekilde. yarattığına
inanmakla insanın kendisine saygısı artar. Bu
saygı; onun vicdanında Allah'ın yücelttiği
mertebeden aşağılara düşmekte, haya etme
duygusunu oluşturur. Bu ise insanın kendisine
ilişkin en üstün, en yüce düşüncedir. Çünkü
insanın Allah katındaki değerini düşünen ve
onu basit bir kaynağa bağlayarak onunla yüceler alemi
arasındaki bağı koparan her düşünce, her
ekol insanı alçaklığa ve adiliğe çağıran
bir düşünce bir ekoldür. isterse bunu olarak ifade etmesin,
farketmez.
Bu nedenle dar beyincilik,
Freud'çuluk ve Marxçılık beşer
fıtratına ve insan yönlendirme mekanizmasına
musallat olmuş en çirkin, en adi telkinlerdir. Bunlar insanlığa
her türlü sefaletin, pisliğin ve
aşağılanmanın beklenen doğal bir şey
olduğunu, Hayret edilecek bir şey
olmadığını bu nedenle bunların
utanmayı gerektirecek bir şey
olmadığını açıklamaya çalışmaktadır.
Bu anlayış ise insanlığa karşı
işlenen bir cinayettir. Bu anlayışı silip süpürmek
ve kökünü kazımak gerekmektedir.
Tertemiz duygular;
insanın Allah katında onurlu bir yaratık
olduğu bilincinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Sonra bu duygular, Allah'ın gönüllerde de vicdanlardaki herşeyi
gözetlediği ve gizli olan herşeyden haberi olduğu
bilincindedir. Freud, Karl Marx ve benzerlerinin telkinleri ile
kimliğini kaybetmemişse. Fıtratı
bozulmamış olan dürüst bir insan, kendisi gibi bir
insanın vicdanının şaibelerine ve bilincinin
çirkin taraflarına bakıp görmesinden utanır. Mümin
insan yüce Allah'ın kendisinin gözetmesinin ağırlığını
vicdanının bütün derinliğinde hisseder. Ona
karşı ürperir ve tir tir titrer. Bu da onun duygularını
temizleyip arıtır.
Ahlak duygusu; adaletli,
merhametli, bağışlayıcı,
onurlarını öğretecek, sevimli, yumuşak huylu,
kötülükten tiksinen iyiliği seven, göz ucuyla yapılan
bakışları ve gönüllerin gizlediklerini dahi bilen
bir ilaha inanmanın doğal bir hali ve sonucudur.
Bir de irade özgürlüğü
ve kapsamlı gözetime dayalı olarak gerçekleşen
sorumluluk bilinci de vardır. Bu da müminin vicdanında
uyanıklık ve hassasiyetini sağlar.
Ağırbaşlılık ve düşünerek iş
yapma duyarlılığını kazandırır.
Bu sadece bireysel bir sorumluluk değildir. Aynı zamanda
sosyal bir sorumluluktur. Bizzat iyiliğin kendisine
karşı bir sorumluluk, insanlığın tümüne
karşı bir sorumluluktur. Allah'ın huzurunda bir
sorumluluk. Mümin, bir hareket yaparken tüm bunları hesaba
katar, hisseder. Kendi kendine büyük önem verir. Ayağını
atmadan atacağı adımın sonucunu her yönden
düşünüp değerlendirir. Çünkü o bu varlık dünyasında
değerli olan bir varlıktır ve bu varlık dünyasının
düzeninde sorumluluğu olan bir varlıktır.
Dünya hayatının
imkanlarına, nimetlerine dört elle sarılmaktan
kurtulmak ve onların üstüne çıkmak -ki bunlar
imanın telkinlerinden bazılarıdır- ve
Allah'ın katındakini seçip tercih etmek daha hayırlı
ve daha kalıcıdır. "İşte bu
konuda yarışacaklar yarışsınlar."
Allah'ın katındaki mükafat için yarışmak
insanı yüceltir, temizler ve arındırır. Müminin
içinde hareket ettiği sahanın genişliğine de
uygun düşer. Çünkü müminin hareket alanı hem dünya
hem Ahiret, hem yeryüzü, hem de yüceler aleminin alamdır.
Bu da onun içindeki hemen ürün alma ve sonuca ilişkin
tereddütlerini bertaraf eder. Onu huzura kavuşturur.
Çünkü o iyiliği, sırf iyilik olduğu için yapar.
Allah dilediği için yanaşır, iyiliğe.
Sınırlı, bireysel ömrü içinde bu iyiliğin
iyilik olduğunu ve iyi olan sonuçlarını bizzat
kendi gözleriyle görmesi şart değildir. Çünkü uğrunda
ve rızası için iyilik yaptığı yüce
Allah ölmez, unutmaz, yaptığı hiçbir şeyi
boşa çıkarmaz. Haşa! Sonra yeryüzü mükafat
yurdu değildir. Dünya hayatı da yolun sonu
değildir. İşte insan bu kuruyup tükenmeyen bu
kaynaktan güç ve destek alarak, sürekli iyilik yapmaya devam
eder. İşte bu güç iyiliğin sürekli bir biçimde
yol almasını garanti eden etkendir. Geçici bir dürtü
kopuk bir istek olmaktan çıkarır onu. İşte mümini
kötülüğün karşısında dikilmeye iten ve ona
sürekli destek olan müthiş kuvvette budur. İsterse bu
kötülük azgın bir itibarın,
taşkınlığında, ister cahili
değerlerin baskısında, isterse iç dürtülerinin
etkisinde ve iradesini baskısı altına alma
noktasında ortaya çıksın, farketmez. Bu baskı
her şeyden önce insanın kişisel bilincinde meydana
gelir. Kişi ömrünün kısa olduğunu, tüm
zevklerini tadamayacağını, isteklerini gerçekleştiremeyeceğini
ve iyiliğin uzak olan sonuçlarını göremeyeceğini,
hakkın batıla üstün gelişini görmeye ömrünün
yetmeyeceği anlayışı içindedir. İman ise
bu duyguyu köklü ve mükemmel bir şekilde tedavi eder.
İman hayatın en
büyük temelidir. iyiliğin her türü, her dalı buradan
dal budak salar. Meyvelerinin hepsi buna bağlıdır.
Bu iman olmadan iyiliğin her dalı ağacından
koparılmış olur. Solmaya ve kurumaya mahkum olur.
Yoksa bunların hepsi şeytani meyvelerdir. Onların
bir sürekliliği ve devamlılığı olamaz.
İman hayatın tüm
yüce iplerinin bağlarının kendisine
bağlandığı eksendir. Yoksa bu
bağların tamamı çözülmüş, hiçbir
şeye bağlanmamış olur. Arzu ve isteklere ve
ihtiraslarla birlikte çürüyüp boşa gider.
İman
darmadağın haldeki hareketleri, amelleri
birleştirir. Birbiri ile uyumlu, birbiri ile
yardımlaşan bir düzen içine sokar. Hepsini tek bir
yola, tek bir hareket içine sev keder. Bunların hepsinin
belli bir itici gücü ve hepsinin belirlenmiş bir hedefi
vardır.
Bu nedenle Kur'an bu
temele dayanmayan, bu eksene bağlanmayan ve bu sistemden
kaynaklanmayan bütün işleri ve iyilikleri hiçe sayar,
onlara hiçbir değer vermez. Bu konuya islamın
bakış açısı apaçık ortadadır.
İbrahim suresinde deniyor ki: "Rabbini inkar
edenlerin iyi davranışları fırtınalı
bir günde şiddetli rüzgarda savrulan küle benzer, yaptıkları
iyi işler karşılığında
ellerine hiçbir şey geçmez.
İşte koyu sapıklık budur." (İbrahim
18)
Nur suresinde de şöyle
buyuruluyor: "Kafirlerin amelleri ise engin
çöllerdeki serap gibidir. Susuz kimse onu su zanneder,
fakat oraya varınca hiçbir şey bulamaz. Kafir
karşısında Allah'ı bulur. O da
hesabını eksiksiz olarak görür. Zaten Allah'ın
hesaplaşması çabuktur." (Nur 39)
Bunlar imana dayanmadığı
müddetçe tüm iyiliklerin, tüm değerlerin boşa çıkarılacağını
gösteren apaçık hükümlerdir. Çünkü iman, ameli
sürekli olarak varlığın kaynağına
bağlayan bir faktör ve varlığın amacına
uygun düşen bir hedeftir. Tüm işlerin dizginini
Allah'a havale eden bir inanç sisteminin en tutarlı
bakış açısıdır. Ondan kopan tamamı
ile kopmuş olur ve anlamının gerçek manasını
yitirmiş olur.
İman,
fıtratın sağlıklı olduğunu, insan dünyasının
sağlam olduğunu gösteren bir ölçüdür.
İnsanın bu bünyesinin bütün bir evrenin fıtratı
ile uyum içinde olduğunu gösterir. insan ve onun etrafını
kuşatan evren arasında sağlıklı,
karşılıklı anlaşmanın delilidir.
insan bu evrenin içinde yaşar. Bünyesi sağlıklı
olan insan ile bu evren arasında
karşılıklı iletişimin,
anlaşmanın olması gerekir ve bu
karşılıklı iletişimin insanı imana
getirmesi icab eder. Zira bu evrenin kendisi dahi onu bu
şekilde harika olarak yaratan sınırsız
kudretin delilleri ve mesajları ile doludur. Bu
karşılıklı iletişim yitirilir veya
bozulursa, bu dahi tek başına algılama konumundaki
şu insan bünyesinin noksanlığını ve onda
meydana gelen gediklerin varlığını gösterir.
Bu ise hüsrandan başka birşey getirmeyen ve
dış görünüş itibarı ile iyi görünse de
hiçbir iyiliğin kendisi ile birlikte bir anlam ifade
etmeyeceği kesin hüsrandır.
Müminin dünyası
öylesine geniş, öylesine kapsamlı, öylesine derin,
öylesine yüce, öylesine güzel, öylesine mutlu bir dünyadır
ki, onun yanında inanmayanların dünyaları, küçük,
sönük, düşük, değersiz karanlık ve mutsuzluk dünyasına
dönüşür. Bu ise gerçekten büyük bir hüsrandır.
Hem de ne hüsran!
Amel-i salih imanın
doğal ürünüdür. iman gerçeğinin kalbe
yerleştiği anda itibaren başlayan, özden
kaynaklanan harekettir. Çünkü iman, aktif ve harekete geçirici
bir gerçektir. Amel, ihsan şeklinde insanın
pratiğinde kendini gerçekleştirmeye çalışmadan
insanın kalbinde ve vicdanında yerleşip duramaz.
İşte islamın iman anlayışı budur.
Hareketsiz ve sönük halde beklemesi müminin içinden dışa
çıkıp dışında kendini göstermeden gizli
kalması mümkün değildir. Eğer iman bu
doğal hareketini sağlayamıyorsa ya
zayıftır ya da ölüdür. Tıpkı
kokusunu içinde tutamayan çiçek gibi. Nasıl ki
çiçekten kokunun yayılması doğal ise imanda da
hareketin olması doğaldır. Yoksa iman yok demektir.
Zaten imanın önemi
buradan kaynaklanmaktadır. iman bir hareket, bir eylem, bir
kurma ve düzeltmedir. Allah'a doğru yöneliştir. iman
vicdanın derinliklerine gömülü, gizli, pasif, çekingen,
büzülmüş bir şey değildir. Hareket içinde
somutlaşmayan sırf iyi niyetlerden ibaret de
değildir. İşte imanı hayatın içinde
yapıcı büyük bir güç haline getiren islamın apaçık
yapısı ve karakteri de budur.
İman, Rabbani
sisteme bağlılık olduğuna göre bu sistem,
varlığın özünde sürekli ve birbirine bağlı
bir plandan kaynaklanmış, bir hedefe yönelmiş
olduğu müddetçe rahat anlaşılabilecektir.
İmanın insanlığa önderliği,
varlığın yapısında olan hareket
sisteminin gerçekleştirilmesine yönelik bir önderliktir.
Bu da Allah'tan kaynaklanan bir sisteme layık,
tertemiz, yapıcı, onarıcı hayırlı
bir harekete itmektir.
HAK VE SABRIN
DAVETTEKİ ROLÜ
Karşılıklı
olarak hakkı tavsiye etme, sabrı öğütleme ise
özel bir yapıya sahip farklı bir bağı bulunan
ve bütün bir yönü olan Müslüman cemaatin şeklini ortaya
koymaktadır. Kendi yapısının bilincinde
olduğu gibi görevinin de bilincinde olan iman ve ameli salih
gibi kendisine yöneldiği eylemlerin gerçek mahiyetini bilen
cemaat. Bu cemaatin görevleri arasında iman ve ameli salih
yolu ile bütün bu insanlığa önderlik yapması da
bulunmaktadır. Kendi aralarında bu büyük emanete ilişkin
göreve engel olabilecek herşeyde birbirlerine öğüt
veren bir cemaat.
Karşılıklı
öğütleşmenin sözcüğü, anlamı,
yapısı ve gerçekliği vasıtasıyla
birbirleri ile dayanışma içinde bulunan, ümmetin veya
cemaatin şeklide ortaya çıkmaktadır. Seçkin,
bilinçli ümmetin. Yeryüzünde hakka, adalete ve iyiliğe
dayanan ümmetin. Bu ise seçkin ümmetin en üstün, en parlak
şekilde ortaya konmasıdır. İşte islam,
islam ümmetinin böyle olmasını ister. islam
hayırlı, seçkin, güçlü, bilinçli, hakkın ve
iyiliğin bekçisi olan sevgi, kardeşlik ve
yardımlaşma içinde hakkı ve sabrı birbirine
öğütleyen bir ümmet ister. Kur'an bunu karşılıklı
öğütleşme sözü ile dile getirmektedir.
Hakkı birbirine
tavsiye etmek zorunludur. Zira hakka sarılmak zordur. Haktan
Alıkoyan engellerde pek çoktur: Nefsin arzuları, çıkar
mantığı, çevrenin düşünceleri, azgınların
saldırılan, zalimlerin zulümleri ve saldırganların
saldırıları hep birer engeldir.
Karşılıklı öğütleşme ise
hatırlatmadır, cesaret vermedir. Hedefin ve amacın
yakınlığını hissettirmedir. Zorluk ve
emanet konusunda kardeş olmadır.
Karşılıklı öğütleşme, bireysel yönelişlerin
bileşkesini sağlamlaştırır. Beraber
hareket edip, güçlerin katlanmasını sağlar.
Hakkın her bekçisine şu gerçeği hissettirir:
"Bu yolda sen yalnız değilsin. Sana öğüt
veren, cesaretlendiren, yanında yer alan, seni seven ve
yalnız bırakmayanlar da vardır:' Hakkın ta
kendisi olan islam dini de ancak bu şekilde birbiri ile
yardımlaşan, öğütleşen, birlik ve
dayanışma içinde hareket eden bir topluluğun gözetimi
ve bekçiliği ile hakim olabilir.
Sabrı tavsiye etmek
te zaruridir. iman ve ameli salih üzere ayağa kalkmak,
hakkın ve adaletin bekçiliğini yapmak, bireyin ve
toplumun, ferdin ve cemaatin
karşılaşacağı en büyük zorluklardan
biridir. Bu nedenle sabretmek gerekir. Nefisle cihad için ve başkaları
ile cihad için sabır. Zorluk ve eziyetlere karşı
sabır. Batılın
şımarıklığı, kötülüğün saldırılarına
karşı sabır. Yolun uzunluğuna,
aşamaların gecikmesine, yol işaretlerinin
belirsizleşmesine ve sonun uzaklığına
karşı sabır.
Karşılıklı
olarak sabrı öğütleme, insanın gücünü artırır.
Zira hedef birliği, yöneliş birliği, toplumsal
dayanışma gibi duyguları ve hisleri harekete geçirir.
Onları sevgi, azim ve sebatla donatır. Bu da cemaatin
pek çok değerlerini ve olgularını harekete geçirir.
Özünde onları yaşamayan, islamın gerçekliğini
yaşayamaz. Ve ancak bunun vasıtası ile sözkonusu
gerçeğin bir anlamı olabilir. Yoksa hüsrandan ve yıkımdan
başka çare bulunmaz.
ÜSTÜN TOPLUMDAN BİRKAÇ
KESİT
Kur'an-ı Kerim'in hüsrandan
kurtulan bu kazançlı topluluğun hayatına
ilişkin yaptığı bu tespite
baktığımızda yeryüzünün her tarafında
hüsranın istisnasız bütün bir insanlığı
kuşattığını görüyor ve dehşete
kapılıyoruz. insanlığın daha ahirete
gitmeden önce karşılaştığı
zorluklara bakıp Hayret ediyoruz bu yıkım
karşısında. insanlığın yüce Allah
tarafından kendisine bahşedilen bu yenilikten kesin bir
şekilde yüz çevirişini görüp bu yeryüzünde hakka
dayalı, imanlı, seçkin bir gücün de ortalıkta
bulunmadığını gördüğümüzde endişeye
kapılıyoruz. Bunun yanında Müslümanlar veya daha
dikkatli bir ifade ile Müslüman olduğunu söyleyenler,
yeryüzünün bu hayırdan en çok uzak olanlarıdır.
Yüce Allah'ın seçtiği ilahi sisteminden ümmet için
belirlediği anayasasından, hüsran ve yıkımdan
kurtuluş için belirlediği yegane yolundan en çok yüz
çevirenlerdir. Bu bereketli Hayrın ilk defa kendisinden
kaynaklanmaya başladığı bölgelerde Allah'ın
kendisi için belirlediği iman sancağını
bırakmakta, bütün tarihi boyunca asla bir yararını
görmediği ulusal sancaklara yapışmaktadır.
Halbuki onlar daha önceleri bu bayraklara sarılmış
iken ne yerde ne de gökte kimse onları
tanımıyordu. Nihayet islam geldi. Ortağı
olmayan Allah'ın sancağını dikti. Bu
ortağı olmayan Allah'ın adını
taşıyan, yine ortağı olmayan Allah'ın
damgasını taşıyan bir sancaktı.
İşte Arapların gölgesinde zafer elde ettikleri,
yükseldikleri ve uzun insanlık tarihi boyunca ilk defa
tarihin bu döneminde insanlığa gerçekten iyi, güçlü
ve bilinçli bir önderlik yaptıkları sancak buydu.
Üstad Ebu'l Hasan
en-Nedvi "Müslümanların Gerilemesi ile Dünya Neler
Kaybetti?" adını taşıyan değerli
kitabında bütün tarih için eşsiz bir özelliğe
sahip olan bu güzel önderlikten söz etmektedir. "islam
önderliği döneminde Müslüman önderler ve
özellikleri" başlığı altında diyor
ki:
"Müslümanlar
sahneye çıktılar. Dünyaya önderlik yaptılar. Hiçbir
niteliği bulunmayan uluslar insanlığın kumanda
merkezinden indirdiler. Çünkü bunlar kumandayı kendi çıkarları
için kötüye kullanıyorlardı. Adil ve dengeli bir
şekilde insanlığı süratle ileriye
götürdüler. Müslümanların o sırada diğer
uluslara önderlik etmeye ehliyet kazandıracak tüm sıfatları
yerindeydi. Onların mutluluğu ve kurtuluşu için
gereken tüm özelliklere sahiptirler. insanlık onların
himayesi ve önderliği ile kurtuluşa erişti.
Çünkü;
1- Onlar Allah tarafından
gönderilen bir kitaba, ilahi bir şeriata ve hukuka
sahiptiler. Kendi görüş ve arzularına dayanarak hukuk
yapmıyorlardı. Çünkü bu cahilliğin,
yanlışlığın ve zulmün kaynağıydı.
Hayatlarında, siyasetlerinde ve insanlarla ilişkilerinde
gelişi güzel hareket etmezlerdi. Aşağılık
ilişkilerde bulunmazlardı. Çünkü yüce Allah onlara,
insanlar arasında kendisine insanlara hükmedecek bir
şeriat belirlemişti. "Ölü iken dirilttiğimiz
ve kendisine insanlar arasında yürürken yararlandığı
bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde
bocalayıp oradan bir türlü dışarı çıkamayan
kimse gibi midir? İşte böylece kâfirlere yaptıkları
kötülükler çekici göründü." (En'am 122)
"Ey müminler, her
davranışınızda Allah'ı sıkı
sıkıya gözeten ve adalete bağlı şahitlik
eden kimseler olunuz. Sakın herhangi bir gruba
karşı duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya
sevk etmesin. Adil olunuz. Takvaya en yakın tutum budur.
Allah'tan korkunuz. Hiç kuşkusuz Allah, bütün yaptıklarınızdan
haberdardır." (Maide 8)
2- Müslümanlar hüküm
ve önderlik makamına ahlaki bir terbiye ve iç temizliği
elde etmeden üstlenmediler. Halbuki geçmişte ve günümüzde
iktidara gelen ulusların, bireylerin ve insanların büyük
çoğunluğu bundan yoksundur. Müslümanlar uzun bir
zaman içinde Hz. Muhammed'in terbiyesi altında
yetiştiler. Dakik kontrolü Altında eğitildiler.
Hz. Peygamber, onları hem terbiye ediyor, hem de
arındırıyordu. Onları züht, takva, iffet,
emanet, başkasını kendine tercih etme ve Allah
korkusu ile eğitiyordu. Makam sahibi olmaya ve bu konuda
ihtiraslı davranmaya engel oluyordu . Nitekim şöyle
buyuruyordu: "Allah'a yemin ederim ki, idare ve liderlik
meselesinde istekli olan, veya bu konuda ihtiras sahibi bulunan
kimseleri görevlendirmeyiz. (Buhari ve Müslim)
Onların
kulakları sürekli olarak şu ayet ile çınlamıştır:
"İşte ahiret yurdu. Onu yerde böbürlenmeyen ve
bozgunculuk
yapmayanlara veriniz. Güzel sonuç Allah'a karşı
gelmekten sakınanlarıdır." (Kasas 83)
Onlar, görevler ve
makamlar için asla heveslenmezlerdi. Zaten başkanlık için
kendilerini aday göstermeleri, bunun için kendilerini övmeleri,
bunun için propaganda yapmalarına bu amaçla masraflara
girmeleri asla mümkün değildir. Bir görevi üstlendikleri
zaman bunu bir ganimet, bir hazır lokma veya
harcamalarının ve çabalarının bir ürünü
olarak görmezlerdi. Aksine onu boyunlarında bir emanet
olarak kabul ediyor ve bunun Allah tarafından kendilerine
verilmiş bir sınanma aracı olduğunu
biliyorlardı. Onlar her zaman Allah'ın huzuruna çıkacaklarını,
değerli değersiz herşeyden sorguya çekileceklerini
biliyorlardı. Ve yüce Allah'ın şu sözünü
sürekli olarak zihinlerinde canlı tutuyorlardı:
"Allah size
emanetleri, onları taşıyabilecek olanlara yüklemenizi
ve insanlar arasında hüküm verirken adalete uygun
hüküm vermenizi emreder. Allah size
ne güzel öğüt veriyor. Hiç kuşkusuz Allah
işiten ve görendir." (Nisa 58)
"Sizi yeryüzünde
halife yapan ve verdiği nimetler hakkında sınavdan
geçirmek için bazılarınızın derecesini
diğer bazılarından üstün kılan O'dur. Hiç
şüphesiz Rabbinin cezalandırması gecikmesizdir.
Şüphesiz O, bağışlayıcı ve
merhametlidir." (En'am 165)
3- Bu sınanmalar bir
ırkın hizmetçisi, bir milletin veya vatanın elçileri
değillerdir ki, yalnız onun çıkarı ve
mutluluğu için çalışsınlar. Onlar herhangi
bir milletin veya vatanın diğer tüm milletlerden ve
vatanlardan üstün ve Şerefli olduğuna inanan kimseler
değillerdi. Kendilerinin sırf hükmetmek için yaratıldıklarına
inanan, diğer milletlerin ise sırf hükmedilmek için
varolduklarını düşünen bir kitle değillerdir.
Onlar bir arap imparatorluğu kurup onun sayesinde rahat
etmek, bol nimetler içinde yaşamak, onun himayesi
Altında yükselip büyüklük taslamak için ortaya çıkmamışlardı.
insanları Bizans ve İran hakimiyetin-den kurtarıp
Arapların hakimiyetine sokmak için meydana atılmamışlardı.
Onları ayağa kaldıran tüm insanlığı
kullara kulluktan kurtarıp, yalnız Allah'a kul
yapmaktı. Tıpkı Müslümanların elçisi olan
Rebi' ibni Amir'in Yezdicerd karşısında bu gerçeği
dile getirdiği gibi: "Bizi buralara Allah gönderdi.
insanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a
kul yapmak için. Dünyanın
sıkıntılarından, mutluluğuna
kavuşturmak için. Sözde dinlerin zulmünden
İslam'ın adaletine kavuşturmak için." (İbn-i
Kesir, El Bidaye Ve`n-Nihaye)
Bunlara göre bütün
uluslar ve bütün insanlar eşittir. Bütün insanlar Hz.
Adem'in çocuklarıdır. Adem ise topraktandır.
Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana
üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir: "Ey
insanlar! Biz sizi
bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi
tanımanız için sizi milletler ve kabilelere ayırdık.
Allah katında en üstün olanınız en çok korunanızdır.
Allah bilendir, haber alandır." (Hucurat 13)
Hz. Ömer döneminde Mısır
valisi Amr ibni As'ın oğlu Mısır'lı bir
adamı döverken ataları ile övünerek şöyle demişti:
"Al sana bir soylu tokadı. Asil kimselerin
oğlundan:' Hz. Ömer olaydan haberdar olunca hemen Aynısının
ona da yapılmasını istemiş ve şunu
demişti: "Annelerinden hür olarak doğan
insanları ne zaman köle edindiniz?"
Müslümanlar din, ilim
ve eğitim konusunda sahip oldukları her şeyi hiç
kimseden esirgemediler. Hüküm, idare ve fazilet konusunda, soy,
renk ve vatan farkı gözetmediler. Onlar adeta
gökyüzündeki bulutlar gibi bütün ülkelere yayıldılar.
Bütün insanları himaye ettiler. Tepelerin ve ovaların
hasretle beklediği, bereket dolu yağmurlar gibi oldular.
Ülkeler ve insanlar yetenekleri ve bağırlarını
açtıkları ölçüde onlardan yararlandılar.
Müslümanların
himayesi ve idaresi altında tüm milletler ve kitleler hatta
eski çağlarda baskı Altında tutulanları da
almak üzere din, ilim, eğitim ve iktidar konusunda kendi
paylarını aldılar. Yeni dünyanın
kurulmasında Araplarla yarıştılar. Hatta
bunların pek çok fertleri bazı faziletlerde
Arapları geçtiler. Onlardan imamlar yetişti.
Arapların büyükleri ve Müslümanların efendileri
konumuna geldiler. Fıkıh, hadis ve diğer alanlarda
imam oldular.
4- insan, ruh ve bedenden
oluşmaktadır. Kalb ve akıl sahibidir. Duygu ve
organ sahibidir. insan bünyesindeki bütün bu güçler uygun
şekilde gelişip, sağlıklı bir
şekilde beslenmedikçe, insanın mutlu olması,
kurtuluşa ermesi adil ve dengeli bir şekilde ilerlemesi
mümkün değildir. Sağlıklı bir medeniyetin
oluşturulabilmesi, ancak dini, ahlaki, aklı ve bedeni
her yönüyle insanın tatmin edildiği bir ortamın
oluşturulması ile mümkündür. insan ancak böyle bir
ortamda rahatlıkla insani olgunluğuna kavuşabilir.
Deneyimlerle sabit olmuştur ki böyle bir ortam, ancak hayatın
önderliği ve medeniyetin dizginini, hem ruha ve hem de
maddeye inanan dini ve ahlaki hayatta güzel örnekleri oluşturan
yetkili, sağlıklı, akıllı, yararlı
ve sağlıklı ilim sahibi olan kimselere vermekle mümkündür..."
Üstad Nedvi sözlerini
şu başlık Altında sürdürüyor: "Raşit
halifeler devri sağlıklı bir medeniyetin en güzel
örneğidir."
"Aynen de böyle
olmuştur. Tarih devirleri içinde Raşit halifeler
devrinden daha kapsamlı, daha güzel ve daha parlak bir
şekilde bütün bu alanlara uzanabilen bir döneme rastlamıyoruz.
Raşit halifeler döneminde kamil insanın
yetiştirilmesi ve sağlıklı bir medeniyetin
ortaya çıkarılması için ruh, ahlak, din ilim ve
maddi araçların tümü, bütün bu kuvvetlerle birlikte ve
yardımlaşma içinde hareket etmişlerdir. Böylece
dünya devletlerinin en büyüklerinden biri meydana gelmiş
ve zamanındaki bütün güçlere üstün gelen siyasi, maddi
bir kuvvet olmuştur. Bu ortamda yüce ahlaki değerler
egemen olmuş,hem insanların hayatında hem de idare
sisteminde erdemli ahlak ölçüleri esas alınmıştır.
Ahlak ve erdemlilik, ticaret ve sanayi ile birlikte yükselmiş,
fetihler genişliğinde ve uygarlığın
zenginliği ölçüsünde ahlaki ve ruhi üstünlükte ileriye
gitmiştir. Cinayetler azalmış, memleketin
genişliğine, nüfusun çoğalmasına, sebeplerin
ve etkenlerin varlığına rağmen suçlular azalmıştır.
Bireyin bireyle, bireyin cemaatle ve cemaatin bireyle
ilişkisi güzelleşmiştir. Bu gerçekten mükemmel
bir dönemdir ki, insanlar ondan daha üstününü hayal edemez ve
teorisyenler onun daha temizini daha güzelini tasarlayamaz.
Bunlar Asır
suresinin ana ilkelerini belirlediği islam
anayasasının gölgesi altında yaşayan
insanlığın o dönemdeki kutlu neslin birkaç
özellikleridir. İman, amel-i salih,
karşılıklı olarak hakkı tavsiye,
birbirine sabrı öğütleme cemaatinin taşıdığı
iman sancağının Altında yaşayan
insanların birkaç özelliğidir.
Bu nerede, bugün dünyanın
her tarafında insanlığın
karşılaştığı yıkımlar,
yıkılışlar nerede? iyilik ve kötülük yarışında
onu mağlup eden hüsran nerede? Arap ulusunun islamın
sancağını taşımaya
başladığı günden itibaren insanlığa
sunduğu büyük hayır kaynağından habersiz
oluş nerede? Araplar islamın sancağı ile
insanların önderleri durumuna gelmişlerdi. Daha sonra
onlar bu sancağı bıraktılar ve kendilerini
kafilenin en arkasında buldular. Artık bütün kafile
hüsrana ve yıkıma doğru yol almaktadır.
Bundan böyle artık bütün sancaklar şeytanın. içlerinde
tek bir Allah sancağı bile yok. Tüm sancaklar batılın
artık. Hakkın tek bir sancağı bile yok. Bütün
sancaklar sapıklığın,
karanlığın. Hidayet ve
aydınlığın tek bir sancağı bile yok.
Bütün sancaklar hüsranın. Kurtuluşun tek bir
sancağı bile yok! Allah'ın sancağı ise
halâ yerinde durmaktadır. Onu kaldıracak el ve
altında iyiliğe, hidayete, yararlı şeylere ve
kurtuluşa doğru yol alacak ümmeti beklemektedir.
Bu yeryüzündeki kazancın
ve hüsranın durumudur. Bu da onca büyüklüğüne rağmen,
ahiretin durumu ile
karşılaştırıldığında çok
basit, çok küçük kalmaktadır. Asıl orada gerçek
kazanç ve gerçek hüsran, orada uzun zaman, orada sürekli
hayat, gerçekler alemi orada. İşte asıl kazanç ve
hüsran oradadır. Cennet ve hoşnutluğu kazanma
yahut cenneti ve hoşnutluğu yitirme. Orada insan ya
kendisi için belirlenen olgunluğun zirvesine
ulaşır ya da geriye döner, insanlığını
da yitirir. Değer açısından bir taş parçası
değerine düşer, rahat yönünden taştan da geride
kalır. "Biz sizi yakın bir azab ile
uyardık. O gün kişi, ellerinin öne sürdüğü işlere
bakar ve kafir `Keşke ben toprak olsaydım'
der." (Nebe 40)
Bu sure yolu belirlemede
kesin bir hat çiziyor. Bu hüsran çizgisidir. Yol birdir,
birkaç değil, iman amel-i salih ve amel-i salih yolu,
birbirine hakkı tavsiye eden, sabrı öğütleyen,
hakkı korumak için birbiri ile dayanışma içine
giren ve dağarcığına sabır
azığı yerleştiren Müslüman cemaatin oluşturulması.
Bu tek bir yoldur. Bu
nedenle Hz. Peygamberin arkadaşlarından iki adam
Asır suresinin birbirine okumadan ve biri diğerine selam
vermeden buluştuklarında ayrılmazlardı.
Karşılaşan iki adam bu ilahi ilke üzerinde anlaşırlardı,
sözleşirlerdi. iman ve iyilik üzerinde sözleşirlerdi.
Birbirlerine hakkı tavsiye edeceklerine, sabrı tavsiye
edeceklerine söz verirlerdi. Bu ülke ilke üzerine kurulu
bulunan islam ümmetinin birer elemanı olduklarına and içerlerdi.